Sayfalar

sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2011 Salı

Sevgili Günlük- Cici Gözlerle Döndüm

       Sömestr tatilinin ikinci haftası hemen her sömestrde olduğu gibi İstanbul'daydım. Bu seferki 3 yıldır düşündüğüm fakat çeşitli sebeplerden dolayı bir türlü olamadığım lasik ameliyatı içindi. Biraz da gezeriz diyerek sömestr tatiline denk getirdim randevumu..

       Ortaokul yıllarından beri gözlüğüm var. Var ama kullandığım günleri toplasanız 2 yıl etmez. 3 yıl lens kullandım, gözlerimde aşırı kuruluk yaptı, devam edemedim. En son 2 yıl önce aldığım gözlüğümü de sadece okurken, iş yaparken kullanıyordum. Gözlük kullanmak bana zulüm geliyor eskiden beri. Estetik olarak ta hoşlanmıyorum. Bu arada gözlük numaralarım -4 ve -4.5 olmuş.

       İki yıl önce Nisan ayında yazdığım yazımda kesinlikle laser ameliyatı olamayacağımı belirtmiştim. O sıralar Dünyagöz Ataköy şubesindeki doktorum keratokonus teşhisi koyup bu sonuca varmıştı. Geçen yıl rutin kontrol için Etiler şubesine gittim. Oradaki doktorum ve aynı zamanda şimdiki ameliyatımı yapan doktorum iki ölçüm arasındaki farkı aşırı olağanüstü bulup, bana konulan keratokonus teşhisinin doğru olmadığını söyledi. İki ölçüm arasındaki bu denli açık farkın olabilirliği için operasyon geçirmiş olmam gerektiğini, yanlış ölçmeden kaynaklanan bir sorun-fark olduğunu belirtti. Lasik için şartları uygun buldu, fakat ben iki ayrı teşhisten dolayı ikna olamadım. Kafamda soru işaretleriyle eve döndüm.

       Geçen Pazartesi için randevu alıp, hikayemi bildiği için tekrar Etiler Dünyagöz'e, yine aynı doktora ( Baha TOYGAR ) gittim. Tekrar yapılan ölçümler ve karşılaştırmalar sonucu, doktorum lasik için uygun olduğumu söyleyince hemen ertesi gün için ameliyata karar verdim. Salı sabah 09:00'da hastanedeydik. 10:00 gibi ameliyathaneye alındım. Yeşil kostümlerle içeride 1,5 saat süren, tansiyonumu yerlerde süründüren, sıkıntılı bir bekleyiş sonunda ameliyata alındım. İLASİK+ Wavefront denen yöntemle 10 dk. lık bir operasyon geçirdim. Daha önce klasik laser ameliyatlarında yapılan bıçakla kesi olayı bu teknikte yok. Bu sebeple de iyileşme de daha çabuklaşıyor ve bıçaklı yönteme göre görüş kalitesi 3 kata çıkıyor-muş. Ayrıca isteğe bağlı, birlikte uygulanan Wavefront teknolojisi tamamen kişiye özel bir tedavi ve özellikle yüksek astigmat sorunu olanlar için biçilmiş kaftan.


       INTRALASE (Bıçaksız Lazer)™ ve WaveFront ™ ‘un kombinasyonu ile uygulanan iLASIK sayesinde görüş kalitesinde %120’ye* varabilen artış sağlanmaktadır ve elde edilen yüksek başarı kalıcıdır. 
(Dünyagöz'den alıntıdır)
     
       Ameliyat sonrası 15 dk. dinlendirilip eve gönderildim. İlk çıktığım anda gözümde bulanık görme vardı. Bir de gözkapaklarım ağırlaşmıştı. Doktoruma sordum. Koruyucu lens takılmış, sebebi buymuş. Riske girmemek için o günü evde dinlenerek geçirdim. 2-3 saat sonra yarım saat süren hafif bir yanma,batma,sulanma dışında hiçbir zorluk hissetmedim. Amelitay sonrası gözleri çok sıkıca kapatmak, göze su, sabun,şampuan vs. kaçırmak, göz makyajı yapmak yasak. 3 ayrı damla kullanılıyor. Damlaların biri bir hafta, diğeri 3 hafta, bir diğeri de 3 ay kullanılacakmış. İlk zamanlar damlaları, saatleri karıştırıyordum ama şimdi düzene girdi.

       Ertesi sabah kontrole gittik. Lensler çıkarıldı ve tekrar görme testi yapıldı. Sol gözümde görüş  %100, sağ gözümde %80 artmıştı. Sağ gözümde eskiden beri göz tembelliği vardı. Göz tembelliği tedavi edilemiyormuş. Fakat görme kalitem 3 aya kadar artarak devam edecekmiş. Kontrolden sonra dönüş gününe kadar  hafiflemiş, rahatlamış ve ipini koparmış bir halde gezdik, gezdik,gezdik... Yollarda, alışveriş merkezlerinde bir köşede elinde göz damlası, gözüne damla yapan, çipil çipil gözlü bir kadın gördüyseniz, o bendim işte :)

       Şu sıralar bu operasyon sonrası erken dönemde görülmesi normal olan yakını görme netliğinde ara ara sorun yaşıyorum. O da geçiciymiş. Bir de eski alışkanlık, her gördüğümü gözüme sokup okumaya çalışmak. Kitaba, bilgisayara, yaptığım işlere göz uzaklığı ayarımı yapma aşamasındayım hala.

