Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2013 Çarşamba

Beyoğlu'ndan Kitap Manzaraları

Bugün yine Beyoğlundaydık, gezmeye doyamadağım Beyoğlu'nda.
Her pasajı, her kitapçıyı tekrar tekrar gezsem sıkılmam, oranın atmosferi ve dokusu İstanbul'un başka biryerinde yok benim için.
İmge, Müge, Seda ve ben 4 blogger beraberdik. Sohbet muhabbet, bolca gülmece ile çok güzel bir gün geçirdik.
Ne içtiniz ne yediniz derseniz onlar belki anlatır blogunda:) ben bugün kitapçılara götüreyim sizi, daha doğrusu bugün gözüme çarpan kitap ve kitap raflarına bakalım.

Not: Robinson Crusoe 389 Kitabevi içinde yaşanılası kitapçılardan biri benim için, fotoğrafların çoğu da oradan...




Eski kitap dolu raflar ne kadar büyüleyici bir görüntüdür, hatta içindekiler daha merak uyandırıcı belki de....





Sanatla ilgili kitap rafları buaralar önlerinde uzun süre geçirdiklerim..





Bu da piskopat bir kitap arkadaş... daha doğrusu Marvel takıntılılara deneme testi... 2500 soruluk:)


Bu rafa da bayıldım içinde bir de pembe kapaklı üstünde kedi resimli bir kitap var, fingerprint art adında, çocuklara yönelik parmak boya ile yapılabilecek şekilleri gösteriyor. Çok sevimli.....

Game of Thrones'un bizim için önemi büyüktür....


Bu kitabın kağaı da çok albenili geldi bana, arka kapağındaki yazı da hayli ilgi çekici...


15 Şubat 2012 Çarşamba

Kardeşimin Kitabı ve Röportajımız - İsmin Marka Hali



Duygu Phillips, Türkiye’nin ilk Marka İsimlendirme Rehberi olarak tanımlanan kitabı İsmin Marka Hali’nin yazarı, aynı zamanda benim de sevgili kardeşim.
Duygu ile kitabını ve kendini anlattığı bir röportaj yaptık.

Bu kitapta Duygu, marka isminin önemini, marka isimlendirme konusunda yapılmış olan hatalardan örnekleri, yeni isim tasarlarken kullanılan teknikleri paylaşıyor.

Yazım dili, uslubu ve güncel örnekleri ile elinize aldığınızda merakla devam edeceğiniz bir kitap. Tüm samimiyetimle tavsiye ediyorum okumanızı...

"Markalar aslında hepimizin hayatında. Hepimiz markaları kullanıyoruz, satın alıyoruz, birbirimize tavsiye ediyoruz, bahsediyoruz, televizyonda görüyoruz, radyoda duyuyoruz. Ama isimlerine hiç dikkat etmiyoruz. Bu isimler nereden geliyor, ne anlam ifade ediyor bilmiyoruz. Aslında çok eğlenceli ve ilginç bir konu." diyor Duygu...

Röportajın tamamı burada http://www.ajandadergi.com/index.php/2012/02/ismin-marka-hali-duygu-phillips-ile-roportaj/
Ayrıca röportajın altına yorum bırakanlardan bir kişiye bu kitabı armağan ediyoruz.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Günün Önerileri 4 Temmuz Pazartesi

Geçmişi geçmişte mi bırakırsınız yoksa unutmak istemediğiniz zamanları bir şeylerle hep ileriye mi taşırsınız?
Çocukluğumuzdan beri sakladığımız birşeyler mutlaka vardır. En basitinden fotoğraflar.
Aslında hafızamız herşeyi saklamak için kocaman bir kayıt sistemine sahip ama eşyalar anıları geri getirmede ve canlı tutmada çok etkili bir işlev görüyorlar, bazen hiç hatırlamadığımız çok eskiye ait bir anıyı, sakladığımız birşeyle o günkü gibi yaşar hale geliyoruz.

Bir de düşüncelerimizi ve yaşadıklarımızı yazdığımız kağıtları veya defterler varsa işte onlar bizim en değerli yaşam şahitimiz değilmidir.
Evet, bugünkü önerilerimin teması Anılar olacak.


11'e 10 Kala

Yönetmen: Pelin Esmer

Oynayanlar: Mithat Esmer, Nejat İşler
Yıl: 2009
Ödüller: Yerli Yabancı Festivaller 15 ödül sahibi

Belgesel türünde bir film, Mithat Esmer aslında kendini oynuyor diyebiliriz, elbette bir senaryoya bağlı kalarak. Nejat İşler ise mükemmle performans gösteriyor tabii ki söylemeye gerek yok.

83 yaşında ki Mithat bey, gazete başta olmak üzere pek çok şeyin koleksiyonunu yapmaktadır. Yıllardır biriktirdiği şeyler evinde o kadar yer kaplar ki, yürümek için bile çok küçük alan kalmıştır.

Tek bir koltuğu ve bir yatağı dışında başka eşyası yoktur. Eşinden de koleksiyonu için vazgeçmiştir.
Hergün yeni parçalar ve gazeteler almak üzere dışarı çıkar.

Yaşadığı apartman depreme dayanıklı değildir ve apartman sakinleri bir müteahhitle anlaşıp yeni bir bina yaptırmak ister ama Mithat beyin bu anlaşmayı imzalamaya hiç niyeti yoktur.
Komşularının şikayeti üzerine evine gelen denetimciler yüzünden bazı eşyalarını apartmanın deposuna kaldırmak zorunda kalır. Apartamanın kapıcısı Ali ona bu konuda yardımcı olur. Ali ayrıca Mithat bey'in alışverişlerini de yapar ve bir apartman binasıyla sınırlı bilgisi genişler. Fakat Ali'nin para hırsı yüzünden Mithat bey bu yardımları pahalıya ödeyecektir.


Zaman Satan Dükkan - Fıstık Ahmet Tanrıverdi

Zaman Satan Dükkan kitabında Büyükadadaki yaşama dair anılar anlatılmakta kısa kısa. 1950 liler, 60 lar dönemi. Benim bilmediğim yaşamadığım bir dönem.


Şimdiyle kıyaslayınca aslında zor bir dönem, yokluk dönemi, kalkınmaya çalışma dönemi, siyasi karmaşanın yaşandığı, teknolojinin gelişmediği bir dönem, amaaaa bunun yanında insan ilişkilerinin çok daha kuvvetli, sıkı ve samimi olduğu bir dönem.

Geleneklerin hissedilerek ve heyecanla yaşatıldığı, akrabalık, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu, çocukların sokaklarda rahatça oynadığı, oynarken yaratıcılığını kullandığı (çünkü oyuncak yok), fiziksel ve ruhsal olarak daha çok geliştiği bir dönem.
 Eğlence anlayışı basit ama birlik ve beraberliği sağlayıcı, sohbetlerin bol olduğu, paylaşımın yüzyüze olduğu bir dönem. Cambazhaneler, ortaoyuncular, hele birde buna farklı kültürleri eklerseniz düşünün renkliliği.


Mozaiği oluşturan her parçanın, inancını ve geleneklerini yaşattığını ve bunu herkesin heyecanla samimi olarak paylaştığı bir ortam Büyükada. Bayramlar, Noel, paskalya, yortular, hamursuz haftası, zadik, vs beraberce kutlanmış.

