Torunlarıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Torunlarıma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 21, 2017

ŞURDAN BURDAN



Neydi bu, gece gece beni dürten bilmiyorum.
İçimde küllenmeyen bu ateş kor halinde ne zamana kadar devam eder, onu da bilmiyorum.
Geçen dokuz ayı nasıl yaşadım veya yaşadım mı onu hele hiç bilmiyorum...
Bildiğim, yirmi dört saat, yedi gün Allah'ıma şükür etsem azdır .Tabi bu arada araştırma konusunda ilerlemiş tıp ve doktorlarımızı unutmuyorum...

Sabır sınavı verdik ailecek. Hani derler ya "bu yıl hiç uğur getirmedi ya da çok uğurlu bir yıldı" hep deriz, denir. Ben demem, zor olan yıllarım var, çok çok. Mutlu olduğum, yaşamın bana sunduğu sevgi değerleri, unutulmayan yıllarım. Sandığım var ona atarım, acısıyla, tatlısıyla biriktiririm yıllarımı.
Yıllar sadece tarih yazar, saatlerin amansızca ilerlemesinin sonucunda biriktirdiği aylar, yıllardır. Herkese başka türlü gösterir yüzünü.

Yaşam öyle yokuş ve dikenlidir ki, herkes için bu böyledir, dünyaya gelmeye gör. Zorunlu olursun karşına çıkan yokuşu tırmanmaya, dikenleri bata bata yol almaya. Öyle bir yoldur ki bu yol, yoluna çıkan çiçekleri toplar, dikenleri ve yokuşu unutmaya çalışırsın topladığın çiçeklerle. Unutulur mu? Kim unutmuş ki ayağına batan dikenleri, kanı dinmiş yara gibidir.
Ya da topladığın her çiçek ilk günkü gibi heyecan verir, kalp çarpıntısı yapar.
Velhasıl yaşadıklarındır isabet eden yıllara...

Yaşam en yakın arkadaşıdır insanoğlunun, bilene. Anlaşabiliyorsan arkadaşınla sana yardım eder, yarenlik eder, elinden geldiğince yol gösterir. Sıkıldığında, bunaldığında ya da sevgiden coştuğunda evlerin perdelerini açar bir bir, içeride yaşananları görürsün. Aslında kapalıdır o perdeler,sıkı sıkı, arkasında ne yaşandığı seni ilgilendirmez  çünkü, belki sıkı sıkı kapalı olduğunu fark bile etmezsin.
Ta ki yaşam arkadaşının yol gösterip açana kadar o perdeleri, acıyı görürsün o perdenin arkasında, senin acındır, aynısıdır, hissedersin. Sevinç yaşanıyorsa, seninde düğünün bayramın varsa ortak olur paylaşırsın bildiğin duyguyu, yalnız olmadığını görürsün. Yaşadığın acı aynı ise ne yaşadığını hissetmek, paylaşabilmek, sevincini anlayabilmek. Çok önemli bu duygu, gerçekten çok önemli, herhangi biri, tanıdığın tanımadığın ya da yeni tanıdığın. Aynı acıları tek yürekte duyabilmek ama en önemlisi paylaşabilmek...

Evet, 2016 yılı acısıyla sandığımda yerini aldı. 2017 yılına temiz girmemizin huzurunu yaşarken. Bilmiyorum neden gece gece yüreğime düşen ateş, tarihe gömdüğümüz, sandığa kaldırdığımız ya da öyle sandığım yaşam yolunda ayağıma batan dikenin acısı ne olduysa alevleniverdi işte...

Neyse,  ama öyle ama böyle amansızca ilerleyen saatler ayları toplaya toplaya baharı getirdi.
Ben hep İlkbaharın ruhumuzu arındırdığını düşünürüm. İlkbaharda uyanan doğa ile bedenimiz de uyanır, ağaçların meyve öncesi açan çiçekleri doğanın bize sunduğu en değerli şeyidir. Bahar çiçekleri üzerinde sadece arılar bal toplamaz insanoğlunun ruhu da çiçeklerin üzerinde arınma yapar.

Yaşam arkadaşım  "doğa ve çocuk" dedi uzun yıllar süren yaşam yolunda yürürken. En temiz, en saf, en muhteşem iki canlı, huzur bulacağın, içine düştüğünde nefes alabileceğin iki canlı.  
Baharın muhteşem renk cümbüşünün içine düştüğüm anda ben de kayboluyorum gerçekten...






 

Pazartesi, Şubat 20, 2017

YAZMAK...

Yorgunum hem de çok yorgun, yazmak ne derece yorgunluğumu azaltır bilmiyorum. Ama ki yazmak yürek boşaltmaktır biliyorum. Korkum, his sınırlarını aşmak okuyucuyu da yormaktır.
De ki  "kendin için yazıyorsun" blog demek kendin için  yazdığın günlük demek değil midir?
Oysa ben önceleri günlük ile başlamış sonraları haftalık, aylık ,yıllık derken yılları da geride bırakmış, günlüğe ihanet etmiş bir blog yazarıyım.

Neyse!
Neler sığdırdım neler yazmadığım, yazamadığım geçen yıllara, doluyum hem de çok dolu, birikenler, birikenler, satırlara dökülmeyi bekleyen kelimeler,kelimeler.
Dökmek gerek eteğimizdeki taşları, yüreğimizdeki yangını, yaşadığımız dolu dolu acıyı, sevinci, huzuru, özlemi, sevgiyi.
Kendimi, evimi, yaşadığım yöreyi, canım memleketim İstanbul'u derken yangın yerine dönen ülkemi yazmak gerek.
Yazmalı ki! halen nefes aldığımı hissedeyim, yaşadığımı, umutlarımı, sevgilerimi paylaşabileyim. Yazmalı ki! buz tutmuş yüreğimi ısıtayım.

Terapidir dedim, yün-şiş-tığ üçlüsüne sarıldım. Kollarım tutmaz oldu, yaşıma başıma, gözüme bakmadan goblen işine sığındım,ondan çok zevk aldım, emekti hediyeleri en güzeli, dağıttın mı sevdiklerine.
Kitap desek son hız devam edemedi çünkü satırları anlayabilmek için çifter çifter okumaya başladım. Okuyamadım da yazamadım da işte.
Bu yüzdendir kafamı değil elimi meşgul edeceklerdi beni sabır çarkında döndürecek olan.

Bugün burada olmam umutlarımın ışıdığı anlamıdır, umarım...






Perşembe, Aralık 31, 2015

NEDEN GELEN YILA YENİ DİYORUZ



Sanırım iyi bir yıl olmasını umut etmek için.


'Ölüm ara renkleri iptal eder.Bu defa da öyle oldu.İdamların arkasından sadece siyah beyaz kaldı'
MÜCELLA-Nazan BEKİR OĞLU


2015 Yılı da öyle bir yıldı işte, ölümlerimiz ara renkleri iptal etti, geriye sadece gözyaşı ve siyah beyaz bıraktı...

Geride bırakamayız 2015 yılını, bitse de yaşanmışlıkları yok sayamayız.
Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.
Umut, sadece umut bizi yaşama bağlayan, umut etmekten yorulmayan yüreklerimizle...


DİLERİM 2016 YILI KİMSEYİ AYIRT ETMEDEN BARIŞ,UMUT,SAĞLIK,SEVGİ VE HUZUR YILI OLUR.
MUTLU YILLAR...


...NEREDE KALMIŞTIK?
Demem gerektiğini düşünüyorum, evet nerede kalmıştık, 2014 yılının son gününde. Belki de 2015 yılının elimden kaymasını istemediğim içindir beni buraya çeken.  

İtiraf ediyorum, bir gün sonra geride bırakacağımız yıl ailem ve çevremde hiç bir olumsuzluk bırakmadı. Ama Ülkem için, daha doğrusu Ülkemin halkı için,dünya için, insanlık için oldukça yorucu geçti, geride sadece gözyaşı ve acı bırakarak ilerleyen saatlerde tarih sayfalarında yerini alacak...


Bu yıl sandığımı açmadım, benim için sandığa saklanacak bir yıl değildi. Aslında sandığımı seviyorum da! istiyorum ki içine hep güzelliklerle dolu yıllar saklansın  Yaşam bu, acı veren yıllarımız da var ve sandığın kıyısında-köşesinde yerlerini alıyorlar.
Sandık yılım olmadı da kumbaramda mı  yok dedim.
Ben de bu yılın bu son gününde yıllardır açmadığım kumbaramı açmaya karar verdim, ne biriktirmişim?

Önce bozukları çıkardım, ayırdım kenara, çok değillerdi zaten yüzlerine bile bakasım yok, niye biriktirdiğimi de bilmiyorum. Kendiliğinden oraya girdiklerini de sanmıyorum. Yürek bu, yok sayamıyorsun işte, atı vermişim elimde olmayarak.