       Ameliyattan iki gün sonra bu ameliyatın videolarını izledim. İyi ki baştan izlememişim. Hiçbir kuvvet beni o masaya yatıramazdı. Sizin de aklınızda olsun; ameliyata karar verdiyseniz, öncesi sakın bu tür videoları izlemeyin. O esnada hiçbir acı hissetmiyorsunuz ama görüntüler işkence görüntüsü gibi. Göz kapaklarınıza, gözlerinize yapılan bu ilginç muamelenin en ufak acı vermemesi inanılası birşeymiş gibi gelmiyor. Benden söylemesi...

       Hala alışkanlık ya, bilgisayara otururken, çalışma odama giderken gözlüğümü arıyor elim. Sonra ona artık ihtiyacım olmadığını düşünüp her seferinde daha da mutlu oluyorum. Allah'ım sana şükürler olsun bu muhteşem zeka ürünü teknolojiler için, bunlardan faydalanmaya beni layık gördüğün için...Bugün ameliyattan sonra ilk kez göz kalemi ve rimelimi sürdüm. Mutlu oldum. Kadın olmak ne güzel, her minik ayrıntı mutlu edebiliyor bizi. Detaylarda mutsuzluk arayan tipler bunun dışında tabii. Sakın siz öyle olmayın...

       Yeni gözlerimle ilk olarak iki tane bebek kapı süsü yaptım. Daha sonraki yazılarımda paylaşırım... 
Dün Kandil ve Sevgililer Günü idi. Geçti ama kutlu olsun yine de. Allah dualarınızı herkes için hayırlıysa kabul etsin ve seveniz, sevdiğiniz bol olsun, gerçek olsun...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Sevgili Günlük- Benden Haberler...

       Üstü kapalı anlattığım sıkıntılarımı atıp silkelenmenin zamanı geldi. Geçen hafta sonu eşimin güzeller güzeli, girdiği yere neşe ve ışıltı getiren 22 yaşındaki yeğeni Seda bizimleydi. Bahçede miskin miskin salıncak keyfi yaparken bir söz söyledi ve bana okkalı bir ders verdi. "Ben depresyondaydım ama karar verdim, bugün çıktım", dedi....
       Aslında herşey isetmekle başlar, bunu çok iyi biliriz ama her olayda tekrar tekrar öğrenmemiz gerekir. Zaten bildiğimiz şeyleri, eşref anımızda çok sade bir anlatımla birinden duyarız ve silkeleniriz. İşte Seda da beni silkeledi :)

       Yaklaşık son 10 günü şüpheyle, endişeyle geçirdik. Aileden iki ayrı kişide kanser bulgularına rastlandı. Geçen hafta son anda aldığım siparişlerim dolayısıyla ertelediğimi sandığım, yazlığa taşınma işini aynı zamanda bu sebepten biraz daha ertelemiş olduk. İnternet bağlantımı bile yaptırmıştım, bugün arayıp iptal ettirdim. Bu evi nasılsa gideceğiz diye biraz boşlamıştım, iki gündür tekrar temizledim. Neyse sağlık olsun, hepsi olur.
       Kayınvalidemde sebebi bilinmeyen ve deride bir döküntü yapmayan, içten gelen bir kaşıntı başladı. Sonrası aldığı ilaçlar allerji yapmış olabilir, diye düşünüp doktora gitti. Karaciğer değerleri yüksek çıktı, gözlerde sarılık başladı. Daha önce eşimin halasını aynı belirtilerle pankreas kanserinden, çok kısa süre içinde kaybetmiştik. Doktor da bu şüpheleri doğrulayınca çok endişe ettik. Hafta sonu kaşıntısı için her akşam serum takıldı ama ağzının içine kadar kaşıntısı vardı. Pazartesi için, Ankara'da doktor randevusu vardı zaten. Gittiler ve o günden beri bir sürü tahlil, tetkik, kanser şüphesi eşliğiyle geçen 5 günün ardından bugün dönebildiler.
       Vücudumuz her gün ortalama 1 lt. safra sıvısı salgılarmış. Birşekilde bu sıvı atılamazsa da bu belirtileri verirmiş. Atamamasının sebebi karaciğeri tıkayan bir pankreas tümörü olabilirmiş, taş ya da çamur da olabilirmiş. Taş ya da çamur dedikleri de, o sıvının pıhtılaşmasıyla oluşurmuş. Tümör olmadığı bugün kesinleşti. 1 hafta içinde vücut kendiliğinden atabilirse atacak, yoksa haftaya ağızdan girilerek alınacak. Bu akşam kaşıntı yok ama bulantı ve titreme var. O da normalmiş.
       Böyle durumlarda internetten bilgi edinmek hem iyi, hem kötü. Her okuduğunuzu yakıştırıyorsunuz ve canınız sıkılıyor. Bir yandan da bilinçleniyorsunuz o ayrı.
       Teyzemin de kaburga kemiğinde olmaması gereken bir kitle bulundu ve biyopsi yapıldı. Onun sonuçları 13 gün sonra alınacak. Dualarınızı esirgemeyin. O benim en fırlama teyzem ve ona bu hastalık hiç mi hiç yakışmaz. Üstelik haftaya kızının düğünü var. Ben hariç herkes düğüne Hollanda'ya gidiyor. Ben son anda su koyverdim. Daha sakin bir zamanda gidip, teyzemle Paris' i gezeceğim...

