ders etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ders etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üniversiteye yeni başlayacaklara tavsiyeler

6 Eylül 2010 Pazartesi

Yine yepyeni cin fikirli bir yazı dizisiyle karşındayım sevgili okur. Aynı zamanda dev bir hizmetle üniversiteye yeni başlayanlara adeta bir kullanım kılavuzu niteliğindeki bu yazıyla büyük kolaylık sağlamayı planlıyorum. Bu yazıyı da benim gibi bir veteran öğrenci yazmasın da kim yazsın diye içimden geçirmedim desem yalan olur.

  • Öğrencilik sürecinin en sosyal, neşeli ve rahat süreci olan üniversitede en dikkat edilmesi gereken hususlardan biri bir yandan da okul okunduğunun farkına varılmasıdır. Bunun en kolay yolu da hocalarla arayı iyi tutmaktır. Ancak bu sürecin en önemli adımı yalakalıkla, hocalarla arayı iyi tutmanın arasındaki o ince çizginin farkına varılıp yalakalığa kaymamaktır.
  • Üniversite başka bir şehirdeyse hayatı kolaylaştıracak birkaç önemli noktadan biri olabildiğinde çabuk eve çıkılıp yurt olayından kurtulmaktır. Bu noktada da seçilen arkadaşlar önemli olduğu için kısa sürede sosyalleşebilmek gerekir. Bunun dışında diğer önemli noktalar bulaşık yıkamaya kolay bir çözüm bulmak ve etrafta yemek yenilebilecek ucuz ve sağlıklı (öğrenci standartlarına göre) yerler bulabilmektir. Bu yemek yenebilecek ucuz yerler bulma kısmı sosyal haftasonu etkinliklerine katılırken cepte yeterli para kalmasını sağladığı için büyük öneme sahiptir.
  • Okula yeni girenler için gözlem yapmak kritik öneme sahiptir. Okul içindeki insanların yürüyüş güzergahları (genelde geç kalınan derslerde en kısa sürede derse ulaşmaya yardımcı olur), oturulabilecek yerler, hangi grupların neler yaptığı, kampüsün neresinde ne olduğu gibi hususlarda bilgi edinmeyi sağlar.
  • Öğrencilik hayatını kolaylaştırabilecek en önemli insanlar üst dönemlerde bulunabilir. Eski ödevlerin elde edilmesi ve olası sınav sorusu konusunda bilgi sahibi olan bu insanlara en kolay ulaşım şekli girilen bir dersi alttan alan bir üst dönem görülmesiyle olur. Ancak bölüme göre bu durum da risk taşıyabilir.
  • Üniversitelerin öğrenciyi öğrenciye kırdırmak adına icat ettiği en büyük sistem olan çan eğrisi, öğrencilerin birbirlerine şüpheyle yaklaşmalarına sebep olur. Bilmeyenler için bahsetmek gerekirse çan eğrisi (genellikle mühendislik derslerinde olur) sınıftaki öğrencilerin en düşük not alan belli bir yüzdelik kısmın kalmasını sağlayan sistemdir. Bu yüzden diğer öğrenciler de bazen bir potansiyel düşman olabilir. Bunun çözümü de 5-6 kişiden kalabalık olmayan bir arkadaş grubu içerisinde ders olaylarını halletmek ve daha ziyade iş bölüşümlü kopya çekmektir.
  • Çan eğrisindeki öğrencilerin birbirine olan bu sevimsiz yaklaşımında dikkat edilmesi gereken tek bir önemli husus vardır. Sınavlardan sonra "hiçbirşey yapamadım kesin 0 alıyorum" dedikten sonra iyi bir not almak sınıfın en antipatik insanı yapacağı için sizi bu sözden öldüresiye kaçmak lazım. Sınav çok kötü geçmiş olsa bile "ya yaptım bişeyler de bu hoca not vermez kesin" gibi nispeten yuvarlak cümlelere başvurmak, bu hoca öğrenci çatışmasındaki tarafınızın öğrencilerden yana olduğunu hissettirecektir sınıfdaşlarınıza.