Sonra çevirdim  kumbaramı vurdum-vurdum dibine-dibine, ne varsa çıksın diye.
Aman tanrım! tıka basa dolu güzellikler düştü önüme. Dostluklar biriktirmişim, bolca. Başarılarım, yüzümü hiç kızartmayan çalışma hayatım, hayatın yok dediklerini mücadele sonuca var ettiklerim, siyah-beyaz iki kişiden renkli on kişiye yükselen, başarıları ile yüzümü her daim güldüren, huzur veren ve mutluluk dolu ailem.
En dibinden eşim çıktı, deli-dolu ama çok sadık, vicdanlı ve iyi günümde,kötü günümde hep sağ yanımda duran kırk üç yıllık hayat arkadaşım...

Ve tabi ki! aklımdan hiç çıkmayan, düşündüğümde yüzüme gülümseme yayan, bir genç kızın aşka düşmüş  yüreği gibi çarptıran canlarım, can yongalarım...

Bu kadar yeter artık blog sırdaşım, yüreğim yoruldu. Yazmak kadar kolay olmadı kumbaram dan çıkanların önüme serilmesi. 'çalışma hayatım' dedim, iki kelimede bitti, ama önüme serilen koskoca otuz yıldı. 'Kırk üç yıl' dedik, topu topu üç kelime, ya önüme serilenler....

Neyse işte. Kumbarayı açtık bir kere, deforme oldu. Dönüp de kullanılması imkansız artık.
Yeni bir kumbara almak gerek, küçük de olsa fark etmez... 




Fotoğraf bana ait
ve burayla olan ilgisi
2016 yılı aynı bu masumiyetin tebessümü içinde geçsin.

Cuma, Mayıs 09, 2014

ÇOCUK





Oyunlarımız vardı bizim; kendi yaşıtlarımın bildiği, günümüzün gençlerinin ise bilmediği ve asla da öğrenemeyeceği çocuk oyunları...

Dokuz taş, beş taş, is top, çelik çomak.
Yağ satarım-bal satarım, bizden size kim düşe, ortada kuyu var yandan geç.

İp atlar, çember-hulahop çevirir, misket, saklambaç oynar.
Elimize küçücük bir ip alır parmaklarımızla şekilden şekle sokardık.
Kutu kapmaca, İsim-hayvan-bitki kağıt oyunlarımız.
Tom Miks, Teksas, Tenten, Ret-Kit çok kıymetli resimli kitaplarımızdı.
"Ön de truva güzellik" oyunların şahıydı...

Ben bunlardan bazılarını torunlarımla oynuyorum, severek oynuyorlar ama kısa bir süre. Tadına varmaları için oyun arkadaşları, sokak, bahçe ve en önemlisi zaman gerekli.

Bize mirastı ama biz bu mirası koruyamadık mı? Sahiplenemedik mi?
Kayboldu gitti,
geçen zamanın acımasız çarkları arasında ufala ufala yok oldu.

"Bir insanın ana vatanı çocukluğudur." Demiş Epictetus.
Doğan Cüceloğlu eklemiş  "Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur."

Mutlu çocuk ve dolayısı ile mutlu gençlik yok...

Ana sınıfında okuyan torunumu almaya gidiyorum ara sıra, ilkokulların teneffüs zamanına denk geliyor. Çocukları seyrediyorum. Koşuyorlar, koskoca okulun bahçesinde onlara verilen özgürlük süresince koşuyorlar. Tamam, haksızlık etmeyeyim, basket potası da var, oynuyorlar (mı) hayır sadece top ve pota kavramında tekrar koşuyorlar. Anlamaya çalışıyorum onları, içim acıyor sonra.
Çünkü onlar çocukluğu yarış zannediyorlar. Haklılar!

Okul, dershane, sınav sacayağı, bir daha asla dönemeyecek yaşlarını yutuyor.

Belki de bizler halen çocukluğumuzu yaşamamızın doyumunda bu karanlık dünyada bile mutlu olmayı başarabiliyoruz. Ya çocuklarımız?

Buldukları yada bulduklarını sandığı küçücük kutularda mutluluk arıyorlar,içinde dünyayı barındıran ufacık bir ekranın karşısında ama yalnızlar. Sanal arkadaşlıkları dipsiz bir kuyu gibi, nereye gittiklerini bilmeden içinde kayboluyorlar...

Durduk yerde beni bunları yazmaya yukarıdaki fotoğraf yöneltti. Ne güzeller, onlara tanınan kısacık bir süre, ailelerinin alış verişi bitene kadar mutluluğu yakalamaya çalışıyorlar sanki.
Çocuklarımızın çocuk gibi yaşamaları için ne gerekliyse ellerinden aldık, acımasızca.

Artık sokaklarımız ve hatta bahçelerimiz bile o kadar tehlikeli ki, düşünüyorum da,
sokakta kaybetmektense sanal kutulara teslim etmek evladır, varsın dizimizin dibinde dört duvarın içinde kalsın...


Çarşamba, Nisan 23, 2014

BAYRAMINIZ KUTLU SONSUZA DEK UMUTLARLA DOLU OLSUN


 BİR DÜNYA BIRAKIN

Bir vatan bırakın biz çocuklara
Islanmış olmasın göz yaşlarıyla
Oynaya oynaya gelin çocuklar
El ele el ele verin çocuklar

Bir bahçe bırakın biz çocuklara
Göklerde yer açın uçurtmalara
Oynaya oynaya gelin çocuklar
El ele el ele verin çocuklar

Bir barış bırakın biz çocuklara
Uzansın şarkımız güneşe ve aya
Oynaya oynaya gelin çocuklar
El ele el ele verin çocuklar

Bir dünya bırakın biz çocuklara
Yazalım üstüne “sevgili dünya”
Oynaya oynaya gelin çocuklar
El ele el ele verin çocuklar




Her gününüz bayram gibi olsun çocuklar...

Cuma, Ocak 17, 2014

MİNİĞİME



Sözcükler yetersiz kaldı seni anlatmaya
Sevgimi sınamaya gelmiş gibisin dünyaya
Anlatamam ki!
Yaşamımı yeniledin
Özlemlerimi mayaladın
Sana Fındığım dedim yetmedi, yetmez
Pamuk prensesim benim,miniğim,meleğim
Üzüm gözlüm
Son yürek çarpıntım benim...






Gerçekten seni anlatmaya sözcükler yetersin Fındığım. Gülüşün ısıtıyor, kucağımda uyurken bedenime huzur yayılıyor, kokun ilacım sanki.
Biraz da hınzırsın hani, "benden ayrılamayacaksın" der gibi bakıyorsun gözlerime. Sende seviyorsun ananeni, bunu hissedebiliyorum.

Gezmeyi çok seviyorsun, kalabalıktan memnunsun. Daha kırkın çıkmadan bile gitmek için hazırlandığında, o küçücük kutuda mum gibi, sıcakmış, üstün giyinikmiş hiç ses etmiyor,gülen gözlerinle bekliyorsun. Gezmeyi sevdiğin için mi? yoksa gerçek bir melek olduğun için mi? Ayıramıyorum ama bence her ikisi de. Çünkü huzur dolusun.

Çok seviyorsun yatak üstlerini, yattın mı anlatılmayacak güzellikte uyuyor, kalkınca gülücüklerinle bulunduğun eve huzur yayıyorsun.

Sanırım dünyaya gelme amacın etrafına sakinleştirici etkisi yaymak.
Tüm hayatın sen gibi olsun üzüm gözlüm, hep iyiler çıksın karşına, yolun dikensiz, umutların adın gibi bereketli olsun.
Seni çok seviyorum miniğim, sevgi her zorluğu yener, sevgin küçücük yüreğinde kocaman olsun...



Yeni, yine, yeniden ananeyim, on gün sonra beş ayını dolduracak  miniğimin:)



Çarşamba, Haziran 19, 2013

DÜNYA DÖRT DUVAR DÖRT TEKERLEK DEĞİLDİR :(


"Geldim gidiyorum, daha ne olabilir ki bana"
"Sağlığımız yerinde, sevdiklerim güvencede çok şükür"
"Geçmişte de neler gördük, geçer bu günlerde"

Demek değildir aslolan. Aslolan bırakılan mirastır. Emanettir doğduğun dünya, günü geldiğinde yeni sahiplerine devretmektir.Devraldığın sevgiyi-saygıyı-barışı yok etmeden, çoğaltarak bırakmaktır.
Geleceğe bırakılacak mirasın içine tarih koymaktır aslolan. Tarihini bilen edebiyatını da bilir, matematiğini de çözer, eğer sağlam bir tarihi varsa.

Acımasızca kullanıp yok etmek "ben" dir. "Ben" ise savaşların en korkuncudur.


Son günlerde kitaplara sığmayacak kadar çok yazı okudum. Çığlık vardı her satırında, bağırıyordu gelecek.
Acı vardı yazdıklarının içinde.
Kimine buruk-düşündürücü gülerken kimine isyanla ağladı içim.
İstedikleri çok şey değil, yeşilin-mavinin yerini grinin almaması ve bağımsız-kelepçesiz özgürce yaşamak.



Alıntıdır
Bir şehir sadece AVM’lerden oluşabilir mi?
Ya da sadece arabalardan ve çirkin gökdelenlerden…
Oluşabilir!
İktidara ve iktidar partisine mensup belediye başkanlarının çoğuna göre AVM’si ve gökdeleni olmayan şehir şehir değildir!
Onlara göre yeşil ve mavi de renk değildir!