O zamanlar şimdilerde kalmayan seyyar satıcılarda var, bohçacı, iğneci, makaracı, lağımcı (!), sakacı (sucu), yoğurtçu, leblebici, yorgancı, kırık tabak tamircisi, muslukçu, tenekeci, kalycı, eskici, sülükçü (!), sokaklar bunların sesleriyle gün boyu inliyor.

O dönemde Büyükadada gezinmek isterseniz Fıstık Ahmet Tanrıverdi'nin anılarıyla bir tura çıkmanızı öneririm. Belki çocukluğunuza dair size de bazı şeyler anımsatır veya o dönemle ilgili anne babalarımızın nasıl yaşadığına dair fikriniz olur.

Michel Camilo - Giovanni Hidalgo


Önde gelen piyanist ve bestecilerden Michel Camilo İstanbul’da.
Caz, swing ve Latin tınılarını kusursuz bir piyano tekniğiyle bir araya getiren, Grammy, Emmy ve Latin Grammy ödüllü Camilo, son albümü Mano a Mano’da yer alan parçaları ve sevilen bestelerini yorumlarken, sanatçıya Charles Flores ve Giovanni Hidalgo eşlik edecek.

Yer:İstanbul Arkeoloji Müzesi,  Osman Hamdi Bey Yokuşu, GÜLHANE / İstanbul
Tarih : 04 Temmuz 2011 Pazartesi 21:00
Bilet Satış Yerleri :Biletix


22 Şubat 2011 Salı

Sahilde Kafka - Haruki Murakami

Entelektüel bir yazardan mistik bir hikaye Sahilde Kafka.

Genç bir delikanlının ergenlik çağından geçişini ve yeni bir idrak seviyesine ulaşmasını metaforlar ve sembollerle çeşnilendirerek okuyucuya sunuyor Japon kült yazar Haruki Murakami.

Romanını kurgularken merak seviyesini hep yüksekte tutmayı başarmanın yanısıra birbirinden bağımsız görünen ama aslında girift bir yapıya sahip hikayelerin, karışmış bir yumağı açar gibi teker teker düğümlerini çözüyor. Okuyucuya ise sabır ve emek isteyen bir okuma süreci ve anlam kazanmayı bekleyen bir dolu sembol ve algorik betimlemeleri çözümlemek kalıyor.

Sahilde Kafka geçmişle günümüz arasında mekik dokuyarak zamanları birbirine bağlarken, tesadüf eseri biraraya gelen karakterleri de kaderin cilvesiyle açıklıyor. İnanç, kader, gelişim ve bir dönüşümü konu alan hikaye bir yandan da edebiyat, jazz, klasik ve rock müzik konularında derin bilgiler veriyor.

Hikayede esas olarak 15 yaşında bir genç olan Kafka Tamura, babası yüzünden Oedipus kehanetini gerçekleştireceğine inandığı için evden ayrılır. Yaşıtlarına göre olgun, bilgili ve disiplinli bir çocuktur. Annesi yıllar önce üvey kız kardeşini alıp evden ayrılmıştır. Kafka Tamura kehanetten kurtulmak isterken hiç beklenmedik olaylarla karşılacaktır.

Bununla paralel Nakata adında 60′lı yaşlarında zihinsel yetileri kısıtlanmış bir adam gizemli bir serüvene atılmıştır. En büyük özelliği kedilerle konuşabilmek olan Nakata, kendisinin de açıklayamadığı sadece hissedebildiği gerçeküstü olayların başkahramanı olmaktadır.

Bu iki karakterin yanısıra entelektüel kütüphane görevlisi Oşima, acı dolu ve gizemli bir geçmişe sahip Saeki hanım ile iyi niyetli ama cahil tır şöförü Hoşino hakkında derinlemesine bilgi sahibi olacaksınız.

Genel anlam itibariyle bu bir dönüşüm hikayesi, bu öyle bir dönüşümki genç bir insanın fiziksel, cinsel ve zihinsel bir olgunluğa ve idrak seviyesine erişmesini sembolize etmekte. Bütün semboller bu bakış açısıyla bir anlam oluşturabilir.

Johnny Walker, Albay Sanders hikayenin beyaz tavşanları olurken, gökten yağan balık ve sülükler, bilgiç karga, giriş taşı, ruh emen kaval, romanda fantastik boyutu ve alegorileri oluşturmakta.

Haruki Murakami


Kitap bittikten sonra okur bir müddet taşları yerine oturtma mücadelesi verecek ve doğal olarak pek çok soruya cevap arayacak. Yazar Haruki Murakami okuyucularını düşünüp internet üzerinden soruları yanıtladığı bir site oluşturmuş ve şuana kadar gelen sekizbin postadan binbeşyüze yakınını cevaplandırmış. Kendisiyle yapılan bir röportajda, kitabın anlaşılır hale gelmesi için birkaç kez okunması gerektiğini ve her okumada soruların cevaplarının belireceğini söylemiş.

1949 doğumlu Japon yazar ve çevirmen Murakami ilk romanından itibaren edebiyat ödülleri almış, romanları 40 ın üzerinde dile çevirilmiş ve Sahilde Kafka ile Franz Kafka ödülünü almıştır. Diğer eserleri arasında ‘Zemberekkuşu’nun Güncesi’, ‘İmkânsızın Şarkısı’, ‘Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’ ve ‘Yaban koyununun İzinde’ yeralmaktadır.

Murakami kedilere olan tutkusu yüzünden romanlarında bu figürü kullanmayı hiç ihmal etmez, tıpkı bu romanda karşılacağınız gibi. Ayrıca hayatının ayrılmaz parçası müziğin romanlarının içinde mutlaka yer aldığını belirten yazar, okuyucuya da romana eşlik edecek müzikler öneriyor. Örneğin Sahilde Kafka’nın son virajında okuyucunun kulağında Beethoven’ın “Arşidük Üçlüsü” mutlaka çalacaktır.

Gerçekle hayalin içiçe geçtiği, mistik yapıda bir iç yolculuğuna tanık olmak ve bir dönüşümü yakından izlemek istiyorsanız Sahilde Kafka’yı okumanızı tavsiye ederim.


Not: Bu yazım 16 Mart 2010 tarihinde http://www.artimetre.com'da/ yayınlanmıştır.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Teneke - Yaşar Kemal

Zaman yolculuğu yaptım, 50 li yıllarda Çukurova'ya gittim.
Önce Resul Efendi'yle tanıştım. Kaymakam vekili olmuş tam da emekliliğine 1,5 yıl kala. Hem de pirinç ekme döneminde. Şimdi tüm çeltikçiler, ekim için ruhsat istiyorlar. Resul efendi  bu izni verirse ne olacağını biliyor da o yüzden direniyor, he deyip geçiyor. Bir yandan da çok korkuyor; izni vermediği için başına kötü birşey geleceğini biliyor. Yeni kaymakam biran önce gelse diyor içinden.

Pirinç yetiştirmek pamuktan çok farklı. Çok su istiyor, bataklık seviyor. Bataklık sinek demek, sinek ise sıtma. Her yıl sıtmadan onlarca insan ve çocuk ölüyor. Çeltikçilerin umrunda değil. Pirinç bire seksen veriyor, sanki bir maden, mili kurtuluş diyorlar.

