ceylan eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ceylan eren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Prometheus'a bi öğrenci

Bu Prometheus'u izlediniz mi?
Bir grup eleman hayatın başlangıcını arıyorlar, bi gezegene gidiyorlar, orda uzaylıyı arıycaklar da soracaklar; İnsanı sen mi yaptın? Niye yaptın? Yapanı gördün mü? falan. Uzaylı da sanki ‘buyur otur, her şeyi anlatayım’ diyecekmiş gibi. Uzaylı ya sonuçta medeni olacak. Belki senden benden öküz, bilmiyoruz.

Gerçek şu ki, holivud sikko bir filme daha teyp, kamera harcamış; boşu boşuna kim bilir kaç kere 'ekşın' diye bağarmış. Bir kere senaryoyu kime yazdırdınız allasen. Sete giderken yolda ışıkçının aklına mı geldi? Millon dolar bütçeyi aldık diye başı götü dağıtmışsınız, senaryo yok ortada. Böyle bi mantıksız döngüler, tutarsız karakterler, güdümlenememiş amaç, biçimsiz son. Olmaz bunlar. Saldın kendini holivud, toparlan.

Öncelikle ekip niye 5 kişi. Hayatın anlamını bulmaya, allahına koşmaya gidiyosun; bir avuç adam, bir de robot. Al şunu 60, 70 kişi, nolacağı belli olmaz uzay bu. Ayrıca o elemanlarda tripler ne öyle hiç ilgisiz, biri gavur amelesi 'ben sadece para için burdayım' şekli. Hayır ne işin var o zaman burda. Hem grubun motivasyonunu düşürür o. Biraz grup oyuncuları alıcaksın arkadaşım, azıcık uzayla bilimle ilgilisini seçeceksin. 2 yıl kutunun içinde gidiyonuz, koca organizasyon yapmışsınız, robotun saç boyasını falan almışsınız yanınıza ama mekanik grup fos.

Öbür bir yer bilimci mi ne var, bi boka yaramadı zaten. Valla ben kendi başıma daha faydalı olurdum o gruba, cidden. Yer bilimcisin lan sen; bi taşa bakıcan, inceliycen, merakın olucak yani. Hırtın biri. Herkes para için gelmiş aga, yani alt metin olarak diyor ki ‘ben düşmüşüm hayat derdine, yemişim allahını da’ diyor. Ayrıca belki allah falan çıkmıycak, hadi çıktı diyelim, mısır tanrısı çıkacak belki. O incili kalbine basmalar ne öyle, haçlı kolyeyi okşamalar 'bulucaz onu richard, bulucaz' tripleri. İyi buldun amk, ne diyceksin? Hayır, sanki dilini anlayacakmış gibi, adam gelişmişse gelişmiş, sanane. Ayrıca bi destur demeden inmişsin gezegenime, ne ayaksın belli değil, ne soruna cevap veririm ne bişey. Kovaladığım gibi gemini de arkandan tekmeler atarım uzaya. Ayıptır lan. Geliyorsun mağaramda gezip, taşımı böceğimi götürüyorsun. Oturup bi de muhabbet mi edicektim senle. Hayret bişey. Uzaylıyı da Allah yarattı demiyo mu bide, vur ağzına bi tane. Olum nası bilim bu. Kopar zincirlerini öyle bak uzaya, gezegene. Hiç düşünülmemiş şeylere açık ol falan. Ama yok, düzsün işte. Senle ne sohbeti olabilir uzaylının bu kafayla.

Hele o mağaradaki sorumsuzluk nedir öyle. Mağaraya girdin tamam güzel, cebinden aletini çıkardın süpersin, havayı bi ölçtün, aa oksijen. Hemen ne çıkarıyosun olum kaskını kafadan. Hayır bu nası bilim arkadaşım. Bi de yanındakileri de gaza getiriyo 'çıkarın, çıkarın'. Mahalle baskıcısı puşt. Valla kimse de o kaskımı alamaz başımdan. Bunun mikro-organizması var, mikrobu var, genetiği bozuk böceği var. İlk insan nebçim tedbirli davrana davrana geldi bugünlere, adamdaki genişliğe bak. Ya bugün hayvana bile gel gel diyosun da gelmiyo, nası tedbirli hayvan. İçgüdüleriyle hayatta kalıyo, senin aletin edavatın var, hala hareketlere bak.

Zaten filmde genel bir lakayıtlık hakim her dakka. Bi kere mağarada ekibin bir kısmı mal gibi tırsıp geri dönücez deyip, dönemiyor klasik. Elin mağarasında tutsak kalıyor. Sen içerden kameralarınlan, sesinlen adama umut ışığı olacağına, ‘aman ha bişeyi ellemeyin sabaha kadar bekleyin, alcaz sizi’ diye ekibine destek vereceğine dalga geçip 'birbirinizi dürtmeyin ha gece gece' falan diye espriler patlatıyorsun. Sınırını bil biraz. Gerçi o korkanlar senden beter. Adamın karşısına uzay yılanı, cıva gibi garip yaratık çıkıyor. Yılanı dürtüklüyor lan. Hayır denizanası görüp sudan çıkan bir tipin var senin, besbelli busun işte. Çıkmış zaten yaratık diplerden, o terminatördeki cıva adam gibi, yokluktan oluşmuş gelmiş. Çomakla dürtemezsin. Bi de arkadaşına ‘bak hele bak, hehe mehe’ diye taşak geçemezsin.
Yani bu mallık senin de değil, senaristin işte. Komik karakter yaratmak bu kadar kolay mı lan?

Diğerleri desen garip taştan kafa getirmişler içerden, inceleyelim derken patlamış yeşil yeşil sıvılar her yerde. Yine genişlik, lakayıtlık. Elini yüzünü silip devam edemezsin kurcalamaya. ‘Arkadaşlar bu patladı yenisini bulucaz’ de, bir yeni planını yap. Ayrıca bi şaşır adam gibi, şokunu yaşa. Belki patlattın tanrıyı, al, noldu şimdi? Ağla dur başında, dağlara taşlara bağır elin gezegeninde.
Ayrıca 2 yıl kapsülde geldiniz oraya, eskiden ne güzel çıplak gidilirdi bu yolculuklara, ne öyle sarınmışınız tüllere, nerde doğallık, nerde samimiyet? Yok. Rtüğe kurban gitmiş hep. Bir de gözümden kaçmadı, sırf erkekleri ameliyat eden bir alet yapmışsınız gemiye. yani ormanda doğurabiliyor diye bi cinsiyete bu kadar yüklenilmez, bi yara bandı alaydınız bari. Şileye denize inmiyosun, ışık hızıyla yol geldik o kadar. ‘Gelecekte sadece erkekler önemli olacak’ önermenizi de aynı senaryo özürlü gruba bağlıyorum ayrıca, ‘gelecekten teknolojiler ekleyelim, bilim kurguda lazım’ deyip sıçıp batırmışsınız resmen.

Ayrıca kurgunu milyon dolara yaptırmışın, efektini kepçe kepçe koymuşun da, o ne biçim uzaylı gemisi lan simit gibi. Olum azcık aklınız çalışsın, xrayden içeri bakan uzaylı içi boşluklu alete biner mi, mekândan zarar eder mi lan? Hayır, başı kıçı belirsiz rota almaz o alet. Döne döne ziyan olur uzayda. Tamam kütahya porselen şeklinden kurtulmaya çalışmışsınız evet, çok güzel çıkış noktası ama olmaz. Simite binmez uzaylı. 2 kere 2 dört bu.

Bir de.
Cidden bütün holivuda sesleniyorum. Yani binlerce yıldır filmlerde bir şeyleri birilerinin üstüne düşürdünüz; dev ağaçlar yıkıldı, Eyfel kulesi devrildi, dinazor üzerinize koştu da, bi kaçamadınız lan şunlardan. E dümdüz koşuyonuz çünkü. Yani holivud, sen kuantumla falan uğraşan bir milletin ürünüsün, bir sanatısın. Bak kurban oliyim. Üzerine devasa simit gibi gemi düşüyorsa havadan, dümdüz koşmazsın, bi çapraza gidersin ki ölmeyesin. O ortamda bir robotun kafası çalışıyordu galiba, o da hinlik peşinde. Zaten içirdi mikroplu uzay sıvısını rezil etti koca projeyi. Uzaylıyı buldunuz, dünyayı yok edecekmiş çıktı.
Uzaylının da çok skindeydi afedersin. Ya bu uzaylı niye kendi işine bakmıyor hiç diye düşünürdüm hep, o gezegeni görünce aydım. Adamların meşgalesi yok. O kurak, çorak ortamda naapsın adam; habire dünyayı patlatayım, planlar bir şeyler. Hâlbuki ekiceksin oraya iki sıra domates, bi sıra salatalık, oh. Bağ bahçe ne güzel, uğraş dur. Kafana da koydun mu hasır şapkayı, senden kralı yok be uzaylı.

