Zamanın ötesinde bir karakter olan mutsuz süper kahraman Tosmanadam'ın yolu milattan öncesinin antik Yunanistan'dan da geçmiş. Zaman haricindeki 3 boyuttan da istediği zaman muaf olabilen Tosmanadam "bu dönemin kralları ne yer ne içer" diye düşünerek dönemin kralı olan Dionysios'un mekanına düşer.
Dionysios'un çok yakın bir ahbabı olan Demokles de ortamda yağcılıktan güzel örnekler sunmaktadır. Tosmanadam da bu Demokles karaktersizinin "Ya Dionysios abi sen süper kralsın ya, senin gibi kral bi kral daha görmedim abi ben bu antik Yunan'da" tandanslı tümceleri sonrasında Kral da dayanamaz:
-Demokles senin derdin ne koçum?
-Ya Dionysios abi biz senin gibi kral değiliz tabi, bizim dertlerimiz var.
-Kralların derdi olmaz mı sanıyosun oğlum?
-Hiç olur mu abi kocaman kralsın işte. Höt dedin mi oluyo herşey.
-Ha öyle mi? Gel ulan buraya.
diyerek Demokles'i alır kendi tahtına oturtur ve "Al ulan kral yaptım seni" der. Demokles de hemen abartılı hareketlerle tahta yayılıp "keh keh" diyerek etrafı süzmeye başlar. Birkaç saat sonrasında tahta bir beden küçük gelen Demokles kafasını yaslayacak yer bulamayan ve her uyuklayan insan gibi boyun eklemlerinin kontrolünü yitirir ve kafası hızlıca arkaya savrulur. O esnada tepesinde bir kıla bağlı olarak duran devasa kılıcı görür. Sonrasında da bu saçma olayı mitolojik bir hikayeye çevirecek bir şekilde hemen durumu anlar ve Dionysios'a gidip "anladım ki krallık çok riskli birşeymiş, hiç öyle süper neşeli birşey değilmiş" diyerek ana konuyu anladığını belirtir.
Bu olayları asasının ucuyla kuma şekiller çizerek ve "ulan sarayda kum niye var ki? kedi mi besliyorlar acaba?" düşünerek izleyen Tosmanadam dayanamaz ve eliyle Dionysios'a gel eder. Tarihin en büyük kıssadan hisseli hikayesinde başrollerden birini oynamış bir kral olmanın verdiği gazla Dionysios da hiddetlenerek Tosmanadam'ın karşısına gelir.
-Sen kim oluyosun da krala öyle el ediyosun asalı kıllı enteresan adam?
-Bu mu evladım senin krallığın?
-Niye lan nesi var kocaman şahane krallık işte daha ne olsun?
-Ölye krallık değil, senin yapacağın krallık bu kadar mı?
-Niye nesi var?
-Sen şimdi aldın Demokles'i oturttun oraya, çok büyük ders verdin öyle mi?
-Öyle tabi, olur da bundan 2300 yıl sonra televizyon internet falan icat olursa orda dolaşır bu hikaye. Televizyonlardan pek ümitli değilim de internette kesin yazar birileri.
-Lan sen ne dandik bir kralmışsın da "yarın öbürgün biri bana böyle derse" diye önceden hesap yapıp tahtının üstüne kılla kılıç astırmışsın önceden? Allah bilir gidip para da vermişsindir Demokles'e "gel böyle böyle de" diye.
-Yani şimdi kılıcı astırmış olabilirim önceden tabi de...
-Ayrıca sen bütün gün orda oturduğuna göre ya kafanın üstüne kılla kılıç asacak kadar malsın ya da o kıl diye yutturduğun sağlam birşeydir, sen de küçük hesaplar peşinde koşup binbir katakulliyle insanlara ders verme hatta ve hatta böyle yalan bir hikayeyle tarihe geçme çabasındasın.
-Ohoo ben istesem tarihe geçmekle kalmam yazarım tarihi.
-Var mı bugüne kadar kazandığın büyük bir savaş?
-Yok
-Yaptığın büyük bir icat falan var mı?
-Yok
-Olmaz olsun senin gibi kral.
-Olmaz olsun diyosun da bak yerimde birgün oturamadı adam işte.
-Saf mısın evladım sen? Ya Demokles deseydi "ben bu krallık işini çok sevdim kılıç falan da umrumda değil" diye, o zaman bir saçma ders verme uğruna koskoca tahtı mı bırakıcaktın karaktersiz herif.
