film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #27

4 Mart 2010 Perşembe

Her geçen okula kayıt olamadığım gün ruhumdan birşeyler eksiliyor sevgili okur. Ne yönetmelik var ne kural, herşey soru cevapla çözüldüğü için basit bir kayıt işlemi de bir ay sürüyor neredeyse. Neyse daha fazla dertlerimle kafanızı şişirmeden başlıyayım bu yazımın tesbitlerine.

  • Belki dikkatinizi çekmiştir, Amerika'da falan Amanda diye bir isim var. Kimbilir oralarda ne güzel isimdir ama bana hep "aman da aman" tabirini çağrıştırdığı için görzümdeki karizması sıfırdır bu ismin.
  • Bazen İstanbul'un çok uzak bir köşesindeyken ve akşam oluyorsa aklıma bir cin fikir gelir hemen. Kendi kendime derim ki "girsem şu kargo şubesine, bir güzel koliletsem kendimi, yanımada bir paket çekirdek bir el feneri bir dergi alsam, ertesi öğlene kadar da uyuya uyuya gitsem", böyle bakınca size de mantıklı gelmiştir belki. 5-10 kilo bir adam olsam bunu yapardım da devasa kütlem yüzünden bu kargoyu alan olmaz ben de ortalıklarda koliyle oradan oraya savurulup perişan olurum diye yapamıyorum.
  • Bazen çok kalabalık bir otobüse son binen olmak güzel olabiliyor. Kapıya yaslanıp giderken şoföre ürkek bakışlar atarım devamlı acaba benim yaslandığım o güzelim kapıyı açıp beni yeni yolcularla muhatap edecek mi diye.
  • Şunu da söylemeden geçemeyeceğim sanırım, şehiriçi otobüsler ile seyahat etmenin en güzel yolu ilk durakta binip son durakta inmektir. Okulumun eski kampüsüne giderken 1.5 saatlik o otobüs yolculuğunda kuş tüyü yatakta uyuyamadığım kadar rahat uyuduğumu bilirim. Hele bir de kış günü yapılıyor ise bu yolculuk kolları önde bağdaştırıp kafamı devasa montumun içine çekip adeta kabuğuma çekilir öyle uyurum ikarus marka otobüslerde.
  • Şarap eksperliği diye meslek var ya, ne güzel birşey o. Hem istediğin gibi en kralından şarapları içiyorsun, üstüne bir de para veriyorlar.
  • Eski bir Türk Filmi'nde geçen "Eski katakullicilerden Hıfzı Baba" karakteri tüm sinema tarihindeki favori karakterimdir.
  • Az önce şöyle bir karar aldım ki olur da ilerde dünyaca ünlü bir yönetmen falan olursam filmlerimi Türkiye'de televizyonlarda izlettirtmem. Dublaj yapıcaz diye içine ediyorlar güzelim filmlerin, milyar dolarlık bir film alay konusu oluyor bir anda. Bunun için mi çektim ben güzelim filmi peki? Hayır.
  • Son olarak da yakın dönemde izlediğim Kyle XY isimli diziyi tavsiye ederim hepinize. Gizemli bir şekilde ortaya çıkan ve geçmişini hatırlamayan sıradışı yetenekli bir gencin sosyal hayata ve günlük yaşama uyum sağlama çalışmaları anlatılıyor. Yakın dönem klasik Amerikan dizilerinin kalitelisi gibi yani kısacası.

Neşeli hayat ne kadar neşeli

26 Aralık 2009 Cumartesi

Kaç zamandır hangi kanalı açsam Yılmaz Erdoğan ve BKM ekibini çektikleri film hakkında konuşurken görüyordum. Sonunda da dayanamayıp gittim sinemaya "acaba neymiş bu kadar konuştukları film" diyerekten. İzlemeden önce de ne beklemem gerektiğini çok iyi biliyordum. Başrolde naif karakterlerin olduğu filmler nedense daha çok beğenilmiştir. Örneğin Hokkabaz filmindeki sihirbaz olan karakter, ya da Herşey Çok Güzel Olacak filmindeki Altan'ın abisi, Takva'daki baş rol falan. Bunların hepsi naifliğiyle izleyenin gönlünde taht kurmuş, acıyarak sempati duyulmuş Türk filmi karakterleridir. Bu filme girerken de beklentilerim fakir ve naif aile babası para için noel baba olur, herkes buna güler, bu insanları sevindiriyorum diye sevinir doğrultusundaydı. Ancak gördüğüm en başarısız naif karakter buydu. Bir kere naif karakter kendi işini kurup patron olmaya çalışmaz pek. Sonra iş yeri batınca da eline sandalye alıp bam güm girişmez etrafa. Ayrıca naif karakter böyle cin yollarla zengin olma yollarına da girişmez. Maaşlı falan çalışır. Karakterler inandırıcılık açısından tatmin etmese de filmin içerisindeki ufak şakalar ve ironik durumlar filmi izlenebilir kılan detaylardı. Ancak medyadan benim gibi çok yüksek beklentilere sahip olduysanız onları unutup gitmenizi tavsiye ederim. Karakterler gerçekçi gelmese de yaşanan olaylar ve etrafta gördüğümüz maskot tarzı çalışanların arka yüzünü görmek açısından keyifli olabilecek bir film. Ama açıkcası merak ettiğiniz başka bir film kalmamışsa son tercih olarak gidip seyretmenizi tavsiye edebilirim. Şimdiden iyi seyirler.

