Everest Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Everest Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Darağacında Üç Fidan



Yazar: Nihat Behram
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1987 / 2005
Yayınevi: Everest Yayınları

Tarih tekerrürden ibaret derlerdi...
Doğruymuş.

Arka Kapak Yazısı:
"1968'ler. Yazılı tarihin en barbar asrının en umutlu, en ışıklı, en cesur günleriydi. Coşkun bir devrimci dalganın bütün dünyayı sarstığı, onlarca ülkede milyonlarca insanın ayağa kalkarak, "Gerçekçi ol, imkânsızı iste," diye haykırdığı günlerdi...

Böyle bir dünyada, Denizler de özgürlük bayrağını Türkiye'de yükseklere taşıdılar. ABD'ye, NATO'ya, yurtlarını yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekmek isteyenlere en iyi cevabı eylemleriyle, yürüyüşleriyle, cesaretleriyle verdiler.

Ve egemenler, bu özgürlük kabarışının intikamını 12 Mart karanlığında üç gençten çıkarmak istediler. Somut hiçbir yasal dayanak olmadan Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ve nice arkadaşlarını idamla yargılayıp, "Asalım, asalım!" çığlıklarıyla darağacına göndererek özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini boğmaya çalıştılar...

Baskı altında geçen yirmi iki yılın ardından, bu yeni basımıyla Darağacında Üç Fidan'ı sunarken, bugün koyu bir karanlığın ve ahlâksızlığın içine itilmek istenen yurdumuzda, gözlerimizde hâlâ bir umut ışığı, darağaçlarında "solmayan" üç fidanın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz..."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Uğruna ölüme gidilen şey kendini karanlıkta bir ışık gibi hissettirir."

"Faşist uygulamaları, tarih kimsenin gözünün yaşına bakmadan değerlendirecektir."

"İnfaz haberini veren spikerin, -haberi okurken sesi titredi- diye işten uzaklaştırılması, dönemin baskı ve sansürünün boyutları hakkında fikir verir."

"İnançları uğruna ölümün eşiğinde bükülmeden duranları, varolalı beri tanır dünyamız. Çünkü bazı ölüler dünyanındır."

"Milyarla yıldız arasında tanırım onu çünkü seyredince güzelleşir sevginin ışıltısı binlerce gözüm var binlerce şafak halindeyim anlamak istediğim şeyin karşısında, çünkü anlamak zorundayım;
her sevinç kolayca ele geçmez
insan her acının sahibi değildir,
gökyüzü ve nehirler olmasa toprak da anlaşılmaz
ve hayatın kararı kesin:
son ana kadar onurunu koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır."

"Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir."

"Dışarı çıktık...
Dışarda aynı gün, aynı dünya, aynı insanlar. Ve ilk kez o gün anladım, bir odanın, bir evin, bir sokağın, bir şehrin bir insana düşmanca bir acı verebileceğini."

"Bir de, o dönemde bazı davalar vardı ki, sanıkları düzmece olarak bir araya getirilmiş; olaylarla hiçbir ilgisi olmayan bu insanlar çok ağır suçlamalarla yargılanmaya başlanmıştı."

"Kuvvetler ayrılığı sistemi içinde yer alan üç güç kaynağından birinin veya her üçünün, yani YASAMA, YARGI, YÜRÜTME organlarının vazife göremez hale getirilmesi, ya da buna cebren teşebbüs olunmasıyla suçun manevi unsuruna vücut verilmiş olur. YÜRÜTME gücünün yargı bağımsızlığını, özellik ve öncelikle siyasi amaçlarla, yok etmesi, yahut denetim altına alması, anayasanın iktidar partisi tarafından ihlalidir."

"Siyasal yargılamalarda verilen kararların biçimsel hukuka uygunluğu, kamu vicdanını tatmin etmeye yetmemektedir.
Halkın ve tarihin hükmü çoğu kez mahkeme kararlarını geçersiz kılmakta mahkum edilenlerin değil, mahkum edenlerin suçlanmasına yol açmaktadır."

"Siyasal yargılamalarda hüküm verenler çoğu kez hem davacı hem de yargıç durumundadırlar. Gerçekten yargıçların da siyasal, toplumsal ve ekonomik düzeni yaratan ve süregelmesini savunan görüşleri benimsemeleri mümkündür. Kendi ideolojik anlayışlarının karşısına çıkanların yargılanmasında (şartlandırılmış) kafalarının etkisinde kalmamaları olanaksızdır. Başka bir deyimle yargıçlar çoğunlukla siyasi davalarda tarafsız kalamazlar. Kendileri de sanıkların eylemlerinden şikayetçi ve davacıdırlar."

"Kamuoyunu tek taraflı oluşturmak için radyo ve televizyon faşist ideolojinin emrine verilmiş, onlarca sayfa tutan iddianameler radyodan günlerce okutulmuş, buna karşılık yargılananların sorgu ve savunmalarından tek kelimeyle söz edilmemiştir.
Gazeteler kapatılma tehdidi altında tutulmuş, tarafsız görev yapmaları engellenmiştir."