Bu zamandan ve mekandan kopuk gezen süper kahraman karşısında acizliğini anlayan Kral Dionysios gerek yaptığı mallığı anladığı için gerek de vereceği cevabı olmadığı için sessizce boynunu büker ve babasından azar işiten bir ergen gibi halının desenlerini incelemeye başlar. Tosmanadam ise sessizce arkasını döner ve asasını yere vurarak ilerlemeye başlar. O esnada Tosmanadam'ın gittiğini gören Dionysios da kafasını kaldırırken Tosmanadam'ın aniden arkasını dönmesi ile hızlıca kafasını öne eğer. Bunu farkeden Tosmanadam "ya sabır" dermişcesine kafasını sola yatırdıktan sonra:
-Bir de şu kum çok dikkatimi çekti. Ne işi var lan sarayın ortasında kumun.
-Şimdi o şöyle oluyor ben yüzmeyi ve plaj ortamını çok seviyorum.
-Ee?
-Ama küçükken öğrenememişim yüzmeyi şimdi de inceden tırsıyorum, buraların vatozu denizanası falan zehirlidir hep.
-Ee?
-Ama plaja gidince de insanlar "vay efendim kralımız neden yüzmüyor acaba?" diye de merak eder.
-Ee?
-İşte o yüzden ben de böyle sarayda bir plaj ortamı yaratayım dedim.
-Püh lan senin gibi krala.
dedikten sonra sessizce sarayın kapısından çıkarak uzaklaşır, ve gözden kaybolur.
Demokles'in kılıcı ve şekilcilik
8 Ekim 2010 CumaGönderen Parahuman zaman: 03:09 2 yorum
Etiketler: Demokles, Demokles'in kılıcı, Dionysios, hikaye, mitoloji, Tosmanadam, yunan mitolojisi
Bir korna bir vicdan
10 Nisan 2010 CumartesiKaç zamandır yazamaz oldum, gözleriniz internetlerde kaldı biliyorum sevgili okurlar ama vize haftası olunca böyle oluyor insan. Kocaman kocaman sınavlara girdim. Ayrıca yarın son 5-6 gündür ilk defa dış etkenler tarafından uyandırılmayacağımı umuyorum. Ama bomba gibi bir hikayeyle karşınızdayım sevgili okur. Dinleyin hele.
Geçtiğimiz hafta salı günü yaş olarak aramda çok fark bulunmayan sevgili otomobilimle (kendisine de bir isim takma gereği duyduğum için plakası da olan naj diyeceğim kısaca) eve 1-2 km.'lik bir mesafe kala kaputtan çıkan dumanlar ve tavan yapmış hararet ibresi ile çektim sağa. Güç bela aile büyüklerime ulaştım ve tamirciden öğrendiğim kadarıyla bişeyi gevşemiş suyu bitmiş hararet yapmış.
Ancak esas çile bundan sonra başladı. Yoldaki çalışma sebebiyle tıkanmış bir yolda bir büyük aracın arkasındayken aniden sebepsizcesine durdu bu naj yine. Zorladım çalışmadı. Güç bela soldaki bakım yapılan şeride çektim. Yine hemen aile büyüğüne ulaşmam neticesinde bir süre otoyolun ortasında bozuk bir arabanın yanında beklememden sonra sınava yetişebildim. Sınav kağıtlarını dağıtan asistan ile aramda şu diyalog yaşandı:
-Kolay gelebildin mi?
-Hayırdır hocam siz nerden biliyorsunuz.
-Ben gelirken yolun kenarında gördüm senin araban bozulmuştu arabanın başında bekliyodun hatta ben de kornaya bastım görmedin.
-Hah hocam o kornayı çok iyi düşünmüşsün, o korna olmayaydı ben kimbilir ne haldeydim.
Sonra da baktım sırıta sırıta gidiyor. Sonra bir daha yanaştığında demeden edemedim "hoca insan okula kadar bırakmaz mı o durumda görünce" diye. Somut bir cevap vermekten kaçınarak uzaklaştı. Hatta sağda solda hakkında "hoca milletine güven olmaz aga, kornaya basar geçer" diye de konuşmuştum ki bugün yanlış tanımışım onu anladım.