Pardon

27 Eylül 2009 Pazar

Merhaba sevgili okur (okur kendini özel hissetsin diye çoğul okurlar diye hitap etmek yerine tekil okur diye hitap ettim), bir parahumanbeing kültür sanat faaliyetinde daha birlikteyiz. Paşa gönlümün size tanıtmak istediği bugün ki film Pardon. Konu olarak haftada bir gazetelerde göze çarpabilecek türden, Türkiye'de olunca birçok insanın şaşırmayacağı bir hukuki yanlışlığın konu alındığı filmde masum 3 arkadaşın hapse düşmesi ve suçsuz oldukları halde 6 yıl 3 ay hapis yatmaları anlatılıyor.

Bu filmi benim gözümde diğer Türk filmlerinden ayıran şey ise son derece neşeli diyaloglara sahip olması. Bana nedense biraz tiyatroyu çağrıştırdı bu açıdan. Ayrıca senaryonun ve diyalogların bir Ferhan Şensoy eseri olduğu izlerken kendini oldukça belli ediyor. Başrollerde izlediğim en iyi performansıyla Rasim Öztekin ön plana çıkıyor, ayrıca Ferhan Şensoy da yine kendi tarzıyla varlığını hissettiriyor, Ali Çatalbaş'ın performansı da bu ikiliden hiç geri kalmıyor. Ayrıca belirtmeden geçersem ayıp etmiş olacağım Erol Günaydın ve Zeki Alasya gibi iki büyük ustanın da bulunduğunu hatırlatmakta fayda var. Hala izlememiş olanlar için kaçırılmaması gereken bir komedi.

Gelecekten gelen parkinson

21 Eylül 2009 Pazartesi

90'larda çocuk olan herkesin gözbebeği olan birkaç filmden birisidir Geleceğe Dönüş üçlemesi. Haliyle o filmleri sevenlerin de o dönemlerde en sevdiği insan filmin haşarı genci Marty McFly idi, ya da gerçek adıyla Michael J. Fox. Ben de 90'larda çocuk olan biri olarak bu adamı gördüğüm vakit durur bir bakarım nasıl bir filmde oynamış diye. Hatta Scrubs'ta da konuk oyuncu olmasıyla iyice takdirimi kazanmıştı. Ancak an itibariyle canlı canlı izlediğim Emmy ödüllerinde görünce hiç mutlu olmadım. Neredeyse 10 yıla yakın süredir parkinson hastasıymış meğer ancak ben yeni öğrendim. Az önce kırmızı halıda arz-ı endam edip röpotaj verirken "bugün çok heyecanlıyım" diyip ciddi dururken titrediğini farkettiğimde "şaka yapıyor herhalde" dediydim ancak sonradan öğrendim ki meğer titremesi parkinsondanmış. Kâh geleceğe kâh geçmişe giden bu genç bıçkın delikanlıyı böyle görmek de bayram bayram hiç hoş olmadı. Umarım biran evvel sağlığına kavuşur yine öyle bilim kurgulu aksiyonlu dizilerde oynar.

Dar alanda kısa paslaşmalar

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Parahumanbeing kültür sanat etkinlikleri çerçevesindeki film tanıtımları silsilesinde Türk Sineması'nda tanıtmaktan gurur duyabileceğim güzide bir film ile yine karşınızdayım. Yönetmenliğini Serdar Akar'ın yapmış olduğu bu filmde ufak bir mahalle takımını ve bir mahalle dolusu küçük insanın büyükçe sorunlarını, aşklarını, hayallerini anlatan, kurgu ve konu olarak (ayrıca müzikleri ile de) son derece başarılı bir film. Büyük bir görsel ziyafetten ziyade diyaloglarıyla, karakterleriyle ve gerçekçiliğiyle ön plana çıkan bu filmde Türk Sineması adına son derece başarılı bir oyunculuktan bahsetmek de yanlış olmaz ki bu hususta Erkan Can ve Savaş Dinçel'in başarılı performansına da değinmeden olmaz. Ayrıca her ne kadar şarkıcılık yapıp sonra sinemaya girenleri sevmiyor olsam da Rafet El Roman'ın bile başarılı sayılabilecek bir oyunculuk sergilediğini söylemek mümkün. "Ay ben ne seyredicem futbol filmi" mantığıyla yaklaşılmaması da gerekmekte bu filme hakeza filmin esas konusu futbolun hayata olan benzerliğidir. Yani kısacası futbol oynayanların başından geçenler değil filmin konusu. Sanırım bunu anlatmanın en kolay yolu filmin açılış konuşmasını komple yazmak olacaktır.

"Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir ama aslında toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin"

Adam dediğin ıssız olur

11 Ağustos 2009 Salı

Konuya böyle başlamak istemezdim amma velakin Çağan Irmak'ı sevmem, hatta diyebilirim ki seveni de sevmem. Yanlış anlaşılmasın kimdir tanımam tipini görmüşlüğüm yoktur nasıl bir insandır bilmem. Ancak filmlerindeki "dur şunları biraz ağlatayım ehehe" tutumu (ya da en azından bana öyle geliyor) hiç hazzetmediğim bir tutumdur. Ancak gel gelelim nihayet bu kalıba uymadığını düşündüğüm bir Çağan Irmak filmi ile karşı karşıyayım.

Filmden bahsetmek gerekirse modern hayatın yalnızlaştırdığı insanların aşık olma ve yakınlaşma çabaları neticesinde yaşadığı hezeyanlar gibi süslü bir cümle kurmak mümkün. Ayrıca düşük bütçe ile çekilmiş hiç kasmadan izlenebilen kafa yormak gerektirmeyen büyük sürprizleri olmayan sade güzel bir film. "Benim hayatım tırt her izlediğim okuduğum şeyden ders çıkarmadan edemiyorum" diyenler için de elindekilerin kıymetini bilmesini sağlatıcak mesajlar içeren bir film. Bana soracak olanlara da söylemem gerekir ki filmin en cazip yanı (benim için) kafa yormadan rahat rahat seyredilebilmesi (ki bu noktada da filmin süslü gereksiz diyaloglardan arınmış olması ve başarılı müzikleri sayılabilir) ve izlerken izleyiciye yabancı gelen karakterler mekanlar olmaması.

Dünya çapında ses getirecek kitleleri ayaklandıracak bir film olmasa da gözümde Türk sinemasının son zamanlarda neler yaptığını neler çektiğini görmek isteyecekler için güzel bir örnek olabilecek ve Türkiye için son derece başarılı sayılabilecek bir film. Şahsen tavsiye etmekte sakınca görmem.

TV'de film keyfi

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Yaz mevsiminin gelmesi ile "hadi bana eyvallah" diyerek tatile çıkan ünlü tayfası yüzünden bildiğiniz üzere yaz geldi mi televizyonda neredeyse bütün programlar, diziler tatile girer. Reyting karmaşasında da geriye düşmekten tırsan büyük kanallar yabancı filmlere öncelik vermeye başlıyor. Hatta o kadar çok film oluyor ki Oscar adayı filmler bile saat gece 12'den sonrasına kalabiliyor.

Gelin görün ki ben bu televizyonda film izleme olayından bir türlü haz alamıyorum. Eğer gerçekten kaliteli bir film izliyorsanız ve o kanalın rakipleri o saatte tırt kalıyorsa o filmin karşısında izlediğiniz filmin süresi ile reklamların süresi neredeyse eşit oluyor. Tabi bir de filmin ortasında alttan geçen soldan sallanan reklamlar da ayrı bir dert. Diyelim ki evliya sabrına sahipsiniz ve reklamlara tahammül edebiliyorsunuz, bu sefer de seslendirme ve çeviri sorunları ortaya çıkıyor. Sesin de filmin bir parçası olduğuna inandığımdan kelli yıllardır her filmi altyazılı izlemeye gayret ederim, ancak bu altyazıları da bir insan evladı çevirdiği için onlara da çok riayet etmem çünkü birçok saçma çeviri hatası ile karşılaştığımı bilirim.

"Her filmi sinemada izlemek gerek" de diyemiyorum. Hem sinemadaki kitleyi beğenmem genelde hem de ayda 7-8 kere sinemaya gidebilecek bütçeye sahip bir babayiğit de değilim. En güzeli istediğim altyazıyı seçip kafama göre durdurup devam ettirebileceğim bir şekilde odamda bilgisayarda film izlemektir sizlere de tavsiye ederim. İnsanların müzik zevkini, ahlak anlayışını, politik görüşlerini bile bozan televizyonun film keyfinizin de içine etmemesi dileğiyle iyi izlemeler diliyorum.

Blog Widget by LinkWithin