       Bu üstüste gelen sağlık sorunları gerçekten çok üzdü bizi. Bununla kalmasını diliyorum. Bu arada gelen siparişler çok kafamı dağıttı. Nasıl kendimi toparlayıp yapacağım,diyordum ama onları yaparken herşeyi unuttum.
       Bu süreçte buradan, mailden, özelden, telefonla, güzel sürprizlerinizle hep yanımda  oldunuz. Çok teşekkür ederim.Dua etmenin, güzel düşüncenin gücüne inananlardanım. Dünyaya iyi şeyler, güzel şeyler dinletelim, güzel izler bırakalım ki, yankısı geri dönsün. Özellikle haberler açıkken ve siz duyuyorken yemek yemeyin. Bir araya gelip kötü haberleri konuşmayın. Son hafta buraya yazmak istemediğim çok çirkin haberlerle doluydu haber bültenleri. Kötü şeylerin tekrarlanmaması gerek bence. Yediğimize, içtiğimize, evlerimize, hücrelerimize siniyor pis enerjileri. Kaynak suları bunun için temizmiş biliyor muydunuz? Dünya üzerindeki kötülüklerden izole oldukları için. Elmas doğan ruhlarımızı kömüre çevirmeyelim. Çocuklarımızı iyi eğiterek kendi önlemlerimizi alalım. Paranoyaklığa varmadan, onların özgüvenini zedelemeden onları koruyalım, kendilerini korumayı, ifade edebilmeyi, hayır demeyi, cesur olmayı öğretelim. Tv. izlerken, müzik dinlerken bile biz seçici olalım ki, onların da zevkleri gelişsin.
       Yazacak çok şey var ama çok uykum geldi. Yazımı sabaha ayarlıyorum. Hepinize mutlu hafta sonları diliyorum...
       Bundan sonra mavi, masmavi bir postla geleceğim size... (Allah nasip ederse tabii. Bu cümle son hafta bizzat yaşayarak balyoz gibi indi kafama...)

23 Eylül 2009 Çarşamba

Sevgili Günlük- Bayram Raporu- Günün Blogu Olmuşum :)

1 saat kadar önce eve girdim. Çantaları yerleştirdim. Maillerime bakarken Bloxoo'dan bir sürü mesaj gelmiş, şaşırdım. Bayram mesajlarıdır derken, bir de baktım "günün blogu" seçilmişim. Kategorimde 4-5. sıralardayken bile olmamışken, bloggera giriş sorunu olup tek-tük ziyaretçi alır bir haldeyken, ne yaptım da oldu bilmiyorum ama olmuşum işte.


Bayram her zamanki gibi yoğun geçti.  Her bayram annemlere giderken, annemlerle daha birgün önce görüşmüş bile olsak, eve yaklaştıkça kalbim yerinden çıkacakmış gibi atar, bir an önce uçup gitmek isterim. Bu bayram çok misafirimiz geldi. Biraz da geç kaldık annemlere gitmek için. Her bayram da mutlaka pasta alıp gideriz. Pastanenin önünde, arabanın içinde eşimi beklerken zaman geçmek bilmedi. Geçerken dedemlere uğradık, hemen kalkmak istedim. Bir an önce annemlere gitmeliydim. Yoldan aradım "15 dk. sonra oradayız", dedim. Her zamankinden daha da pırpırdı yüreğim. Eve anahtarla girdim, kapıda kimse yoktu, şaşırdım. Genelde kardeşim, Ada güle oynaya kapıda, hatta annem balkonda bekler bizi. Koridorda kardeşimin eşinin beyazlamış yüzü ve koşuşturmasıyla dona kaldım. "Fenalaştı, fenalaştı, çok fena" diye sağa sola koşturup duruyordu. Sabah babam bağırsakları bozulduğu için acile gitmişti, onu biliyordum, babam fenalaştı sandım. Babam bu nedenle sık sık halsiz düşüp, yatar çünkü. Odaya girdim, annem upuzun yatıyor, herkes başında ağlıyor, erkek kardeşim kilitlenen çenesini açmaya çalışıyor.

O anı bir daha yaşamak istemem. Annem kimseye söylemeden boş bir odaya kendini atıp, baygınlık geçirmiş. Olay henüz olmuş. Eşim 112 yi aradı. Trafik kazası olmuş 2 ambulans ta oradaymış, "daha uzak bir ilçeden ambulans yollayalım ama yarım saati bulur", dediler. Telefonla yardımcı olmaya çalıştılar. Gerçekten  çok ilgilendiler. Biz bu arada aile doktorumuzu çağırdık, annem de yavaş yavaş ayılmaya başlamıştı. Bizi duymuş. "Ambulans istemiyorum", diye işaret etti. Doktor muayene etti. "Kolitten dolayı ağrı şokuna girmiş", dedi. O gün bel korsesini de takmış, o da diyaframa baskı yaptığı için ağrısı çoğalmış. Kalp krizi belirtileri vermiş. Annem arada oluyor böyle ama biz yanında olmuyorduk. Babamlayken olmuştu birkaç kez. Sanırsam da genetik. Aynı şey, 2 teyzemde ve bende de var. Kolit sancısından kaç kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Hatta bir keresinde ben de bayram sabahı bayılıp, koridorda halıfleksin üzerine düşmüştüm. Düşmenin şiddetiyle sert halı yüzümü fena halde zımparalamış, kaç gün yüzümde, kollarımda morluk ve çiziklerle gezmiştim. Teyzemse bir sabah postacıya kapıyı açıp bayılmış, postacının ödünü kopartmıştı. Annemse bayılacağını anlayınca kendine yumuşak bir yer seçmiş.