"Ve bu tür davalar, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin kapanmaz. Bir dava hükümle biter, ancak böyle davalar bitmez. Çünkü bir dava, hükmün verilmesine ve cezanın infaz edilmesine rağmen, kamuoyunda kabul edilmiyor, tartışılıyorsa o dava kapanmamıştır. Çünkü davanın sanıkları idam edilmelerine rağmen, suçlamalar hala devam ediyorsa o dava kapanmamıştır. Suçlamalar sürdükçe savunmalar da sürer gider ve bunun kadar haklı bir şey olamaz.
Ve bu dava, -ölüm cezası- gibi, en azından insan hayatını ilgilendiren bir dava ise, insan hayatını savunmak sürer gider."

"En uzun günüydü ömrümün bir yanı sabır bir yanı tınmaz bir yanı kahır bir yanı kanmaz
bir kez daha sığınarak kendi yüreğime kendi şehrimde yeniden başlıyorum yazmaya yeniden ve yine yapayalnız..
Ömrüm senden özür diliyorum!"

Görsel: Google Images

Üstat ile Margarita / Ма́стер и Маргари́та / The Master and Margarita


Yazar: Mihail Afanasyeviç Bulgakov
Çeviri: Sabri Gürses
Orijinal Dili: Rusça
Basım Yılı: 1967/ Türkçe Basım: 2012
Yayınevi: Everest Yayınları

Manevi kızkardeşim - Sedef'e teşekkürü borç bilirim :)
Sedef'in enfes bi' okuma zevki var. İnce eler sık dokur, çok okur ama az beğenir. Bilirim ki onun beğendiğini ben de beğeneceğim... ''Abla, ben çok beğendim, sen de okumalısın hemen yolluyorum.'' dediğinde de içim rahattı, kitabı seveceğimi daha bana ulaşmadan biliyordum :)

Romanın 1929-1940 yılları arasında yazıldığını okuyunca yazara şapka çıkarmak istedim.
Enfes yazmış. Toplumun geldiği noktayı -ki 1930'lu yıllarda o noktada idiyse şu anda ne kadar daha dibe vurmuştur..? bunu düşünmek istemiyorum- fantastik kurgu üzerinden öyle güzel anlatmış, öyle güzel eleştirmiş ki: Bravo!
Dümdüz okunmuyor, bölümden bölüme yer-mekan-zaman değişikliği yaparak aklınızı zorluyor. Hikayeyi diri tutuyor, anlatım çok akıcı. Burada çevirmenin başarısını gözardı etmek haksızlık olur. Sabri Gürses muhteşem bi' çeviri yapmış. Bu işin okulunu okumuş, çevirilerinin başarısı ödüllendirilmiş bi' çevirmen. Romanı okurken sanki yüz yıl öncesinin değil, bugünün Moskova'sında geçtiğini düşünüyorsunuz olayların. Bu hissi verebilmek kolay olmasa gerek...
Romanın öyküsünü okuduğumda şaşırdım. On bir yılda yazdığı bu romanın basılması için bi' kez girişimde bulunmuş Bulgakov. Dönemin baskı rejiminin etkisiyle reddedilince bi' daha uğraşmamış. Uğraşmaya zaman da bulamamış zaten, kısa süre sonra hayata gözlerini yummuş. Roman, yazarın ölümünden onlarca yıl sonra basılmış.
Okurken Rusça isimleri aklımda tutmakta zorluk yaşadım sadece...
Kedileri zaten severdim ama kara kedileri ayrı bir sever oldum :) Dilime, ''Şeytan bilir!'' ve ''Şeytan alsın onu!'' deyişlerini de yerleştirdim, bu roman sayesinde.
Altını çizdiğim cümleleri paylaşayım, okuyup okumama kararı her zaman olduğu gibi size kalsın.

Arka Kapak Yazısı:
''Şeytan bir gün, aralarında kocaman bir siyah kedi ile çırılçıplak bir cadının da bulunduğu yardımcılarının eşliğinde Moskova'ya iner. Moskovalıları gözlemleyecek, insanlığın değişip değişmediğini anlayacaktır. Kullanıldıktan sonra şampanya etiketlerine dönüşen banknotlar dağıttıktan, çeşitli insanlara ne zaman ve nasıl öleceklerini bildirdikten, ihtişamlı bir de balo verdikten sonra ayrıldığındaysa, ardında tıka basa dolu akıl hastaneleri ile şehri ele geçiren düzensizlik karşısında ne yapacağını şaşırmış yetkililer bırakır. Şeytan'ın cazibesine kapılmayanlarsa sadece hayatını gerçeğe adamış olan Üstat ile hayatını Üstat'a adamış olan Margarita'dır.

"Gel peşimden, ey okur! Kim söyledi sana yeryüzünde gerçek, sadık, sonsuz aşk olmadığını? O yalancının iğrenç dilini kessinler!" diyor anlatıcı Üstat ile Margarita'da. "Gel peşimden, ey okurum ve sadece benim peşimden gel, ben sana böyle bir aşk göstereceğim!"