  • Bu çan eğrisi konusu olsa da olmasa da üniversitede sınıfdaşlarla yapılan sosyalleşme belirli çizgilerle sınırlanmıştır. Zaten süreyle olacak gruplaşmalar olacağı için sosyalleşmek adına okulun diğer nimetlerine sarılmak gerekebilir. Bu konuda da okulun gruplarına göz gezdirmeye gelir sıra. Hobiler doğrultusunda bir grup seçilip (tercihen hobidaş bir arkadaşla (çünkü tek gitmek sıkıcı ve muhabbete girmekte zorlayıcı bir faktör olabiliyor bazen)) ilk toplantısına katılmak gerekir. İlk gidilen toplantının önemli noktası da heyecanlı idealist genç imajı çizip her şeye atlamaktansa biraz daha pasif kalıp gözlem yapmaktır.
  • Okul çevresindeki cafe gibi güzel mekanları bilmek her zaman için olumlu sonuçlar doğurur. Bu konuda da okulun eskilerinden tavsiye alınabilir.
  • Geniş çevre okul hayatını kolaylaştırır. Ancak herkesle abartılı samimiyete gerek yok. Staj yeri sorabilecek kadar samimi olduğunuz bir grup olsun, kopya isteyebileceğiniz samimiyette bir grup olsun, bir de sadece selamlaşacağınız samimiyette bir grup olsun yeter. İhtiyaçlara göre bu gruplar çoğaltılabilir.
  • Üniversitenin hobilerinizle ilgili birşeyler yapabileceğiniz son fırsat olduğu ihtimalini göz ardı etmeden bunların üzerine yoğunlaşın. Okul bittikten sonra ne olduğunu anlamadan bir süre "yaylalar yaylalar" diye koştuktan sonra sabah 9 akşam 6 çalışmaya başlayan birçok insan bu konuda güzel birer örnek teşkil ediyorlar.
  • Genellikle üniversite gençlerin hayatta ne yapmak istediğine karar verdikleri yer olduğu için yatay dikey çapraz her türlü geçişi yapmaktan çekinmeyin. İstemediğiniz birşeyi yapmak için çabalamak, 1 sene kaybetmiş olmaktan çok daha kötü bir durumdur.
  • Bilmediğiniz durumlarda (projeler ya da staj olayları gibi) grupla birlikte hareket edin. Staj gibi sevimsiz olayların bürokratik işlerini herkesle aynı anda halletmek her zaman faydalı olmuştur. Bazı şeyler eksik ya da yanlış olsa bile kalabalığın içinde kaynar gider.
  • "Şimdi uyuyayım sabah erken kalkar çalışırım" yalanına inandırmayın kendinizi. Son gece oturun paşalar gibi çalışın sabah da finale girin.
  • Okulların genellikle 14 haftalık 2 dönemden oluştuğu ve vizelerin 7. finallerin 14. haftaya tekabül ettiği düşünülürse 6. ve 13. haftalar dışında ders çalışmayın. Hocalar ders saatlerini doldurabilmek adına sınavda sormayacakları şeyleri anlatmayı severler. Buna hazırlıklı olmak lazım. Ayrıca zaten 3 haftadan önce çalışılmış şeyler genellikle unutulur.
  • Derslere gidin ama derse gitmek için hayatınızdan birşeyleri eksiltmeyin. Derse gidince de "madem geldik bari dinleyelim" diyip dinliyor insan bir şekilde. Yeter ki "nan derse geldik de acaba girmeyip bilmemkimlerle bilmemnereye gitsem ne pis eğleniyor olacaktım" diye düşünüyorsanız o dersten de pek birşey anlaşılmaz zaten.
  • Ders notu isteyecek insanları sene başında gözünüze kestirin ve iyi bir iletişim içinde olun.
  • Gireceğiniz sınavda kitap defter kapalı olsa bile son ana kadar elinizden düşürmeyin bu hayat kurtarıcı kağıtları.
  • Kopya çekin ama kopyayla yakalanmayın. Bunun için en güzel yöntemlerden birisi (özellikle mühendislik dersleri için) hafızası olan hesap makinasıdır. Okula girerken 100 tl verip alacağınız bir hesap makinası size birçok dersi geçirecektir.