Annemi yalnız bırakmamak için, dün dönecekken, birgün daha uzattık dönüşümüzü. Yarın zaten okullar açılıyor. Maraton başlıyor. Yarın oğlumun yeni okulunda yeni arkadaşlarıyla ilk günü.


Hava çok soğudu. Annemler kaloriferleri yakmıştı bile. Ben de ufoyu çatıdan indirsek mi diye düşünmekteyim.

Annemlerden yine bir şeyler toplayıp getirdim. Eskiden herkesin evinde olan cam büyük meyveliklerden biri annemlerin üst katta öyle durup duruyordu. Bugün anneme "ben bunu alıyorum", dedim. "Ne istersen al", dedi. Pek mutlu oldu. Getirdim, salondaki masamın üzerine koydum, çok yakıştı. Bir de rahmetli anneannemle annem ve babamın olduğu küçük bir fotoğrafı çaldım. Büyütüp, anneme sürpriz yapacağım. Bir sürü de kumaş verdi annem.

Hamiş: Bu sıralar 10 Marifeti sıkı takip edin, ödüllü aktivitelere hazırlıklı olun :)

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Sevgili Günlük- Gözlük Muhabbeti...

Bugün yazın oturduğumuz evimizin açılışını yapmak üzere gittim. Temizliğe kadın geldi, bitmedi çarşamba günü de gelecek. Yarın başka işlerim var, bir gün mola vermek te iyi gelecek. Hem bu arada makinada yıkadığım küçük halılarım kurumuş ve halı yıkama şirketine verdiğim halılarım da gelmiş olacak. Hava da bugün ne kötüydü. Güneş istiyorum, güneşle uyanmak istiyorum. Şu anda bileklerim müthiş derecede ağrıyor. Özellikle 4-5 aydır ellerim ve bileklerim çok sık ağrıyor nedense. Takı yaparken, özellikle telle çalışırken, polimer kilde merdaneyle ve makinayla çalışırken, keçe çalışırken, laptop başındayken... toplamda bileklerimin canına okudum sanıyorum, bunlar onun sinyalleri. Geçen sene bu zamanlar ellerimdeki nikel sülfat allerjisiyle uğraşmaya başlamıştım, bu yılki el arızam bakalım ne olacak derken ağrılarım başladı. Ellerimi açık tutmakta zorlanıyorum. Var benim bu ellerimde birşey. Bir aralar üstüste 3 yıl periyodik olarak ayaklarımla uğraştım. Bir yıl ayak bileğim çatladı, bir yıl topuğum çıktı, bir yıl feci şekilde burkulup şişti. Şimdi sıra ellerimde sanırım.
Yıllardır lens kullanmak sebebiyle ara verdiğim ve şu anda lens kullanamadığım ve laser olamadığım için kullanmak zorunda olduğum gözlüklerim de bugün elime geçti. Bütün gün gördüğüm tüm kemik çerçeveleri deneyip (allerjimden dolayı metal kullanamıyorum) sonunda üfff tamam bu olsun dediğim sevgili gıcık gözlüklerim. Akşam eve geldiğimde masanın üzerinde duruyorlardı. Burberry kılıfının şirinliği bile cezbetmedi beni. Önce gizli gizli takıp aynaya baktım. "Bööğğk" dedim. Gözlükçüde daha güzel olmuştu oysa ki... Eşim içeriden, "kesin gözlüğünü takıp aynaya bakıyorsun, değil mi?" diye seslendi. Oğlum da onu tasdikledi. "İçeri gelsene", dediler. Özel istek üzerine yanlarına gittim. "Hiç beğenmedim", dedim. Eşim, "çok güzelmiş, çok ta yakıştı", dedi. "Ben bu şeyi dışarıda takmam", dedim. Bana güldüler. Gözlüğümü takıp, hiçbirşey göremeyip, "uwwww sen normalde nasıl görüyordun", diyerek şaşırdılar. Eşim, "beni nasıl buldun", diye gıcık bir espri bile yaptı. O saatten beri çıkarmadım ama aklımdan da çıkarmadım. Dışarıda takmam ben bunu. Zaten kırmızılısını almadığıma pişman oldum. Orada çok çiğ, basit gelmişti gözüme...
Tüm bunların yanında acayip güzelmiş dünya, acayip renkliymiş, netmiş. Laptopun ekranı pırıl pırıl parlıyor. Elif Şafak'ın Aşk'ını alıp 50 küsur sayfa okumuş, iş-güç ara verip günlerdir başucumda bekletiyordum, bu gazla 2 saat kitap bile okudum...
Sinyal kalitesindeki düşüş ve öbür eve geçeceğimiz için Digitürkü kapatma başvurusu yapmıştık. Türlü indirim seçeneklerini kabul etmeyince Mayıs ayına kadar ücretsiz izleyin, öyle karar verin demişlerdi. Bu sabah itibarıyla Digitürk te kapandı. Hatta arkadaşlarım bugün Türkmax'ta çıkacaklardı, onları da izleyemedim. İnternet bağlantım için de 9 Mayısta kapatılmak üzere dün akşam Koçneti aradım. Aynı zamanda diğer ev için internet başvurumu da yaptım.
Yarın anneler günü hediyeleri, arkadaş toplantısı, her yerde arayıp istediğim gibi olanını bulamayıp, internet sitesinden gözüme kestirip İstanbul, Adapazarı ve Düzce olmak üzere üç ayrı Mudo mağazasında da bulamayıp yine Mudo'nun internet sitesinden sipariş vermek zorunda kaldığım deri suplalarım için banka havalelesi yapmak üzere, dışarıda bir ton işim var. İnternet sitesinde bile en fazla 11 adet sipariş verebilirsiniz diyordu. Ben de 11 adet saçma geldiği ve zaten masaya da 10 adetten fazla servis sığmadığı için 10 adet sipariş verdim. Bu arada bugün taaa yılbaşında Ankara'dan aldığım kumaşlarımı masamda nihayet ölçüp biçip masa örtüsü olacak şekilde kestim. Yarın onları da dikime vereceğim. Lakin uğraşamayacağım köşe falan yapmakla. İki hafta sonra kalabalık bir gruba yemek davetim var. Onun için bu hummalı hazırlık...
Gerçek günlük yazıyor gibi hissettim kendimi. Daha fazla özele girmeden, mektubuma burada son veriyorum.
Bir de MUTLUYUM...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Siz Nasıl Nefes Alıyorsunuz?