Ama sana bunları anlatacakları, torba torba gübreyle gelecekleri yerde hala;
‘Niye yaptın? Niye yarattın bizi? Neden? Anlat!’
‘Eeeh yaptıysam yaptım arkadaş, elimizde sıvı vardı indik dünyaya, döktük dereye ordan can çıktı işte. Hücreler falan şeyoldu, ne bilelim yani. Bi deneyelim dedik, insan çıktı. Ne bela oldunuz arkadaş. Yürü işine bak ya. Başka gezegenleri çöz, altın oranı anla, güneş sönünce napıcaksın onu düşün yani. Ne geldin bana musallat oldun. Bu işte. Tamam. Şimdi git namaz mı kılıyosun, mum mu yakıyosun kilisende napıyosan, yürü kendi gezegeninde yap. Bak robot ne güzel duruyo sessiz sessiz yanınızda, hiç bişey diyo mu? Onu da sen yarattın, gelip darlıyo mu seni, ‘beni niye yarattın?’ diye sabah akşam uyluyo mu? Robot çok mu lazımdı? Yook. Yapabiliyodunuz yaptınız işte. Bizim elimizden de bu geldi, yaptık.
Hadi herkes gezegenine arkadaş. Şov bitti. Uzaylıyı da buldunuz, gördünüz, bu işte. Hepinizden de yakışıklı, karizmalı, boylu boslu.
İyi taam hadi patlatmıyorum da gezegeninizi korkmayın. bişey yok. Taam hepinizi de cennete aldım taam. Yaşa sonsuza kadar. Gidin anlatın şimdi, konfetiler falan. Ben bakıyorum burdan, bin gemine uç. 2 yılda geldin zaten. Olum ömrünüze yazık değil mi lan? İnemediniz zaten kocaman ovaya, bi saat dolandınız havada gördük. Gelişince gelirsiniz hadi. Olaysız dağılın şimdi. Kafa açtınız akşam akşam.’


10 Nisan 2012 Salı

Aç gözünü bilim! Ay dünyaya düşebilir!



‘Düşmez, raadolun’ diyor bilim âlemi. Kozmik enerjiler, çekim yasaları, etki tepkilerle kanıtlıymış bu durum. Ama tam ikna olmadım ben. E çünkü insan mahlûku dünyanın sistemleriyle oynayıp oynayıp, o mükemmelimsi işleyişe çomak sokabiliyor sürekli. Kendini bilmez takılıyoruz biz çünkü. Öyle seviyoruz. İcatlarımız mucitlerimiz sağ olsunlar, oturduğumuz yerden ozon tabakasını deldik. Yapmadık mı? Yaptık.
İnançlar konusunda bile böyle şuursuzduk hatta; bir gök tanrı dedik, bir güneş tanrı dedik. Ekmek, su, yün çorap tanrısı, bir yere varamadık. Bir ara hepsini bağrımıza basar gibi olduk, hepsi kendi işiyle ilgileniyordu, uzmanlaşma vardı, bir işimiz oldu mu ilgilisine başvuruyorduk falan. Tam bu sistem biraz daha hümanist, doğadan bir tavır takınmışken; Bir anda biri çıktı bu sefer; ‘ben tek tanrıyım, bi ben varım, diğerlerini boşver kanka gel sana bana bak’ dedi. Ve direk sattık o kadar tanrıyı. Hepsini birden hem de, hiç düşünmeden baya satışı koyduk güneş tanrısına, afrodite falan.

Düşününce mitoloji çok ilginç bir alan, kafamıza göre var yok diyoruz, kabul götürür bir hukuku var, değişik. Hâlbuki bas hepsini bağrına, hepsini sev dimi? Kırma yani kimseyi. Ama işte o satışı koyduğumuz gün lanetlendik bence. Ben haklı çıkarsam çok net yapıştırırım cevabı, ben demiştim derim. Yeminle ben zeus’unu, dionisos’unu ayrı ayrı sevdim, gücünü doğasından alan tanrıya sempati duydum hep derim.  Haklı çıkmazsam, Zeus falan cehennemde olabilir tabi, ama sıkıntı yok çünkü Einstein, Michael Jackson, Ghandi, ve tabi ki John Lennon, hatta Elvis Presley falan da orda olacaktır. Yani ne kadar karizmatik, zeki, süper ilginç adam varsa çok muhtemel karşılaşacağız. E biz de napalım Einstein’la teori kasar, Michael Jackson’la moonwalk yaparız. Ben organize ederim herşeyi.

Machievelli’ye biraz hak veriyoruz demek ki bu noktada, kendisi ‘insan çıkarı olursa satar, pis bir mahlûktur’ derken haklıydı belki de. Doğasını, tanrısını satan bugün gelir seni beni satar, satmıyor mu? Satıyor. Al, hepsi tarihte gizli işte. Doğa ana falan da utanıyordur bizden kesin. Gerçi biz yok olursak doğa 50 yılda kendini eski haline getirebiliyormuş, onu öğrendim de ferahladım. Çok sallamıyordur o yüzden, geniş takılıyordur. Biz de tüm enayiliğimizle ozonu yırtalım, buzulu falan eritelim. Yarın öbür gün ay’ı düşürmeyeceğimiz ne malum. Ve düşse mesela nerelere düşer? Lokasyonlar belirlensin, önlemler alınsın.Düşerse nükliycez mi direk, napıcaz?
Kimse de merak edip araştırmamış. Bilim düşmez dedi tamam da, bilim de oturmasın, yeni sorular sorulsun. Bak yine benle irtibata geçmen gerekiyor sevgili bilim. Ama ne bir telefon, ne bir faks, ne bişey. Geçen okudum dünyanın fizik kuralları değişiyormuş, yani yer çekimi, o bu. Sabit değilmiş hiçbiri. E yarın bir bakarsın sayko bir kozmetik ürün çıkar, mc donalds köftesini labarotuarda yaratır, petrol çıkartırken dünyanın sismiğiyle oynanır falan, ‘yukarda duruyor, ay aşkım ne şirin’ falan dediğin gök cismi, küt der iner aşağı valla. Az önce baktım, Ay’ın çapı 3460km imiş. Dünyanın 4te biri kadar. 200 ülke olsa, nerden baksan 50-60 ülkeyi ilgilendirir yani. Ayrıca 4buçuk milyar yıllık yaşlı bir küre bu, ve tüy gibi de hafifmiş dünyaya göre. İki seyirir olduğu yerde, çıt eder kopar yörüngeden. Uzaya uçsa gitse yine iyi, oturur valla üstümüze. Sonra yok yenidünya düzeniymiş, illüminatiymiş falan toptan yalan oluruz bak. Hatta büyüklüğü ve ağırlığı falan öylesi bir etki yaratabilir ki dünyaya güm diye vurduğu gibi, direk yarabilir ikiye. Yumurta sarısı gibi güzelim magma akar gider valla.

Bir de düşün o kocamanlığı, hayal et bi.
Ben yapamıyorum bazen.
Mesela güneşten daha büyük bir şey yok gibi sanki.
Hayır biliyorum da, kozmozda saçma sapan, ayı gibi gezegenler var ama düşünmeye çalışınca beynim sıkıntıya giriyor. Almıyor kafam. Hele ki ölçeği böyle hızlıca yukarı çekerken börtü böcek falan geliyor aklıma, sistem hepten kitleniyor. Kapayıp açmak zorunda kalıyorum, yalan değil.
Herhalde o ilkokul uzay maketleri yüzünden oldu bu. Bir de küçük prens yüzünden olmuş olabilir. Velet duruyor gezenin üstünde, tek kişi ancak sığıyor falan. Onun sayesinde bir gezegene gidildiğini düşününce, herkesin gözüne 10 dk da turlanıp bitecek gibi, kenarında durursan uzaya düşme ihtimalin olan yuvarlak krater geliyor. Ben buna psikolojide ‘küçük prens etkisi’ diyorum. Bozulduk küçük prens. Gezegenleri anlayamadık hiç. Senin yüzünden uzay bi garip.

Bir de aya yerleşicez falan diyorlar, yolculuklar yapılsın, şehirler kurulsun falan.
 Zaten bu aralar Ay hayvan gibi büyük, hiç denk geldiniz mi? Garip işte, bir parlak, bir yakın falan.
Aya yerleşilmeye kalkılırsa, ben gitmem valla. O iş sakat, çok ciddiyim yani.
Bir gider bakarım, şöyle yere bi vururum ayağımla pat pat, bir eğilir sesini dinlerim.
Sonra da ‘Ay düşeceeğğğk’ diye bağırır, kaçarım ordan.
Kimse de tutamaz beni. Koşarken kenardan uzaya düşersem, o küçük prense de selamımı yollayıverin. Canına sıçtığımın oğlanı deyin benim için. Beni de kara deliğin birinden alırsınız artık. Kenarına tutunur, ordan bakarım. Yalnız aman deyim çok bekletmeyin, kara delikten mayalı falan çıkar, bişey der, dil bilmem kem küm ederim, ayıp olur. 
Uzayda yer çekimi falan da yok, gerilirim ben.





24 Mart 2012 Cumartesi

Oyun kafası; Fantasy Role Playing


Ya.
Frp aslında doğru oynandığında bilgisayara da, playstationa da, wow'a da basar.
Baya, kendi kararların var çünkü. Oynatanın da güzel hayal gücü varsa çok çok eğlenceli bi aktivite. Zaten biranı alıp toplaşmışsın, esprilar şakalar.