Bir şehir griye dönüşüp, insanları da tamamen ‘tüketici’ haline gelirse, o şehrin sınıf atladığına inanırlar…
Trafikten, egzoz gazından boğulan, sürekli nefes darlığı içinde, yanı başındaki muhteşem doğayı bile göremeyecek hale gelen herkes ise ‘iyi şehirlidir’

Bu şehirlerde ‘kalan doğa kırıntılarının’ önü de gri binalarla kapatılır ki, insanlar kazara mutlu ve sağlıklı olmasın!
İstanbul gibi bir şehirde bile…
Hele hele Taksim’de…

Düşünsenize İstanbul’un simgelerinden biri olan Taksim’in tam ortasında dev bir AVM?

Hem de Gezi Parkı’nın katliamının üzerine…

Son derece masum ve basit bir şekilde neden diye sormak istiyor insan…
Neden insanlar için değil de, ucube binalar için bir şehir yaratmak istiyorsunuz?
Neden sağlık değil de hastalık için çaba sarf ediyorsunuz?
Neden tüketim, sizin için inandığınız onca şeyden daha değerli?

Neden canlıları öldürüyorsunuz?
Neden insanlarınızı sevmiyorsunuz?
Neden yeşil ve mavi den yana tercih koyanları anında ‘terörist’ ilan ediyorsunuz?

Neden yanlışınızdan bir kere bile dönme yüceliğini göstermiyorsunuz?

Galiba cahillik, hırsla birleşince, ‘icraat’ giderek grileşiyor!
Ve sözün hiçbir anlamı kalmıyor…
Hele insana dair sözlerin…
Bir de inançlara…
İkisi de bir süre sonra reklam panosundan ezber okumaya benziyor…
Gri giderek daha çok yeşili öldürürken, vesile olanlar, şaşırtıcı bir biçimde daha çok bağırıyor…
Sanırsınız, doğayı savunuyorlar. Sanırsınız, sağlığı, huzuru, dengeyi, savunuyorlar…
O kadar bağırıyorlar!

Bu yazının çığlığı ağlamadan okunabilir mi sizce?


Not:
Başlığı açmadım ama sanırım anlaşılıyordur:(

Perşembe, Mart 21, 2013

BİR MASAL-BİR GERÇEK





Camının önüne boydan boya serdiği sediri, bir perdeyle tek odasını bölerek yaptığı mutfağı, devamlı gıcırdayan tahta bir kapısı vardı.
Yatak odası, oturma odası ve mutfağı hepsi bu odaydı. Üç katlı ahşap bir evin üst katlara çıkan merdivenlerin altında kalan bu küçücük odada yaşardı.
Üst katlarda oturanlar evlerine çıkarken gıcırdayan merdivenlere çok kızar her lafın arasında "gıcırt gıcırt, bıktım artık" ve her kapısının açılıp kapandığında gıcırtısına " ne olacak körle yatan şaşı kalkar" yada "üzüm üzüme baka baka kararır" derdi.

Ata sözlerini ve değimleri onu dinlerken sevdim, çünkü onun için her ata sözünün ya da deyimlerin bir masalı vardı.
Pervin Teyzesiydi mahallenin ama en çokta bizim, severdi bizi, severdi de bir o kadar da kızardı. Bahçede oyun oynarken eve gitmeye üşenir, onun bahçedeki tuvaletini kullanırdık çünkü, kilit takar ama biz çocuklardan kurtaramazdı tuvaletini.

Akşam evlerimize çekildiğimizde beklerdik onu, gelmese neredeyse sürükleyerek getirirdik. Çayı çok sever yanında patates közleme isterdi. Her patates közlemesi bir masal demekti bizim için.

Hiç unutamam, sanırım da hiç unutmayacağım Pervin Teyzeyi. Onunla ata sözlerini ve deyimleri de çok sevdim, çok şeyi unuttuğum halde kış geceleri çay ve közlenmiş patates eşliğinde dinlediğim masallar benimle bugüne kadar geldi.


""Sakin bir köyün dışında, tarlaların ortasında bir ana kız yaşarmış. Bu ana kız tarlaların ve evin tüm işlerini yapar geçinmek içinde tarladan topladıklarını köye götürüp satarlarmış. Ana bıkmış çalışmaktan ama kız daha çok bıkmış. "Her gün aynı işi-aynı iş,  tarlaya bir bak-bulguru kaynat, tarlaya bir bak-bulguru kaynat."
O da köydeki akranları gibi çeşme başında oturup lak lak etmeyi çok istermiş. Bir gün aklına yalancıktan hasta olmak gelmiş, belki bu sayede anası tarlada iken köye iner çeşme başına gidermiş. 

Bir sabah yataktan kalkmamış, anası yanına geldiğinde "ayyy,ufff" diye inlemeye başlamış. Ana bakmış olacak gibi değil sırtına vurmuş sepetini koyulmuş tarlaya. Eve döndüğünde kız halen yatıyor evde aş hak götürüyormuş.
Bulguru pişirmiş ama kızına yedirememiş, kızı "ayyy ııh, ufff ııh" demiş.

Bir gün iki gün hep aynı, kız yatakta-ana tarlada, kız hasta-ana aş başında. Günler böyle geçerken ana anlamış sonunda "dur ben sana bir oyun oynayayım da gör" demiş kendi kendine.
Sabah olunca varmış kızının başına "bu böyle olmaz a kızım ben köye varıp sana bir lokman bulayım" demiş. Kız hemen dikilmiş "yok yok geçer yakında, boşa varma lokmana."  Ama ana kararlı  "ölüp ölüp diriliyorsun, varsın lokman gelsin sırtına bardak çeksin, bacaklarına sülük sersin" der demez kız ayaklanmış " bugün biraz daha iyiyim yatmayayım ama evde dinleneyim hele" demiş. 
Ana camdan dışarı bakmış rüzgar uçuruyor ortalığı,  hemen varamazsa tarlalara zarara uğrayacak ektikleri, eline almış iki sepeti, uzatmış birini kıza " kalk, hadi hemen kalk tarlaya varalım  hele  ÖLÜRSEN YEL BEĞENSİN KALIRSAN EL BEĞENSİN" demiş.
Kız da bu yaptığından utanıp bir daha hiç bir şekilde yalana bulaşmamış..."

Bende aynı yalanlarla blogumu çoktandır aldatıyordum.
"Eh" dedim kendi kendime, yazacak bu kadar şeyim varken bu aldatmaca niye.

Okursa dostlar beğenir, olmazsa blog sevinir.

Selam dostlar:)

Pazartesi, Kasım 19, 2012

YENİ OYUNCAĞIM


"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."
Virginia Woolf


Teknolojiyi çok geç yakaladım. Tabi bunda ne benim dünyaya erken gelişimin ne de teknolojinin benim yaş almamı beklemesinin bir suçu yok.Yani suçlu kimse yok.
Ama en azından ucundan yakalamış olmak bile çok güzel. Anneciğimi düşünürsek, bugün evlerde kullandığımız tüp diye tabir ettiğimiz likit gazı bile görememişti, sanırım böyle bir ateşte yemek yapmayı hayal bile edememiştir. Şimdi ise teknoloji öyle bir hale geldi ki kolaylıkla ilerisi için hayalini dahi kurabiliyoruz.

"Her kadının kendine ait bir odası olmalıdır." sözünden yola çıkarak emekli olduktan sonra kendime ait o odayı ilk önce kafamda oluşturdum. Evin bir odası değildir bu benim için, öncelikle kafada olması gerek o odanın. Eğer dört duvarla çevrili bir odada kendin değilsen odanın sana vereceği hiç bir şey olmaz. Gerçi yavrularımın kendi evlerini kurmaları sonucu boşalan odalarına da el koymuştum bu arada.

İlk önce, çok okumak istediğim, çalışmanın ve ev yaşamının verdiği zaman darlığından çok okuyamadığım kitapların içinde buldum kendimi. Hızımı alamaz gibi okuyor ve hatta hiç alışmadığım zaman bolluğundan ne yapacağımı bilmez bir durumda kendimi çok severek yaptığım dikiş ve örme hobilerime kaptırıyordum.

Önceleri kendime ait odalarımda diktim, ördüm, okudum.
Bir müddet sonra belim ve boynum izin vermeyince dikişi kaldırdım, örmeyi azalttım. Araya boşluk girmişti ki! İnternet'le tanıştım.

2007 yılında yavrularımın da blogları olan bir siteyle tanıştım, bu sitede binlerce blog vardı. Sitedeki bloglar hem bloglarında ikamet edip hem de bahçesinde geziniyorlardı. Sevdim...

Hemen bir blog aldım ve kapısına ismimi yazdım. Şimdi artık gerçek kendime ait bir odam vardı da ne yapacaktım?
Profilimde yazdığım gibi, içimden ne geliyorsa yazıp anılası bir şeyler bırakacak, paylaşacak, unutulmamayı sağlayacaktım:)

Yeni oyuncağımı çok sevmiştim. Artık beynimi işgal eden anıları satırlara döküp yenilerine yer açabiliyordum. Bu sayede km.ler ötesinden ve hatta binlerce km.ler ötesinden dostlarım oldu. Alt komşu, üst komşu değildi kendime ait bu odada, dünya girmişti odama.
Doyumsuz bir şekilde kitaplar haricinde "tık" okumasına da doyamıyordum.