Spiritüel konulara ve ezoterizme ilgim çok fazla. Bütün gün bu konuda okusam okusam, konuşsam, bilenlerle fikir alışverişi yapsam doymam sanırım. Öyle ki bazen çok merak ettiğim bilgiler manevi armağan gibi gözümün önünde biter bir şekilde. İşte bu anlarda demek boşa değil bu uğraşım diye daha da mutlu olurum. En dibe vurduğum anlarda sadece ve sadece inancım doğrultusunda öğrendiklerimi kendime uyguladığımda yüzeye çıkabiliyorum. Bazen bunu bildiğim halde uygulayamadığım, basiretimin bağlandığı ender zamanlar da oluyor. Sonuçta biliyorum ki; benim en büyük doktorum, psikiyatristim, sırdaşım, öğretmenim yine içimdeki ben... Ne istesem (iyi ya da kötü kendime yapabilirim)Bu beni keşfetmemi sağlayan Allah'a sonsuz şükürler olsun. Olması gereken her güzelliği bir sebebe bağlıyor bizim için... Uzatmadan konuya geleyim. 4 aydır düzenli pilates yapıyorum. Başlama hikayem ve süreci ayrı bir konu, onu bilahare anlatırım. Pilatese spor diyesim gelmiyor. Henüz kendimce bir isim bulamadım. Olağanüstü etkileyici terapi seansları benim için. En güzeli ise bu sayede doğru nefes almayı öğrendim. Bebeklere dikkat edin. Nefes alırlarken karınları şişip iner. Karından nefes alıp verirler. Doğduğumuzda doğru olan şekliyle nefes alıyoruz ama sonradan -ki yaklaşık 2 yaş sonrası başlarmış- hastalık, stres, yaşam tarzı vs... etkenler bize bu yetimizi unutturuyormuş. Doğrusu ağzımızdan değil burnumuzdan nefes alırken, göğsümüzü değil karnımızı, diyaframımızı iterek şişirmek. Verirken de midemiz sırtımıza yapışacak şekilde içerde hiç hava kalmayacak şekilde nefes vermek. Doğru nefes almanın temel faydaları, 1- Doğru nefes almak ve diyaframı kullanabilme kabiliyeti kazanmak, 2- İrade kazanımı ve ego kontrolü sağlamak, 3- Farkındalık oluşturmak, 4- Bilinçaltı kayıtlarını ortaya çıkartmak, çözmek ve temizlemek, 5- Yaşamda kolaylıklar sağlayıcı tekniklere sahip olmak. Gerçekten doğru nefes almayı yaşam tarzı haline getirdiğinizde tek birgünde bile farkı farkedebiliyorsunuz. Yukarıdaki temel faydaların yanında benim gözlemlediklerim sindirim sistemine masaj etkisi yapması dolayısıyla karın yağlarınızı yakabiliyorsunuz, zindelik hissi veriyor, ağrılı ve uzun süren kramplarınız varsa(benim çok oluyordu) azaltıyor,fiziksel duruşunuz değişiyor, dikleşiyorsunuz, unutkanlık azalıyor, uyku düzeni sağlıyor, pozitif düşünüyorsunuz. Şu anda aklıma gelenler bunlar... Ayrıca doğru nefes almak çok fazla oksijen almak anlamına da gelmiyor. Gerektiği kadar oksijeni gerekli ve doğru yerlere doğru zamanda göndermeyi sağlıyor. Öyle ki Sufiler sayılı nefes alırlarmış. Aynı şekilde başka dinlerde de nefes tekniklerinin önemi çok büyük. Kapalı ve küçük bir alanda kalmak zorunda olduğunuzu düşünün. Endişe ve korkuyla aldığınız kısa nefesler ortamdaki oksijeni kısa sürede tüketip fazla karbondioksit üretmenize yolaçar. Oysa doğru ve idareli, dolayısıyla kaliteli nefes almak böyle bir durumda hayat kurtarıcı olabilir. Bununla birlikte her soruna göre uygulanabilecek ayrı nefes teknikleri mevcut. Bunları da fırsat buldukça paylaşacağım. Şimdilik genel doğru nefes tekniğinden bahsettim. Doğru nefes alma Dünya Sağlık Örgütü'nün standartlarına göre: *Ciğerleri dakikada 4 ile 6 litre arasında hava ile doldurmak. *Nefes alıp verirken göğüs yerine diyaframı hareket ettirmek: Çünkü diyaframın kullanılması daha ağır ve her seferinde daha fazla hava teneffüs etmemizi sağlar. Ayrıca diyaframın hareket etmesi karın bölgesindeki organlara masaj etkisi yaparak göğüs ve karın boşluğundaki basınç farklılığını ortadan kaldırır. Mide ve safra kesesinin yukarı hareketini engelleyerek, reflüyü (mide suyunun yemek borusuna ve daha yukarlara çıkması) ve çeşitli safra kesesi hastalıklarına iyi gelmektedir. *Solunumu ağız yerine burundan yapmak. (Ağızdan nefes almak nazal bölgede ve bronşlarda istenmeyen mukozalı salgılara yol açabilir.) Doğru nefes alıp veremeyen insanlar karbondioksite daha duyarlıdır; karbondioksitli ortamlarda daha sık ve kısa nefes alıp verirler. Düzenli solunum yapan insanlarda karbondioksitli ortamlarda, heyecan ve stres sırasında, daha normal tepkiler verirler, kırmızı kan hücreleri oksijeni organlara daha kolay taşır. Ara sıra yapılan nefes egzersizi de doğru nefes alıp vermemize yardımcı olacaktır. Basit, fakat faydalı bir nefes egzersizinin adımları şöyledir: 1-Burnunuzdan yavaş bir şekilde ama alabildiğinizce çok nefes alın. 2-Sonra yine yavaş bir şekilde ağzınızdan verin. 3-(1) ve (2)'yi bir kere daha tekrarlayın. 4-Şimdi de burnunuzdan nefes almaya başlarken ağır ağır dörde kadar 5-sayın. 6-Nefesi vermeye başlarken de altıya kadar sayın. Nefes vermeyi, nefes almaktan daha yavaş yaptığınızdan emin olun. Nefes verirken kaslarınızın rahatladığını ve gevşediğini hissedin. Bu nefes egzersizini gerildiğiniz veya bunaldığınız herhangi bir yerde ve zamanda yapabilirsiniz. Günde en az 40 kere derin nefes alıp verin. Eğer sigarayı yakın bir zamanda bırakmışsanız, derin nefes alıp vermek oksijen alım miktarını yükselterek sigaranın zararlı etkilerini kısa zamanda azaltacaktır.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Spor Sağlığa Zararlı-dır-ymış!!!