Gm (game master) bir harita çıkarmışsa zaten daha güzel. Baya orijinal olabiliyor çünkü. Ben bi kere fire ball’u wow’daki ile karşılaştırıp ‘ileri savuruvereyim’ dedim. Bütün kasabayı yok eden bir ateş topu düştü gökten, bütün grup nerdeyse ölüyordu. Bi elmam vardı yiyene charm atıyodum. Hatta oyuna sonradan giren arkadaşa uzatmışım ‘al ye’ diye, direk yedi o da enayi, bütün oyun ben ne istersem onu yapıyordu. Süperdi. Bard’dım zaten,  flütüm vardı. Çala çala kitliyodum milleti, gerçi bi kere de kocaman kayanın altında kaldım mal gibi, (bu arada oyunu bilmese de buraya kadar okuyan çılgın okurlarım için; bu oyun bi daire etrafında oturmuş bi grup gencin, önüne kağıt kalem, bir de dungean’s and dragon’s el kitabı almasıyla, ‘two hand schimittar’ ları çıkardım, böle arkasından kabzayla vurdum, düşerken sırtına taktım böyle’ diye anlatılan bi oyun, herkes bulunulan yeri ve olayı hayal ediyor ve herkesin kafasına göre takılarak oyundaki görevleri tamamladığı, bosslarla dövüştüğü bi hayal ürünü olaylar dizisi çıkıyor ortaya. Hala okuyosanız süpersiniz. ) he ne diyodum, mal gibi kayanın altında kaldım evet, baya flütüm falan kırıldı, bittim resmen. Evlat acısı gibiydi.

Ama benim efsane karakterim olsa mesela bir filim oludu. fil ya. fil kadar müthiş bi hayvan yok, bak; hem neşeli, hem kocaman, hem çok güçlü yakalarsa bitirir. Hem su püskürtüyo; ıslatır yıkar. Hem üstüne biner gezersin, akrobasi yaparsın fıt fıt. Kulağına, burnuna çıkarsın. Gece uyursun üstünde. Kusursuz. Bir de sadık hayvandır, unutmaz seni orda burda, ful hatırındansın. Bundan süper binek mi var? sonra bir de companion lazım oraya buraya gezicek bakıcak, benim ki maymun olurdu mesela. Kapuçin maymunları var ya ondan. Omzumda durucak, bazen yollıycam ‘git bak bakim,fırla ’ dicem, ‘ne var önde, bi kolaçan et’ Bakıp gelicek, ağaçlardan sarkıcak falan. He ayrıca hayvanların dilinden anlıycam mesela. O ilk özelliğim. Bıçak atabilicem, olayım bıçakmış veya ok da olur ama dps her türlü. Bi de element olarak toprakla alakalı bir şeyler isterdim. Yapraklar,sarmaşıklara falan hükmetmek gibi ya da deprem falan olabilir aoe olarak.  Onlarla geziyormuşum işte ormanlarda, aralardaki köylerde şehirlerde durup, quest yapıyormuşum.

Bir de normal hayatta bana bak, takılıyo öyle normal, dümdüz ben. Bu yazıyı sakladığım dosyanın adı ‘yazılar’, bu kadar yani şaka değil. Hiç o kadar cool da değilim. Iphone bir filin yerini tutmuyor bence, ki ıphonum da yok zaten. Bitmişim. Dandik salak bir hayat. he, kendime bayılıyorum o ayrı ama yine de bi kapuçinim olsaydı fenamıydı? Değildi. Bence aramızda toplanıp bana bi kapuçin maymunu alalım, çok pahalı değil 800dolar falan. Hadi ben yarısını koyuyorum hatta. Hem sonra onla gösteri falan yapıcam, bişey öğretemezsem eline muz, çekirdek falan veririz, tip tip takılır, izleriz. Gösteriler beleş, size tabi. biliyorum hepimiz hipnoz olucaz o çıtçıt çekirdek yerken.. 
Alın işte şu maymunu bana, bak süper olucak, valla, söz lan. 
Tamam, adını da siz koyun tamam. 



20 Mart 2012 Salı

Oyun Kafası: World Of Warcraft


Wow oynuyorum. rare bir durum ama böyle. sevgilisiydi, arkadaşıydı derken bulaştık bir kere.

Eskiden online oyunlara ilgisizdim. Oyun bitirmek diye bişey vardı benim için. Hatta ‘oyuna her ay para ödenmez’ laflarıyla oyuna saldırır, gerekirse tam bir çingene gibi bok atardım. Velhasıl '60lvl a kadar deneme olarak alalım beleş, sora bırakırız' yalanlarına kandım. Şuan bu yalanların çobanlığını yapmaktayım. Zevkle.

İlk lvl larda her yere yürüdüğümüz için uyuz olmuştum. Gerçi bir yandan da 'yoldan gidince saldırmıyolar' üzerinden ilk önermemi yaparak, kendimce oyunun buglarını bulmak gibi bir misyon edinmiştim.  Sonra questleri falan sevdim, 3-5 kişilik bosslara girmeye çalışıyordum, gazlanıyordum falan. Mekanlar efsane geliyordu. Bir yandan da karaktere ısınıyorum tabi, meslek falan derken 85 olduk.
85 ve ardından pvp, AH ve ölümsüz keşfim... 'achievements'.
Oyunun en süper şeyi achievementlar bence.
'mount falan verenler tamam da, gerisi fıs' diyebilirsin, ama öyle değil, acayip potansiyelli bir alan.
Bir o, bir de sea turtle denen mount. onda bi olay yok da şirin mirin işte.
Bi de Ah'de fiyatlarla oynayıp milleti kitlemek büyük zevk, ki bunu kendime görev bellemiş durumdayım. yok yanlış olmasın, bizde kimseye yamuk olmaz, ben yolumun peşindeyim de o ah'de büyük cevher var. hem hayvan gibi para kasarsınız ki ben kastım -yöntemini de vericem birazdan- hem de eğer bir sosyolojik, efendime söyleyim psikolojik ve de markıting gözle bakabilirseniz, orda bulduğunuz şeyleri bi güzel gerçek dünyaya uygulayıp, hayvan gibi gerçek para da kasarsınız.
dur.
sabırsızlanma.
hepsi sırayla geliyor.
önce;

'hangi yöntemle hayvani para kastım?'
1) Achievement satıyorum. net.
He daha öyle sayko organizasyona giremedim tabi, kendi başıma yapabileceğim cooking achievementları satıyorum. Hani trade edebileceğim şeyler, 'şu şu yemekleri bulup ye' falan gibi basit olanlar.
ilk 'WTS (second that emotion) ACHIEVEMENT' ile başladım bu işe.
beni garanti reklamındaki, 'su. abiler su var. suu.' diye bağıran minik çocuk olarak düşün.
bu 'second that emotion' 4 adet yemeği yemen gereken bi achi. her biri için recipe gerekiyor, o da dailylerden düşüyor. günler geceler boyu cooking daily çilesi yani.
bu 4lüyü 250g dan vermeye başladım ben.
ama nasıl peynir ekmek gibi satıyorum.
sonra bi baktım ufak ufak, çok pahalı demeler, isteksizlikler, laf yetiştirmeler. Ah'yi bir kontrol ettim; benim 250den sattığım yemekleri, 7g’da 10g’a koymuşlar. Hayır, niye yapıyosun bunu? Niye rızkımla oynuyosun? Ver 100e 150ye sende kazan, ben de kazanayım. Win win win işte allahın cezası.
Çok büyük ayar oldum ben o gün. And içtim. Artık bu Ah'yi de bırakmıyorum, hepsini kovalıyorum, ananızı skicem sizin, yeni planlar bişeyler derken inanılmaz bir sistem kurdum kafamda.
Netlikle söyleyebilirim ki, auction house guru’su olmak üzereyim.
bir yandan işi de geliştirdim, baktm böyle cooking achi başka ne var diye, maden buldum.
 'Cataclysmically Delicious' Achievement.
bu epic achi, tam 50 yemekten oluşuyor. bir kısmı recipeyle yapmalık, bir kısmı vendorlarda satılıyor ama dünyanın bi ucunda her biri. üşenmedim. çünkü üşenenin çocuğu olmadığı gibi, ticareti de boktan olur. ben her bir vendora koştum, her recipe'yi kastım. 50 yemekten 10 ar tan çantama dizdim başladım bağırmaya.
bi aşağı bi yukarı derken server'ın isteği ve talebi üzerine fiyat 1k olarak belirlendi.
'wts... wts...' yine manyak gibi satıyorum. ah ye de koyuyorum, kapış kapış gidiyor. hatta sayemde ah de olmayan yemeklere alan açıldı, başkalarına da ekmek kapısı oldu.

Birini bağırıyorum, anlaşınca lag yapmayan bi yere götürüyorum çift kişilik mountumla - hizmette sınır yok - diyorum 'sen bana kendi achini linkle, ben sana 6şar 6şar vericem sen yedikçe zaten görünecek bu linkinde. böyle tıkır tıkır alacaksın achiyi.' fiyatlar ilk trade de yarısı, son trade de diğer yarısı. gayet güvenli. ayrıca alınca alttan 'oley achievement kazandınız' gibi yazı fışkıyor ya, hemen soruyorum diğerlerine de bakmak istermisin falan. o sevinçle karşı da koyamıyor tabi.
bak unutma, müşteri psikolojisini okuyacaksın böyle. kaçırmıycaksın.
böyle böyle ben 6 achievement satan, tekil bir şebekeye dönüştüm.

'WTS (cataclysmically delicious) ACHIEVEMENT'=1k
'WTS (second that emotion) ACHIEVEMENT'=250g
'WTS (drown your sorrows) ACHIEVEMENT'=400g
'WTS (you'll feel right as rain) ACHIEVEMENT'=300g
'WTS (dinner impossible) ACHIEVEMENT'=450g
'WTS (critter gitter) ACHIEVEMENT'=100g

baktım bunlar böyle bağır, bağır kasıyor. ayrıca bir albenisi yok, müşteriyi motive edemiyorum.
ilk trade pazarlama stratejimi uygulayarak;
'wts fast & easy cooking achievements' diye bi macro yazdım. Başladım reklama.