Birgün yeni kaymakakam geldi kasabaya. Genç daha 24 yaşında, heyecanlı, hevesli, kasabayı kalkındıracak, sıtmaya son verecek.

Çeltikçiler, onu öyle birkarşıladılar ki, kendini ünlü Türk büyüğü sandı zavallı, bu sarhoşlukla imzalayıverdi birkaç ruhsatı. 

Resul efendi olacakları biliyor, delikanlıyı uyarmak istiyor ama korkuyor, ona kanunu göstermek istiyor, ruhsat için gereken kuralların yerine getirilimediğini söylemek istiyor.
Ama çeltikçiler bilir onun söylediğini, ya ona zarar veirlerse.

Çeltikçi Okçuoğlu ruhsatı alır almaz bastı suyu gece gündüz. Ruhsata göre arazisinin ortasında kalan köy çamura bulandı. Bütü köylü bir gecede sular altında kaldı.
Bu gidişle evleri yıkılacak, sinekler basacak bütün kasabayı, sıtma başlayacak yine.

Resul efendi dayanamadı verdi kanunu genç kaymakama.
Kaymakam ne mi yaptı. Zorlu bir mücadele başlattı.

İşte bu zorlu, üzücü ve elden birşey gelmez mücadeleden geliyorum.

Yaşar Kemal kendi doğduğu büyüdüğü yerler hakkında yazdığı bu uzun hikayesinde çok akıcı ve sade bir dil kullanarak hem ülkemizin bir dönemki gerçeklerini gösteriyor hem de din dil ırk ayrımı yapamadan insanların biribirine kenetlenmesinin nasıl olacağını kanıtlıyor.

Devamını merak ediyorsanız mutlaka okuyun, bencilliğin insanın en acımasız yanın olduğunu birkez daha görürsünüz.

Not: Cerencim bu kitap tanışmamızın bir anısı olarak benim için çok önemli, 1963 basım olmasıyla ise çok özel bir yer edinecek kitaplıkta. Çok teşekkür ederim. Çok keyifle okudum.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kitab-ül Hiyel - İhsan Oktay Anar

Kuledibindeki Tamburlu kıraathane erkanı arasında Sultan Abdülhamid Han devrinde henüz hayatta olan Çeşm-i Ela Süleyman Dede Efendi’nin rivayet ettiğine göre, Kabakçı Vakası sırasında kapısını penceresini sıkı sıkıya kapatan Yafes Çelebi, bir mum ışığı altında kendisini istida yazmaya vermişti. Yeniçeri taifesinin Sultan Selim’e başkaldırdığını işitince istidasını yeniden kaleme aldı. Fakat Lodosçu Feridun Efendi’nin adı bilinmeyen bir zattan naklettiğine göre, o istidadan ziyade bir nutuk hazırlamaktaydı ki bu iş için bir belagat kitabını baştan sona hatmetmişti. Kolayca tahmin edilebilceği gibi bu defaki amacı, padişahın bizzat kendisiyle konuşmak ve onu hiyel ilminin yararları konusunda ikna etmekti.’


İçinizden bu kitabı nasıl okurum, ne kadar çok eski kelime var diyebilirsiniz.
İhsan Oktay Anar’ın kitaplarını daha önce okumuş olanlar bilir, Osmanlıca-Farsça- Türkçe karışık bir dil kullanıp günümüzde pek kullanılmayan kelimelerle okuyucuyu karşı karşıya bırakarak başlarda biraz zorlar gibi gözüksede bir iki sayfa sonra bu yeni dile hakim olmak ve bundan bir haz almak sizi şaşırtabilir.

Romanın anlatımına adından başlamalı bence. Kitab-ül Hiyel ne demek ve bize nasıl bir hikaye sunacak.

Hiyel iki anlamlı bir sözcük olup Frenkçede mekanik, Arapçada ise hile, aldatmaca anlamına gelmektedir. İşte bu ikisinin birleşiminden çeşitli hilelerle ilimin birleşmesinden oluşan ve kudret sahibi olmaya yönelik mekanik icatlar kitabı olarak çevirmek istiyorum.

Romanda, kahramanların başına gelen traji- komik hikayeler anlatımının yanısıra, 20.yy Osmanlı’sındaki siyasi gelişmeler ve önemli olaylar kitabın kurgusu içinde yer alırken, felsefi alt metinlerle donatılmış birçok hikayeden bahsedilmekte ve bütün bunların yanında semavi dinlere de göndermeler yapılmaktadır.

Roman, 3. Selimin padişahlık dönemiyle 2. Meşrutiyetin ilanı arasındaki yaklaşık bir asırlık zaman dilimi içinde İstanbul’da geçmekte ve peşpeşe üç ayrı hiyelkarın eğlenceli hikayesini anlatmaktadır.

İlk hiyelkar Yafes Çelebi, çocukluğunda kılıç ustalarının yanında çalışmış fakat mühendisliğe olan merakı ve kıvrak zekasıyla mekanik, matematik, kimyasal patlayıcılar gibi birçok şeyi öğrenip padişahın ordusunda kullanılmak üzere denizaltında gidebilen ve düşman gemilerine gizliden saldırabilen savaş araçları ve savaş makinaları üzerine icatlar yapmış ve yaşamını padişahtan onay alıp bunları hayata geçirmeye adamıştır.

Kitapta, debbabe, zülkarneyn, kallab ve tahtelbahir isimli bu karmaşık yapılı savaş araçlarının tasarımları ve işleyiş prensipleri, çizimlerle ve yalın bir mühendislik diliyle anlatılmaktadır. Bunların yanısıra bu hiyelkarın, icatlarına gereken parayı bulmak için iktidar ve zenginlik hayalleriyle kandırdığı zavallı Zencefil Çelebi’nin, kocakarıların hamamdan getirdiği bilgilerle görmeden aşık olduğu kızın başlık parası için Şam’da yıllarca biriktirdiği altınları harcaması, saraydan gereken izinler için yaşanan bürokrasi kaosu ve rüşvetler, hırsız saksağanların ganimetleri, cinli şişeler ve yaptığı küçük el bombalarıyla düşmanlarını havaya uçuruşlarını konu alan eğlenceli hikayeler yer almakta.

İkinci hiyelkar, Yafes Çelebinin parayla satın aldığı kölesi Calud ise sahibinden öğrendiği hiyel ilmiyle devr-i daim makinasını yaratıp sonsuz gücün iktidarıyla dünyaya yeni bir düzen getirme çabaları içindedir. Fiziksel ve cinsel gücüyle övünen ve başına ne geldiyse kibiri ve açgözlülüğünden gelen iri cüsseli vahşi ruhlu Caludun traji-komik hikayesinde ise hiç büyümeyen hep çocuk kalan ve demiri kolaylıkla eğebilen Davud ile dinsel göndermeler yapılmaktadır.

İki hiyelkarında ortak amacı olan tabiatın kuvvetlerine hükmetme tutkusu son olarak, Calud’un çocukken yetimhaneden aldığı Üzeyir’in hikayesinde anlatılmaktadır. Calud tarafından beyni yıkanarak onun düşünce ve icatlarını gerçekleştirme çelişkisi içindeki Üzeyir’in hiyelkarlıktan hayalkarlığa geçiş süreciyle roman sona ulaşmaktadır.