20. yüzyılın en önemli yazarlarından Mihail Bulgakov, gerçekten de aşkı, büyüyü, inancın gücünü, en önemlisi de gerçeği seriyor okurun gözlerinin önüne. Başyapıtı Üstat ile Margarita, şimdi ilk defa özgün dilinden yapılan çeviriyle Türkçe okurlarını da bu tüyler ürpertici yolculuğa katılmaya çağırıyor.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Bence de yazık!'' diye onayladı tanımadıkları adam ışıldayan gözleriyle ve devam etti: ''Ama sizin sorunuz beni huzursuz etti: Eğer Tanrı yoksa, sorarım size, insanları ve yeryüzündeki bütün düzeni kim yönetiyor?''
''İnsan yönetiyor,'' dedi hemen, bu, itiraf edelim ki pek de anlaşılır bir yanı olmayan soruya öfkelenen evsiz.
''Pardon,'' dedi tanımadıkları adam adam kibarca, ''bunun için, yani yönetmek için , öyle ya da böyle, kısacık bile olsa belli bir süre için kedin bir plana sahip olmak gerekir. İzninizle size sorayım, gülünç derecede kısa bir süre için, sözgelimi bin yıl için plan  yapmak bir yana, kendisinin yarınını bile güvenceye alamayan insan yeryüzünü nasıl yönetebilir? Diğer yandan, aslında,'' bu sırada tanımadıkları adam Berlioz'a dönmüştü, ''Düşünün ki sözgelimi siz yönetmeye, kendinizi ve başkalarını düzene sokmaya başladınız, hatta, deyim yerindeyse bundan haz almaya bile başladınız, ama birdenbire... He he... Küçük bir kanser...'' kedi gibi sırıtarak ünlü uyumundan yoksun bu sözcüğü tekrarladı, ''kanser ve işte sizin yönetiminiz sona erdi' Kendi kaderinizden başka hiçbir kader ilgilendirmez artık sizi. Akrabalarınız yalan söylemeye başlar, siz, tatsız bazı kokular alarak uzman doktorlara koşarsınız, sonra şarlatanlara, hatta falcılara bile koşarsınız. Hiçbirinin bir anlam taşımadığını bizzat anlarsınız. Ve bütün her şey trajik şekilde sona erer: Bir şeyleri yönettiğini sanan kişi, bir bakarsınız birdenbire tahta bir tabut içinde kıpırtısız yatıyor; öylece yatan kişinin bir yararı olmadığını anlayan çevresindekiler de onu sobada yakıp kurtulurlar.''

''Evet, insan ölümlü, ama bu sorunun sadece yarısı. Asıl kötü olan şey, insanın genellikle aniden ölmesi, işte asıl mesele bu! İnsan özünde bu akşam ne yapacağını bile söyleyemez.''

''Romanı elime alıp karıştım hayata ve böylece hayatım sona erdi,'' diye fısıldadı Üstat, sonra da başını eğdi; uzun zaman sallandı üzerinde üzerinde sarı ''Ü'' harfi olan kederli kara bere.''

''Aslında genel olarak içinde, sandığında bir sürprizi olmayan insan ilgi çekmez.''

''Masamın çekmecesinden romanın ağır elyazmasını ve karalama defterlerini çıkarıp sobada yakmaya başladım. Çok zordu bunu yapmak, çünkü yazılı kâğıt isteksizce yanar.
''Tırnaklarımı kıra kıra defterleri parçaladım, diklemesine odunların arasına sokuşturup demirle sayfaları buruşturdum. Zaman zaman küller uçtu üzerime, alev dumanlandı, ama onlarla mücadele ettim ve inatla direnen roman yine de yenik düştü. Tanıdık sözcükler yanıyordu karşımda, sayfalarda aşağıdan yukarıya dizginsizce tırmanıyordu sarı, ama sözcükler yine de tutunuyordu üzerine. Ancak kâğıt karardığı zaman kayboluyorlardı ve ben demir maşayı öfkeyle sallayarak dağıtıyordum onları.''

''İnanıyorum! Bu gözler yalan söylemiyor. Size kaç kere asıl hatanın insan gözünün önemini hafife almak olduğunu söylemiştim. Şunu anlayın, dil gerçeği saklayabilir, gözler asla! Size ani bir soru sorarlar, gözünüzü kırpmazsınız bile; bir saniyede kendinize hâkim olur ve gerçeği gizlemek için ne söylemek gerekiyorsa bilirsiniz ve çok inandırıcı bir şekilde konuşursunuz, yüzünüzde tek bir kırışıklık bile olmaz, ama heyhat, ruhun derinliklerinden gelen gerçek bir anda gözlerde yanıp söner ve işte her şey tamam. Onu görürler, yakalanırsınız!''