Bak yalanım yok,
sırf bu sayede 210k para yaptım.
yanında portaldır, enchanttır, genel satışlardır falan, onlar devede kulak kaldı tabi.

peki şimdi soracaksın, bunu da ah'den baltalayan olmadı mı?
oldu tabi,  cata delish olamadı tabi o baya kalabalık achi ama, diğer ufaklardan fiyatları çok ucuzlayanlar oldu. ama o noktada da stratejik yürüyorum.
mesela ah'yi kontrol ediyorum,  ucuz fiyattan konan yemekleri direk geçiyorum hiç uğraşmıyorum. ama misal achilerin bazı yemekleri eksik, hiç yok. durma hiç. 150 den koy, 200den koy, bazıları cidden çok uzak yerlerde suyun altında falan, o sapık memleket abbysal depts te olanları mesela 300'den 400'den koyuyorum.   ayrıca öyle elimdekileri döşemiyorum. 300'den birer birer koyuyorum. gözü korkmasın, yani 'bak bu pahalı ama kalmamış gitmiş. ya da koyan çok açmıyor demek ki. bunu aldın aldın, yoksa kalırsın ortada, gerisini tamamladın zaten achide eksik bırakmak da mantıksız, sen al bunu al' mesajı, direk almaya meyil.
yani bir nevi kontrol, hem ben zarar etmiyorum hatta beklemediğim karlar elde edebiliyorum, ve aslında benden full aldığında daha fazla tasarruf etme olanağı sunuyorum müşteriye.

Bir tane mal vardı, okuyorsa görüyodur.
bana sordu cata delish'i, 1k dedim. beğenmedi (ki 50 yemek için çok uygun fiyat olduğunu biliyorum, bunu onaylayanlarda oldu sağolsunlar.) e benden beğenmediği 1k'lık achinin 50 yemeğini de benim ah ye koyduğum 100lük 300lük hallerinden aldı - çünkü çok akıllı ya bi bakıyor o 50den bazıları tabi ucuz, 3'e 5'e, 'vay ibne beni kazıklıycaktı' düşüncesiyle tık tık ne görürse alıyor, isme de bakmamış enayi, arada 200'lüğe rastlayınca 'neyse ya 1k değil sonuçta arada olur' kafasıyla gidip -evet tam bir düz müşterisin sevgili oyuncu- kendi kendini kazıklamış oluyor.
yani bu işin böyle ah'den gelen, insanın yüzünü durduk yere güldüren, cep şişiren şanslı bir tarafı da var.

misal biri de sordu.
yani bunların çoğu vendorlarda var -özellikle cata delish için- hem de daha ucuz niye senden alayım diye.
bak dedim, tabi öyle yapabilirsin çünkü bu bir lüks hizmetidir. bu yemekler için lazım recipeleri kendin toplayıp, gerekli matları balıkları kendin tutup, diyar diyar pool ve vendor kovalayabilirsin. ama sen bu oyuna para ödüyorsun. buradaki zamanını arenalar, bglar, gearlar, raidlerde harcamak istiyor, oyunun eğlenceli kısımlarında takılmak istiyorsun. dailyler, tık tık balık tutmalar, ordan oraya gitmeler eziyet. senin kendi oyununu glyphlerini ayarlayıp doğru kombinasyonlara kasıp elini hızlandırıp afedersin milleti skip atman gerekiyor. sen efsane olmaya koşarken ben de bunları senin yerine yapan, sana direk trade üzerinden max 5 dk içerisinde hem anlık sevinçler satıyorum -çünkü kabul edelim, achievement gelmesi süper bişey- hem de sana zamandan kazandırarak oyun zevkini maksimum fayda düzeyine çıkarıyorum. ve bunun için de gayet makul ücretlerden bahsediyorum.
ayrıca kapının önüne geliyorum,
hediye portal servisim var istediğin yere yolluyorum,
lagsız alana özel mountla götürüyorum,
beni kalabalıkta bul diye üstüme ışık sıkıyorum,
özel kıyafetim var, siyah pantelon beyaz gömlek papyon, tertipli ve de şıkım,
güler yüz bende,
kalite bende,
chef's hat kastım aldım, çoklu yemekler saniyeler içerisinde yapılıyor, hız da bende,
beklerken altına 'mushroom chair' koyuyorum, rahatlık konfor da bende.

lüksün sınırlarını roleplay'de bile zorlamışım.
bak hem sektörü kurdum,
hem yatırımlarımı yapıyorum,
müşteri sadakati bile kurdum zamanla lan.
valla tanıyolar sokakta, kaç kişi yeni achievement var mı diye sordu. arkadaşını yönlendiren var.
hatta bi gün ormanda geziyorum;
bildiğin alakasız low level bir yer zaten, yani kuş uçmaz kervan geçmez, belli.
ilerden yine low level bir tip geliyor, beni görünce durdu bir an.
'you re him' dedi.
'you 'r the cooking achievement guy'
'what r the odds?'
dedi selamlaştık ben ona 'koçum al benden sana minik bir achi dedim, hediye verdim. kim derlerse 'achievement seller of azeroth' de, beni böyle bilin dedim, selametle yolladım.

hayranlarım var işte belli ki.
bir marka olmak üzereyim.
resmen piyasadaki açığı gördüm, doğru taktikler ve içgörüleri kullanarak atak yaptım ve kazandım.
bu bir başarı hikayesidir, yalan değil.
bu imparatorluk pandaria ile daha da büyüyecek.
blizzarda yazıcam zaten, adıma şehirler kurulsun, bana sahip çıkılsın.

Aslında ekibi büyütebilsem, cooking'in üzerine misal dungeon'dır, raid'dir, o tarz achilere de girmek istiyorum ama onlar tek başına kasar. şuan şirketten fabrika'ya yükseldik, holdinge daha var. ama diğer sahalara falan açığım yani, fikir kovalıyorum hala.

ayrıca yemek satıyoruz madem; bi yemek markası, bir yemek sepeti bana sponsor olsa efsane olmaz mı?
olur bence.
Durduk yere gerçek para, mis


2) wow'u gerçek hayatta nasıl kullanırız?
şimdi bura online bir dünya.
kurallar seni sınırlıyor ama davranışlarında gayet özgürsün.
o AH'nin piyasası da tamamen kendi kendine oluşuyor, insanların kararları acayip etkili.
e o zaman bu sanal dünyayı, bu düzeni anlıycaksın, çalışıcaksın.
o davranış modelinin altında ne var? o kararlar hangi motivasyonlarla veriliyor?
mühim olan neyken ne?
gördün yukarıdaki içgörüleri, psikolojileri.
böyle böyle sen de gözlemleyeceksin, insan lan bu diyceksin bi düşünüceksin.
sonuç?
o kararlara benzer karar mekanizması normal hayatta da işliyor.
denk getirmeye çalışıcaksın. o dinamiklerle bu dinamikler nasıl benziyor, önemli olan şeylerin sıralaması nedir? insanlar neyi neden satın almaya motive oluyor derken.
ufak ufak kusursuz stratejiyi buluruz.
hatta bu modellenebilir bana göre.
wow'u bir case gibi düşünüyorum ben.O kadar focus gruptur, yok anketlerle 100 kişiye sormalardır. bırakın bu işleri. bak karıncalar fanusta kendi dünyalarını kuruyorlar, gözlemle onları. anla ve uygula.
istediğin sektöre, kafana göre.
modelini de çıkarıcam size, çok yakınım hissediyorum.
ve manşet;
'wow'u kobay olarak kullandım'

of süper olucak.
düşündükçe elim ayağım titriyo valla.


'i am the achi seller of azeroth'
'for the horde'




online edit:
sea turtle geldi ^^ müthiş bir şey.

online edit:
ya bişey diycem, horde olarak %80’de yeniliyoruz lan bariz.
Horde işte, kötüler yani, normal hayatta nasıl bi insan horde seçer ki?
bak bu da bir psikoloji mesela, buna da bakılmalı.
Hep böyle ya geniş, böyle bi boku takmayan, dersleri falan da genelde boktan, hatta kimisi gerekirse her türlü ibneliğin peşinden koşan adam.
Buyuz işte biz. Böylesi bir grupta dirlik düzen, grup çalışması olabilir mi? nadir.
E grup oyunu oldu mu birleşmiyor işte herifler, kimse pas vermiyor, habire bireysel. Bi oyun çıkmıyor ortaya. Mal gibi ya gider ortada takılır, ya tek tek gider kesilir, adamı kuzulamaz, spellsteal’a dokunmaz.
Ally öyle mi? Neyse onlara her boku düzgün yaptıkları için ayar oluyorum zaten, daha kötü onların. O yüzden ben ve benim gibi düzgün oyun oynayalım ama zibidiliğimizi de yapalım insanları hordedayız. Ve kaybediyoruz, ve uyuz oluyoruz ama bi grup insan var ki onları çok seviyorum.
çok uyuz olmadıysak, direk bizi ayar etmediyse noobs bilmemne diye kenardan konuşmuyoruz.
Hayır, biliyorum, bu sadece bir oyun değil, her ay para ödediğimiz bir sorumluluk ama,
oyununu oynamakla, ergen olmak arasında da kapkalın bir çizgi var.