Keyifle okunacak bu kitap, sizi zaman zaman güldürecek, pekçok noktada düşündürecek, tarihi olayları hatırlatacak, mekanik bilgisi kazandıracak ve hikayede gizlenmiş çeşitli göndermeleri bulmanın zevkini yaşatacak.

Bu kitabı okuyup beğenenlere İhsan Oktay Anar’ın ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası’nı da mutlaka öneririm.

Not: Bu yazım http://www.artimetre.com/ 'da 20 Ocak 2010 tarihinde yayınlanmıştır.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Franny ve Zooey - J.D. Sallinger

Salinger'ı okuyanlar bilir. Hayali bir "Glass ailesi" yaratmıştır. Bunlarla ilgili kısa hikayeler yayınlamış, daha sonra hepsi biraraya getirilip "9 Öykü" adı altında bir kitap ortaya çıkmış. Salinger, aile bireyleri ile ilgili detaylı olarak iki kitap daha yazmış biri  "Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour", diğeri ise "Franny ve Zooey". Salinger ile ilgili, yarattığı bu aile üyelerinin kendi kişiliğinin parçalarını yansıttığı söylenmektedir.

Glass aile 1900 lerin başında yaşayan, dünya savaşlarına tanıklık etmiş, 7 çocukları olan bir aile.
Bu aileden kısaca bahsedeyim:

Les ve Bessie (Anne ve baba): Emekli vodvil oyuncuları. Les Yahudi ve eğlence sektöründe çalışıyor. Bessie ise sürekli çocukları için endişe duyan bir anne, çocuklarının sosyal ortamlara ayak uyduramadıklarını düşünüyor.

Seymour (1917 - 1948): En büyük abi, çok zeki ve 20 sinde Colombia'da profesör olur. Dahi çocuklar radyo programının düzenli konuğu. 1941 de bileklerini keserek intihar girişiminde bulunur. 1942 de evlenir, daha sonra tekrar intihar ederek ölür.

Webb Galagher "Buddy": (1919 - ) "Franny ve Zooey" kitabı ile çoğu öykünün anlatıcısı. Salinger'in ikinci kişiliği olarak düşünülüyor. New York'un kuzeyinde yaşıyor ve köy kadınları okulunda ingilizce öğretiyor. Seymour'la çok yakın arkadaşlıkları var.

Beatrice "Boo Boo": (1920) Evli ve üç çocuklu.

Walter "Walt": (1921 - 1945): Waker'ın ikizi. Amerikan askeri ve 1945'da Japonya'da savaş sırasında ölüyor.

Waker (1921 - ): Katolik bi kilisede peder. Öykülerde onun hakkında yazılan çok fazla detay yok.

Zachary Martin "Zooey" (1929 - ): Aktör, kardeşler arasında en çekicisi. Buddy'e göre en zekileri. Öykülerde annesine karşı çok kibirli ve kaba olarak tasvir edilmekte. Annesine genelde küfür etmekte ve şişko demekte. Seymour ve Body'nin küçük yaşta ona ve Franny'e uzakdoğu mistisizmi empose etmelerinden dolayı insanlardan kaçmakta.

Frances "Franny" (1934 - ): Üniversite öğrencisi ve oyuncu.

Bütün çocuklar çok özel ve "dahi çocuklar" adlı bir radyo yarışma programının konukları.

Gelelim kitaba: Franny ve Zooey

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kısa ve "Franny" iken ikincisi "Zooey" başlığında.

İlk bölümde geçen olaylar tahmini 1 saat içinde olup biterken, ikincisi de başka bir mekanda yine yaklaşık 2 saat içinde geçen bir dizi diyalog ve bolca tasvirden oluşmakta.

Hikaye 1955 ylında, 7 kardeşli bir ailenin en küçük ikisi arasında geçiyor, Franny üniversite öğrencisi ağabeyi Zooey ise bir aktör.

İlk bölümde Franny erkek arkadaşı Lane ile buluşur, bir kafede onların konuşmalarına şahit oluruz.

Franny, biraz garip davranır, karamsar ve mutsuz tavırları Lane'in dikkatini çeker, kafede Franny hiçbirşey yemez ve içmez, midesinin rahatsız olduğunu söyleyerek, sık sık tuvalete gider.
Lane, Franny'nin çantasında bir kitap görür ve bunun "Bir Rus Gezgincinin Anıları" olduğunu öğrenir.

Franny, kitapta, aydınlanmayı sağlayan bir yöntem olan İsa Duası'nın sürekli okunmasından bahsedildiğini anlatır, ama Lane fazla ilgilenmez, daha sonra Franny yine kendini kötü hisseder ve bayılır.

İkinci bölümde Franny evdedir, günlerdir inzivada gibi bir haldedir, yemek yemez, kimseyle konuşmaz, halsiz yatar.
Zooey küvette oturmaktadır ve ağabeyinden gelen mektubu okumaktadır. Mektup yoluyla ağabeyini tanırız, daha sonra annesi banyoya gelir ve Franny için endişeli olduğundan bahseder.

Bu bölümde Zooey ile annesinin ilişkilerini öğreniriz. İlerleyen böümde ise Zooey ile Franny'nin konuşmaları sahne olur. Diğer kardeşler hakkında bilgiler ediniriz.

Felsefe ve uzakdoğu dinlerine ilgisi olan büyük kardeşler, Franny ve Zooey'e bu bilgileri küçük yaşta aşılamıştır. Bu yüzden Franny ve Zooey yaşıtlarından erken olgunlaşmış hatta hayata bakışları değişmiştir. Çevrelerindeki insanları küçük görmekte, onların mutluluk ve kaygılarına anlam verememektedirler. Kendilerini başkalarının yanında rahat hissetmezler.

İkinci bölümde Zooey, Franny'nin bu inziva yöntemini sorgulamakta, ve onun hakkında Franny'nin duymak istemeyeceği keskin bir eleştiri yapmakta.

Ben kitabı okurken başta zorlandım, uzun cümleler bolca tasvirler ve konunun konuyu açması, benim odaklanmamı biraz zorlaştırdı, ama daha sonra bu anlatım sistemine alışınca bende merak uyandırmaya başladı. Konu ilerledikçe herkesin bir özeleştiri yapacağı ve pek çok farkındalık yaşayacağını düşünüyorum.

J.D. Salinger hakkında daha fazla bilgi ve en meşhur kitabı "Catcher in the Rye" ile ilgili çok güzel bir yazıyı sevgili Banu, Ajanda'nın Haziran sayısı için hazırlamıştı. Okumak isterseniz lütfen tuklayın.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Gizli Ajans - Yaz için harika bir kitap

Gerçekten okurken epey güldüm. Alper Canıgüz'ün harika bir üslup ve esprili bir anlatım tarzıyla yazdığı Gizli Ajans, yazarın üç kitabından sonuncusu.
Bu kitabı bana sevgili Seda hediye etmişti, tanışma hatırası olarak, bizim derginin hazırlık aşamasında biraraya gelmiştik, kırk yıldır tanışıyormuş gibi hemen sohpete dalmıştık. Seda çok sıcakkanlı, neşeli, sürekli fikir üreten, hayattan ilginç şeyleri bulup çıkaran sürpriz dolu biri.

Bu kitabı kendi okumuş ve çok beğenmiş.
Yazın okumak için bir kitap arıyorsanız şiddetle tavsiye ederim.
Kitabın türü absürd komedi macera diyebilirim.