Geçtiğimiz aylarda tesadüfen bu makaleyi okudum. Başlığı ilk okuduğumda kelime oyunu yapılıyor, konu başka yere bağlanacak herhalde dedim. Her satırda daha da hayretler içinde kalarak okumaya devam ettim. Yoldan geçen ya da kahvede oturan adamın teki yazmış diye düşünebileceğiniz yazıları bir doktor yazmış !!! Sağlık Bakanlığı' nın sitesine girip şikayet maili attım. 3-4 kez denedim ama site hata verdi. Özellikle kadınlar konusunda yazdıkları çok canımı sıktı ve o doktorun ilk karısı olmak üzere bütün kadın yakınlarına, personeline bile üzüldüm, doktora ise acıdım. Nasıl bir zihniyettir bu? Buyrun okuyun: SPOR SAĞLIĞA ZARARLIDIR

Etrafınıza baktığınızda her şeyin bir ömrü yani kullanma süresi olduğunu görürüsünüz. Araba, kapı, Tv, boya, yiyeceklerin üzerinde yazan tarihler hatta dünyanın ve güneşinde belli bir süre sonra yok olacağını bilim söylemiyor mu? Peki, her şeyin bir kullanma süresi varken insanın niye olmasın?

Health Question & Answer Session:

Sağlıkla İlgili Soru ve Cevaplar:

A: I've heard that cardiovascular exercise can prolong life; is this true?

B: Your heart is only good for so many beats, and that's it...Don't waste them on exercise.

Everything wears out eventually. Speeding up your heart will not make you live longer; that's like saying you can extend the life of your car by driving it faster. Want to live longer? Take a nap

A: Kardiyovasküler eksersizlerin hayatı uzattığını duydum, doğru mu?

B: Kalbinin ömrün boyunca atacağı sayısı bellidir, hepsi bu işte.. Eksersizle bu sayıyı yeme.

Her şey zamanla eskir. Kalbini hızlandırmak hayatını uzatmıyor; Bu, arabayı hızlı kullanınca ömrü de uzar demek gibi bir şey. Uzun mu yaşamak istiyorsun? O zaman uyu.