Teknoloji bu, durur mu yerinde, bir sürü paylaşım siteleri açıldı arka arkaya. Yeni bir oyuncak sevincinle yine hemen birine el koydum. Farklı değildi blog'dan ama olsun niye eksik olayım ki!

Yazdım, çizdim, okudum, paylaştım-da, beynimdeki kendime ait odada kendime yetmemeye başladım. Bir kadın olarak Shakespeare gibi bir dahi çıkmayacaktım tabi ki!
Ama en azından ucundan yakaladığım teknolojiyi tepe tepe kullanacaktım kendime ait odamda.

Yeni oyuncağım mı?
BURADA

Pazartesi, Kasım 05, 2012

SAKLANAN YILLAR


Oturduğu koltuktan hızlı bir hareketle kalktı ve konsola doğru ilerledi, konsolun başında bir an sendeledi ya da ben öyle sandım, hemen kalkıp kolundan tutmak istedim ama yok! sendelememişti. Aniden durduğunda yapmak istediğinde kararsız kaldığını anladım o zaman.

Sonra konsolun alt kapağını açarak bir kutu çıkardı.
Bu şimdiki zamanımızın cicili-bicili kutularına hiç benzemiyordu, yılların yorgunluğunu üzerinde taşıdığı halde halen iş gören, çok çook eskiden inatla günümüze gelmiş olan gri renkli saman kartonu bir kutuydu.

Oturduğum kanepede kendine de bir yer açıp oturdu ve karton kutuyu aramıza koydu. Kutuyu hatırlamıştım, birbirimize gözlerimiz takıldı, kolay ağlayan ben gözyaşlarıma engel olamadım. Kalktı yanıma geldi bana sarıldı.
"Ne çok seversin ağlamayı, geçmişi konuşurken aklıma geldi birden, birlikte hem bakar hemde anıları tazeleriz" dedi, canım kardeşimle anılarımıza döndük.
Sonra kutuyu açtık, içinden kaybolduğunu sandığım yıllarım çıktı. Ucu yırtılmış bir resim, otuz yılı aşan bir banka cüzdanı, çizgili defter sayfasına karaladığım tamamlanmamış olduğunu tahmin ettiğim ve hiç aklımda kalmayan bir şiir, emek sinemasının bir bileti, gazetelerden "aklınızda bulunsun" köşesinden kesilmiş bir sürü bilgi, bir iki haber satırları v.b.

Her biri yılını-gününü-anısını yanına alıp karşıma dizildiler. Güzel yıllar, gençlik yılları, unutulmayacak yürek çarpıntıları, başımda esen kavak yelleri, baba evinin küçük anası.

Onlar buraya aitti baba evine, baba evinde geçen yıllarımı yine baba evinde bırakıp evime döndüm.

Eve döndüğümde baba evinde saklanan yıllarımın ardından kendi evimde saklanan yıllarımı aradım. Elim gayri ihtiyari "geçmiş zaman olur ki" adını verdiğim dolaba gitti.

Fotoğraf albümleri-alınan eşyaların garanti belgeleri-faturalar klasörü-sözleşme klasörü, eski kasetler kutusu, prensesimin; dedesi tarafından altı yaşına kadar tuttuğu bebeklik günlüğü gibi.
Ama benim elim o kutuyu aradı. Yine çok geride kalmış bir kutu. Bugün adı bile anılmayan şişe cam'ın 12 adet çay bardağı kutusu. Açtığımda ilk çıkan çalışma hayatımda kullandığım 30 yıllık sigorta kartımdı,numarayı biliyorum da fotoğraf çok yabancı geldi, dikkatli bakınca tanıdım, benmişim.

(Aynalar yalan söylemez denir hani, hadi canım aynalar dünü ne bilsinler ki yalana başvursunlar,duygusuz onlar sadece anı yansıtırlar, bir saatleri bir saatlerine uymaz bakarsan bağ bakmazsan dağ gibi yansıtırlar.)

İşte! 40 yılı geride bırakan bir evlilik cüzdanı,
Bebeklerimin, babalarının yıllarını verdiği bankaya ait sağlık karneleri,
Eşimin banka yaka kartı, üzerinde halen duran mandalı ve kordonuyla,
Bebeklerimin doğduğunda el yazımla yazdığım dört mısralık şiirleri,
İki adet eski defter görünümlü nüfus cüzdanı, benimkinin üzerinde ilkokul numaram yazılı,
Anneciğimle, babacığımın mezarlık tapusu ve ödeme makbuzu,

(Beylerbeyi'nin tepelerinde, boğazın nazır en güzel yerde bulunan ebedi ikametgahlarında ne kadar daha kalırlar bilemem. Dilerim birileri bu güzelliği keşfedip rezidans yapmaya kalkmaz. Canlı varlıkları acımadan yok edenler cansız varlıklara ne kadar saygı duyabilirler onu da bilemem.)

Diplomalar, notlar, notlar...

Kutu başında geçen zaman, yılları ortaya serdiğinde acısıyla, tatlısıyla, anısıyla karşımda şölene dönüştüler.

Anladım ki yıllar kaybolmuyor sadece saklanıyorlardı.


Görmek istediğinde ise böyle canlı canlı karşında duruyorlardı.




Perşembe, Ekim 04, 2012

DEVE KUŞU

 ""ATATÜRK: Dur çocuk… Ne yapıyorsun sen?
İŞÇİ: Ağacı kesiyorum!
ATATÜRK: Sen hayatında hiç ağaç diktin mi ki o ağacı kesiyorsun?
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: O bir canlı. Bir canlının yetişip büyümesi bu hale gelmesi ne demek sen biliyor musun?
İŞÇİ: Yok paşam.
ATATÜRK: Ağaç kesilmez.
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: Neden kesiyorsun ağacı?
İŞÇİ: Köşke zarar veriyor. Dalları neredeyse köşkün içine girdi girecek.
ATATÜRK: O ağacı kesmeyeceksin çocuk.
İŞÇİ: Emrin olur. Peki ne yapayım?
ATATÜRK: Köşkü kaydırın.
İŞÇİ: Buyur?
ATATÜRK: Duydun işte köşkü kaydırın.
İŞÇİ: (KÖŞKÜ GÖSTEREREK) Bunu mu?
ATATÜRK: Başka köşk var mı?
İŞÇİ: Yok.
ATATÜRK: Söyle amirlerine onlar bir çaresini bulurlar.
İŞÇİ: Emrin olur paşam.
ATATÜRK: Unutma, ağaç kesilmez, o da canlı.
***
Atatürk’ün emri yerine getirilir ve ağacın kesilmesinden vazgeçilir.
Peki ne yapılır?
Köşk, yan tarafa doğru 5-6 metre kaydırılır!""

Müjdat Gezen 1881 oyunundan


Kurtuluş savaşı ile Türk halkına ülkesini geri veren Ata'm Ankara'nın çorak arazisini yemyeşil bir alana dönüştürerek Ankara halkına nefes alabileceği bir orman hediye etmiştir

Ankara'nın en önemli nefes alma alanlarından biri  olan Atatürk Orman Çiftliği sit alanı olarak da koruma altına alınmıştır (ki) artık bu özelliğini yitirmiş olmalı.
Kesilen 3000 ağaç ile (can) katliamı yapılmıştır.




""Kaz dağları'na ölüm fermanı


Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.""

Çanakkale'nin kalbi, olağanüstü bir doğa, yedibin yıllık tarih, oksijen doposu, gerçek su kaynağının yok olması ile  10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçlarının yaşamına da son verilecek.

"Savaşa hayır" tabi ki bende savaşa hayır diyorum, tüm canlıların yaşam hakkı vardır.
Hele ki bizim olmayan savaşın ilk şehitleri hiçbir günahı olmayan çocuklarımız olursa, acımasızca yaşamları ellerinden alınırsa bunun adı savaş da değil katliam olur.



Başlık mı?
Başımız kuma gömülü yaşıyoruz ya!!!





Cumartesi, Ocak 14, 2012

O GERÇEK BİR PRENSES

"Koşmayın! yavaşlayın biraz" derken kendi adıma fazla abarttım sanırım. 2012 yılına blogumu başlatamadım bir türlü. O'mu itiraz etti ben mi? bilemedim.
Baktım ki olacak gibi değil 2012 yılını onbir ay olarak geçirmek zorunda kalacağım "en iyisi ben inadımı kırayım" dedim:)

Niye yazmak istemedim?
Kayda değer birşey olmadığından değil olamadığından.
Ya! yazacaktım dolu dolu çok kötü olacaktı, ya da yazacaktım boş boş o'da gereksiz olacaktı. Bu arada da yazmak isteyip yazamadıklarımı içime sindirmeye çalıştım. Sindi mi?
Tabi ki hayır! ama en azından bu yaşıma kadar yapmadığım, yapamadığım bir şeyi yaptım, bencil olmayı istedim ve oldum.
1900 yüzyılının en güzel zamanında doğup ve yaşadığım için. Tam bir CUMHURİYET çocuğu olarak en verimli yıllarımı süslenmiş tak'larla, fener alaylarınla, resmi geçit törenlerinle, stad gösterilerinle, marşlarla, andımızla...
Geçirebildiğim ve doya doya CUMHURİYET'i yaşadığım için mutlu oldum.
Önümüzde yeni bir nesil var; nasıl yetiştirilmesi isteniyorsa o türlü yetişecek:(
Ama dedim ya! Kendimi düşündüm, bencil oldum ve huzur buldum.