Kendiyle barışık, esprili anlatım tarzına sahip baş kahramanımız Musa, bir ajansta metin yazarı olarak işe başlar, fakat şirketin sahibi Şeytan bey bir kedidir. Çalışanlar ilginç tiplerdir, kilitli odalar vardır ofiste. Musa çalışma arkadaşı Sanem'e aşık olur.
Musa'nın patronu Gürcan Bey bir gün evinin penceresinden aşağıya düşer, tam o saatte Musa ile görüşmek istediğini belirten e-mail yüzünen Musa kendini cinayet zanlısı olarak düşünür ve bu andan itibaren gizemli bir çok olay zincirleme başlar.

Hikaye ilerledikçe işin içinden iş çıkar, fantasatik bir hikaye akıllıca kurgulanmış bir gerçek olabilir mi?
Görünen herşey bir yalan ve ya bir kandırmaca olabilir mi? Acaba gerçek nedir?

Arka kapağından alıntılıyorum

"Patronunuz Şeytan Bey'dir ve sizden de çok hoşlandığını söyleyebilirim."
Neydi bu şimdi? Şaka mı? " Öyle mi? " dedim bu manyakça oyuna bir tur ayak uydurmaya karar vererek. "Nereden biliyorsunuz? "
"Kendisi söyledi."

Elimden geldiğince aptal gibi görünmemeye çalışarak gülümsedim.
"Ben kaçırmışım o kısmını."
"Sizin hatanız değil. Telepatik olarak iletti düşüncelerini."
"Evet anlıyorum," diye kestirip attım, yeni işimi daha başlamadan bırakmak zorunda kalmamak için. "Öyleyse kendisine teşekkürlerimi de iletin."
"Ona kendiniz de teşekkür edebilirsiniz," dedi Tunçay Bey bıyık altından gülerek.
"Şeytan Bey görüşmenin başından beri burada, aramızda bulunuyor." Bardağına iki buz attıktan sonra pipetini uzun uzun emdi ve boş bakışlarıma yanıt olarak, o kocaman işaret parmağıyla, masanın üzerinde psikopatça beni kesmekte olan kara kediyi işaret etti.

Dünyanın, şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanan, genç ve avare metin yazarı Musa... Onun, hayatın her alanına derin ve samimi bir merakla yaklaşan,temiz kalpli ev arkadaşı Şaban... Diğer tarafta, gaddar bir kedi tarafından yönetilen, birbirinden tuhaf çalışanlarıyla bir reklam ajansı: Menekşe gözlü sanat yönetmeni Sanem, esmer ve seksi sekreterler Mehtap ile Sevilay, durmaksızın ağlayan yaratıcı yönetmen Çeşme, psişik-sismograf çaycı Ercan... Ve şöhretler: Tesla, Prens Charles, Kaan Sezyum, Küçük Prens, Süpermen ve diğerleri...

Özgün üslubuyla, ilk kitabı Tatlı Rüyalar'dan itibaren geniş bir hayran kitlesi edinen Alper Canıgüz'den yine eğlenceli, heyecanlı ve kışkırtıcı bir absürd macera...

8 Temmuz 2010 Perşembe

Postayla gelen sürpriz - Winkie

Dün postayla gelen hediye beni ve açgözlü kütüphanemi çok sevindirdi.
Postadan 80 yaşında bir oyuncak ayı çıktı. Adı Winkie..

Önce blog arkadaşlığı daha sonrada Ajanda ailesinden akrabalığımız olan, düşünceli arkadaşım, bir kitapkurdu ve yaşamını sanatın her türünü takip ederek zenginleştiren Banu, bana harika bir kitap hediye etti hem de sürpriz olarak.

Ajanda fikri çıktığından beri büyük bir heyecan ve hevesle harika yazılarını hazırlayan, seçkin kitap ve yazar incelemelerini yayınladığımız Banu'cum, daha önce adını duymadığım (nasıl kaçırmışım bilmem) bu kitabı, türlü türlü kandırmacalarla sürpriz olarak bana ulaştırmayı becerdi.

Bu arada içini açıp baktığımda sevgili Çavlan'ın çevirisi olduğunu gördüm. Bu da kitaba benim için ayrı bir değer kattı doğrusu.

Çavlan'ın yazılarını büyük bir keyifle takip ediyorum uzun zamandır ama henüz çeviri yaptığı bir kitabı okumamıştım, eminim ki  büyük bir ustalıkla hazırlamıştır bize kitabı.

Okumak için çok çok sabırsızlanıyorum,

Merak edenler için arka kapağındaki yazıyı iletiyorum, eminim sizde hemen yola düşeceksiniz kitabı almaya:))

Clifford Chase'in bu ilk romanında baş kahramanımız Winkie adında bir oyuncak ayı...


Yaklaşık seksen yaşında olan bu sevimli ve bilge ayıcığın hayat buluşuna ve sonrasında yaşadığı kimi zaman komik kimi zaman hüzünlü olaylara tanık oluyoruz.


Terörün hakim olduğu çağımızda ve teröre savaş açan Amerika'da geçen romanda Winkie dünyanın en tehlikeli teröristi ilan ediliyor ve yaklaşık 9500 suçtan aranıyor.


Bir orman kulübesinde yakalanan kahramanımız hapse atıldıktan sonra, dünyaya ilk geldiği andan itibaren neler yaşadığını hatırlamaya başlıyor.


Yaşamı, insanları ve kendini sorgulayarak birtakım cevaplar arayan Winkie'nin trajikomik öyküsü, paranoya dolu bu dünyadaki duruşumuzu yeniden değerlendirmemiz için bize bir davetiye sunuyor. "Bir oyuncak ayının duygusal ve etik ezaları, dehşet dolu çağımızın bu hayret uyandıracak derecede etkili alegorisini şekillendiriyor..


[Winkie] akla gelebilecek her safta bulunan açıklık ve direnç için bir savunma niteliğinde.. Kaçırılmaması gereken bir kitap."

23 Haziran 2010 Çarşamba

Yaz için kitaplarım hazır:)

Benim için en güzel hediye kitaptır. Birine hediye olarak kitap almak da çok zevklidir.

Onun ilgi alanlarını, sevdiği konuları, meraklarını ve kişiliğini düşünerek alınmış bir kitap ona nekadar değer verildiğini de gösterir aslında. Birine hediye olarak kitap seçmek sadece kitapçıdan yeni çıkanlardan birini kapmak demek değildir çünkü.

Bana da hediye getirilen her kitap için biliyorum ki alan kişi o süreçte beni düşünmüş ve beni memnun edecek bir seçim yapmış. Yani beni anlamaya çalışmış, beni tanıdığını ortaya koymuş. Bunlar benim için çok değerli işte.

Geçenlerde doğumgünümü geride bıraktık ve harika kitaplar armağan edildi bana.
Öncelikle sevgili eşim son zamanlardaki ilgi alanlarıma ve merakıma uygun olarak iki kitap seçmiş bana.