Baktım okulun bitiş saatinde bahçede hızlı hızlı yürüyordu ki "aman hocam yanımdan geçerken korna çalmayı eksik etmeyin" demiştim ki beklenmedik bir soruyla karşılaştım. "Arabayla mı geldin" diyen hocaya "yok hocam nerde tabanvay geldim" diyince, "tamam atla bırakıyım, ben böyle kendimi afettiririm işte" diyerek arabalarının kapısını açtı bana. Sonrasında da arabada bir müddet kopya konusunda (dönem vize haftası olduğu için) iki farklı tarafın görüşleri üzerine ilginç bir konuşma geçtikten sonra makul bir yerde beni bırakıp hızlıca uzaklaştı.
Kendimi anlattırmayın bana şimdi burda
27 Şubat 2010 CumartesiBlog ortamlarına girdim gireli gezdiğim blogların birçoğunda sayfanın üst kısımlarında Hakkımda (About Me) kısmını görüyorum. Genellikle esprili bir cümle yazar bende de olduğu gibi. Gelin görün ki ben her bu kısmı gördüğümde aklıma bambaşka bir olay geliyor.
Lise yıllarımdan birinde, son derece sıkıcı ve karamsar bir çarşamba gününün son ders saatinde alışıldığı üzere rehberlik adlı ne işe yaradığı hiç bilinmeyen o dersin bir parçası olmuş oturuyordum. Önümde de neden rehberlik dersine girdiğini bile bilmeyen bir hocanın dağıtmış olduğu ve kimbilir ne maksat ile yazdığım anket benzeri birşey vardı. "Kaç kardeşsiniz" gibi düşünme gerektirmeyen ve şıklı cevapları olan soruları hızla işaretledikten sonra arka sayfanın sonlarına doğru çok sevimsiz bir bölüm gözüme çarptı.
Soru kısmında çok normal birşeymiş gibi "Kendinizi kısaca anlatır mısınız?" yazıyordu, altında da gözüme kocaman görünen bir 5 satırlık boşluk. O anda "ulan" dedim kendi kendime "böyle saçma iş mi olur insan kendisini nasıl anlatır ki?" diyerek düşünmeye başladım. Bir yandan da sınıfın durumunu kolluyordum, herkes aynı anda verse de ben de bu kısmı doldurmadan arada kaynatsam kağıdı diye. Bu satırları okurken "anket verilirken bu kadar strateji yapmak ne saçma" diyor olabilirsiniz ancak ben de bu kadar saçma bir soruyla karşılaşmasam böyle yollar aramazdım. O anda kafamda ömrüm boyunca pek az kez yanmış olan o ampul yandı ve ben de uygun gördüğüm cevabı hemen yazıp gidip bıraktım anket kağıdını hocanın masasının üstüne, bu saçma durumdan da kurtulmuş olmanın verdiği rahatlık ile sırama dönüp kitabımı okumaya başladım.
Ancak bu yalan huzurum birkaç dakika sürdü. Kağıtları kontrol eden hoca benim o verdiğim akıl dolu cevabı görüp de "Parahuman gel evladım buraya" diyene kadar. Nasıl olduysa benim verdiğim cevapta soru ile dalga geçtiğimi anlamamış olan ve yazdığım cevap ile ilgili olarak açıklama bekleyen hoca oturduğun yerden yazdığım 2 kelimeyi göstererek "bu ne evladım" dedi. Anlamaz bakışlarla bakıp "Ne oldu hocam?" deyince bir süre anlamsız bakışlarla baktı bana. Sonra neyse der gibi bir mimik yapınca ben de yürüdüm sırama döndüm. En nihayetinde oraya yazdığım cevap tamamen doğru olduğu için onu beğenmemezlik gibi birşey yapamazdı hoca da. Bu arada o "kendinizi kısaca anlatır mısınız?" sorusuna yazdığım cevap da "evet, bazen" idi.
Kendi sınav cevaplarını beğenmeyen hoca
12 Şubat 2010 CumaBir önceki yazdığım lise öğretmenleri ile ilgili yazıya tekrar göz gezdirirken aklıma lisede yaşadığım enteresan bir öğretmen olayı geldi. Ahmet Danacı isimli "yavrüm öf" gibi enteresan tepkileri olan pek sevgili bir hocamız vardı, dersi anlatırken yaptığı hatalar ve sınavlarda her cevaba eksik puan verip sonra öğrenciler yanına gidip kağıtlarına bakınca tam puan vermek gibi enteresan özellikleri olan bir adamdı.