17 Mart 2012 Cumartesi

Oyun Kafası: Eskiler


Bir miktar geçmişi load ediverelim şimdi.
Atari salonularında başladı herşey. Tilt makinelerine olan aşkım hala bakidir. Bazen sinsice yaklaşıp biri ekstra topu oynamadan bırakmış mıdır diye bakarım. O parlak metal gülle oradan bana bakıyorsa, kenarda sevap bulmuş mümin gibi gözlerim parlar, kudurrum.
Langırt vardı bi de, ama onda sıfırım.  Beden dersinde futbol sınavından kaldım ya ondan heralde. Yayvan beyaz diskli bi oyun vardı, karşı tarafın kalesine sokuyorsun, mıknatıslı masada oynanıyor falan. O mıknatıslı masa, zamanların en teknolojik aletiydi, çoluk çocuğun elinde heba oldu canım sistem.

Tetrisle gönül bağı olmayan olamaz zaten. O çubuğun ibnelikleri. Bi de hiç baymaz tetris. Yani al yanına git, nereye gidiyosun, 15 saat git. fıt fıt oyna onu. Kıl ol, ilerle, save edeme, sadece çok ilerlediğinde 'hasiktir, ne biçim ilerledim’ diye düşünebilmek için 5 sn falan pause edebil. Sonra devam et ve herşey üst üste gelsin, yapama sinir ol. ‘skerler lan oynamıyorum’ de ama bu tribin cooldown u sadece 15 dk falan sürsün. Yine başla, hırslan.

Tabi ki atari; ve hiç abartmıyorum o zamanlarda ortalama bi çocuğun en büyük hayal kırıklığı; 9999 oyun var yazan kasetten 3 tane falan oyun çıkmasıydı. Bi de o hain kaset yanında gelmiştir oyunun 'ulan’ dersin, ‘adamlar bi dolu oyun vermiş helal olsun.' Hepsi aynıdır, yıkılırsın. Yetmezmiş gibi adları haince 1, 2 diye değiştirilmiştir. Mario'nun 129a kadar seri olarak gitmesi biraz kıllandırsa da 'yok lan' dersin 'koskoca gavur aleti.' halbuki gavura asla güvenemeyeceğini anlarsın o an.
ve doktor mario berbat bi oyundur.
ve 250ye kadar denerken artık ümidini çoktan yitirmişsindir, direnir sonuna kadar gidersin. İşin gücün yoktur çünkü, ve diğer oyuncaklarına dönmek için de çok geçtir artık. Bir kere tadına varmışsındır ama evde yapılmış dondurma gibi bir hayal kırıklığıdır sonuç. 
Ama herşeyi geç, en büyük bireysel başarımızı da atari sayesinde edindik bence. İçgüdüydü ve hepimize oldu.  Çalışmayan oyunun arkasına üfledik biz. Öyle bi üfledik ki şiştik ve kızardık. Ama çalıştı. Ve hatta çalıştırdık, şu tabir yalan olmaz ki biz onu 'tamir ettik'. Ah herkesin içinden 'napıyor ki lan' dediği ve oyunun açıldığı an, o tatmin… aynı zamanda ‘nası oldu ki lan’ düşüncesi, ama herşey çok mantıklı falan.
Ayrıca süper oyunlar da vardı içinde, misal ilk başlarda göze çarpmayan ama sonradan bir efsane olduğu fark edilen 'battle field'. Ve kendi fieldını yapmayı keşfeden herkesin, o korunması gereken kartalın etrafına çelik duvar ördüğü gerçeği. Evet, artık itiraf edelim bence. Hatta geri kalan kısımları çimenden yapıp, arasından tankları vurmalar falan, hepsini biliyorum çünkü. Ama sorun yok atari süper bir şeydi, bi tek pek sağlam değildi. Benim silah aparatım 2 gün içinde bozulmuştu ve tanıdığım herkesin silahı da. Ben o yıllarda başarıyla çalışan, çocuğu delirtmeden, onu geç babasını delirtmeden çalışan bir silah üretildiğini sanmıyorum. Neyse zaten o oyunun pek oynayanı da yoktu, pek sallamadık. Anısı var şimdi, bişey demiyorum.

Mario9 vardı bi de, ve galiba dünyada sadece kuzenlerimde vardı benim. Ne bulabildim ne bişey, internette milyon tane var kasamam o kadar, kimse de hatırlamıyor. Böyle yumurtaları buluyoduk, içinden çıkan hayvana biniyoduk, uçan dinozor vardı, koşan vardı. neyse gene başlamıycam ama vardı işte. Ve süperdi.

Nedense soniği hiç sevemedim, 'ben değmedim ya saçına değdi, ucuna' diyodum. Sinirim bozuluyodu o saça. Çok da haklıydım çünkü saçına değince yanmazdın eskiden. Yaşanmışlığıma ters geldi o benim.

Gameboylu anım çok yok, gameboyum yoktu zaten, ben klasiğe kasarken renklisi çıktı falan sonra da bişey oldu bilgisayar cover etti mevzuyu. Bi prince oynardım onu hatırlıyorum bi, onun da içine üfleniyodu, pilleri ısırılıyodu.

Bilgisayar deyince diskette karışık oyunlar derim. Biri de -bence yayılma noktası okul bilgisayarları olan- 'volfied'.  Yılanla başlıyodun hani ekranı kapata kapata sıkıştırıyodun yılanı da 85i geçince bölüm geçiyodun. Hani 'benim abim bitirdi bunu' olan ama şaibelerle dolu, gereğinden zor oyun.

Max payne' e rastladığımda tamam dedim oyunum bu benim, babam bitirmişti, bana yolladı. Dedim yuh babam bitirmiş ben daha duruyorum, kastım ben de bitirdim. O lanet olası rüyalarda çıkışı hiç bulamadım, döndüm durdum buğulu buğulu. Yıllarca beşiktaş pasajında 'abi meks peyn 3 geldi mi' diye arandım hep, gelmedi sıçtığım. Ama film geldi, bence tırttı.

Black and white geldi sonra bir yerden elime. O da tanrıcılık oyunu gibi bir şeydi. Sana tapan insanlar var onlarla ilgileniyorsun, isteklerini yapıyorsun falan, uyuz olduğunu denize atabiliyorsun. Adamın oğlu kaybolmuş dağlarda bul getir diye yalvarıyor, aranıp buluyorum, ölmüş. Adam basıyor küfrü, bi teşekkür yok. Nankör işte. Bi iyi cücemsi bişey vardı yardımcın, bi de kötü olan. Kötü çok sevimliydi şeytan kafası yaşıyodu. Keselim biçelim öneriyordu habire.

Bi de ben rambo oynuyordum kimse bilmiyor yine onu. Evet adı falan baya tırt ama, hayvan gibi de korkuyordum oynarken. Kapılardan köpek çıkardı, ekranı tokatladım bi kere.

Dyna vardı, yine az bilinen ve benim babamdan öğrendiğim. 8 ada geçiyordun. Bomba bırakıyordun. Son bölüm tavşanlar falan. Kimisi bomberman'le karıştırıyor bunu, o değil, daha zevklisi.

Sonra counter strike. Kantıra gitmek. 6 kişi beşiktaşta adekse giderdik, hatta bi mustafa abi vardı bana bilgisayar toplamıştı sağolsun. Fena değildim kantırda, ama zıplaya zıplaya headshot manyağı edenlerden olamadım hiç, o kadar çinlisi değildim zaten. De dust'da oynardım en çok, bi kere köprünün altında konteynırların arkasından yanaşıp, yukarı pusmuş bi herifi, bak yalan değil yeminle 10 kere falan aldım. Müthişliğimden değil ha, direkt oradan gidiyordum, o da hep aynı yere çıkıyordu, naaparsa yapsın alıyordum işte, şanslıydım heralde. Bi de pusanlara kıl oluyordum, gaza gelmiştim ben de. Adam oturduğu yerde hırslanmıştı. Kalkıp bağardı adeksin içinde 'kim lan bu jj' diye. evet jj y di adım, baya embesil. Ha, grupta tek kalınca büyük stres olurdu bide, herkes seni izliyor biliyorsun, geril geril, bi anda çıksın karşına adam, direk öl. Yerinde korkudan ayrı öldün zaten. Ha bu arada ufak bi not; ben bu oyunları oynarken bilgisayarımın tüpü patladı da, arkasında duran kuş öldü korkudan. Ödü patlamış dediler. Çok fena. He bi de terörist oynardım tabi ki, asla counter olmadım. (aynı wow da ally olmayacağım gibi, for the horde!)

Playstation tabi ayrı bir çığır açtı. Sabah akşam crash bandicoot oynardım, bazen toplaşıp arcade yapardık. O kadar müthiş bir oyundur ki, cidden, ilk versiyonunu mutlaka deneyin bilmiyorsanız. Ben indirmeye çalıştım baya kasış artık eski oyunları bulmak çalıştırmak falan.

Ayrıca third person shooter bir insan olduğumdan, tam bir resident evil çılgını idim. Zaten zombi filmlerine de bayılırım. Oyunlarıyla kudurdum bende, napiyim. Bu arada ben bu Tükiye’nin ilk zombi filminde, ‘ada’ydı galiba adı,  gönüllü zombi olmuştum.çekimlerin sonrası o halde eve gelmiştim, otobüstekiler baya bi kitlenmişti.