- İzmler -  Sanatı Anlamak -  Stephen Little

Süper bir kitap, Batı sanatında Rönsanstan itibaren bütün akımları kısa kısa tanıtıyor, örnekler veriyor ve harika resimlerle donatılmış. Sağda solda ahkam kesmek, küçük bilgilerle fikir yürütmek için ideal bir kitap, tam bana göre hap yap yut:)

- Dijital Fotoğrafçılık -  Tom Ang

Bu kitap ile cici makinamla harikalar yaratmama az kaldı. Çok teknik olmayan anlatımı, ve her türlü efekti yaratmayı incelikleriyle anlatan bol görselli bir kitap. Bir elimde makina bir elimde bu kitapla bu yaz çok dolşaırım herhalde.

İkinci set kitaplarımı ise, beni benden çok tanıyan gerçekten kişilik analizinde bir usta olan canım arkadaşım Müge armağan etti bana.

Unutulan Kraliçe - Vanora Bennett

Kitap seçiminde kendini ve benim ilgi alanımı harmanlamış, bayıldım bu ilişkiye. Mügecim, Avusturya kraliçesi Sissi'nin fanatik taraftarıdır, kitabı da, kapağındaki kızın elbisesini Sissi'ninkine benzettiği için almış bana, gerçi konu olarak da çok benzerlikler var. Severek okuyacağıma eminim.

Diğer kitabı da son zamanlarda ortak yaptığımız projedeki rolümü düşünerek seçmiş. Harika bir grupla Ajanda adlı aylık online çıkardığımız dergiyle küçük bir demo çalışma ortamı doğduğu için bana bu kitabı almış.

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı - Stephen R. Convey

Son zamanlarda çok popüler olan ve pek çoğunuzun zaten bildiği bu kitap aslında herkesin başucunda bulunmalı. Kendimizi ve başkalarının üzerindeki etkimizi anlamamıza ve davranışlarımızı geliştirmemize yardımcı olmayı hedefliyor.

Dah önce bana hediye edilen diğer kitaplardan biri burada diğeri burada.

Siz neler okuyacaksınız bu yaz?

6 Mayıs 2010 Perşembe

Jules Verne'in bu kitabını biliyormuydunuz

Meğer Jules Verne Osmanlı döneminde geçen bir roman yazmış. Bilenler biliyordur tabii, ama ben yeni duydum.

Jules Verne bu romanını 1883'te yazmış. İki cilt olarak İthaki yayınlarından 3. baskısı 2008'de çıkmış. Annem benim çok seveceğimi düşünerek ikisini de bana almış ve hediye etti. Okumaya yeni başladım, bitirdiğim zaman detaylı olarak anlatırım.  Şimdilik sadece arka kapaktaki yazıları aktarıcam.

Osmanlılar dönemiyle ilgili okuduğum başka harika bir kitap için buraya tıklayın.

"Bir Ramazan günü bir Hollandalı, uşağıyla birlikte İstanbul'a gelir. Burada, dostu tütün tüccarı Keraban Ağa ile buluşur, onun Üsküdar'daki konağına yemeğe gideceklerdir. Tam da o gün, Boğaz'dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konur ama Keraban Ağa'nın bu vergiyi ödemeye hiç niyeti yoktur. On paralık vergiyi ödememekte karalı olan Keraban Ağa'nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır...
Jules Verne, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler ve Karadeniz'le ilgili düşüncelerini serpiştirdiği bu romanında "Osmanlıların en inatçısını" anlatıyor.

Hazır lafı açılmışken Jules Verne'in hayatına kısa bir bakış atalım.

1828'de Fransa'da doğdu. Denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu ve bu durum onun yazın hayatını derinden etkiledi. Küçük bir çocukken gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçtı ama yakalanıp ailesine tesli edildi.

1847'de hukuk öğrenimini görmesi için Paris'e gönderildi. Ancak Paris'teyken tiyatroya ilgisi derinleşti.

1850'lerin sonlarında ilk oyunu yayımlandı. babası, hukuk öğrenimini bıraktığını duyduğunda aralarında büyük bir tartışma çıktı ve harcamaları için gönderilen para kesildi. Bu durum Jules Verne'i öykülerini satarak para kazanamaya zorladı.

Paris'in kütüphanelerinde jeoloji, mühendislik ve astronomi okunarak geçirilen uzun saatlerden sonra, Jules Verne ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yı yayımladı. Bu romanı, Dünya'nın Merkezine Seyahat, Dünya'dan Ay'a ve Denizler Altında 20.000 Fersah gibi romanlar izledi.

Romanlarının büyük beğeni toplaması Jules Verne'i zengin bir adam yaptı.

1876'da büyük bir yat aldı ve Avrupa'nın çevresini yatıyla dolaştı.

22 Mart 2010 Pazartesi

Üç Buçuk Öykü - Patrick Süskind

Koku filmini hemen herkes bilir. Hikaye 18. yy da Fransa'da geçer. Parfüm endüstrisinin temelleri atılmaktadır. Kendi kokusu olmadığına inanan bir koku dahisi genç bir adam güzelliğin kokusunu yaratma fikriyle bir dizi cinayet işler. İşte bu romanın yazarıdır Patrick Süskind. Usta bir alegori  sanatçısıdır.

Üç Buçuk Öykü kitabının orijinal adı "Three Stories and a Reflection" yani "Üç Öykü Bir Yansıma" aslında.

İnsan doğasının kırılgan yapısını, korkularını, cesaretsizliğini ve umutlarını kısacık öykülere sığdırmış.

İlk öykü kıssadan hisse tadında, genç bir ressamın kendine inancını kaybedişi ve sonuçları anlatılıyor.

İkinci öykü heyecan ve gerilim dolu bir satranç oyunu. Fakat bu oyun aslında sadece bir sahne dekoru, özünde ise özgüven hikayesi yatmakta.

Üçüncü öykü, insanın çaresizliğinin düşünce boyutunu ortaya koyuyor. Burada kilit kelime "midyeleşme"

Yansıma da ise okuyucu kendini görebileceği bir ayna ile karşılaşabilir.


Öyküler, romanlar gibi değildir. kısadır, günlerce okunmaz, romanda olduğu gibi günbegün aynı ortama dahil etmez bizi. Etkisi kısa sürebilir bu yüzden.

Ama buradaki öyküler bir müddet sizi meşgul edebilir, üzerinde düşündürtebilir. Gelip geçici değildir. Belki tüm kitabı 2 saatte bitirebilirsiniz ama etkisi emin olun günlerce sürecektir.

19 Mart 2010 Cuma

Sahilde Kafka - Haruki Murakami


Entelektüel bir yazardan mistik bir hikaye Sahilde Kafka.


Genç bir delikanlının ergenlik çağından geçişini ve yeni bir idrak seviyesine ulaşmasını metaforlar ve sembollerle çeşnilendirerek okuyucuya sunuyor Japon kült yazar Haruki Murakami. Yazının devamı için lütfen www.artimetre.com a tıklayın.

16 Mart 2010 Salı

Veeee Açlık Oyunları

Son zamanlarda hızlı okunma rekorunu kırdığını düşündüğüm bir kitap.
Okuyan kişilerin çoğunun yorumuna bakıldığında elden düşüremediklerini, bitirene kadar bütün işlerini ertelediklerini belirttikleri bir roman.

Bana soracak olursanız, bende farklı bir şey söylemem doğrusu, gerçekten çok sürükleyici ve merak uyandırıcı bir kurgusu var. Yazım dilinin sade ve akıcı olması da okunurluğunu kolaylaştırıyor. Bu iki parametre birleşince de kitap elden düşmez oluyor haliyle...
Yazının devamını okumak için lütfen http://www.artimetre.com/2010/03/11/kitap-tanitim-aclik-oyunlari/'u tıklayın.