Yanlış hatırlamıyorsam bir ilk dönem matematik dersinin sınavından çıkılmıştı. Genellikle sınavdan sonra panoya doğru cevapları asan bu hoca o sınavdan sonra asmadığı için sınav notları merakla bekleniyordu ancak ilk dönem olduğu için o kadar da umursanmamaktaydı. Birkaç gün sonra herkes sınıftayken hoca gelip notları okumaya başladı. Herkes birkaç dakika sonra hocanın yanına gidip kağıdına bakacağını düşündüğü için notlar üstün körü dinlendi. Herkesin notları okunduktan sonra Sayın Danacı hocamız bir kağıdı daha aldı eline. "Aranızdan bir sivri zekalı arkadaşınız da ismini yazmayı unutmuş. Bir de cevapları tükenmez kalemle yazmış. Kimin notunu okumadım?" deyince sınıfta bir sessizlik oluştu. Anlaşıldığı üzere herkesin notu biliniyordu. "Kimbilir ne yaptı bu adam" düşüncesiyle birkaç kişi kalkıp hocanın masasına gidince bir de ne görelim. Panoya asmak üzere hazırladığı cevap kağıdını da öğrencilerin sınav kağıtlarının arasına karıştırmış, sonra bir de bunu farketmeden bu kağıdı okuyup değerlendirmişti. Durumun anlaşılması üzerine masanın etrafında gülerken daha vahim bir durum dikkatimizi çekti. Bu sayın hocamız kendi hazırladığı cevap kağıdına 100 üzerinden 70 vermişti. Bu yazıya da bu pek saygıdeğer hocamın bulabildiğim tek resmini koyarak veda etmek istiyorum.
Realist evlat cüzdan yakar
6 Şubat 2010 CumartesiGeçtiğimiz günlerde okulda kolay yoldan para kazanma tandanslı bir konuşmanın ortasında kalıp cin fikirlerimi savurganca etrafa saçarken aklıma yıllar yıllar öncesinden bir olay geldi. Yanlış hatırlamıyorsam hayatımın ikinci 10 yıllık sürecine yeni başladığım dönemde bir tatil ortamında cereyan etmekte bu olay. O dönemler de tatile ailecek gidilen dönemler olduğundan kelli çekirdek ailem ile ne şehrini ne adını hatırlayamadığım bir otelde tatil sürecimizi yaşamaktaydık. Tatil dediğim de gündüz havuz akşam açık büfeden ibaret birşey. Ancak o otelde başka bir aktivite daha vardı, o da atari. Ki takdir edersiniz ki o yaşlardaki bir tıfıl için en güzel aktivitelerden birisidir bu.
Güneşin en tepede olduğu saatlerde aile baskısı yüzünden deniz havuz yalan olunca ilk günden veriydim kendimi bu atarilere. Yanar döner yumruk senin uçan tekme benim şeklinde geçen 2 günden sonra jeton parası dert olmaya başladı haliyle. Ayrıca nasıl bir atari manyağı olmuşsam kahvaltıdan sonra gidip dikilirdim orda, bazen geç açılırdı. Ancak benim bu durumum valide hanıma dert oldu tabi. Tatil tatil bu pixel pixel ortamlardan kurtulamamamı dert edinerekten tatilin 3. sabahında gidip para istediğimde bir anda cin bir fikir ortaya attı. Hem odada zaman geçirmem hem de kafam çalışsın maksadıyla binlerce gazete ekinden bir tanesini alıp "şu bulmacayı baştan sona çöz sana 50 lira" (50 lira diyosam o zamanın 50 lirası, bugünün 2-3 lirasına falan eşit yani) deyiverdi.
Vay efendim sen misin bunu diyen. Bunca yıl para kazanma hırsı nasıl bürümüşse benim gözlerimi elimden kurtulan bulmaca olmadı. Bütün o ekleri toplayıp sağ baştan başladım mıydı rakamlı sayılı çengel kangal demeden bir çırpıda çözüyordum boynu bükük bulmacaları, parayı da alıp atariye jeton maksatlı biriktiriyordum. Yalnız varın siz düşünün nasıl bir para hırslısı ya da realist bir insanmışım ki valide hanımın cüzdan eridi bitti ben bitmedim. Şahlandıkça şahlandım. Şahlandıkça hızlandım. Hızlandıkça çözmediğim ek yazmadığım ezberlemediğim eski Türkçe kelime kalmadı. En sonunda bir gün beklenen oldu ve valide hanım geldi acı haberi verdi. Para kalmadığından kelli bulmaca işim de yalan oldu. Düşününce akşamları sokakta bir masa atıp orda parayla bulmaca çözme işi de saçma geldi. Hah dedim ben de. Hayat böyle bişey işte. Para kazanmanın neşesini alıp realist düşünceler doğrultusunda hırsa bürünüp atari salonunu kapattıracak kadar para kazanmanın planını yapıyorum, ama en olmadık yerden birşey çıkıp baltalıyor bütün bu hayaller sürecini.