Yazımın başlığına gelecek olursak benim prensesimden bahsediyorum. O gerçek bir prenses, hal-hareket-tavır ve konuşması ile küçücük yaşından daha olgun değer yargıları olan gerçek bir prenses. Geçmiş yaşantısında onun bir prenses olduğuna çok eminim. Sevgi dolu yüreği, dost canlılığı, duygusallığı bir ömür boyu sürecek biliyorum, biliyorum da acımasız yaşamda bu en güzel duygularının altında ezilmemesi için de çok dua ediyorum. Çünkü dış dünyada yaşam evde öğrenmediği kadar rekabetçi ve acımasız.




Bloguma tarih koymamın sebebi de prensesimin piyano konseri. Bugün onun ilk piyano konseri vardı ve başarıyla sonuçlandırdı. İstanbul Ünüversitesi Devlet konservatuarı yarı zamanlı Piyano Bölümüne devam eden Prensesim İstanbulun ilk karlı gününde ilk konseri ile güzel bir hafta sonu yaşattı bize. O ananesinin can prensesi...


Yaşamımın zorlu mücadelesinde attığımız her adımda sağlam zemine bastığımızı bir kere daha anladım...



Cumartesi, Aralık 17, 2011

UNUTMAMAK İÇİN GÖRMEK GEREK


Şipşirin, ufacık bir kız çocuğuydu,annesinin (tahminim) elinden tutmuş gitmeye direnir halde önümden yürüyorlardı. Biraz yaklaştığımda annesinin "olmaz, göremezsin, hayır" diyerek yürümesini istercesine elinden sıkıca tutarak inadını kırmaya çalışıyordu. Tam yanlarına geldiğimde şirin meleğin "ama görmem gerek, unutmamak için görmem gerek" dediğini duydum. Gülümseyerek baktım kafasını kaldırıp bana doğru bakan simsiyah bir çift göze ve yoluma devam ettim...
Ah çocuklar aah! bunlar çağın çocukları, öyle laflar ediyorlar ki içine düşüyorsun, sonrada çık çıkabilirsen.

"Unutmamak için görmek gerek." Yaşadığımız sürece o kadar çok şey görüyoruzki, unutmamak için gördüklerimiz nelerdi? diye düşünmeden edemedim yoluma devam ederken ve tabi küçük meleğin bana hatırlattığı benim meleklerim geldi aklıma, yavrularım, canlarım. Yıllarımızı geçirmiştik-geçiriyoruz birlikte, ne unutulmaz günlerimiz, gecelerimiz, an'larımız, anılarımız var saymakla bitmez, bitmezde yaşanan günlerin hepsi hatırlanmasa bile hatırlananlar bile bazen silik bir anı olarak kalırlar. Ama öyle anılar vardır ki işte onlar unutulmamak için görmek gerekenlerdir.


Yavrularım; bebeklikten çocukluğa geçtikten genç kızlığa adım atışları arası, yani tüm çocukluk yıllarını her çocuğa nasip olmayan bahçe içinde iki katlı bir evde geçirdiler.

Bu ev; çıkmaz bir yokuşun sonunda, yüksek duvarların üzerine kurulu,

Boğazın mavi suları karşısındaki yemyeşil bahçesinde meyve (ceviz,nar,ayva,dut,üzüm,kiraz,kızılcık,hurma,eriğin bütün türleri) ağaçları, rengarenk (gül,nergis,lale,leylak,ortanca,hanımeli,karanfil,akasya,gelincik) çiçekleri, bülbülleri, böcekleri, dost (köpek,kediler,kaplumbağa,kirpi) hayvanları ile bütünleşen doğanın tam ortasında iki katlı bir evdi.


Babaneye teslim edildiğinde beş yaşındaydı küçük yavrum. Sabah götürüp akşam alınamayacak uzaklıkta olmasından haftalık teslimdi bu. Pazartesi sabahı teslim edip Cuma akşamları alıp eve geliyorduk, çaresizliğin zorluğu yavruma düşmüştü kabullenmek. Hiç aksatmadan gidip gelmelerimiz bir gün geldi aksadı. Yıl sonu iş yoğunluğu babayı ve beni Cuma akşamı gitmemizi engelledi. C.tesi sabahı ilk işimiz yavrumu almaya gitmekti, gittiğimizde ağlamaklı bir yüzle sarıldı ve "bugün oldu gelmediniz, niye bugün gelmediniz" diyerek baş parmağını gösteriyordu.
Sonradan çözdüğümüz parmak olayı bizi hem güldürdü hem de yüreğimizi çok sızlattı. Meğer yavrum Pazartesinden başlayarak bir elinin parmaklarını tek tek içe kapatıp gün hesabı yapar, beşinci parmağına sıra geldiğinde bizi beklermiş.

Karşımızda oturan baba yarım halamın oğlu abim ile anne yarım yengem, büyük kızımın bakımını 3.5 yaşından bu yana üstlenmişlerdi. Birinci sınıfa giden yavrum okuluna, babaneye giden küçük yavrum okula ay sayarak geçirilen bir kışın üzerine, okulların kapanışına yakın, biz kocaman büyüklere iki küçücük miniklerden "biz artık evde yanlız kalmak istiyoruz" teklifi geldi. Şaşırmış,üzülmüş,sevinmiş,düşünmüştük.
"ben yanlız bile kalır ablamı bekler, okuldan gelincede ona bakarım" demişti küçücük bebeğim benim.

Okulların kapanmasına bir hafta kala bıraktık!!! evet bıraktık. Caresizlik mi? Güven mi? Cahillik mi? bilmiyorum ama şimdi olsa asla böyle birşeye razı olmam,olmayız. Gerçi tam karşımızda oturan büyüklerimiz ve çok değerli, beni doğduğum günden beri tanıyan komşularımızın güvenine sığınmamız da bu durumda çok önemliydi.

Evde geçirdikleri ilk günü unutmam mümkün değil, çalışırken bir elimde kalem bir elimde telefon vardı, nasıl akşam olmuştu o gün nasıl!!! Akşam eve geldiğimizde bir de süprizleri vardı , mutfağa girdiğimde bir süzgeç içinde birbirine yapışmış ve kalıp şekline dönüşmüş bir makarna bekliyordu bizi. Tabiri caizse aklım başımdam gitmişti, ocak,kaynar su, küçücük ellere koca tencere (akıllı yavrularım benim) of ooof.

Hayatımızda yediğimiz en güzel makarnaydı ama. Daha sonrasında büyük bir süpriz daha bekliyordu beni (dolap ve çekmecelerim her zaman çok intizamlıdır, vaktimin darlığı bile beni bu düzenden alakoyamaz) evde ne kadar çekmece ve dolap varsa ki buna mutfak dolapları ve buzdolabı da dahil altı üstüne gelmişti "ne bu, ne oldu buralara" diye sorduğumda içimi sıkıştıran, boğazımı düğümleyen bir cevap geldi.
"Ben bu evde olmadığım için nerede ne var hiç bilmiyorum, öğrenmek için baktım diyen küçük kızıma ağlayarak sarıldım.


İki minik kız kardeş, iki büyük gibi yaz boyunca evde yanlız kaldılar, alıştılar,alıştırdılar. Kış gelince okula gittiler, babalarının sabahtan hazırlayıp bıraktığı sobayı bir kibriyle tutuşturup sönmemesi için odun takviyesi yaptılar, odalarının camını buzlu cama dönmüş şekilde sildiler, okul dönüşü masa üstünde hazırlanan yemeklerini ısıtıp yediler, ödevlerini yaptılar ve hayata hazırlandılar.

Önceleri okula götürüp bırakırken işe bir saat geç gitmemin çözümünü yine onlar buldular.
"Biz okula yanlız gidebiliriz artık"
Sabahları kahvaltı sonrası giydirip saçlarını tarıyordum ve işime gidiyordum, onlarda saatleri gelince kapıyı kilitleyip okullarına gidiyorlardı. Yavrularıma yokuşun bitimine kadar minnoş (kedileri) eşlik ediyordu, "hadi dön minnoş" dediklerinde minnoş bahçeye dönüyordu.
Bir anahtar sahibiydi yavrularım, tabi bu arada kaybolan anahtarın ve koşa koşa işten yeniden yaptırılmış anahtarlarla gelmemin sayısını hatırlamıyorum.

O bahçede, çaresizliğin ortasında sadece sevgiye dayanarak geçen güzel günlerin, yılların anıları bununla biter mi? Daha yazılacak onca güzel günler varken.
Ama çok yoruldum, yorulan parmaklarım değil de yüreğim. Anıların içinde kaybolurken, içinden çekip çıkardıklarıma isyan eden anıların kavgası yordu yüreğimi.