Burada kitaptaki çok ilginç bir bölüm dikkatimi çekti
''Onluk falan yok artık. Dün akşam şu (yayımlanması imkânsız sözler) Varyete'de itoğlu itin teki 10 rubleliklerle (yayımlanması imkânsız sözler) bir hipnoz gösterisi yapmış''
Sansür artık ''yayımlanması imkânsız sözler'' olarak mı geçiyor kitaplara? Yoksa bizim hayal gücümüze mi bırakıyorlar bu kısımları doldurmayı?

''İnanıyorum! Bir şeyler olacak! Olmasa olmaz, çünkü gerçekten de, yaşam boyu sürecek bir işkence niye gönderilmiş olsun bana? Yalan söylediğimi, kandırdığımı ve başkalarından gizli saklı bir hayat sürdüğümü biliyorum, ama yine de bunun cezası bu kadar ağır olamaz. Bir şeyler olacak, hemen, çünkü herhangi bir şeyin sonsuza dek sürmesi imkânsız. Ayrıca, rüyam kehanet gibiydi, yemin ederim buna.''

''Benim yaşadığım dram şu, sevmediğim biriyle yaşıyorum, ama onun yaşamını mahvetmeyi de uygun bulmuyorum. Ondan iyilikten başka bir şey görmedim asla...''

''Yazar mısınız?'' diye sordu kadın.
''Kuşkusuz,'' dedi emin bir şekilde Korovyev.
''Belgeleriniz?'' diye tekrarladı kadın.
''Tatlım...'' diye kibarca başladı Korovyev.
''Ben tatlı değilim,'' diye sözünü kesti kadın.
''Ah, çok yazık,'' dedi hayal kırıklığıyla Korovyev ve devam etti:
''Peki, eğer tatlı olmak istemiyorsanız, ki bu çok hoş olurdu, olmayınız. Fakat şimdi Dostoyevski'nin yazar olduğuna inanmak için, gerçekten de ondan belge istemek gerekir mi? Onun herhangi bir romanınından herhangi bir beş sayfa alıp bakarsanız, karşınızda bir yazar olduğunu tartışmasız bir şekilde anlarsınız. Benim tahminimce, onun da herhangi bir belgesi olmamıştır iç! Sen ne dersin?'' diyerek Behemot'a döndü Korovyev.
''Bahse girerim ki yoktu belgesi,'' dedi Behemot gaz ocağını masaya, kitabın yanına koyup eliyle alnındaki teri silerken.
''Dostoyevski değilsiniz siz,'' dedi Korovyev'in sözleriyle sersemleyen kadın.
''Ama bunu kim bilebilir, kim bilebilir,'' dedi Korovyev.
''Dostoyevski öldü,'' dedi kadın, ama pek de kesin konuşmuyordu.
''Bunu asla kabul edemem,'' diye bağırdı Behemot. ''Dostoyevski ölümsüzdür!''
''Rica ederim, bu yaptığınız gülünç bir şey,'' diye inat etti Korovyev. ''Hiçbir belge tanıtamaz yazarı, sadece yazdıkları tanıtır! Benim kafamın içinde ne gibi tasarıların kaynaştığını siz nasıl bileceksiniz?''

''Öyle bir konuşuyorsun ki sanki gölgeleri de, kötülüğü de kabul etmiyormuşsun gibi. Bir iyilik yapıp da şu soruyu bir düşün: Eğer kötülük olmasaydı ne yapardı senin iyiliğin, üstelik gölgeler kaybolsaydı nasıl görünürdü yeryüzü? ''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella Marka

Sevgili Arsız Ölüm


Yazar: Latife Tekin
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2012 / Türkçe İlk Baskı: 1983
Yayınevi: Everest Yayınları

Yazım-anlatım dili çok farklı, alışılmadık.
Yüzlerce kelime-deyiş tek bir yöreye ait ki, bu kitabın İngiliz veya İspanyolca gibi bir dile nasıl çevrildiğini, çevrilirken o deyişlerin anlamlarının nasıl korunduğunu merak ettim açıkçası. 
Mesela; ‘’Bu defa yüzü alev alev yanan, başı kıçı açık, süt gibi beyaz bir kadın vardı yanında.
Zavallı kadın, günlerce orasını burasını elleyen, yüzündeki kırmızılığın boya olup olmadığını anlamak için yaşmaklarının ucunu tükürükleyip yüzüne çalan, saçını eteğini çekiştiren bir dolu kadın ve çocuğun arasında iğne ipliğe döndü.’’
Bunu nasıl çevirdiler gerçekten merak ediyorum ki, bu en anlaşılır cümlelerden yalnızca biri.
Kitabı okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Aklımda, hep duvara ''İşte, buraya da yazıyorum!'' diye sürülen parmakların, korku dolu cümlelerle işaretlenmiş o duvarların hikayesi olarak kalacak.

Arka Kapak Yazısı:
‘’Sevgili Arsız Ölüm, modern edebiyatımızda önceli olmayan bir dil, ses ve anlayışla kurulmuş bir romandır. Yazarın öz yaşamını da içeren bir biçimde, Huvat ailesinin köyden kente göçü, aile fertlerinin yoksulluk bilgisi ve geleneksel kültürleriyle kentteki yaşama tutunma çabalarını konu edinir.