  • Akademisyen olmayı düşünmüyorsanız mümkün olduğunda okul dışında hocalarla görüşmemeye çalışın.
  • Olur da hocalardan iyi bildiğiniz birşeyler varsa hiç çaktırmayın. Tez gıcık olurlar, gıcık oldular mı acımazlar.
  • Karşı cinse tepkisiz durmayın ama aşık da olmayın. Neler olacağı belli olmayabiliyor.
  • Finallere girmeden önce ortalama hesaplıyıp hangi nota ihtiyacınız olduğunu belirleyin. Önemli bir durumunuz varsa bu konuda hocayla konuşmaktan çekinmeyin. Ancak eğer öğrencilerin 9/10'u "sakın konuşma o hocayla" diyorsa bulaşmayın. Konuşacaksanız da final günü konuşmayın sinirli olurlar. Sonraki gün konuşun.
  • Okula girince verilen yönetmeliğe göz gezdirmekte fayda var.
  • Tek ders sınavına o kadar da güvenmeyin. Fırsatınız varken alın bütün alttan olan derslerinizi.
  • Özel bir okuldaysanız sizden para koparmak için birçok yolu deneyebilirler hazırlıklı olun.
  • Bahar şenlikleri diye bir olay var. Maksat şenlikse kaçırmamak lazım. Hakeza beleş içki yeme içme olunca şenlik de kendiliğinden oluyor zaten.
  • Dersleri geçmenin kilit noktalarından birisi fotokopicilerle arayı iyi tutmaktır. Hatta hele bir de bu fotokopicilerin telefon numarasını falan alırsanız büyük zaman kaybından kurtulursunuz.
  • Gitmeden önce batak okey gibi oyunları öğrenin. Her boş dersin vazgeçilmezleridir bu kısa süreli oyunlar.
  • Sınav tarihlerini internette gördüğünüz anda bir kağıda yazın cüzdana atın. Hem unutmazsınız hem de sizi keklemeye çalışan yumurcaklara karşı hazırlıklı olursunuz.
  • Ders kitaplarına bir ton para vermek yerine önce bir sahaflara bakın. Hatta daha da önce üst dönemlere bir sorun.
  • Seçmeli derslerdeki iki önemli kriter dersi veren hoca ve o dersi alan yakın arkadaşlardır. Dersin içeriğine dikkat etmeye çok gerek olmaz genelde.
  • Siyasi bir fikriniz varsa da çok belli etmemeye çalışın. Belli edince genelde dayakla sonuçlanıyor bu gibi durumlar.
  • Olur da hazırlık okumaya karar verirseniz derecelendirme sınavında mümkün olan en düşük notu alın ki en dandik sınıfa koysunlar sizi. Rahat rahat uğraşmadan geçersiniz hazırlığı.
  • 3. 4. sınıflara geldiğinizde kolay para için yörenin lise talebelerine özel ders vermeyi deneyin.
  • Adettir girilmeyen derslerde başkasına imza attırmak. Bu yüzden basit bir imza tercih etmekte fayda var.
  • Asistanları iyi tanımak ve iletişim içinde olmak fayda sağlayabilir. Genellikle asistanlar hocalar tarafından öğrenci, öğrenciler tarafından da hoca olarak görüldükleri için sosyal ortamları yok denecek kadar azdır. Bu sebeple onlara yaklaşım nispeten daha kolay olabilir.
  • Gideceğiniz şehrin yöresel yemeklerini en az bir kere deneyin. Böylelikle o şehre yeni gelenleri götürebileceğiniz, gezdirebileceğiniz yerler olsun. Ayrıca şehrin yöresel adetlerini ve yasaklarını da öğrenmekte fayda var.
  • Yeni bir şehirde öğrencilik durumlarında bayram gibi tatil fırsatları önceden takip etmekte fayda var. Erken alınan bir uçak bileti son anda alınan bir otobüs biletiyle aynı paraya gelebilmekte.
İlk etapta aklıma gelen bu naçizane önerilerimden gayrı aklına birşey takılan olursa her türlü soru ve cevaplarınız için yorum butonu emrinize amadedir.