Bu mu acaba? unutmamak için görmek gerekenler.




Perşembe, Aralık 08, 2011

ÇİN AŞURESİ




Aşuremizi yaptık, dualarını okuduk, yerlerine ulaştırdık eh birazda ucundan tatdık. Yani şimdilik, dahası sonra çoluk-çocuk-torun-torba hep birlikte yemeğe devam. Aslında ben aşureyi ılık severim onun için kaptım bir tane akşam yemeği niyetine.

Madem aşuremizi yaptık, bari yazalım dedik. İyi de aşureyle ilgili çok önemli anımız yok ki! ne yazalım. Yerde kiprit çöpü bulsam anısı çıkar karşıma da ama zamanı gelince yapmaktan başka aşureyle ilgili hiç önemli bir anım yok.
Burasını ileride torunlarım okur da geçmişlerinden bir parça bulur diye yazmaya başlamadık mı? Demezler mi? ileride eeee anane aşure yapmışsın her yılki gibi günün birinde, bunu niye yazdın şimdi???

Evet efendim aşuremizi yaptık, yaptık da yazmaya ne gerek derken Tontişim-meleğim-canımıniçi-kuzumun kuzusu duydu içimden geçenleri, al anane sana bir anı, şimdi yazarsın sonra da ben okurum dercesine her zamanki parlak zekasını koydu önüme.

(Çok da güzel kek yapar tontişim)


- Anne, bugün okulda Çin yemeği verdiler.
- Neymiş oğlum o Çin yemeği? nasıl birşey?


- Çin yemeği işte.
- İçinde neler var?
- Üstünde narları olan içinde bir sürü......:))

Canım benim, geçen yıldan beri unutmuş aşureyi, hemde sevmediğini. Çocuk hayalleri ne kadar geniş oluyor, Çin'e kadar gitmiş, bulmuş kendince bir isim.



Aşureyi nedense yılda bir kez yapıyoruz, aklımıza (işimize) gelmediğinden zahir. Oysa ne bereketlidir ve içinde bağışıklık sistemimize yardımcı her türlü besinler varken.
Tatlı niyetine, yemek niyetine, kilo niyetine:))

Bütün evlerde bütün sofraların bereketli olması dileğimle sevgiler...


Aşure nasıl pişirilir? tarifi aşağıdadır:))

Kullanılan malzeme:
3 tencere
1 Clipso
3 büyük kase
2 tabak
2 süzgeç
1 Kepçe
2 tahta kaşık
1 rende
1 havan
1 çay süzgeci

Yapılışı:
Önce tüm malzemeleri kirletilip,
ortalığı yangın yerine çevirilip,
sonrasında oflaya puflaya temizlenir.


Perşembe, Eylül 08, 2011

ULAŞIMI EN YAKIN KAPIDIR KOMŞU KAPISI !!!

Geride bıraktığımız hafta sonu davul-zurna eşliğinde iki gelin bir asker uğurladık sokağımızdan. Gelinlerimize bir ömür boyu mutluluklar, askere giden oğlumuza da hayırlı tezkereler diledik.
Kendi kendimize, yani eşimle ben, otuduğumuz yerden.

Davul-zurna sesine çıktık cama, gelinleri gördük bembeyaz gelinlikleri içinde. İlk gün bir gelinimiz yanımızdaki binadan, ertesi gün giden gelinimiz ise karşımızdaki binadan çıktı. Gelinleri almaya gelen damatlar ve yakınları eşliğinde süslü gelin arabalarına binip gittiler.

Askerimiz çaprazımızdaki binanın delikanlısı, (olmalı ki) bayraklarla arkadaşları gelip aldı, arkasından davul-zurna çalındı, yakınlarının ellerinde mendiller, gözlerinde yaşlar vardı. Anacığıydı en çok ağlayan, iki koluna girenler teselli etmeye çalışıyorlardı.

''En büyük asker bizim asker'' sesleri de gelin arabalarının ''geldik aldık, götürüyoruz'' diyen kornaları gibi gittikçe uzaklaştı. Sonra sokağımız da eskisi gibi geçen arabaların gürültülü sessizliğine döndü.

Camlara çıkanlar içeri girdi, kimisi televizyonun karşısına, kimisi yarım bıraltığı işinin devamına, kimisi de benim gibi bilgisayarın başına geçti...



Altı yaşlarındaydım sanırım, karşı komşumuz Emin amca felç geçirmişti. Felç nedir o zamanlar bilmiyorduk ki, biz çocuklar için Emin amca hastalanmıştı. Sokağımızın Emin amcası eşi Asiye teyze ile yanlız yaşarlardı ama o zamanlar hiç kimse yanlız değildi. Emin amcanın hastalandığında bütün sokağımız o evde ve Asiye teyzenin yanındaydı. Hiç yanlız kalmadılar ne o gün ne de sonraki günler. Günlerce evlerimizde radyolar açılmadı, biz çocuklara sokakta oynarken sessiz olmamız için sıkı sıkı tembih edildi.
Her gün çağrılmadan semtimizin doktoru elindeki siyah çantayla geliyor, iğneci uğrayarak iğnesini yapıyordu. Emin amcanın devamlı oturduğu camın önünde tekrar görünmesine kadar evlerinin kapısı hiç kapanmadı.

Daha sonraki yıllarda Ayten ablanın annesi camdan düştüğünde sokağımız yine bir ev gibi olmuştu. Köşe başındaki ahşap evde otururlardı Ayten abla ile annesi. Semtimizin en güzel kızı Ayten ablanın camdaki sardunyalarına su veren annesi ahşap çerçeve ve sardunyalarla birlikte ikinci kattan yere düşmüştü. Hastahane, ambulans, doktor olmuşmuydu şu anda hiç hatırlamıyorum da çok iyi hatırladığım tüm sokak sakinleri tanıdık imkanlarını kullanmış, en iyi kırıkçıyı bulmuşlardı. Bizim zamanımızda kırılan kemikleri alçıya alma işlemine güvenilmez kırıkçılara emanet edilirdi. Kırıkçılar incecik çıraları ve sargı bezi yerine geçen eski çarşafları kullanırlardı kırıkların tedavisinde. Asiye teyzeynin tüm kırıklarını bu durumda sarıp sarmalamışlar yatağına yatırmışlardı. Geceleri yada uyku esnasında bilinçsiz kıpırdama olmasın diye nöbet tutuldu, bu nöbetleri değiştire değiştire tutan yine komşularımızdı. Asiye teyzenin de kapısı aylarca açık kaldı ve Ayten abla hiç yanlız olmadı.

Annemin aylarca çektiği acıyı geceyse yanan ışıkları ile, kapımızın her an çalınışıyla acıya iştirak vardı. Annem bizleri erken terkettiğinde tüm sokağın kapıları yine açıktı. Günlerce evimize tepsilerle yemekler geldi, öyle ki yemek yemek ızdırap olan evde gelen yemekleri geri çevirmek ayıp olur diye evdeki yakınlarımız komşularımıza birlikte yemeği teklif etmeye başladılar. Tüm sokağımız öksüzlüğümüzü paylaşmak için hep evimizdelerdi.

Arkadaşım Hatice'nin ablasının düğün öncesi çeyizleri tüm evlerde yıkandı, sokağımızın tüm bahçeleri misler gibi sabun kokan patiska çarşaflar, incecik dantellerle dolmuştu. Yine tüm bu çeyizler her evde ayrı ayrı ütülendi, bohçalandı, kurele bağlanarak gelin evine gönderildi.

Arka sokağımızda başlayan yangın onbir ahşap evi kül ettiğinde de tüm kapılar yine açıktı. Mağdur olan hiç bir komşumuz afet çadırlarına muhtaç olmadan yeni düzenlerini komşu desteklerinle yeniden kurdu...



Yeni kurulan aile hekimliği yürürlüğe girdiği zaman ilaç yazdırmaya gittiğimizde kaydımızın bir düzensizlik sonucunda kayıtlara geçmediğini öğrendik. Bilgisayarlarda kopmalar olduğunu söyleyen doktorumuz bizden adres istedi. Adres ve kimliklerimizin ibrazı ile ''bu kayıtlar bizde yok, bir yanlışlık var'' dendi.
iki yılan fazladır oturduğumuz evimizde muhtar kayıtlarımız tabi ki vardı ve bu belgeler ile yeni kayıt yapılacaktı. Kayıt yapacak bayan doktorumuz yine bir yanlışlık olmasın diye bizden komşularımızın isim ve soyadlarını istedi. Tek verebildiğimiz bina görevlisinin adı ile kaçıncı katta oturduğunu bilmediğimiz bir isimdi. Eşimle birbirimize baktık ve yalan beyan ediyormuş gibi çok utandık, duyduğumuz bir iki isim daha geveledik, sağlıksızca...

Aslında utandığımız ne doktordu ne de yardımcısıydı, biz insanlığımızdan, insanlıktan, dostlukta-komşulukta geldiğimiz yerden utandık.

Çok acıdır ki asansörde veya kapı sahanlığında verdiğimiz selam haricinde komşuluk ilişkisi kalmamış olduğunu bir kez daha anladık.