Başka bir müthişlik abidesi god of war tabi ki. Kratosun her tanrıya atarlı tavrı, belinde türlü türlü efsane silah. Hiç abartmıyorum o blades of chaos’u hatırla bi; zincirin ucunda bıçaklar böyle, döndürüyo, takıyo bıçakları, çektiriyo falan. Dünyayı kontrol ederiz onla da,  başımıza götümüze vururuz muhtemelen, sıkıntı olur. Yani. Ayrıca bu oyunlar başkası oynarken de izlenebilen, kalabalığa hizmet eden müthiş şeylerdi, hiç bi türlü baymaz, etmez.
Bir ara da, bak ne zamana geliyor tam hatırlamıyorum cep telefonları yeni çıkmıştı, snake vardı. (Ondan sonra da space impact oynadık ama herkes bilmez onu) O snake sınıfta öğlen tenefüsünde açılırdı ve herkes oynayanın etrafına toplanırdı. Oynayan bi stres, bi gaz, bi keyif, hayvan gibi kasardı.

Şimdi angry birds var. Dünyadaki en aptal şey. 2 yaşımda, küpleri karelere sokmaya çalışırken bile daha çok eğleniyordum. 
Biliyorum; hiçbir çocuk bizim o triplerimize giremeyecek şunları oynarken, bu da bir gerçek. 
Oyun iyidir, evet, ama güzel oyun daha iyidir bence.




5 Mart 2012 Pazartesi

Sörvayvıl başlasın!


2012’deyiz ve mayalar geldiğinde ‘mass destruction’ başlayacak.  Peki yer yarılıp, gök içine büküldüğünde, sen nerde olacaksın?
Hiç ciddiye almadın dimi bu güne kadar ‘brak yea’ dedin, sırıttın.Ciğerinizi biliyorum olum. Filmine gidip etkilenip tırstınız, ama üç gün konuşup unuttunuz işte. Ama sıkıntı yok. Kıyamet koptuğunda beşiktaştan servis kaldırıyorum. Bak şimdiden söylüyorum sonra ben bilmedim yok. Toplayabildiğimi toplarım, ordan ver elini Kanada. Orda muhtemelen uzaya kaçma aletleri veya okyanusun içinde yaşama gemileri kurulmuştur, sığınaklar bekliyodur.

Hem bence bir kıyamet senaryosu, zombisiz olabilemez. Şöyle ki, dünyanın dört bir yerinde kuduz insan yok mu? var. E, elin mayası gelmiş, vıj vıj dolaşıyo ortalıkta kim tutucak kuduz adamı? Kuduz fırlıycak sokağa, önüne geleni ısırıcak; al sana ‘zombiland’. Herkes ciyak ciyak bağırırken bizim planımız hazır olacak! Bir şekilde kendimizi kanadaya attık attık. Ordan da hop survival gemisine, cruise kafası işte, bizden kralı yok. 

Ayrıca ‘bizi almazlar lan’ deyip planımı baltalamaya çalışanlar olacak. Onlara buradan ‘bi yol dinle hele’ diyorum. Kanadalıyı araştırdık heralde, bizde yarım plan olmaz arkadaş, akıllı olun. Kanadalı dosttur, insandır. Merhamet timsalidir. Yere düşeni kaldırır, sarılır öper. Borç verir geri istemez; duygulu, içli adamdır. O yüzden Kanadalı karşısında en büyük silahımız, selpakçı çocuk edebiyatıdır. Bak hep çalıştığımız konular; Sağa eğik burulmuş surat, sümük akışmış burun ve hüzünlü göz. Olmadı, beceremedim dersen; en bildiğin yerden gireriz kanks, küçük emrah şekli yaparız. Ekmeklerimizi çıkarır birbirimize yedirir, ağlarız. Arka fonda ufaktan melodi yükselecek ‘ahk anam anam…’ bunları yolda çalışırız hep. Bak gene memleketin bir potansiyelini fırsata dönüştürdük işte. İki suratını ekşiticen, mis. 

Aslında direk sığınak yapmak da mantıklı.
Yer altı sonuçta. Yer küreye güvenebilecek miyiz? Sismikle ölçmek lazım onu.
Tamam, yanımıza alınıcaklar; 1)sismik, 2) fener, 3)ekmek
Ama kazı yapıcaz sonuçta onu metalle kapamak lazım 4) metal.
Yemek olarak ekmek dedik. Ekmek yemezsek doymayız biliyosun. Ha bide konserve her şey. Tabi canımız pringles filan da çekebilir, ama dur daha patlamış Migrosa filan girip her şeyi beleşe alıcaz zaten. Girer girmez market arabalarıyla girişiriz Migrosa, ikişer kişi reyon reyon bölüşürüz. Yoğurt falan lazım, bira, sigara falan. 3M Migrosa çekerim ben, orda yedek lastik bile vardır.

Discovery’de adamlar survayving kasıyolar, timsah falan yakalayıp yemişler. Biz de yaparız yani nedir ki. Ben de geçen bu NTV’deki böcek yiyip, çişini içen adamı gördüm; bataklıktan çıkmayı öğretti, gayet de kolaymış. Kimseyi bataklıkta komam yani. Bak, planımız tıkır tıkır.

 En sıkıntılı iş su kaynakları, koşarız paso mal gibi ‘su nerdeeeğğ’. Ama yine sıkıntı yok çünkü Migrostan aldığımız suyu adam gibi kullanıcaz demek ki, öyle kafaya dikmek, su savaşı yapmak yok. Bu arada su savaşı yapmayalı binyıllar olmuş gibi geldi şuan. Kararımı değiştirdim, hemen orda yaparız su savaşımızı, çünkü zaten kıyamet kopmuş amık, içimizde kalmasın. Hem su berekettir, kısmettir.

Vay canına ufak ufak yerine oturuyor her şey. Tüfek falan da lazım bu arada, avlanmamız gerekecek, gerekirse adam vurup yiycez yani. Ama ‘bıçak şarjör istemez’ diye de bi laf var sonuçta. Aslında öyle bi laf yok, az önce ben uydurdum. Nasıl ama? Bence tutar bu laf, şansı var. O ortamın hiti olur bak, ben diyim. 
Birinizin üstüne elbet bi zombi gelicek. Silahına davrandın tetiği çektin, cık, mermi kalmamış. zombi geliyo yamul yumul, bi de gördü mermi yok iyice keyiflendi pezevenk. sen çak çuk basıyosun tetiğe, nafile. Ben tam senin gözlerin belerdiği anda kenardan çıkıp beyninden bıçaklıyorum zombiyi. Zombi yerde, serilmiş, 2.80 yatıyo, fış fış kanlar her yerde.  Bıçağın kanını pantolonuma silerken, ufak bir gülümsemenin ardından ‘bıçak şarjör istemez kanks’ diycem. ‘Görmemiş gibi harcamayın lan mermileri, half life değil bura’ diycem. Gaza gelip bağırabilirim biraz, o kadar olucak artık.




2 Mart 2012 Cuma

'Olum resmen olgularla destekledik' M.Cerit


Size biraz ceritten bahsetmek istiyorum.
Cerit'in en önemli özelliği bıyıkları ve yeşil kazağıdır. Yeşil kazağı onun herşeyidir.
Bir cebi yırtıktır, özellikle dikmez.
Akşamları kazağını çıkarır, dikkatlice kütüphanesinin bulunduğu odaya götürür, kitaplardan birine dokunduğu anda gizli bir bölme açılır, bölmedeki cam kutu, müzik ve ışıklar eşliğinde belirir. Cerit, kazağını o cam kutuda muhafaza eder. Bu sistemi batman'e bizzat hediye etmiştir.
Bir kazağın ihtiyaçlarını herkesden iyi bilir.
Cerit bir fenomendir.
Herşeyle ilgili elbet bir diyeceği vardır.
Bu diyeceklerine karşı çıkan olur ise, kısa ve etkili bir kahkahanın ardından sabahlara kadar tartışacak enerjiyi toplamıştır bile.
Cerit, msn kullanır.Gönül bağı vardır.
Msnleri kurtarma derneği kurucusu ve asil üyesidir.
Buluşları vardır. yapışları yoktur. icat eder, yapmaz. piçliğine ortaya atar fikri gider.
Sigarasını sararak içer, üşenmez.
Cerit işine gelen şeyleri unutmaz, gelmeyenleri ise her zaman hatırlar.
Eski türklerdendir, şamandır.
Bilimin dostu, björkün sevgilisi, ankaralı turgutun düşmanıdır.
Çizgiroman sever, sevdirir.
Analizler yapar, tespitler herşeyidir.
Overlok makinesi ayağına geldiğinde ona haddini bildirendir.


Bir cerit partisi vermeyi düşünmüştüm. hepimiz yeşil kazaklar giyecek ve bıyık bırakacaktık. Şamanik dansöz oynatacak, kuantumlu pasta yiyecektik.
Sonra çok üşendik; msne girip, feysbuktan bahsettik.




12 Ocak 2012 Perşembe

Bence çok mantıklı: 'Masa Teorisi'



Masa teorimi anlamanız için, size kuantum denen müthiş şeyi kendi sistemimle anlatıcam şimdi. Korkacak bir şey yok, başlıyorum.
Şimdi kuantum çok acayip. Bunu bil bir kere. Öyle yer çekimi gibi, dünya yuvarlakmış gibi kabul etmesi kolay değil, insanın beyni dönüyor valla.
Şimdi. Peygamber sabrına sahip bilim adamlarımız; sabahtan akşama kadar atomu inceliyorlar tamam mı? Einstein  ‘4. boyut zamandır’ deyince atomun dibine kadar baktılar. Ama bişey bulamadılar çünkü içi boş çıktı. Atomun % 99’u boş yani. O boşlukta bir enerji buldular ama nedir ne değildir ölçüp biçiyorlar işte. Bir de deney yaptılar, çift yarık deneyi. Atomu yolluyorlar bir yarıktan içeri, ne şekil çizecek diye; biz bakınca başka şekil çiziyor, bakmayınca başka. Yani incelemeye kalktığında başka davranıyor atom, piç anlıyo mudur nedir, bir garip. Ama ona bakışımızdan etkileniyor işte bir şekilde.  Hatta nasıl baktığımızdan bile!