Bu romanı biricik yapan şey, yazarın anlatısında içselleştirilmiş olan annesinin sesidir. Annenin sesi, masallar, türküler, maniler, meseller ve halk hikayelerinden oluşmuş bir sestir. Dolayısıyla, sözlü kültürün anlatı dilinin müziğini, modern dilin dolayımından geçirerek başkalaştırmış, yeni bir nota oluşturmuş ve ortaya benzersiz bir metin çıkarmıştır yazar.

Anlatıya fantastik bir edebi zevk kazandıran ve kitabı ‘’büyülü gerçeklik’’ kapsamında nitelemeye yol açan özellik, anltttığı her şeyle, örneğin kuyuyla ya da babayla aynı mesafede kalabilen, minyatür resimlere benzer bir dil ölçüsüdür. İşte, yazarın, kahramanlar ve nesnelerin gözüyle dünyayı kurmasının başarısıdır bu; kendini saklayabilmesi ve yoksuların sesindeki derin bilinci duyumsamasının başarısı...

Sevgili arsız ölüm edebiyatımızda sevinçle karşılanmış ve Farsçadan İngilizceye, Rusçadan İspanyolcaya kadar birçok dile çevrilip, bu dillerde de benzer ilgiyi görmüştür.’’

Altını Çizdiğim Cümleler:
‘’Bu cin göze görünmeden önce, ilkin ateşle yoklardı. Arkasından bir titreme bir ter. Sonra da ‘’Güp!’’ diye gelir insanın göğsüne çökerdi. Mercimek gözlü, elsiz, ayaksız, kapkara, yumak gibi bir şeydi. İşte o an kolunu kıpırdatabilir, Kepse’yi tutabilirsen tutarsın –kulun kölen olur, bir dediğini iki etmezdi-, tutamazsan kaçıp gider, bir daha da o fırsat ele geçmezdi.’’

‘’Kuşkuşotu, anneme bir kızıyorum.’’
‘’Kızma.’’
‘’Bildiklerini öğretme diyor ama.’’
‘’Bildiğin ne?’’
‘’Bilmiyorum.’’
‘’Ne bildiğini bilmiyor musun şimdi sen?’’
‘’Ne bildiğimi bir bilsem.’’
‘’Ne yapardın?’’
‘’Annemden gizli yayardım.’’

‘’Huvat, hiçbir çocuğunun yaşlılığında kendisine bakmayacağını söyleyerek, Allah’ın şefkatli kollarında kendisine sıcak, yumuşak bir yatak yapmanın çabasına düştü. Kara sakallı hocanın çağırdığı her yere gitmenin sevap getireceğini düşünüp onun katıldığı toplu namazlara gitmeye başladı. Yağmur çamur demedi, kendisini Allah yoluna çeviren kara sakallı hocanın arkası sıra cami cami gezindi. Dinlediklerini gelip evde anlattı. Atiye’nin, ‘’Yeter, bıktırdın çocukları,’’ diye söylenmesini onun kafir olduğuna yordu. Babalık görevini aksatmadan yerine getirdi. ‘’Sizin günahlarınızı bana yüklerler sonra,’’ deyip ne duyduysa, ne dinlediyse bir bir saydı döktü. Baba olmasından dolayı Allah’ın sırtına yüklediği yükü, üstünden indirip çocuklarının sırtına bindirdi. Kuş gibi hafifledi.’’

‘’Ama, ‘’Gölgesi olsun üstümüze vursun. Baba yine de babadır,’’ diyerek kendini avuttu.’’

‘’Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu.Yüreğini ‘’Güp! Güp!’’ attıran sözcüğü hemen kağıda yazdı. Yüreğini attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu.’’

‘’Bu evde olmasam da başka bir yerde olsam ne olurdum acaba diye düşünmeye başladı. Düşüne düşüne ipin ucunu elinden kaçırdı. ‘’Yıldızların tepesine konsaydım, ışık olsaydım, olsaydım da kuş olsaydım, damdan dama, daldan dala konsaydım,’’ derken derken, kıza günün birinde bir hal oldu.’’

‘’Yaşayıp bitirdiği her günün, tutulmaz bir kuş olup uçtuğuna, yavaş yavaş gözden silinip bir küçük kara noktaya dönüştüğüne karar verdi. Gözünü yumduğunda her yanı saran karanlığın, bu küçük kara noktalardan oluştuğunu keşfetti.’’