İnsanın genetik yapısı 150 sene yaşamak üzere ayarlanmıştır tıpkı kaplumbağa gibi, biz ise onu spor, beslenme ve stres ile 70-80 seneye indirmişiz. Peki bunu nasıl beceriyoruz. Yukarda bahsettiğim üç etken,bazı organlarımızı fazla kullanarak onları eskittiğimiz için. Hiç bir organımız kendisini yenilemiyor ve bundan dolayı da bazı hastalıkları kök hücre ile tedavi etmek için çalışılıyor. Organlarımız ve onları besleyen damarlar kendi kendine yenilenmediğine göre, kullanmamıza bağlı olarak zamanla eskiyecek(yaşlanacak)ve kullanım süresini dolduracak.

Bir arabayı düşünelim, motorun ömrü 300 bin km olsun, siz bu km'yi10 senede de yapabilirsiniz, 20 hatta 30 senede de. İşte spor ve stresle kalp, damar ve akciğerlerinizi, çok yiyerek de karaciğer, pankreas, mide ve barsaklarınızı, hem yemekle hem de spor yaparken ortaya çıkan toksik maddelerle de beyninizi tahrip ediyor ve yıpratıyorsunuz. Yoksa Alzheimer ve beyinle ilgili diğer yaşlılık hastalıkları neden ortaya çıksın.

Kadınların uzun yaşadığını ve hatta birçok yerde dullar apartmanı var diye espri yapıldığını duyarsınız. Bu genelde kadınlardaki östrojen hormonunun varlığına bağlanılır. Peki hiç düşündünüz mü, anneniz, ablanız ve etraftaki bayanların hangisinin eşofmanları giyip koştuğunu, saatlerce yürüdüğünü, bisiklete bindiğini veya yüzdüğünü. Bu dediklerimi nadiren görmüş veya hiç görmemişsinizdir. Kadınların erkeklerden neden çok yaşadığının sebebi ortada.

1. Spor yapmazlar. Kaplumbağa gibi ev işlerini, yemeği yavaş yavaş akşama kadar strese düşmeden para kazanma derdi olmadan yaparlar.

2. Kahveye gel çaya gel ile komşuları ile yapılan konuşmalarla stres atarlar.

3. Öğleden sonra hafif kestirirler.

Eee, onlar uzun yaşamasında biz erkekler mi uzun yaşayalım. Organlarını yıpratacak eskitecek tek şey yapmazlar (yemek hariç).

Koşan hayvanların hepsinin ölüm yaşında, erkek ve dişi arasında, insanlarda olduğu kadar açık bir fark yok. Neden onlarda dişilerde erkekler kadar, hatta daha fazla koşarlar. Halbuki onlarında dişilerinde erkeğe göre çok fazla östrojen vardır. İnsan dişisini koruyan östrojen, hayvan dişisini niçin korumasın. Demek ki ortada başka bir faktör veya faktörler var ama biz farkında değiliz.

Eskimolar neden fazla yaşarlar, herkes balık yediklerinden diyecektir. Evet balıkta bir etken fakat Eskimolar spor yapmazlar yani, buzda koşamazlar, tenis, futbol ve diğer sporları yapamazlar çünkü düşerlerse bir yerlerini kırarlar. Onlar sadece yürürler birde kendilerini soğukta muhafaza ederler. Bir kilo kıyma alın yarısını tezgahın üstüne diğer yarısını buz dolabına koyun hangisi daha fazla dayanır? Tabi ki buzdolabındaki fazla dayanır. Peki, dağdaki insanlar niye fazla yaşarlar onlarda mı balık yerler, hayır onlar et ve ot yerler birde hava orda soğuktur ve de spor yapacakları yer yoktur, hatta orda oksijen azdır, koşamazlar top oynayamazlar. Kaplumbağa'nın hiç koştuğunu gördünüz mü, hep yürür fakat 150 sene yaşar ya filler niye fazla yaşar herhalde nadiren koştukları için köpek, aslan vb. koşan tüm hayvanlar kısa yaşarlar.

9.2006 vatan gazetesi 6. sayfa: Uzun yasamanın sırrı sadece genlerde değil. Bilim adamları 20 yıl önce, ortalama ömrün çevre, beslenme ve egzersiz gibi faktörlere bağlı olduğunu söylemişler ve büyük destek bulmuşlardı. Ancak sonra yaşam süresini belirleyen faktörün 'genler' olduğu inancı ağırlık kazandı. Son araştırmalarda genlerin tek başına bir insanın ne kadar yaşayacağı konusunda tahmin yürütmeye yetmeyeceğini gösterdi. Aynı genetik özelliklere sahip, aynı çevrede yaşamış, aynı yemekleri yemiş tek yumurta ikizlerinde birinin çok dinç olabileceği, diğerinin ise hastalıklardan şikayet edebileceğini gösteriyor. Bu durum ikizlerin 10 yıl ara ile ölebilmesine neden oluyor. Uzmanlar yaşam süresini etkileyen faktörlerin genetik yapı olduğu kadar hastalıklar, beslenme tarzı, yaralanmalar, kazalar hatta bazı durumda ''şans''tan oluştuğunu belirtiyor.