Bak hatırlarsın, yılların deneyi vardır. Adam suya her gün ‘seni seviyorum’ demiş, su kristalleri güzelleşmiş. 'Allah belanı versin’ demiş, kristaller tipsizleşmiş. İşte o deneyi de bağrına bastı kuantum. ‘demek ki, su atomları da bu düşüncenin niyetinden etkilendi’ dedi. Her şey bilimde yerine oturmaya başladı.
Tibetli rahiplerin binlerce yıl önceki ‘önce istemek ve niyet gereklidir, düşünceyle her şey olur’ triplerine gülüp geçiyorduk.  Bir anda dünya bilimi, ölçüp biçtikleri atomun davranışlarını anlamaya başladı ve ‘hasktir adamlar bişeyleri (nasıl olduysa) daha adam gibi bilim bile yokken anlayıp fikirler üretmişler’ deyip, gözlerini doğuya çevirdiler.   

Atomun bu sayko davranışı başka mantıklarla falan test edilince, bir dünya şey sapır sapır kanıtlandı tabi. Başka paralel evrenlerin varlığı, zamanın tek boyutlu olmadığı, başka boyutlarda başka zamanlarda,  başka bizler olma ihtimali falan. Yani farklı bir yerde ben şuan belki de çok zenginim. Belki de aranızda beşer milyon toplayıp bana verdiniz. Olasılıklar sonsuz. En dandik paralel buysa baya sinir olurum gerçi. Düşünsene milyonlarca  alternatif var, aklı yürür adamın.
Ayrıca, biz de atomuz, full hem de. Beynimiz atom, ciğerlerimiz, her yerimiz atom. Ve onlar da bakışlardan sürekli olarak etkileniyorlar.  Aynada kendine bakıyorsun mesela, ‘çirkinsin’ diyosan sıçtın. Etkileniyor kaşın gözün yapma bunu. Bu sefer başlıyor iyice kırışmaya. ‘götüm kocaman’ diyosan eyvah bütün yağlar oraya yığılmaya başlıyor. Hepsinin içinde can var o atomların ‘süperim’ diceksin, dedikçe atomlar keyiflenecek. Oh diycek. Sen ona neşe verdikçe o daha da güzelleşecek. Yılların ‘sev kendini, sev kendini’ dedikleri buymuş işte.

Hadi kendi bakışını geç, milletin bize bakışları n’olacak?  İyi niyetinden de kötü niyetinden de etkileniyoruz hep. Hani böyle okula girersin, yirigöt karının biri gelir ağzını yavşata yavşata ‘ay bugün çok kötü görünüyosuğn noğolduuu?’ diye sorar. Hani hiç bi bok olmamışken moralin bozulur da harbiden günün kötü geçer ya. İşte o puşt atomlarını bozdu senin orda ‘üzüldük la’ dedi buruldu atomlar. Daha beter şeyleri çekti üstüne. Uzak durucan öyle adamdan da karıdan da. Habire şikayet edenden de uzaklaş. Sıkıntı hep bunlar valla uğraştırırlar adamı. Nazar boncuğu geleneğinin temelleri de buradan zaten. Tibetli rahip kendince bir şeyler bulduysa daha bilimlerden önce, bizim de şaman’ımız var evelallah o da bir şekilde doğayla falan yakınlaşıp bunu bulmuş. O bakıştan korunalım diye çıkarmış. Korur mu korumaz mı garantisi yok, ama etkilendiğimiz net artık. Her şey de böyle çılgıncasına birbirine bağlı işte.
Bir de düşüncenin temel maddesini falan bulmaya kasıyor adamlar, neyden oluşuyodur diye. Hatta daha da ileri gidip her şey ve herkes titreşimdir diyen var. O %1 kütleyi de saymıyor bazısı, öz denen şey madde değil titreşimdir diyen, kuantumu da skip atan başka bir teori var mesela. Bilim aldı yürüdü yemin ederim, ben hala lisede palangalar da kalmışım resmen.

Ya nasıl bişey bu düşünsene; %99u boş! E ben kolumu falan tutuyorum gayet katıyım yani, hiç öyle boş falan değilim. ‘Boşsun’ diyor adam. Hatta ‘nerdeyse yoksun’ diyor. Ve mesela atomlar birbirine asla değemezmiş aradaki kuvvetten dolayı. Yani adam ‘hiçbir şeye dokunmadın hayatın boyunca’ diyor, bardağa kaleme hiç değmedin. Hepsini bilimle çatır çatır kanıtlaya kanıtlaya diyor bide kaçamazsın da bundan.  Ben de şuan klavyenin tuşlarına değmiyorum mesela. Dokunma anındaki hislerin hepsinin beynimizde düşünce olarak oluştuğunu söylüyorlar. Biri yumruk attığında duyduğun acı mesela aslında yok. Hani böyle bazen öyle sinirlenirsin ki gözün görmez hiçbir şeyi, anana babana laf ederler falan dayak yersin hissetmesin, ağızlarına sıçarsın da kavga bitince bir anda gelir acısı, algılayınca gelir. Veya böyle çok kritik bir anda kurşun yiyip acısını duymadan devam eden askerler vardır, aynı mantık. Ha hatta Osmanlı’da bir adam vardı. Normalde kaldıramayacağı bir gülleyi kaldırıp topa sürmüş de, düşman gemiyi vurmuş indirmiş savaşta. Nasıl yaptın demişler ‘bilmiyorum ki bir anda oldu’ demiş, sonradan yapamamış. İşte kuantum field*’da dolaştı o adam, bir an fizik kuralları işlemedi o adama.
İşte onlar zaten hiç yok diyor kuantum. Sen kafanda ona şartlandığın için var diyor, bütün zorluklar. Valla babam ‘her şey kafada biter kızım’ derdi de bu kadar beklemiyorduk be bilim.

Hala her kısmını kafam almasa da bilimin sonunda eğlenceli bir şeyler çıkarmaya başladığına çok mutluyum. Baksana adam başka paraleller falan diyor. Gayet süper bunlar. İyi ki yetiştik şu günlere. Hiç ölmek istemiyorum inanır mısın? Hayır, ‘hepimiz ölsek tamam da, bi ben ölünce çok sinir’ demişti bir arkadaş valla doğru. Ben ölünce bilim daha süper şeyler bulacak, onlara hiç bakamıycam o çok gıcık. Ama ölmiycem bak ben, kesin, görürsünüz. Her gün aynada atomlarıma gaz veriyorum canlarım benim diyorum. Zaten araştırdım baktım, antik şamanik garip yöntemler biriktiriyorum falan. Şöyle 1000 yıl daha yaşarım kesin. Gerekirse Tibet’e kadar gider, öğrenirim.
Gelelim masa teorisine;
Ben bunları öğrendim, ve  düşünerek, bilinçli bir şekilde masaya dönüşebileceğimizi buldum. Madem atom benim bakışımdan etkileniyor. Düşündüğüm şeyin titreşimini değiştirebiliyorum. O zaman düşünerek masaya dönüşürüm dedim. E nasılsa her yerim atom yani özü aynı şey, biliyoruz. O atomların bir kısmı beyin, bir kısmı akciğer olarak çalışmasın, direk hepsini düşüneyim böyle kitleneyim, masa atomuna çevireyim hepsini. Madem esas olan şey madde değilmiş, içindeki boşluktaki şeymiş. Titrettireyim boşluğumu dönüşeyim masaya. İletişimimizi kuvvetlendiricez atomlarımızla sadece, dilinden anlar hale gelince de hop, masa! Neden masa, neden bir armut değil derseniz. Bilmiyorum bi insanın dönüşebileceği en imkânsız şey masaymış gibi geldi ondan. Bir de kuantum desenli masa örtüsü alırım kendime, mis. Olur bence niye olmasın ki. Her türlü fizik kuralına uygun bu şu an. Kanıtlanmış edilmiş, bilim arkamda aslanlar gibi.

Bak gülüyorsunuz da olacak bunlar hep,  shapeshift* partileri yapıcaz. Ben 1000 yıl falan yaşayacağım için katılıcam hepsine. Kimisi peçete olup gelecek, kimisi mandalina, ben kalemtıraş olucam mesela.  Çok eğlenicez valla bak. Dediydi dersiniz.

Bu konuda gördüğüm en harika belgeselin linkini de veriyorum. ‘Ne biliyoruz ki?’ diye çevrilmiş. Aslı ‘what the bleep do we know?’ http://www.youtube.com/watch?v=OtCQHuEh6GI
O ‘atom biz bakınca başka davranıyormuş’u kanıtladıkları çift yarık deneyi de burada:    http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w
Kuantum’un ne kadar efsane bir şey olduğunu anlatıyor hepsi, fazlasıyla sade ve net. Televizyonda ne izliyorsun deyince ‘hep belgesel.. ’ demeyi biliyorsunuz, al izle işte mis gibi.

Bilinmeyen kelimeler*;
Shapeshift:  Vücuden şekil değiştirme (Harry potter’dan hatırla )
Kuantum field: Kuantum çılgınlıklarının olabildiği boyutumsu alan.





27 Aralık 2011 Salı

Gavur musun yılbaşı?