‘’İçimizde okuyan bir sen varsın,‘’ diye lafa başladı. ‘’Anneniz ölümü arıyor biliyorsun, kız,'' dedi. Ardından annesinin ölümü aradığını ama kendi anladığına göre sorgudan sualden çekindiğini söyledi. Ondan iyi düşünüp bir akıl vermesini istedi. Dirmit önce gözlerini Halit'in yüzüne dikti, sonra Huvat'a çevirdi, ‘’Bu kadının hiç korkusuz günü olmayacak mı bu dünyada!‘’ dedi. Başını yere indirdi. Bir an daldı. ‘’Annemin yazısını alnına Allah yazmadı mı?‘’ diye sorup başını kaldırdı. Huvat, ‘’Sorduğun sorulacak bir sorumu, kız!‘’ diye terslendi. ‘’Kim yazdı ya!‘’ dedi. Dirmit öyleyse annesinin korku çekmesinin gereksiz olduğunu söyledi. ‘’Sen yazdın, ben de senin yazdığını okuyup gezdim, ne sorgusuymuş şimdi bu diye, annem ona bir sorsun,‘’ dedi.

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

İnci Gibi Dişler / White Teeth


Yazar: Zadie Smith
Çeviri: Mefkure Bayatlı
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2000 / Türkçe Baskı: 2001
Yayınevi: Everest Yayınları

Arka Kapak Yazısı:
''Elinizdeki romanın 80 sayfalık müsveddesini götürüp yayınevinden 250.000 pound avans alan Zadie Smith, kitap piyasaya çıktığı andan itibaren hem İngiltere'de hem dünyada çok büyük sükse yaptı ve hemen hemen bütün ödüllerde adını bir fırtına gibi estirdi. Öyle ki dünyaca ünlü Guardian gazetesinin bu yıl ilk defa verdiği ödülü kazandığında da, jüride bulunan ünlü romancı Julian Barnes, düşüncelerini şu sözlerle ifade etmişti: ''Bir romancı olarak içim kıskançlık ateşiyle kavruluyor.''
Peki ne anlatıyordu ki bu gencecik, yarı-Jamaikalı kız: Her türlü aşırılığın revaçta olduğu Londra'nın kenar semtlerinden birinde, farklı renklerin, farklı dinlerin ve farklı kuşakların, Jones'lar İkbal'ler ve Chalfen'ler gibi üç renkli ailenin, .oluk çocuk birbirinden matrak hikayeleri etrafında, göçmenlerin, geleneklerin, İngiliz orta sınıf ailesinin ve alt-kültürlerin ağzına kadar dolu bir cümbüş sürahisine daldırılıp daldırılıp çıkarılan parodisini...
İddia ediyoruz ki, milenyumun ilk parlak edebiyat yıldızı olan Zadie'nin İnci Gibi Dişler'ini ya her gün bir öğün yirmi sayfa eğlence ve keyif şöleni olarak yuvarlayıp bir aylık bir rüyaya yattığınızda, ya da işinizden üç gün izin alarak bir defada oturup gözleriniz kan çanağına dönene kadar yutarak bitirdiğinizde, kesinlikle tadı damağınızda kalacak ve ''keşke daha çok sayfa, daha çok olsaydı...'' diye söyleneceksiniz.
İnci Gibi Dişler, uçuk bir kızdan delice ironilere dolu çılgınca bir roman...''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Mo, güvercinlerle savaşmak için işin köküne inmek gerektiğine; pisliklerle değil, doğrudan güvercinlerle uğraşmak gerektiğine inanırdı. Asıl pislik bok değil (Mo sürekli bunu söylerdi), götü boklu güvercinlerdi.''

''Evliliklerinin kalıntılarını alıp yeni dairesine götürmek üzere dört gün içinde yaptığı dördüncü ziyaretti bu. Hoover elektrik süpürgesi ise en son akla gelen, en bozuk, en çirkin eşyalar arasındaydı, onu ancak evini yitirmenin acısının aşıladığı kahrolası bir inatla istemişti. Boşanma budur işte: Artık sevmediğin insanlardan istemediğin şeyleri geri almak.''

''Çünkü bir inançtan kurtulmak , tuz elde etmek için deniz suyunu kaynatmaya benzer: Bir şey elde edilirken bir diğeri yitirilir.''

''Pek kitap okumazdı ve gençlere ahmak kahramanlar yaratmak için yazılan  o berbat kitaplarla da hiç karşılaşmamıştı. Bu yüzden Archie'nin kabadayılardan, tek gözlü korsanlardan veya korkusuz serserilerden bir kahramanı hiç olmamıştı.''

''Satyagraha. Sanskritçe, 'gerçek ve kararlılık' demek. Gandhi'nin sözü. Çünkü o 'pasif direniş' veya 'sivil itaatsizlik' demekten hoşlanmıyordu.''

''Bu yüzyılın başlarında Tayland Kraliçesi, çok sayıda uşakları, hizmetçileri, halayıkları, ayak yıkayıcıları ve çeşnicibaşılarıyla tekne gezintisi yaparken, aniden teknenin kıçı büyük bir dalgaya çarpınca, Kraliçe, Nippon-Kai'nin mavi sularına düşmüş, yardım istemesine rağmen teknedeki hiç kimse yardımına koşmayınca Kraliçe ölmüş. Yapılan açıklama dış dünyaya anlamsız gelse de Taylandlılar durumu hemen kavramıştı: Gelenek, o gün de günümüzde de hiçbir kadın veya erkeğin Kraliçe'ye dokunmasına izin vermez.
Din eğer toplumların uyuşturucusuysa, gelenek de kötülük saçan bir ağrı kesicidir, çünkü ender olarak kötü görünür. Din eğer bir bantla sıkılan kolda atan bir damar ve şırıngaysa, gelenek daha çok ev yapımında kullanılan bir karışımdır: Çaya katılan öğütülmüş afyon çekirdekleri; kokain katılmış şekerli kakao; büyük annenizin hazırlayabileceği türden bir şey.''