Ben tek siz hepiniz

14 Mayıs 2010 Cuma

Sen hiç çıkıp da bir topluluk önünde konuşma yaptın mı sevgili okur? Ben bu hafta yaptım. Hiç de hoş bir durum olmadığını gördüm. Hele durun da olayı başından anlatayım.

Sunum ve Raporlama adlı sevimsiz bir ders alıyorum ki dillere destan. Hocası Kanadalı, öğrencisi hiç oralı değil. Hoca tutturmuş herkes sunum yapacak diye. Bunu ilk duyduğumda dediydim ki "oh ne güzel seçerim bildiğim bir konu yazdıkça yazarım". Gruplar falan belirlendi ki bir de ne göreyim. Ufak naylonumsu bir poşet gibi birşey. İçerisinde uzun uzun kesilmiş birçok kağıt. Ben de karşısında durmuş tombala çeker gibi anlatacağım konuyu çekiyorum. Konuyu çektikten sonra da yeni bir torba uzatılıyor önüme aynı hoca tarafından bu sefer de kaçıncı sırada çıkıp anlatacağımı çekiyorum.

Şimdi bu konu en büyük belirsizliklerden biridir. İlk çıkıp anlatmak hoş değildir, sınıf içinde son kez bir okuyayım da ezberleyeyim diyemez anlatıcı. İlk olmak zaten genelde gerilim yaratır. Diğer anlatıcıları görüp iki taktik almak en güzelidir. Gelin görün ki ben seçtim en son sırayı. Yine beni aldı bir gerilim. En son olmak da hoş değil, milletin ilgisi dağılmış olur, hele o beklerkenki gerilim kısmını anlatmıyorum bile.

Her Türk öğrencisi gibi ben de sunumdan bir gün önce ödevi yaptım, slaytları hazırladım, laptopu getirmekle mükellef arkadaşa yolladım. Ancak bu dersin saçma kurallarını bilmekte fayda var önce. Sunumu yaparken slayttan okumak yasak. Elinde tutmalık not kartları hazırlamış olmalı herkes ona da 3 saniyeden fazla bakmak yasak. Tahtaya bişey yazınca sunum biterken onu silmemek yasak. Eli kolu kullanmayınca puan kırıyor. Göz teması, süre, duruş, mimik derken bir ton yerden puan kırabiliyor bu hoca. Ben de bunun gerilimi içerisinde derste oturmuş kara kara ne yapsam diye düşünüyodum.

Aklıma gelen tek cin fikirli kurtuluş yolu da süre açısındandı. Sunumun 6-10 dakika arasında olması gerekiyordu. 10'dan fazla olması bile puan kırma sebebi yani. "Şşş bak hele" diye dürttüm slaytçıbaşımı "saatine bak ben sunuma başlarken tam 7 dakika olunca masanın üzerine telefonunu koy da ben de bileyim 7 dakika olduğunu toparlayıp bitireyim" dedim. O da hayhay deyip onayladı bu durumu. Bir diğer fikir de slayt değiştirme konusunda aklıma geldi ki o da önemli bir konuymuş meğer. Kaptırıp anlatmaya devam ederken arkada aynı slaytın durması hoş olmazdı. "Ben ne zaman ki elimdeki kartı değiştiriyorum sen de slaytı değiştir" diye yeni bir salık verip yöneldim hocanın yanına.

Şöyle enteresan bir durumu da anlatmadan geçemeyeceğim. Bu yaptığımız sunumlar artık ne kadar önemli şeylerse hoca da en ön sıraya bir fotoğraf makinası koyuyor ve herkesin sunumunu videoya kaydediyor. Gel gör ki benden önceki sunan arkadaşın son 3 cümlesine gelindiğinde ekranı mekranı karardı bu aletin bir haller oldu. Hoca da bir telaş gidip bakınca anladı ki hafızası dolmuş. Dönüp bana üzgün gözlerle bakarken "kusura bakma Parahuman seninkini kaydedemiycem" deyince "canıma minnet hocam şu rezilliği belgelesen ne olur belgelemesen ne olur" diyerekten çok da önemsemedim bu durumu.

Her sunum önceki doküman kontrolüne tabi oldum ben de diğer öğrenciler gibi. Hoca dedi ki "Checklist'in nerde yavrum?" (Checklist dediği de senin konunla ilgili birileri yorum yapıp bir kanıya vardıysa onların yazıldığı bir hadise) "La hocam neyin checklisti zaten bana verdiğin konu bi kitap kim bunun hakkında ne yapsın da ne desin" deyince Kanadalı Kanadalı bakıp "olsun yine de bulsaydın birşey" diyince için için darlanmaya başlamıştım. Diğer dokümanlarımı da ibraz ettikten sonra inceden süzülsüm kürsümsü sunum mekanına.