Bugünlerde keyifsizim biraz sevgili okur, bu hikayeyi de şunun için anlattım. Hayatta başına saçma sapan şeyler geliyor insanın, sızlanmamak gerek. Ben sızlanmayın halinize şükredin diyecek kadar optimist bir adam da değilim. Ama şunun için sızlanmayın derim; hayat adil değil. Kimse de size öyle olduğunu söylemedi. O yüzden herşeyi planlayıp süper birşey yapmak üzereyken en olmadık yerden birşey çıkıp herşeyin içine ederse sinirlenin dellenin, ona lafım yok, ama kendinizi haksızlığa uğramış gibi hissetmeyin. Çünkü en başından beri kimse size hayatın adil olduğunu söylememişti zaten, değildir de. Tarih boyunca hiç olmadı, bundan sonra da olmaz heralde. Fazla hırslanıp da sonunda mal gibi kalmamanız dileklerimle, görüşmek dileğiyle sevgili okur.
Yerle yeksan oldum
26 Ocak 2010 SalıBu da başıma geldi sevgili okur. Değerli ahbabım hem okur hem yazar ile buluşup birşeyler yiyelim diye evden çıkma kararı vermemle başladı olay. Ayrıca düşününce bu olay yaşanacağının her türlü ipuçlarını vermişti. Ayağıma göre bot bulamamış olup düz taban papuçlarla sokağa çıkmam ve gülenlere gülmem ile kendi hazin sonumu hazırlamış oldum bir bakıma.
Evimden çıkıp dünyadaki en eğimli otoparklarından birisini geçerken stratejik olarak olayı kafamda çözüm bütün handikaplara rağmen kayıp düşmeden dünyadaki en eğimli parklardan birisine geldim. Gördüm ki parkın yürüme yolu buz pistine dönmüş. Tam olarak buz da değil. Karın ezilmiş erimiş donmuş olan o en sevimsiz ve en kaygan hali. O anda 12 silindirli bir motormuşçasına çalışan beynim bana süper bir fikir sundu. Buz tutmuş yol yerine parkın üstü basılmamış karlarla dolu olan çim alanından yürüyerek kaymayı engelleyecektim. Ancak o eğimli çim alana attığım 3. adım ile ayağımın altında varlığı son bulan karlar beni çamurla muhattap ederek adeta bir çınar gibi sırtüstü devrilmeme sebep oldu. Güzelim üstüm başım da çamura bulanmış oldu böylelikle. Bu olayın tek eğlenceli yanı ise kış günü olmasına rağmen karda buzda değil de çamurda kayıp düşmem oldu. Uzunca bir süredir ağrımayan dizim ise isyan edercesine tekrar başladı ağrımaya. Hepinizse kayıp düşmesiz günler dilerim sevgili okurlar.
Keyfimi kaçıran dozer
19 Ocak 2010 SalıSevgili okur bilmem sana da olur mu ama bazı günler direk uyandığım anda bilirim ki bombok bir gün olacaktır o. Ne kadar uyumuş olsan da uykunu alamamışındır o gün mesela, gizli bir güç seni tekrar yatağa çeker adeta "la olm boşver bugün çıkma dışarı kesin kötü bişeyler olacak" dermişcesine. En kötüsü de o gün mutlaka halledilmesi gereken birşey olduğu için dışarı çıkma zorunluluğu olan bir günde sabah bu hissiyatı yaşamaktır. Evet sevgili okur doğru tahmin ettin, bugün benim için tam da böyle bir gündü.
Yaşına hürmetimden ötürü hakkında kötü birşey yazmak istemediğim otomobilime atlayıp sınavın 2 saat öncesinde okulda olacak şekilde yola koyuldum. O esnada da "bugün okulda kesin şöyle böyle olur da başıma bir iş gelir" diye fikirler yürütmekteydim. Ancak musibet daha ben okula varamadan çıktı karşıma. Normal bir günde yaklaşık 20 dakikada gittiğim yolu bugün 1 saat 10 dakikada gittim. Esas konu da geç kalmam değil aslında, geç kalmama sebebiyet veren süreç. Yoğun trafiğin içine girdiğimde anlamıştım ki ileride bir kaza ya da benzer bir durum var.