''Hayatınız her an ateş almaya hazırdır, aşınmıştır ve kelimenin gerçek anlamıyla dertsiz tasasızdır, çünkü bir anahtar veya toka gibi kolayca yitirilebilen bir şeydir. Hayatınız ayrıca atalettir: Tozda sekizler çizerek niçin bütün sabah, bütün gün, bütün yıl aynı okaliptus ağacının altında oturmayasınız? Bundan da öte, hayatınız bir felakettir, bir kaostur: Neden bir kapris uğruna hükümeti devirmeyesiniz, niye nefret ettiğiniz adamı kör etmeyesiniz, niye delirip kasabada ellerinizi sallayarak, saçlarınızı yolarak, anlaşılmaz sözler  söyleyerek bir çılgın gibi dolaşmayasınız? Sizi hiçbir şey durduramaz -daha doğrusu, herhangi bir şey, sizi her an, her saat durdurabilir. Bu duygu, işte bu duygu hayatı farklı kılar.''

''İnsanları asla küçümsemeyin, kendilerinin olmayan acıyı izlerken, kötü bir haber verirken, televizyonda bombaların düşüşünü seyrederken, telefonun öbür ucundaki bastırılmış hıçkırıkları dinlerken, aldıkları keyfi de asla küçümsemeyin. Acı tek başına sadece Acı'dır. Fakat, Acı+Mesafe=eğlence, röntgencilik, insani ilgi, gerçekçi sinema, keyifli bir kahkaha, anlayışlı bir tebessüm, kalkık bir kaş veya gizlenmiş nefret olabilir.''

''Bu sessizlik kötüye işarettir. Büyükannem -mezarında rahat yatsın- hep şöyle derdi: Sessizlik, Tanrı'nın yeniden haykırmaya başlamadan önce durup nefes aldığı andır, derdi.''

''Herkesin bir derse ihtiyacı var, dedi. ''Ya her şey kutsaldır ya da hiçbir şey. O başkalarına ait şeyleri yakmaya başladıysa, o zaman kendi de kutsal bir şeyini yitirmeli. Kimse başına geleceklerden kaçamaz.''

''Ruhsal dostluklardan, özsaygıdan, yalnızca onları seven erkeğe ''görsel zevkler'' tattırmak isteyen kadınlardan söz etmeye başladı. ''Peçenin özgürleşmesi bu olmalı değil mi? Erkeklerin bakışlarından ve güzellik standartlarından uzak kalan kadın, kendi kişiliğine sahip çıkabilir ve cinsellik simgesi olarak görülmekten, alıp incelenebilen ve özlemi çekilen raftaki bir et parçası olmaktan kurtulabilir''

''Gerçekten anlayamıyorum. Bugünlerde, bana bu ülkeye ayak bastığın anda şeytanla anlaşma yapıyorsun gibi geliyor. Giriş kapısında pasaportunu uzatıyorsun, damgalanıyorsun, biraz para kazanmak istiyorsun, bir işe girişiyorsun...ama niyetin geri dönmek! Kim burada kalmak ister ki! Soğuk, nemli, berbat bir yer: Kötü yiyecekler, iğrenç gazeteler, kim burada kalmak ister? Kimsenin seni hoş karşılamadığı, sadece tahammül ettiği bir yerde kalınır mı? Sadece tahammül ettiği. Sonunda evcilleştirilmiş bir hayvanmışsın gibi. Kim kalmak ister? Ama şeytanla anlaşma yaptın...seni ele geçiriyor ve birden dönecek halin kalmıyor, çocuklarını tanımakta güçlük çekiyorsun, artık yersiz yurtsuz birisin.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Başucumda Müzik


Yazar: Kürşat Başar
Orijinal dili: Türkçe
Basım yılı: 2003
Yayınevi: 2003 Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları | 2006 Everest Yayınları


Önsöz:
''Bazen kendimizi bir hayalin içinde sanırız ama yaşadıklarımız gerçektir. Bazen de her şeyi gerçek sanırken aslında yalnızca hayal gördüğümüzün farkına varmayız. Bu kitapta yazılanların hepsi gerçektir. Ama aynı zamanda hepsi yalandır. Çünkü onu ben yazdım.''


Arka Kapak Yazısı:
"Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken... Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün... Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın."