Kimsenin kimseye bir kahveye bile gitmediği binada tek komşuluk üst kata oturan Ayşe Hanımın bana ulaşan ayak sesleri. Ulaşabileceğim en yakın kapı olan yan dairemin tek komşuluğu kapı anahtarının sesi.
Komşularımı tanıma açısından tek yapabildiğim ise girişteki ilan panosundaki aidat listesi...







Pazartesi, Ağustos 29, 2011

ÇİFTE BAYRAMIMIZ

Bir Ağustos ayı daha bitti, bir ramazan ve bir yaz mevsimi daha. Sonbaharın ilk günleri yaşayacağımız bir bayram var önümüzde ve iki bayram arası bir sonbahar. Tüm hızınla oda gelip geçecek anlaşılan...

Gittikçe buruklaşan bayramlar her yıl daha bir arayış içinde çıkıyor karşıma. Geçmişinden kopamayan çok kişi gibi benimde birkaç yıl öncesine kadar söylediğim ''nerede o eski bayramlar'' söylemi bir yerden sonra çok anlamsız gelmeye başladı.

Ne o yani! şimdi Örtmen Feridanım Teyze bir köşesi işli poplin mendil ve içine konulmuş bir çikolata verse bayram mutluluğunu mu yakalayacağım yada kırmızı rugan ayakkabılarım, içine giydiğim ponponlu beyaz çorabım ile kabarık etekli elbisemle babamın veya annemin elinden tutmuş, seke seke bayram gezmesine gittiğim zamanındaki heyecanımı yaşayacağım.
Yada, boynu bükük bayramların gelmesine kızdığım zamanlarda en küçük kardeşime bayram coşkusu yaşatmak için kızgınlığımı bayram tatlıların içine saklladığım bayram günlerini mi arıyacağım. (Şimdi öyle bir kardeşim bile yok)

Çalıştığım günlerin gecelerinde kızlarıma hevesle dikdiğim bayram giysilerinin, bayram sabahındaki sevinçlerini nasıl toplayabilirim zamanın içinden. Bayramın sonuna gelen hafta sonunun, çocuklarımla daha fazla vakit geçirmek keyfini bulabilirmiyim? ki ''nerede o eski bayramlar'' diyebileyim.

Bayramların hiçbir suçu yok, bayramlar hep aynı eski bayramlar, değişen bizleriz, değişen zaman, değişen yaşam. Bayram mutluluğunu yaşadığın zaman içinde yakalamak belkide bütün mesele. Doya doya yaşamak, bir daha gelmeyeceğini bilerek yaşamak, anılarımıza tat bırakacak şekilde yaşamak.

Benim için şimdi bayramlar, dedelerinin torunlarımıza verdiği harçlıkların onların gülen gözlerindeki ışıdayan sevinci, onlar için kurulan bayram sofraları, onlarla hep birlikte gidilecek geziler, küçücük yüreklerine geleceğe bayram anısı bırakma duygusu, coşkuları, kahkahaları.


TÜM DOSTLARIMIN, BLOGUMA YOLU DÜŞEN YOLCULARIN VE TÜM İSLAM ALEMİNİN ŞEKER BAYRAMINI VE ''NE MUTLU TÜRKÜM'' DİYENLERİN 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLAR, MUTLULUĞU BULUNDUKLARI ZAMANIN İÇİNDE EN GÜZEL ANILARLA DOLU DOLU YAŞAMASINI TEMENNİ EDERİM. İYİ BAYRAMLAR

Sevgilerimle...



Çarşamba, Temmuz 06, 2011

PEMBE PABUÇLAR











Hülya!
Onbir kardeşten sadece birisi.
Doğduğu günden beri ayakkabısı olmayan Hülya dört yaşındaki masumiyetinin hayallerini bir çift pembe pabuça sığdırmış...

Adanada yaşayan ailesi ile yoksulluğun sınırında bile diyemeyeceğimiz yoklukla yaşayan Hülya'nın ve kardeşlerinin güzelliği, masumiyetleri, bir o kadar da biz de bu vatanın çocuklarıyız dedirten fotoğrafları gazetelerde ve internet sitelerinde yayımlandığında çok kimse gözyaşlarını tutamamıştır eminim. Onbir kardeşten sadece en büyük ablanın ayağında terlik var, diğer on kardeş doğdukları günden beri ayakları çıplak dolaşmakta. Asgari ücretli babanın getirdiği ile karınlarının da ne kadar çıplak olduğunu yazmaya, yayımlamaya gerek kalmamış anlaşılan...







Güzelliği ile herkesi büyüleyen Hülya'nın Pembe ayakkabı hayalleri haberin hemen arkasından çalındı!!!







İlk haberin arkasından çıkan ikinci bir haber beni ikinci kez daha bir kahretti...







Hülya'nın pembe ayakkabı hayallerine yüzlerce hayırseverden binlerce ayakkabı ve aileye maddi yardım ve büyüyen Türkiyemiz (!) bakanlıklarından da destek (vaadi )geldi.



Ammaa! Hülya'ya ilk ayakkabıyı Sosyal Hizmetler Müdürlüğü uzmanları (şimdiye kadar neredelerse) götürdü.


Ancak hayallerindeki pembe pabuç yerine Temmuz ayında kavuştuğu kışlık siyah ayakkabı Hülya'nın hayallerinin çalınması demekti. Hayallerini yardımseverlerden gelecek pembe ayakkabılara erteleyen Hülya'yı ayaklarına kışlık siyah ayakkabı ve üzerine yazlık giysi giydiren yetkililer onun birde fotoğrafını çekip görsel ve yazılı basına gönderip ayıplarını örtmeye çalıştılar...



Hülya! kardeşleri ve daha binlerce Hülya'lar bu vatanın çocukları. Onlar dünyaya gelmelerinden asla sorumlu değiller ama doğdukları topraktaki yetkililer onlara bakmak, yedirmek, barındırmak ve geleceklerini kurmakla sorumludurlar. Onlar bu vatanın gelecek kuşakları, onları ne kadar sahiplenirsek geleceğimizi o kadar sağlam temeller üzerine kurarız.



Dünyanın tek gerçeği, yalansız masumiyetin sahipleri; yumuşacık sertleşmemiş yüreklerdir çocuklar, çocuklarımız!!!




Salı, Haziran 28, 2011

BU GÜNLER GÜZEL GÜNLER

Güzel gün ve güzel günler...
'Bu güzel güne-günlere tarih düşmek gerek' diye düşündüm...


Prensesim ikinci sınıfını da başarıyla bitirdi, artık üçüncü sınıf öğrencisi. Önümüzdeki ders yılını da başarılarla geçireceğine eminim. Bu yıl son derece disiplinli ve başarılı bir yıl geçirdi, genel sınavlarda (SBS) Türkiye birinciliği de dahil olmak üzere hep ilk üçlerde olarak güzel dereceler elde etti. Okulunun yanı sıra Kadıköy Belediyesi'nin piyano kurslarına devam etti ve orada da çok başarılı oldu. Piyano öğretmeninin yönlendirmesi ile de ailece çok istenilen Konservatuar sınavlarına girdi. Birinci sınavı başarıyla atlattı ve ikinci sınavda başarısını perçinleyerek beşyüz kişi içinden alınacak olan beş kişiden biri oldu. Prensesim artık Üniversiteye ilk adımla yarı zamanlı konservatuar piyano öğrencisi...

Annesi, babası ve kardeşiyle tatilde olan Prensesimi bugün yeni ek okuluna anane olarak ben kayıt ettirdim. Bu güzel görev bana düştüğü için de çok mutlu oldum. Gerçi "velisi ben olacağım" dediğimde annesi hemen elime kendi kimliğini sıkıştırdı ya:))

Uzun süre olmuş okul kapılarında, kayıt sıralarında beklemeyeli, çok heyecanlandım, çooook gerilere gittim. Heyecanlı ve bir o kadar da güzel (miş). Anadolulisesi sınavlarını, üniversite sınavlarını, kayıtlarını bir zamanlar çifter çifter yaşamıştım ama meğer sadece anılar kalıyormuş bugüne, heyecanlar an'lara mahsusmuş...



Bu da Tontişim, 'o' da eğitim hayatına ana sınıfı olarak adımını attı dün. Okulunu seçti ve annesi kaydını yaptırdı. Öyle "ben istedim sen gidiceksin" değil, kendi istediği okul olmalıydı gideceği. Seçenekleri sundu anne-babası ve kendisi görmek, ondan sonra karar vermek istediğini söyledi. Okulları gezdi ve Acıbadem İstek okulunu beğenerek tercih etti:))

Canım benim, canım tontişim başarılı olacağına eminim, bunu yuva sıralarında yeterince gösterdin. Ha! bide kurduğun akıl almaz cümlelerle, cevap veremez duruma düştüğümüz sorularınla, tadına varılmaz dillerinle, satrançda kazandığın birincilik madalyanla...


Bu güzel günleri bize yaşattığınız için çok mutluyuz, yeni yaşamınızda başarılar Prensesim, başarılar Tontişim...