Şimdi bana deseniz ki bu yaptığın sunumdan neler öğrendin, neler çıkardın, tek bir şeyi çok net söyleyebilirim ki topluluk önünde konuşmak hiç bana göre birşey değilmiş. Normalde süper konuştuğum İngilizce, orada aklıma gelmez oldu. 2 kelime zar zor aklıma geliyor, kaldı ki bir de onlardan cümle yapmak gerek haliyle. Bir de sınıfta türlü çeşitli yumurcak arkadaşım olduğu için ne zaman sınıfa baksam kitlenip tanımadığım bir adama baktım hep, ama birinci dakikadan sonra istemdışı oldu o. O da "ne bakıyorsun" dermişcesine bir el kol hareketi yapsaydı da projektör makinasını alıp ışıldaklı ışıldaklı atıp kafasına sunum olayını galeyana getireydim diye düşünmedim değil. Daha büyük bir sorun ise topu topu 10 sayfa olan slaytım aktıkça akıyordu ama bir türlü gözlerim, masanın üstünde olmasını görmeyi beklediğim o işaret olacak telefonu göremiyordu. Yapacak birşeyin kalmadığını anladığım anda artık konuyu toparladım ana fikri falan verdim. "Hadi bana eyvallah" anlamına gelen "Thank you for listening" dedikten sonra sakin adımlarla sınıfın ortasına doğru yöneldim. O esnadada telefonu koymayı unuttuğunu düşündüğüm slaytçıbaşıma agresif bir şekilde "kaç dakika oldu la" diye sorunca aldığım "6.5" cevabı üzerine iyice rahatladım.

Hızlıca ve usulca hocanın yanına yaklaşıp neye kaç puan verdiğine görmeye çalışırken baktım ona good buna good herşeye iyi notlar verip geçiyor. Ancak sonunda demez mi "ellerini kollarını biraz daha oynatarak anlatsaydın daha iyi olurdu" diye. İşte o an biraz gaza geldim "hoca hoca sen demedin mi not kartlarını tutacaksın ordan bakacaksın diye, not kartı tuttuğum ellerimle nası neyi anlataydım" dedim. Tam bir Kanadalı turist gibi boş boş bakıp "olsun" dedi. Tabi bütün bu konuşmalar da ingilizce geçiyor. Şimdi siz de "olsun"un İngilizce'sini düşünüyorsunuz büyük ihtimalle. Ben de şu şakayı yapmadan geçemeyeceğim. "Olsun"un İngilizcesi "Let it be" olabilir mi acaba? Bu arada merak eden varsa birkaç gün sonra aldığım notu da yazarım bloguma da şanım yürüsün.

Sonuçlandırmak gerekirse bu koca yazıyı, sunum ya da konuşma tarzı şeyler benim işim değil. Karşıma öyle toplulukları alıp da konuşma yapacak insan değilim. Efendi gibi hep beraber masada otururken konuşabilecek bir adamım ben. Sonuç olarak büyük ihtimalle iyi bir not alıcak olsam da istemem bir daha böyle gerilimler yaşamayı. Ki bunu hocaya da söyledim aynen böyle. "Tamam sen bana iyi anlattın diyorsun da gel bir de benim halimi sor" dedim kadına. Eksik olsun sunumu slaytı.

Büyük umutlar

3 Mart 2010 Çarşamba

Yıllar yıllar evel yurdumdaki her gencin kabusu olan benim de başıma dert olunca ben de birçok insan gibi dershane denen o enteresan yere girmiş bulundum. O zamanlar ümit vaadeden bir öğrenci olduğum için sıralamalarda üst sıralardan bir sınıfta yer edinmiş neşeli neşeli o test senin bu deneme sınavı benim uğraşıyordum. Biyolojide ki bir konuyla ilgili çıkan soruların çoğunu da yanlış yapınca bana danışman olmayı kendine iş edinmiş olan hoca "sen bu dersi haftaiçi bir sınıfla gir tekrar dinle" diye telkinde bulununca ben de kendisini kırmamak için hayhay diyerek haftaiçi girmeye karar verdim. Şunu da vurgulamakta fayda var ki haftaiçi derse girenler birkaç kere ÖSS'ye girip kazanamamış insanlardan kurulur. Ayrıca yaklaşık 15 kademe olan ve başarıya göre belirlenen bir sınıf sisteminde benim o gün dahil olduğum sınıf 13. kademe falandı. Yani 180 sorudan 4-5 net yapan öğrencilerdi çoğu.