Bu aralar Türk milletinde bir embesillik var yine. Yılbaşı kutlansın mı, kutlanmasın mı? Kafayı yediler. Blogların birinde demiş ki; ‘Hıristiyan, İsa’nın doğuşunu kutluyor, biz de özentiyiz, kutluyoruz, ne kadar salağız. Canımız eğlence çekiyor diye gâvurun bayramını mı kutlayacağız?’

‘Yahuuu’ diye şöyle güzel bir iç çektim önce. Anlattım. Pek anlaşıldığımı sanmıyorum.  Zira ben çok net ve bilimseldim, onlarda ise şalter kapalıydı.

Bi kere arkadaşım, yılbaşı başka şey noel başka. Bunu bi ayıralım. Hıristiyan olmadığımız için değil, yılbaşı kutlamaya bahane aradığımız için de değil, gerçekten İKİ AYRI kavram oldukları için.
Yılbaşı, İsa’nın doğuşu değildir. Noel’dir o. 24 Aralık tarihinde başlar, İsa’nın doğum günü de zaten ‘1ocak’ değil. Her boku yanlış öğrenmişiniz, bi de oraya buraya yazarsınız utanmadan. ‘o İsö’nün doğumgönü amağ!!’ Değil işte cahil adam, değil. Hayır, bundaki özgüven aynştayn da yoktu yeminle. 24 Aralıkta doğmuş bu İsa emmi. Bunlar da takibindeki bir haftayı kutluyor işte. Doğuşunu anlatan skeçler falan yaparlar, ayin mayin okurlar. Dinlerince takılırlar. O haftanın sonunda yeni yılın ilk günü yaşanacak diye, cin fikir Hıristiyan milleti o günü de haftanın kıçına eklerler ve bu İKİ AYRI olayı beraber kutlarlar.

Nitekim yılbaşı kutlamalarının babası, İsa falan dinlemez. Hatta ‘sen yokken biz vardık’ edasıyla salınır İsa’ya da sümüğünü atmaz. Çünkü yeni yılın gelişi, kışın gelişi, astronomik değişimler binlerce yıl öncesinden beri zaten davul zurna ile kutlanır.
Eskiler ona ‘kış bayramı’ derler. Adamlar binlerce yıl önce; her krallık kendi anlayışınca, bu dönemi kutlamış. Eğlenceler düzenleyip ateş etrafında dönüp, içip eğlenmişler.  Herkes kendi ritüeline göre keyiflenmiş o dönemde. Ay takvimi (353)- Güneş takvimi (365) arasındaki 12 günlük aralığı kapatarak, iki takvimi aynı hizaya getirmekmiş amaç. Avrupa’nın nice kavimleri bunu, hiç öyle din min demeden yapmışlar. Zaten o aralarda tek tanrılı din bile yok. Mevsim değişimini uğurluyo adamlar, sizin gibi her işlerine fitne sokuşturmuyorlar. Masumiyet var.
Gel mesela Türklere bakalım. Türkler bu çam ağacı geleneğini getiren millet zaten. Şimdi gevşek gevşek 'yok yea' falan diycek bazısı, onların kafasına kafasına tarihin tozlu sayfalarıyla vurmak geliyo içimden. bilmezsin, dayanaksız atarsın, kanıtla gelene saygı duymazsın, uyuzum sizin gibisine ben. 
Neyse, ben öğrenme sevdalıları için devam ediyorum. Türklerden geçmiş çam ağacı süslemek. Adamların inancının ahanda göbeğinde hayat ağacı diye bişey var, tepesinde tanrılar, günü ve geceyi düzenliyorlar. Ve tam 22 Aralık günü, günler tekrar uzamaya başlıyor. Mitolojik olarak gün geceyi yeniyor. Adamlar da bu doğa olayını kutlamaya karar vermiş, kutlamış mesela. Bir akçam varmış o bölgede yetişen, Orta Asya'da sadece, başka yerde yetişmiyor. Onu evlerine, meydan yerine getirir, altına tanrıya teşekkür için o yılın mahsullerini hediye olarak koyarlarmış. Bildiğin domates biber işte. Dallarına da bir dahaki yıldan beklediklerini dileyerek kurdele, mendil falan bağlarlarmış. Danslar, eğlenceler gırla. Kilimler, halılar bu kutlamanın motifleriyle dolu.

E şimdi böyle bir bilgi var elinde, daha sen neyi tartışıyorsun ki! Yılbaşında yapıyolar diye kızdığın ağaç da senin, dalındaki süsler de senin dilek mendillerin,  noel babaya yazılan mektuplar senin yeni yılda gök tanrından dilediklerin, altındaki hediyeler de senin domatesin patatesin, tanrıya hediyelerin. Yani adamların yaptığı ne varsa senden görmüşler zaten. Almışlar senin âdetini, yanına İsa doğdu diye eklemişler; sen günlerin uzamaya ilk başlamasını kutlarken, o gelmiş 'İsa da bizim güneşimiz sayılır, biz onun yükselişini kutlıycaz. Sizin ritüeliniz de artık bizim olcak' demiş. Baskın toplum oldukları için yayılmış. Sen de bunu yemişsin. Bu kadar. Şimdi mal gibi yılbaşı geleneği diye bişey olmaz, çam ağacı gavur adeti falan dersin.

Bihabersin işte kabul et, ‘ama İsa’nın doğum gönü dediler’ Hayır efendim. O başka, bu başka. Siz bizden gördünüz hepsini diyeceksin. Sana ne İsa’dan! Sen kendi geleneğini bil önce, uygula, uygulama ama bil. 'Iyy çam ağacının altına hediye, ne kadar banal’ O zaman senin ataların banal şekerim. Gidip Büyük Ada’da dallara mendil bağlamayı biliyosun, hıdrellez de ateşten atlamayı biliyosun, telli babaya gidip tellere okuyup koca istemeyi biliyosun, bin tane yatırdan haberin var, bundan haberin yok. Olacak arkadaşım.

Kutlarsın, kutlamazsın, Müslümansın, Hıristiyansın fark etmez. İnsansın ve senin takviminde de 31 Aralık gecesi bir yıl bitip yenisi geliyor. Yeni umutlar, güzel dilekler, mevsim değişiyor hadi bakalım diyeceksin. Biraz şu doğayla ilginiz olsun ya. Bir sevginiz olsun. Onu sallamaz, bunu umursamaz, öbürünü duymuş biyerden ‘aman aman gavur icadı’ Amma dönek milletmişsiniz he. Ulan yıllarca atalarınız o çam ağacına ne anlamlar yükledi kim bilir. Başında ağladı sevindi lan hayvan herifler. Tamam, sen o kadar manalı bulmayabilirsin ama en azından bi saygın olsun; yeni yıl şerefine bi kadeh kaldırıver, olmadı bi güzel yemek ye, olmadı bi banyo yap. Ak pak ol. Bi düzgün gir yeni yıla arkadaşım.

Noel Hıristiyanlığın, oruç Müslümanların, unsuz dönemi Musevilerin, çiçek bayramı Budistin olabilir. Ama yılbaşı hepimizindir.  Adamlar binlerce yıl kutlamış lan az mı? Bi de mesela düşman kavimde, aynı kutlama yapılıyomuş diye bi anda ‘siktret ya başka şeyaparız’ dememişler. Bağlılık var adamda, dürüstlük mertlik var, döneklik yok. Çok merak ediyorum acaba gâvur milleti ‘Noel’de hurma yemeğe bayılırız’ deseydi, hurmamızı bir anda bırakacakmıydık? Cevaptan hiç emin olamıyorum ve işte bu tartışmayı dinlemeyi çok isterdim ben.
He bir de ‘bu kapitalist düzenin parçası, hep bize para harcatmak için’ diyen var. Noel babalar, taş gibi Noel kızlar, hediyeler, gezmek tozmak. Bir miktar doğru tabi. Ama harcama sen de, evinde sevin yani düşman olma yılbaşına. Tercih etmiyor görünüyor, kendince tribi var ama içi kıpır kıpır biliyorum, 3..2..1.. derken havaya zıplayıp ‘mutluluk ulaağn’ dememek için zor tutuyor, sıkıyor kendini. Sıkma kardeş! Yapma bunu. Geleneğin bu senin, sevin yeni yıla, tut bi dilek nolucak, olur belki fena mı?

Zaten hala belli değil napıcağım yılbaşında, yine açıkta kaldım.  Dışarı çıksan çekilmez yılbaşı kalabalığı, birilerine yamanıcam son anda. E size de o kadar konuştum; Noel’i yılbaşının ingilizcesi sanmayın artık, nolur bak.

Sizlere yılbaşı hediyem şu video;
 ‘Videoda yılbaşı geleneğinin Türklerde nasıl yapıldığını anlatmış. Mis gibi net bilgidir. Dr. Muazzez İlmiye Çığ bizzat anlatmıştır. 1914 doğumlu yani 97 yaşındadır. Doğumu Bursa/Osmanlı Devleti olarak geçer. Bu kadın; Dünya' da Sümerologlar arasında sözü geçen nadir kişilerdendir ve Türkiye’nin ilk sümeroloğudur.  Türkiye’de tarih konusunda bulabileceğimiz en güvenilir kaynak bu kadının kendisidir. Buyurunuz.

Herkese süpersonik bir yeni yıl dilerim;




22 Mayıs 2011 Pazar

Öncelikle sokayım markalara

Ama yine de,
O çekicilik, o kenardan parlayarak bakan güzel düğmeler, o fermuarın ‘ben markayım’ diyerek kibarca cırt etmesi.
Şimdi sakin ol.
ve yavaşça 300 lirayı uzat.