12 Mart 2010 Cuma

Don Kişot Niye Önemli

Bilmeyen duymayan var mıdır Don Kişot'u. Sorulduğunda direk cevap veririz değirmenlere saldıran deli şövalye. Neden hepimiz biliyoruz, bu roman niye önemli ve bu bilgiden öte başka ne maceraları var diye düşünürken aldım okudum kitabı.

Birçok baskısı var, uzunu, kısaltılmışı, çocuk romanı versiyonu, ağdalı diyalogları kırpılmışı.

Orijinal çeviri sanırım 800 sayfa civarında. Benim okuduğum kitap biraz kısaltılmış versiyondu, onun içinde bile ağır edebi uzun konuşmalar vardı, bana yetti, genel havasını aldım yani.

Bu kitabın önemi yazıldığı dönem itibariyle ortaya çıkıyor.
Miguel de Cervantes Saavedra tarafından iki cilt olarak yazılmış ve 1605, 1615 yılları arasında basılmış.

Bu dönem İspanyol Edebiyatında Altın Çağ olarak adlandırılıyor.

Ortaçağ döneminde yani 11. yy ve 16. yy arasında önceleri yalnızlık ve sevgi gibi ince duyguları dile getiren kısa şiirler ve kahramanlık destanları edebiyatı oluşturuyordu.

Daha sonra dinsel içerikli ve azizlerin yaşamlarını anlatan şiirler yaygınlaştı.

14. yy da öykü türü başladı. Bu türün başlatıcısı Kral Alfonso'nun yeğeni Juan Manuel ve 50 ahlak öyküsüdür.

İlk İspanyol romanı ise Kral Arthur öykülerinin İspanyolca'ya çevirilerek okunması sonucunda ortay çıkmış. Böylelikle şövalye romansı yazılmaya başlandı ve popüler oldu.


Altın Çağ 16. ve 17. yüzyılı kapsayan bir dönem. Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi ve İtalya ile alışveriş sonucu İspanyol Rönesansı başlar.

Şövalye romansının yerini pastoral romanlar alır. Hatta şövalye romansına tepki olarak pikaresk romanlar ortaya çıkar. Pikaresk romanlarda çeşitli kişilerin buyruğu altına giren, çeşitli yerleri gezen, sevimli bir serserinin yaşamöyküsü anlatılır.
Ama bu çağın en ünlü romanı Cervantes'in kaleme aldığı Don Kişot'tur. Bu roman Modern Batı Edeiyatının en önemli eseri olmuştur. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir.

Cervantes'in bu romanı yazmasının da enteresan bir hikayesi var.

1570'te II. Selim Kıbrıs'ı ele geçirir ve Papa V. Pius Osmanlılara karşı birlik çağrısında bulunur. Çağrıya yalnızca İspanya ve Venedik karşılık verir. Cervantes Roma'daki İspanyol birliğine katılır. Osmanlı donanmasıyla İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes; iki kez göğsünden yaralanır, bir top güllesiyle sol elini kaybeder.

Daha sonra Osmanlılar tarafından tutsak edilen Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir'de esir olarak yaşar. Ancak orada da dolandırıcılıkla itham edilip hapse atılır. Burada yazmaya daha sıkı sarılmıştır. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Kişot'u hapishanede kaleme alır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür.

Bu kadar tarih bilgisinden sonra biraz da hikayeden bahsedeyim.

Asıl adı  Alonso Quixanoolan Don Kişot 50 li yaşlarında yeğeni ve yardımcısıyl yaşayan bir kitap tutkunu.

Bütün gününü şövalye hikayeleri okuyarak geçirmekte ve her kelimesinin doğru olduğuna inanmakta.

Günün birinde cılız atı ve kırık dökük savaş aletleriyle bir şövalye gibi maceradan maceraya koşmak için yollara düşer. Hasta ve bitkin atına Rocinante adını verir.

Her şövalyenin uğrunda savaştığı bir kadın olduğu için köyündeki güzel bir kıza Toboso'lu Dulcinea adını takar kendine de Don Kişot.
Şövalyelik hikayelerinde geçen tüm ritüelleri harfiyen yerine getrimeye çalışır ve bir seyis edinir, Sanço Panza.

Böylece romandaki iki zıt karakter beraber farklı hayaller uğruna maceralara doğru yol alır. Don Kişot güçsüzün yanında olmak, başarı ve kahramanlık öykülerinin parçası olmak için mücadele verirken, Sanço Panza ise tamamen kişisel çıkarlar ve para için efendisinin tüm deliliklerine göz yumarak, onu istediği gibi yönlendirmeye çalışarak ve çokda istemeyerek maceralara dahil olur.

Çok zavallı durumlara düşen Don Kişot, şansının da yaver gitmesiyle büyük tehlikeler atlatmayı başarır, zaman zaman tutkuyla inandığı şeylerle saygınlık bile kazanır.

Eğlenceli, güldüren ve bir dönemi ve inançları yansıttığı için ve tabiiki edebiyatta bu kadar önemli bir yere sahip olduğu için okunmalı diye düşünüyorum.

8 Mart 2010 Pazartesi

Kitap Siparişlerim

Kitapçıları dolaşmayı, raflara bakarak zaman geçirmeyi çok severim. Kitapları elime alıp incelemek, iç sayfalarına bakmak, arka kapak yazısını okumak hoşuma gider. Son basılan kitapların konularına göre gündemi takip etmekde mümkün.
Beklediğim yazarların kitapları varsa sevinirim. Dergilerde, bloglarda çok önerilen kitaplar varsa özellikle ilgilenirim.
Son zamanlarda ön plana çıkan bir kitap var. "Açlık Oyunları" yazarı Suzanne Colins. Genel olarak sonuna gelene kadar elden bırakılmayan bir kitap deniliyor.
Tabii bu yorumlar çok merak uynadırıyor, üstelik bu bir üçlemenin ilk kitabıymış.
Almaya karar verdim.

Kitapçıları gezerim, kitap da alırım ama ayrıca fırsatları değerlendirmek için http://www.kitapyurdu.com/ adresini de yıllardır kullanırım. Çoğu kitapta önemli derecede indirim oluyor, üstelik eve teslim ediyorlar ve çok organize bir şekilde çalışıyorlar. Siparişin hangi aşamada olduğunu gayet iyi takip edebiliyorsunuz, dedikleri tarihte de teslim alıyorsunuz.

Sonuç olarak Açlık Oyunları'nın siparişinin yanında gözüme çarpan birkaç kitabı daha ekledim sepetime. Bunlar:


Patrick Süskind'in "Üç Buçuk Öykü"
Ahmet Rasim'in "Eski İstanbul'da Hovardalık", "Gecelerim ve Falaka", "Şehir Mektupları"

Hafta sonu elime ulaştılar. Açlık Oyunlarına başladım. Daha çok başındayım ama merak edip almak isteyenler için şunları söyleyebilirim. Çok yalın bir dil ve rahat okunan bir roman. Sürükleyici bir hal alacağı kesin, dram çok olacağa benzer, konusu da bana "Battle Royale" filmini anımsattı. Önizlenimlerin bunlar.