Pazartesi, Ocak 31, 2011

01 ŞUBAT


Eşimin doğum günü ve aynı zaman da babamı kaybettiğim gündür 1 Şubat. Raslantı! Doğum ve ölüm gelmek için tarih seçmez. Gerçi son yıllarda doğuma tarih tercihi yapılsada ben yine de nefes alış gününün o gün olduğuna inanırım.
Babamı otuz yıl evvel sıkıyönetimin geçit vermediği soğuk, karlı bir pazar günü kaybettim. Karne almıştı yavrularım, cumartesi hazırlıklarımızı yapmış pazar günü dedeye kalmaya gidecektik, karnelerimiz dedeye göstermek için hazırlanmış heyecanla sabahı bekliyorduk, kardeşlerim ve babam da bizleri özlemiş bekliyorlardı. Sömestr tatilimizi hep birlikte geçirecektik, olmadı!
Gece telefonla hastalık haberi geldiğinde ulaşma imkanım yoktu, sokağa çıkma yasağı sabah yedide bitiyordu. Başvurularımız sonuç vermemişti, izin almak için bile sabahı beklemek zorundaydık, yetişemedim!
Babacığımı hasta olup yatmadan bir gece içinde sonsuzluğa uğurlamıştık ve ben onu uzun süre görmemiştim. Halen içimden çıkmayan bir yaradır bu...

Üç ay sonra evliliğimizin otuzdokuz yılını geride bırakıp kırk diyeceğimiz eşimle raslantı bağımız sadece bununla kalmaz. Ben 1 Ocak doğumluyum ve eşim de babasını 1 Ocakta kaybetti, 2000 milenyum yılına girdiğimiz o gece eğlence sonrası aldık haberi. Yetişmiştik ama fazla zamanı yoktu kayınpederimin. O tarihlerden sonra doğum günlerimize seneyi-devriyeler eşlik etti...

Aynı yılın çocuklarıyız eşimle, biz çok genç evlendik, şimdiki gençler gibi değil çocuk yürekliydik adeta, "yol bilmez yordam bilmez" denir ya onun gibi işte. Bir yola çıkmıştık birlikte ve çok kimsemiz yoktu yakınımızda, yanlızdık! Birbirimize sarıldık yanlızlığımızı tamamlamak için. Daha kendimizi bulmadan bir yıl arayla iki çocuğumuz oldu, şaşırmıştık, tökezledik ama düşmedik. Çalışan bir annenin olduğu bu ailede zorluklar başlamış dar yollara girmiştik, dar yolları geçmek için daha sıkı sarıldık. İki yavrumuzla birlikte dört kişiydik bu yollarda ama dar yolları geçmek elimizde olduğuna inancımız vardı. Çocuklarımız bu inancımızın temel taşıydı. Onlar bize biz onlara güvendik, yaşlarından umulmayacak kadar yardımcı ve arkadaş oldular bize, her konuda hep beraberdik, hep el eleydik. Zaman geldi yollarımız genişledi ama biz asla bu genişliğe aldanmadık, idareli kullandık bu genişliği, zaten dar yola da alışmıştık:)
Kırılmadık mı? kırıldıkta, darıldık da ama bu hiç bir zaman uzun sürmedi. Karşılıklı özveriyi ilaç niyetine kullandık. Fasa fiso zevklerimiz uyuşmadı bazı zaman, renk seçimi yaptık yada yemek seçimi, gezi seçimi gibi. Ama iki kişinin birlikte yaşamasının temel duygularından hiç ayrı olmadık. Sevgi, vicdan ve düşünce özgürlüğünden ödün vermeden hep anlaştık...

Ve artık iki kızımızın yanında iki değerli oğlumuz ve üç muhteşem torunumuzla dokuz kişilik kocaman bir aile ile en geniş yollardayız...



Sağlıkta ve hastalıkta demiştik, bu söyleme sadık kaldık. Birlikte çalıştık birlikte emekli olduk, şimdi bir evi 24 saat (bir kadın için ne kadar zor olsa da:)) birlikte paylaşıyoruz. Bir bilgisayarı, bir televizyon kumandasını da.
Bilgisayar sorununu çocuklarımızdan doğum günü hediyesi olarak bugün itibariyle çözdük de, sanırım bozulan 2. tv yerine bir yenisini almak gerek:)))

Daha nice yıllarda sen hep yanımda ol, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN...


Pazartesi, Ocak 17, 2011

CANO'M


Bu CAN, bizim canımız, cancanımız, canomuz, ailemizin en küçük üyesi. Can henüz iki yaşında, iki yaşının tüm duygularını gözlerinde, yüreğinde gerçek olarak yaşayan en masum varlıklardan sadece birisi "O".
Konuşmayı tam beceremesede tüm renkleri tanıyor, onun için mavi "ma" kırmızı "mızı" bembe "peme" yeşil "yşi". Kayıp balık nemo'yu masal olarak dinlemesini seviyor, Winnie The Pooh, şrek ama ille de şimşek Mc Queen'i çok seviyor. Kısa izlemelerle sınırlansada aklına geldiğinde "mak neyn, mak neyn" diye ortalarda dolanıp duruyor. En çok nazının geçtiği dedesinden yardım beklercesine "kak, kak" diyerek cd'yi koymasını istiyor. Hele "mak neyn" oynamaya başladığında koltuğa bir yerleşmesi var ki! Yemek masası hazırlandığında ilk hemen sandalyeye yerleşiyor, yemek düşkünlüğünden değil; birlikte olmaktan, masanın bir parçası olmaktan hoşlanıyor. Can zamane çocuklarına inat söz de dinliyor:)) Kuzguna yavrusu misali harika bir varlık benim Cano'm...

Can bu hafta sonu bizim misafirimizdi, yanlız, yani dede Can ve anane. Sorun olmazdı, olmadı çünkü Can bize çok düşkün, "anen" diye peşimden ayrılmaz, hele ki dedesine düşkünlüğü anlatılır gibi değil. Evindeyken bile durup dururken aklına dedesi düşüyor "dede,dede" diye kapılarda gözü. Telefon çalsa "dede" kapı çalsa " dede", sokaklarda dedesiyle gezmekten, top oynamaktan çok mutlu oluyor. İki gün bir gece birlikte oynadık, güldük, yerlerde yuvarlandık, çok mutluydu. Anneyi ararmı? diye düşünsekte aramadı, sormadı. Can'la birlikteliğimiz çok bizim, baba işe gidiyor geliyor, belirli günlerde anne okula gidiyor geliyor ve bu zamanlarda Can hep bizimle. Bazen ablasını soruyor "okulda"dediğimizde kabulleniyor. Şimdi bunları yazmamın sebebi Can'ın bana hafta sonu yaşattığı duygu yoğunluğu...

İkinci günün ikindi vakti baba, anne ve abla geldiler, bu arada Can cıvıl cıvıl çoşkuyla dolaşmaktaydı ortalıkta, ailesi gelince pek değişiklik yapmadı sadece biraz çoşkusu artmıştı. Biraz zaman geçtikten sonra ki sanırım onların gelişini tam olarak içine sindirmiş olmasından yerde oturan ablasının kafasını iki elinin arasına alıp saçlarından öptü sonra yere oturup dizlerinden öptü, yetmedi yüzünü ablasının yüzüne gülerek yaklaştırdı. Sonra kalktı babasının yanına gidip bacaklarına sarıldı onunda dizlerinden öptü çünkü yetişebildiği en yakın yerdi aradığı, odada olmayan annesini farketti içeri gitti annesini öptü dündü geldi yine ablasına sarıldı, sonra babaya, anneye, bu üçlüyü iki kez dolaştıktan sonra "dede" diyerek dedesine gidip sarıldı sonra bana "anen" diyerek koştu. Sizlen de mutluydum demek istedi dağıttığını toplar gibi. Can ailesini özlemişti, özlem duygusunu tanımış ayrılığı anlamıştı. Daha sonra annesinin toplandığını fark ederek anında bize dönüp "by,by" dedi kalmayacağını, onunda gideceğini sağlamlaştırmak istercesine...

Can gitti, ailesinle, annesinle, babasınla, ablasınla gitti. Can yine bize gelecek, biz yine Can'a gidecez. Biz hep birlikte olucaz. Ama Can giderken sergilediği özlem sahneleri ile içimde bir ateş topu bıraktı.
Düşündüm, ağlayarak düşündüm, çocuk yuvalarını düşündüm, sokaklardaki kimsesiz çocukları düşündüm, ailesinin bıraktığı ya da aileden zorla kopartılan çocukları düşündüm. Annesini babasını tanımadan kaybedenleri düşündüm. Kalabalık içinde anlam veremedikleri yanlızlıklarını düşündüm, içlerinde olan ama tanımını bile bilmediği özlemlerini düşündüm, duyguyu tanımadan duygu eksikliğinin yüreklerinde yarattığı korkunç acıyı düşündüm...

Allah hiç bir çocuğu ailesinden, annesinden, babasından, yuvasından ayrı koymasın. Bir çocuk için hiç bir yer; pamuklara sarılsa da, sevgi küpüne batırılsa da gerçek yeri olan anne kucağından daha değerli değildir...






LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...