Evet bana göre, bunların yanında spor ve karbonhidrat'lı gıdalar yiyerek insülin salgılatmak ve insülin direncine sebep olmak. Şimdide sporun tek faydalı olduğu noktayı konuşalım. Evet spor sizin akciğer kapasitenizin devamını sağlar. Normalde insanların akciğer kapasitesi 3-6 litre arasındadır siz çocukken bunun hepsini kullanırsınız ve o yüzdendir ki çocuklar koşar oynar sizin yapamayacağınız aktiviteyi sergilediği halde yorulmazlar çünkü akciğerlere girip çıkan oksijen, yapılan eforu karşılar. Bu akciğer kapasitesi giderek hareket azaldığı için düşer ve sizde biraz fazla efor yaptığınızda soluk soluğa kalırsınız. İşte spor bu kapasitenin azalmasını önlediği için sporla kendinizi daha dinç ve zinde hissedersiniz.Fakat organlarınızı eskittiğinizi ve onların ömrünü kısalttığınızı düşünmezsiniz. Peki spor yapmadan akciğerlerimizi nasıl formda tutabiliriz? Bunu sağlamak için fırsat buldukça derin derin " ama kaburga kemiklerinin genişleyip ayrılacakmış hissini ve hafif de gerilmeye bağlı ağrı oluşuncaya kadar" nefes alıp vereceğiz. Böyle nefes almayı her yerde otururken, yatarken, arabada, tuvalette v.s yapacağız ve birde fazla yüksek olmayan yerlerde asansör yerine merdiven kullanacağız ve merdivenlerin başında bu şekilde nefes alıp vermeye başlayacağız. Böylece kendimizi eskitmeden spor yapmış gibi dinç ve sağlam olabileceğiz.

Yine kadınların, erkeklerden daha çok yaşamalarının ve erkeklerde enfarktüs yaşının 20 lere kadar inmesinin esas sebebi, erkek çocuğunun 2-3 yaşından başlayarak koşması, oynaması, zıplaması ve yerinde duramaması, sonunda da gününü sokakta geçirmesidir. Kız çocuğu ne yapar evde evcilik oynar oturduğu yerden bebeği solundan alır sağa koyar uyutur, sağından alır sola koyar yemek yedirir. Böylece birinin damarları, kalbin hızlı çarparak, akciğer ve adalelere oksijenli kanı yetiştirmek için debisini ve akım hızını yükselterek milyon defa damar cidarına basınçlı kanı vurdurarak onu yaralaması ve de çatlatması, sonunda da kollesterolun gelip çatlağı kapatmak için damar duvarını sıvaması yani damar sertliğinin erkelerde çocuk yaşta başlamasıdır.

HERZAMAN SÖYLÜYORUM, SPOR YAPARAK KALB VE DAMARLARINIZIN, YİYEREKTE PANKREAS BAŞTA OLMAK ÜZERE DİĞER

ORGANLARINIZIN KULLANMA SÜRESİNİ KISALTMAYIN.

Vatan gazetesi 17.11.2006 sağlık köşesinden: Kalbi daha az atan daha çok yaşıyor,

Fransız ulusal sağlık ve araştırma enstitüsü (İnserm)tarafından yapılan araştırmaya göre,

Kalbin daha az atması ömrü uzatıyor. 20 yıl boyunca 4 bin erkek üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, dinlenmiş bir durumdayken kalbi, gün içinde attığından 7 kez daha az atan orta yaşlı birinin 20 yıl içinde hayatını kaybetme riski yüzde 20 azalıyor. Nabzı 7 ve üzeri atanların ise aynı sürede ölme riski yüzde 78 artıyor. Ortalama nabız sayısı 60-80 dir. Yani, normal fonksiyonlarınızın dışında kalbinizin, her fazla atışında ve yaşamak için gerekli olan gıdanın dışında alınan her lokmanın sizi bir adım daha ÖLÜME yaklaştırdığını unutmayın.

Amerikan bilim ve teknoloji dergisi Wired insanoğlunun en çok merek ettiği

“Neden ölüyoruz?” sorusuna şu yanıtı veriyor.(vatan gazetesi 4.2.2007)

Arizona Üniversitesi'nden Brian Enquist şöyle diyor: Bir fareyi elinize aldığınızda

Kalbinin ne kadar hızlı attığını görürsünüz. Mavi balinanın kalbi ise kilise çanı gibidir (dakikada 7). Uzun aralıklarla ve çok yavaş atar. Ama ikisi de yaklaşık 100 milyon kalp atışı sonra ölür. Tabii bunu kalbi çok hızlı attığı için fare 2 yılda, balina ise 80 yılda tamamlar.

Fillerinde kalbi yavaş attığından uzun yaşarlar. Yukarda dediğim gibi spor yaparak kalbinizi ne kadar çok attırırsanız ömrünüzü o kadar kısaltırsınız.

Çukurova Üniversitesi Tıbbi Bilimler Deneysel Araştırma ve Uygulama Merkezi

FARE:


Solunum hızı 94-163 / dak Kalp hızı 325-780 / dak Yaşam süresi 1.5-3 yıl

SIÇAN:


Solunum hızı 70-115 / dak (ort 85) Kalp hızı 250-450 /dak Yaşam süresi 2.5-3.5 yıl KOBAY:


Solunum hızı 42-104 (84) /dak Kalp hızı 230-380 /dak Yaşam süresi 4-5 yıl

Hazırlayan; Op. Dr. Bülent Tahir TANRIDAĞLI

www.tanridagli.com