Geçen hafta Haruki Murakami'nin "Sahilde Kafka" sını bitirim. Yakında yazısını yazmayı düşünüyorum. Japonya'da duygusal, felsefi, fantastik bir öykünün içinden geldim. Şimdi rotam Kuzey Avrupa'da distopik bir ülkedeki maceralara çevrildi.

3 Şubat 2010 Çarşamba

İhsan Oktay Anar - Kitab-ül Hiyel

İhsan Oktay Anar'ın severek, gülerek, keyifle okuduğum bu kitabı ile ilgili düşüncelerimi www.artimetre.com da okuyabilirsiniz.

Bir diğer kitabı Puslu Kıtalar Atlası ile ilgili yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

28 Ocak 2010 Perşembe

Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem


Üniversite sınavına hazırlanırken edebiyat dersinde ezberlediğimiz ve eminim herkesin bildiği bir kaç önemli roman vardır Türk edebiyatında bazı yönlerden ilk oldukları için.
Mesela ilk psikolojik roman deyince kim geliyor aklımıza, Mehmet Rauf'un Eylül romanı değilmi, batılı anlamda ilk roman ise Halid Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah'ıdır.
Birde ilk gerçekçi roman vardır edebiyatımızda o da Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası.

İşte böyle hap yapılıp bize yutturulan ve pek derinliğine inilmeden şıklardan seçmeye yönelik ders sistemimiz içinde aklımda sadece isimlerinin kaldığı bu romanlardan Araba Sevdası'nı görüp almıştım birkaç yıl önce. İsmen tanışıyoruzda dahada yakınlaşalım diye.

Fakat o kadar zevkle okudumki, ben zaten Osmanlının son dönem hikayelerine düşkün olduğum için baştan beni cezbetti sahne ve hikaye.

Roman, Bihruz bey adında bir züppenin alafranga düşkünlüğünü, parasını giyim kuşama gösterişe harcayışını, yarım yamalak bildiği Fransızcasıyla esnafa hava atmaya çalışmasını ve arkadaşları tarafından alay konusu oluşunu anlatıyor. Bu genç delikanlı aynı zamanda çok saf ve herşeye kolaylıkla inanabilen çocuk ruhlu biri.

Roman İstanbul'un mesire yerlerinde özellikle Bihruz Bey'in arabasıyla hava atmak için en çok gitmekten hoşlanığı yer olan Çamlıca tepesinde geçiyor.

Birgün burada önünden geçen landoda gördüğü bir kıza aşık olur, ve hiç tanımadığı ve birdaha görmediği bu kıza öyle bir aşık olurki, onun aşkıyla günler geceler boyu yanıp tutuşur birde üstüne daireden bir arkadaşı onu kandırıp bu kızı tandığını ve onun öldüğünü söyleyince hayal dünyası iyice yıkılır, ta ki kıza biryerde rastlayana kadar.

Roman esas olarak batılılaşmayı eleştirirken trajikomik olaylarla okuyucuyu Bihruz Bey'in düştüğü durumlarla eğlendirmekte hemde acınası bu karakterin dramını gözler önüne sermektedir.

27 Ocak 2010 Çarşamba

New York Üçlemesi - Paul Auster


Çok sevdiğim bir yazar olan Paul Auster'ın New York Üçlemesi altında toplanan Cam Kent - Hayaletler - Kilitli Oda adlı kitaplarıyla ilgili düşüncelerimi www.artimetre.com'da okuyabilirsiniz.

22 Ocak 2010 Cuma

Zaman Satan Dükkan


Beni tanıyanlar bilir, Büyükada'yı oldum olası çok severim. Orada hiç yaşamadım, ne bir akrabamız oldu yaşayan ne de eş dost, yinede Büyükadaya gitmek beni çok mutlu eder.

Orası yaşayan bir masaldır, dantel kıyafetli evler, parke caddeler, rengarenk parlak deriden yapılma koltuklarıyla kenarlarında yapma çiçekli, süslü at arabaları, hele baharda açan mimozalarda olunca mis kokulu bir diyardır benim için.

Bir bisiklet kiralayıp adanın arka taraflarına doğru gittiğinizde çamlardan oluşan koruyu arkanıza alıp denizi tepeden seyrederken doğayla çevrelenmiş olarak tamamen kendinizle başbaşa kalabilirsiniz. İşte belki o zaman düşünürsünüz ada kimlere ev sahipliği yapmıştır, ne hikayeler bilmektedir.

Sessizliğe bürünmüş bir geçmiş gizlenmektedir adada. Huzur doludur. Ahşaptan iki üç katlı zarif ve vakur duruşlu evler kimbilir ne güzel bir hayat sürmüşlerdir.
Büyükada, kardeşçe ve dostça yaşamın örnek gösterileceği dönemlere sahiptir. Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Yunanlılar, Levantenler, Maltalılar, İngilizler, Ruslar, İtalyanlar, Araplar, Fransızlar, Almanlar, Kürtler, Lazlar, Müslümanlar bir dönem beraber ve uyum içinde kendi geleneklerini sürdürerek, birbirlerine öğreterek bir kültür mozaiği oluşturarak yaşamışlardır.


Zaman Satan Dükkan kitabında Büyükadadaki yaşama dair anılar anlatılmakta kısa kısa. 1950 liler, 60 lar dönemi. Benim bilmediğim yaşamadığım bir dönem.
Şimdiyle kıyaslayınca aslında zor bir dönem, yokluk dönemi, kalkınmaya çalışma dönemi, siyasi karmaşanın yaşandığı, teknolojinin gelişmediği bir dönem, amaaaa bunun yanında insan ilişkilerinin çok daha kuvvetli, sıkı ve samimi olduğu bir dönem.

Geleneklerin hissedilerek ve heyecanla yaşatıldığı, akrabalık, komşuluk ilişkilerinin güçlü olduğu, çocukların sokaklarda rahatça oynadığı, oynarken yaratıcılığını kullandığı (çünkü oyuncak yok), fiziksel ve ruhsal olarak daha çok geliştiği bir dönem. Eğlence anlayışı basit ama birlik ve beraberliği sağlayıcı, sohbetlerin bol olduğu, paylaşımın yüzyüze olduğu bir dönem. Cambazhaneler, ortaoyuncular, hele birde buna farklı kültürleri eklerseniz düşünün renkliliği.

Mozaiği oluşturan her parçanın, inancını ve geleneklerini yaşattığını ve bunu herkesin heyecanla samimi olarak paylaştığı bir ortam Büyükada. Bayramlar, Noel, paskalya, yortular, hamursuz haftası, zadik, vs beraberce kutlanmış.
O zamanlar şimdilerde kalmayan seyyar satıcılarda var, bohçacı, iğneci, makaracı, lağımcı (!), sakacı (sucu), yoğurtçu, leblebici, yorgancı, kırık tabak tamircisi, muslukçu, tenekeci, kalycı, eskici, sülükçü (!), sokaklar bunların sesleriyle gün boyu inliyor.

O dönemde Büyükadada gezinmek isterseniz Fıstık Ahmet Tanrıverdi'nin anılarıyla bir tura çıkmanızı öneririm.
Belki çocukluğunuza dair size de bazı şeyler anımsatır veya o dönemle ilgili anne babalarımızın nasıl yaşadığına dair fikriniz olur.