Altını çizdiğim cümleler:
''Hiçbirşeyi bilmeden başlamak ve bütün kuralları kendi başımıza öğrenmek zorundayız. Attığımız her adımın, yıllar sonrasını, bilinmeyen bir geleceği belirleyebileceğini düşünsek, yaşayamayız.
Haksızlık değil mi bu?
Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz bir oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer almak zorundasınız.
Hiç değilse bir şans daha verilseydi. Hiç değilse bir yol ayrımında verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlayabilseydik...
Biliyorum, olmuyor.''


''Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / hiçbir bir yere gitmiyor.''


 ''İnsan kendi kaderini değiştirebilir mi? Ben kendi kaderimi kendim yazmaya karar verdim. Onun için kimsenin beklemediği şeyler yaptım. Kendime istediğim geleceği kurmaya kalkıştım. Belki de onun için oldu bütün bunlar. Bazen öyle düşünürüm. Sanki meydan okuduğum o güç bana alınyazısını ancak kendisinin yazabileceğini söylemek istedi...

Hayat zormuş.
Ben tabii bunu sonradan öğrendim. Yoksa hayata atılmakta hiç bu kadar acele eder miydim?''


''Bir konuda fazla düşünürseniz hiçbirşey yapamazsınız.''


''Babamın elinden tutmuştum, onu asla bırakmayacağımı söylemiştim ama o beni bırakıp gitmişti. Kimseyi elinden sıkı sıkı tutarak hayat boyu yanımızda tutamayacağımızı öğrenmiştim.''


''O, duygularını asla göstermemeyi başarmış insanlardan biriydi.
Onun için hayat hep önceden kurulan, sınırları çizilmiş, kuralları açıkça belirlenmiş basit birşeydi.
Büyük mutluluklar, heyecanlar, coşkular, yoldan çıkmalar yoktu onun hayatında.
Belki bu yüzden büyük hayal kırıklıkları, büyük mutsuzluklar, büyük çöküşler de olmadı.
Kimbilir, belki de böylesi doğrudur. Zaman zaman kendimi içinden çıkılmaz girdaplarda savrulurken bulduğumda onun hayatını kurma biçimine imrendiğimi gizleyemem...''


''Mutluluk dağların arkasında, büyük maceraların sonunda ulaştığın bilinmez bir cennette değil... İşte burada, yanıbaşında... Evinin içinde... Sen onu göremezken gidip, de olmayan mutluluğu mu bulacaksın... Git, bul o zaman...''


''Politika bana göre bu ülke için birşeyler yapmaktan çok kendileri için çalışan, kendi aralarındaki oyunlarla uğraşan ve bunun için pek çok şeyi göze alanlara göreydi. Ben politikacıların iyi birşey yapacağına hiçbir zaman inanmadım.''


''Belki de insanları bir türlü anlamayışımızın, günün birinde en beklenmedik biçimde bizi şaşırtmalarının nedeni, hep bir bütün olarak bize verdikleri görüntüyle yetinip farklı parçalardan oluştuklarını unutmamızdır.''


''Birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir...''


''Anılar da yıldızlar gibi... Onlara bakarken nasıl aslında çok eski görüntülerini görüyorsak tıpkı öyle... Anılar da uzak yıldızlar gibi zamanın bir yerindeki görüntüyü ancak şimdi yollayabiliyor bize...''


''İşte hayatım buydu.
Sanki önümde toprak ikiye parçalanıyor, gitgide açılan bir uçurumun kenarında duruyordum ve bir an önce hangi tarafta kalacağıma karar vermem gerekiyor ama ben uçurumun giderek açılmasını izliyordum yalnızca.''


''Sanki bana hala, bir insanı istemenin, sevmenin en son noktası buymuş gibi gelir. Birini yemek istemek!
Komik değil mi?''


Keyifli okumalar :)
(26.02.2012)

Bin Muhteşem Güneş / A Thousand Splendid Suns


Yazar: Khaled Hosseini
Çeviri: Püren Özgören
Orijinal dili: İngilizce
Basım yılı: 2007
Yayınevi: Everest Yayınları

''Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan'ın Khaled Hosseini'de yaşadığı gibi…

Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısı'yla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseini'nin ikinci romanı.
Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden…
Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar…
Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem. Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla “beklenen” bir roman…''


''Bunu öğren, kafana iyice sok, kızım'', dedi Nana. ''Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem.''


''Bak sana ne diyeyim. Bir erkeğin kalbi fesat, habis bir şeydir, Meryem. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez.''


''Aklına Nana'nın bir keresinde söylediği şey geldi; her bir kar tanesinin, dünyanın bir yerinde haksızlığa uğryan bir kadının ağzından dökülen bir ah olduğunu. Bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor, bulutlar halinde toplanıyor, sonra minicik parçalara bölünüp sessizce aşağıya, insanların üstüne yağıyordu.
Bizim gibi kadınların neler çektiğinin göstergesi, demişti. Başımıza gelen her şeye nasıl sessizce katlandığımızın.''


''Çünkü, bir toplumun, kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşmaya şansı yoktur, Leyla. Hiç yoktur.''


''Sırrını rüzgara fısıldarsan, ağaçlara söylediği için suçlayamazsın.''


''Bu kentin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.''

Keyifli okumalar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...