Bu noktada benim kaza durumu ile ilgili bildiğim şeyi anlatmak isterim. Benim bildiğim kadarıyla kaza süreci iki arabanın çarpışmasıyla başlar, sonrasında da sırayla önce ambulans, sonra trafik polisleri gelir ve hasarlı arabaların yoldan kaldırılmasıyla olay biter. Bugün gördüklerim ise biraz enteresandı. 3 şeritli yolun en sol şerifinde biri dönmüş olmak üzere çarpışmış iki adet çok hasarlı kamyon (evet daha önce demiştim kamyonlar İstanbul'da artık sol şeritten ya da orta şeritten gidiyor diye) bulunuyor. Benim trafikte geçirdiğim toplam süre, kaza yerinin yanından geçene kadar 50 dakika falan civarında. Bu 50 dakikanın son 10 dakikasında olay yerine 2 tane ambulans emniyet şeridinden hızlıca geçtiydi yanımdan. Peki ambulans ve polisten önce olay yerine ne gelmişti dersiniz. Dozer. Evet yanlış duymadınız dozer. Kaza yapmış kamyonlardan birinden yere dökülmüş olan (döküldüğü yer de kendi şeridinde kalıyor, trafiği engellemiyor yani) kiremit ya da tuğla benzeri toplayıp kaza halindeki kamyonlardan birisine geri dolduruyor.
Benim de kafam karışmıştı sabah haliyle. Acil dozer hattı gibi birşey olması gerek ki ambulanstan önce gidebilsin. Ayrıca olay da bir hastanenin (baya 20 katlı falan kocaman devlet hastanesi) 500 metre ilerisinde oluyor. Şimdi ambulansları mı yersem, yoksa o araçları yoldan bu kadar süre çekmemiş olan polisleri mi yersem yoksa dozeri mi övsem bilemedim. En nihayetinde bu kadar süre bir dozerin kiremitleri kamyona geri doldurmasını beklemiş oldum işte. Kültürümün başkenti olan İstanbul'dan hepinize kazasız dozersiz günler diliyorum sevgili okurlarım.
Japon gençlik pınarı masalı
16 Ocak 2010 CumartesiMerakım olduğundan kelli japon hikayelerini masallarını mitolojisini bilirim az çok. Bilmekle de kalmam şunu da anlarım ki bizimle onların bakış açıları çok farklı. Bizim en basit hikayelerimizde bile hem ders verme çabası hem de herşeyi tatlıya bağlayalım çabası olur. Japonlar ise "ben en gerçekçi şekilde hikayemi anlatırım isteyen dersi kendi çıkarır" mantığıyla anlatmışlar hikayelerini. Anlatmışlar anlatmasına da bunları dinleyerek büyüyen çocuklar manyak olur. İşte en son okuduğum hikayenin kısa bir özeti.
Japonya'da Miya Jima adında kutsal bir adada yaşayan Yoşida ve Fumi isminde çok yaşlı bir çift bulunmaktadır. Yaşları son derece ilerlemiş olan bu çift, balıkçılık yaparken ölen 3 erkek çocuklarından sonra birbirlerini daha çok sevmeye başlarlar. Birgün Yoşida sebepsizcesine evinden çıkıp ormana gider ve sıradışı görünümlü bir ağacın altında yine sıradışı görünümlü bir su kaynağı bulur. Sudan içtikten sonra sudaki yansımasının siyah gür saçlı, suratındaki yaşlılık çizgilerinden arınmış halini görünce sevinç ile koşa koşa evine giderken karısı Fumi'nin de yarın gidip gençleşeceğini düşünür. Eve girince Fumi'nin şaşırma evresinden sonra ertesi gün de bu pınardan su içmek için Fumi çıkar aynı yola. Ancak uzun bir süre geri gelmez. En sonunda Yoşida dayanamayıp bu gençlik pınarına koşarak gittiğinde pınarın yanında birkaç aylık bir bebek görür. Karısı Fumi içtikçe gençleşmeye doyamadığı için çok fazla içmiş ve bebek haline dönmüştür. Yoşida da karısının bebeklik halini kundaklar sırtına alır ve bunca yıllık karısına artık bir baba gibi bakacak olmanın verdiği derin ızdıraplar eşliğinde evlerinin yolunu tutar.