Derse girip orta sıralardan birine kurulup dersi dinledim. Sonrasında da hem yaklaşan ÖSS tarihi dolayısıyla öğrencileri ümitlendirmek hem de sınıfın amacını anlamak adına tek tek öğrencilere hedeflerindeki bölümü sormaya başladı. Birçok kişiden "kısmet" "hayırlısı" gibi cevaplar duyduktan sonra sıra önümde oturan kara kuru kavruk birine geldi. Hoca ona gelip "sen ne düşünüyorsun" diye sorunca büyük bir kararlılıkla "ODTÜ tıp" dedi. O anki hocanın suratını da unutamıyorum. Şimdi düşününce insanın kendine büyük bir hedef belirlemesi kötü birşey değil. Ama bir de göz var izan var. ODTÜ'nün her bölümüne girebilmek için 350 falan civarında bir puan yapmak lazımdı o zamanlarda. Bu vatandaşın ise 200'ü görebildiğinden bile emin değilim. Kaldı ki bir de şu var ODTÜ tıp olsa 370 puan falan olurdu, olurdu diyorum çünkü ODTÜ'de bilindiği üzere tıp bölümü yok. Bu adam kendini gaza getirmek için herhalde aklına gelen en abartılı kombinasyonu söylediydi ODTÜ tıp diye ama insan kendisine yalandan da olsa bir hedef belirlerken biraz araştırmaz mı öncesinde. Sınıfta bu durumu sanıyorum ki ben ve hocadan başka farkeden de olmadıydı işin kötü tarafı.

Teknolojime nazar değmesin

1 Kasım 2009 Pazar

Geçtiğimiz günlerde yazdığım her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar yazısında olayın benzeri gün geçmiyor ki tekrar başıma gelmesin. Geçen hafta "madem bilgisayar okuyoruz bari konuyla ilgili bir şeyler yapmış olalım" düşüncesi ile sumo robot yapıp yarışmalara katılmaya karar verdik. Satın alınacak malzemeleri konuşmak için çıktık bir asistanın yanına konuşmaya başladık. Kendi yaptığı bir devreyi örnek göstermek için çıkardığı sırada ben yine dondum kaldım. Uğraşmış etmiş bir devre yapmış yapmasına ama ortasına da kocaman bir nazar boncuğu da koymuş. Ben de yine lise yıllarındaki üniversite hakkında hayal kuran halime döndüm.

Her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yıllar yıllar önce lise son sınıftayken derste her hayvanlık yaptığımızda bir hocanın "seneye üniversite öğrencisi olacaksınız şu halinize bakın" benzeri birşey söylediğini hatırlarım. Beni de o zamanlardan almıştır bir merak "ulan acaba bu üniversite nasıl bir yer ola ki böyle abartıla" diye düşünürdüm. O zamanlar bakınca kravat takmamak dışında pek bir ekstremliği yokmuş gibi geliyordu. Bir dersler anfide olacakmış hep gibi gelirdi bana. Yine de bahçesindeki çimlerde oturup gitar çalan ortam olmadan üniversite de olmaz gibi düşünürdüm. Kısacası çok farklı birşey değil ama yine de kendi içinde liseye göre farklı ve değişmez hadiseler bulunan bir ortamdı bana göre. Bunları düşündüğüm anı da çok iyi hatırlıyorum. Lise sondayken bir kimya dersinde 0.7 uçlu Rotring kalemimle sıraya birşeyler kazırkendi.

Bugün ise zar zor enerji toplayıp gittiğim okulda bir derse girdim. Tonton görünümlü (hatta tip olarak eski Olacak O Kadar'da ki Bestami ve Kemancı'da ki Kemancının aynısı) bir hocanın grafik ile ilgili dersinde, konudan konuya atlarken insan gözünün sınırlarından bahsetmesini dinliyordum. Son olarak şu cümleleri sarfettiğini hatırlıyorum: "İnsan gözü saniyede 20-30 arası resim seçebilir. Bunun gibi kısıtlamalar mevcut. Ama örneğin insanların gözleri çok daha iyi görseydi görüp de beğendiğimiz bir kızın cildindeki birçok farklı şeyi görüp beğenemeyebilirdik. Hatta o bilim kurgu filmlerindeki her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar da birbirini beğeniyor". İşte o her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar lafını duyunca flashback'i yapıp bir anda lise sırasını kazıyan o kravatlı halime döndüm adeta. Kendi kendime de "hah" dedim, "işte buymuş demek ki üniversite dedikleri."

Blog Widget by LinkWithin