Yahu bu kadar acımasız hikaye mi olur. Şimdi okuyunca bu hikayeden "her yaşın kıymetini bilmeli, gençleşicem diye saçmamalı" ya da "doyumsuzluğun neticesinde insan etrafındakileri üzer" gibi anlamlar çıkabilir ama bu hikaye Japon'ların çocuk masalı olarak geçiyor. Bizim masallara göre gerçekçiliğine (en azından ormanda yaşayan 7 cüce ya da kurdun bi kızı yedikten sonra kızın mideden çıkıp mideyi taşla doldurması gibi saçma olaylar yok (bu arada bizden kastım avrupa kültürü)) diyecek laf yok. Adamlar kendi mitolojilerine geçmişlerine göre son derece gerçekçi mantıklı hikayeler yazmışlar. Burdan bütün Japon ahbaplarıma selam ederim bu güzel hikaye için ama çoluk çocuğa da bu kadar acımasız şeyler anlatmayın yazıktır derim.
Ben buldum sandım da aldandım
4 Ocak 2010 PazartesiSevgili okur inanmayacaksınız ama ben baya uzun bir süre barzo kelimesini benim icat ettiğimi zannettim. Şuan içinizden "Nasıl olur böyle şey" diye sorduğunu duyar gibiyim sevgili okur. Müsade et de anlatayım. Ama önce bilmeyenler için de söyleyeyim, barzo, günümüz gençliğinin kullandığı hanzo, kıro, maganda gibi anlamlara gelen bir kelimedir.
Üniversiteye hazırlandığım yıllar. Dersanelere kapanmışız arkadaşlarla. Öğlen vakti bir saat bir aramız var, onda da gidip Playstation oynuyoruz. Tabi o zamanlar Wining Eleven 7 isimli futbol oyunu daha yeni çıkmış. O zaman da hep oynadığım tipsiz bir arkadaşım vardı, hep de gidip Beşiktaş'ı seçerdi. O dönem oyunu oynayanlar hatırlar spiker de Japonca konuşurdu. Takayano bürübürü gibi enteresan şeyler söylerdi. Nedendir bilmem Beşiktaş ne zaman bir serbest vuruş kazansa topun başına dönemin futbolcularından Ali Eren geçerdi. Spiker de o esnada genellikle barızo derdi. Biz de gel zaman git zaman Ali Eren tipli insanlara barızo demeye başladık. O aradaki "ı" harfini de yarım yamalak telaffuz ediyoduk tabi. Sonra ilerleyen yıllarda ben bu kelimeyi herkesten duymaya başlayınca "vay arkadaş ne çevrem varmış 2 yılda tüm İstanbul'a yayıldı" kelime diye böbürleniyordum. Sonra da birgün ekşisözlüğe girdiğimde barzo başlığına baktığımda ne göreyim. İlk yazılmış kayıt benim bu kelimeyi kullanmaya başlamamdan 1 sene öncesine geliyor. "Yav ben böyle talihime daha da birşey demiyorum" diyip kapattıydım sözlüğü. Böyle tesadüf de zilyon yılda bir gelir. Daha önce hiç duymadığım bir kelimeyi bulup birebir o anlamıyla kullanmışım kaç sene ben icat ettim diye. Meğer daha önce icat etmişler.
Denizyıldızı
Kar yağdığından mıdır bilmem ama bugün, benden görmeye alıştığınız pür neşe yazılardan birinden farklı olarak bir hikaye ile karşınızdayım. Elimden geldiğince didaktik olmadan yazmaya çalışayım bari de sonra arkamdan "parahuman sen bize mi öğretiyosun bunları" diye atıp tutmayın bari. İlerde çoluğunuza çocuğunuza anlatırken bu hikayeyi beni hatırlamakla yetinirsiniz.
Bir sahil kasabasında türlü deniz olayları neticesinde kıyıya binlerce deniyıldızı vurmuş, denizin çekilmesi ile de bu güzelim 5 uçlu mahluklar kıyıda zalım güneşin insafına kalmıştır. Yöre halkı da bu enteresan durumu görmek için kıyıda yürümeye başlamış. O esnada biri sahilde tek tek denizyıldızlarını alıp eliyle denize geri atmaya başlamış, bu sempatik canlıların hayatını kurtarmak adına. Kıyıdaki bir diğer pesimist kimse de bir süre bu adamı izledikten sonra durduğu yerde duramamış bu adama seslenmiş "yahu güzel kardeşim iyi hoş sen bunları alıp tek tek denize atıyorsun da etrafına bir bak, binlerce var kıyıya vurmuş denizyıldızı, sen böyle kendi başına alıp atarak ne kadarını kurtarabilirsin, ne farkedicek ki sen bu tek kişilik çabanla" diye. O sırada çabalayan amca eğilip yerden bir tane daha denizyıldızı almış denize atmış ve pesimist amcaya dönerek "bak işte bu fırlattığım için çok şey farketti" demiş.
Arasıra pesimist olmayı bırakıp dünyayı değiştiremeyeceğini bilerek de olsa birilerine böyle karşılık beklemeden yardım etmek güzel şey. Dünyayı değiştiremeyecek olsak da birinin hayatını değiştirmek de dünyadaki birçok şeyi değiştirebilir. Edilgen yaşantılarımızda zaten birçok kez denizyıldızı durumunda bekleriz, arasıra da optimist amca olup birilerinin hayatında birşeyleri düzeltme fırsatı bulduğumuzda bunu değerledirme fırsatını kullanamazsak denizyıldızı olarak beklerken de çok ümitlenmeye hakkımız olmaz bence.
Gönderen Parahuman zaman: 15:59 7 yorum
Etiketler: denizyıldızı, hikaye, iyilik
Hedeften şaşmak
19 Eylül 2009 CumartesiSon yazılarımda mitolojiye girişmişken yine eski zamanlardan yaşanmış bir olay ile devam etmek isterim. Ninjanın samurayın harman olduğu dönemlerde Japonya'da feodal lordlardan birinin sınır kalelerinden birinde geçiyor olayımız. Sinsiler sinsisi ninjalar kaleye bir saldırı gerçekleştiriyor ancak kısmen başarısız oluyorlar. Bu esnada da kalenin başındaki samuray abi boş durmuyor tabi ensesinden kaptığı gibi bir ninjayı getiriyor kalenin meydanına. Kaledeki diğer askerler de toplaşıyorlar izlemek için. O esnada ninja durduğu yerde duramayıp açıyor ağzını ve "beni öldürürseniz ruhumla bütün bu kaleyi lanetlerim hiçbirinizin işi gücü rast gitmez bir daha" deyince alıyor kale ahalisini bir korku. Burda da belirtmekte fayda görüyorum Japon milletinin inancına göre eğer bir insan ölürken tüm zihnini öldüğü mekanı lanetlemeye odaklayabilirse o mekan lanetlenir hayaleti metafiziği eksik olmazmış.
Ninja bunu söyleyince kale ahalisini almış bir düşünce. "Aman samuray efendi yaman samuray efendi gel yapma vazgeçelim bu işten başımıza iş açılır" diyerekten samurayı bu infazdan vazgeçirmeye çalışmışlar. "Kesmeyelim de besleyelim mi" diye askerleri sakinleştirmeye çalıştıysa da samuray bunu becerememiş. Dönmüş ninjaya. "Madem burayı lanetleyebileceğini iddia ediyorsun bunu kanıtla o zaman. Birazdan kafanı kesicem, eğer kesik kafanla şu yerdeki taşı ısırmayı başarabilirsen o zaman inanırım demiş" akabinde de ne oluyor demeye kalmadan sallamış katanasını ayırmış adamın kellesini gövdeden. Kelle de yerde tıngır mıngır kesip yuvarlandıktan sonra gidip taşı ısırmış.
İlerleyen günlerde haliyle almış askerleri bir düşünce. "Vay biz ne yapacağız şimdi, kaldık mı lanetli kalelerde" diye hayıflanarak dolaşmaya başlamışlar. Ancak samuray abimizin neşesi yerindeymiş. Hiç istifini bozmadan günlük işlerini yapmaya devam etmiş. En sonunda birkaç gün sonra dayanamamış askerler toplaşmışlar çıkmışlar samuray abinin karşısına. "Efendi efendi, rahat mısın sen adam kaleyi lanetledi sen gelmişsin hiçbirşey olmamış gibi geziyorsun kalenin içinde" diyince samuray da "zaten hiçbirşey olmadı" demiş. Bakmış ki ahalinin anlamayan bakışları bitmek bilmiyor hemen ardından açıklamış, "ben o ninjanın kafasını kestiğim sırada tüm benliğiyle yerdeki taşı ısırmaya odaklanmıştı, kaleyi lanetlemeye değil" deyince huzura kavuşmuş yine kale ahalisi.
Kıssadan hissesi nedir derseniz, insanoğlu bazen kendini kanıtlamaya o kadar fazla kasıyor ki esas yapması gerektiği şeyi unutuyor, hedefinden çıkıp bambaşka bir yöne gidiyor. Hedefinizden şaşmadan düşünerek ilerleyebileceğiniz bir hayat yaşamanız dileklerime, iyi düşünmeler...