iş günü diye bir ayrım yok hayatımda. Kuşlar cıvıldıyor. Arada insan sesleri duyuyorum. Bazen sokaktan bir araba geçiyor. Bir de simitçi. "Simitçeeee... Taze simiit vaaaar" diye bağırıyor. Bu hangisi acaba? Her üstü sende kalsın deyişimde abla helal et diyen utangaç gülümseyişli çocuk mu? Annem uyuyor. Ben her sabah 7:26'da açıyorum gözlerimi bugünlerde. Neden bilmem. İki gündür uyandığımda saatin 7:26 olduğunu bildiğim için dönüyorum öte tarafa. Her gün aynı saatte uyanma fikrinden hoşlanmıyorum galiba. Biraz oyalanıyorum. Düşünceler akıp gidiyor zihnimden. Aynı zaman gibi. Hızla. Birazdan kahvaltı hazırlayacağım. Sonra işe dönme zamanı. Yazılacak yazılar var. Bugünlerde hep sade yiyecekler hazırlıyorum. Hazırlaması mı yoksa düşünmesi mi zaman almasın, uğraştırmasın diye henüz karar veremedim. Fotoğrafta gördüğünüz gibi şeyler yiyorum. Haşlanmış tam buğday ve taze kelle soğanla (bu mevsim soğanı çok seviyorum, sulu olduğu için ateşe koyunca hemencecik eriyiveriyor) pişirilmiş bezelye. İkisini karıştırıp koca kaseme koyuyor, kaşıklıyorum. Ya da quinoa ve iç bakla. Veya haşlanmış enginarlı salata. Yahut birlikte pişirilmiş, neredeyse yağsız esmer makarna ve brokoli. Öyle bir zaman işte. Hızla akıp giden hayatımızda, belki sonradan anımsayamayacağımız -bir anlamda sıradan- zaman dilimlerinden sadece biri.
30 Mayıs 2011
Sade
iş günü diye bir ayrım yok hayatımda. Kuşlar cıvıldıyor. Arada insan sesleri duyuyorum. Bazen sokaktan bir araba geçiyor. Bir de simitçi. "Simitçeeee... Taze simiit vaaaar" diye bağırıyor. Bu hangisi acaba? Her üstü sende kalsın deyişimde abla helal et diyen utangaç gülümseyişli çocuk mu? Annem uyuyor. Ben her sabah 7:26'da açıyorum gözlerimi bugünlerde. Neden bilmem. İki gündür uyandığımda saatin 7:26 olduğunu bildiğim için dönüyorum öte tarafa. Her gün aynı saatte uyanma fikrinden hoşlanmıyorum galiba. Biraz oyalanıyorum. Düşünceler akıp gidiyor zihnimden. Aynı zaman gibi. Hızla. Birazdan kahvaltı hazırlayacağım. Sonra işe dönme zamanı. Yazılacak yazılar var. Bugünlerde hep sade yiyecekler hazırlıyorum. Hazırlaması mı yoksa düşünmesi mi zaman almasın, uğraştırmasın diye henüz karar veremedim. Fotoğrafta gördüğünüz gibi şeyler yiyorum. Haşlanmış tam buğday ve taze kelle soğanla (bu mevsim soğanı çok seviyorum, sulu olduğu için ateşe koyunca hemencecik eriyiveriyor) pişirilmiş bezelye. İkisini karıştırıp koca kaseme koyuyor, kaşıklıyorum. Ya da quinoa ve iç bakla. Veya haşlanmış enginarlı salata. Yahut birlikte pişirilmiş, neredeyse yağsız esmer makarna ve brokoli. Öyle bir zaman işte. Hızla akıp giden hayatımızda, belki sonradan anımsayamayacağımız -bir anlamda sıradan- zaman dilimlerinden sadece biri.
29 Mayıs 2011
Hala bekletiliyorlar, Ankara girişinde
Ne zormuş Ankara'ya girmek!
Onlar hala Ankara'nın çeperlerinde bekliyorlar.
Bekletiliyorlar diyelim.
Çünkü politikacılarımız da, polisimiz de, başımızda her kim varsa,
ödleri kopuyor o bir avuç insandan. İzin vermiyorlar!
O bir avuç insan ise Anadolu'yu vermeyeceğiz diyor ve talanı durdurana kadar
burada bekleyeceğiz. 4-5 Haziran günlerinde etkinlik var,
herkesi bekliyorlar:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=&ArticleID=1050963&CategoryID=85
Onlar hala Ankara'nın çeperlerinde bekliyorlar.
Bekletiliyorlar diyelim.
Çünkü politikacılarımız da, polisimiz de, başımızda her kim varsa,
ödleri kopuyor o bir avuç insandan. İzin vermiyorlar!
O bir avuç insan ise Anadolu'yu vermeyeceğiz diyor ve talanı durdurana kadar
burada bekleyeceğiz. 4-5 Haziran günlerinde etkinlik var,
herkesi bekliyorlar:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=&ArticleID=1050963&CategoryID=85
25 Mayıs 2011
İçime sinmedi
Pazardaki tazecik, körpecik fasulyelerden, salatalıklardan, kabaklardan bahsedecektim. Yılın ilk tarla ürünleriydi onlar. Yumuşacıklardı, su gibilerdi. Hemencecik pişiveriyorlardı. Ama içime sinmedi. Onlar, Anadolu'nun güzel yürekli insanları aç bilaç bekletilirken yollarda, kendilerine gönderilen tuvaletleri bile kullanamazken, yüzlerce polisin ablukası altındayken. Neden korkuyorlar bir anlasam. Herkesin her yere gidebildiği bir zamanda, Anadolu'yu vermeyeceğiz diyen bir avuç halis insanın uyuyan bir milleti uyandırmasından korkuyorlar sanki. Bugün içime sinmedi fasulyelerden, dalında büyüyen bir tanecik biberimden bahsetmek. İnsanlar biber gazıyla tehdit edilirken benim biberin lafı mı olur.
23 Mayıs 2011
Son günlerin en muhteşem keşfi
20 Mayıs 2011
Dut mevsimi açılmıştır
Önceki yazıda da söylediğim gibi, Antalya'da dut mevsimi açıldı. Pazarlarda bol dut var. Ağaçların dalları sarkmış dutlardan. Pazardan alıyorum almasına ya, dut beklemeye gelecek meyve değil. Ağacından yediniz mi var tadı, yoksa aynı lezzeti bulmak zor. Birden şu düşünce belirdi zihnimde: Çocukluğumuzdaki lezzeti bulabileceğimiz nadir meyvelerden dut. Her meyvenin tadı bozulurken dut nasıl güzel kalabildi diye düşünmeden edemedim.
(İki haber: Bugün -cuma- Radikal kitap ekinde Artun Ünsal'ın son kitabını tanıttığım yazı var. Hürriyet Cuma ekinde de "en iyi on" listesine ufak bir katkıda bulundum. Aslında böyle listeler yapmak ne kadar doğru bilmiyorum. Hayır diyemedim...)
18 Mayıs 2011
Özleyen var mı pazar yazılarını?
Bugün pazar günümdü. Sütçüm Gülcehan evlenmiş. Artık kardeşi satış yapıyor. Sütü aldım getirdim de yoğurdumu mayaladım, peynirimi yaptım bile. Enginarlar haşlandı, soslandı, dutlar, çilekler yendi. Geçen hafta hacı (adı Mehmet ama herkes ona hacı diyor) "aba haftaya kabak alma, tarla kabağı getiriyorum" dedi. Aman dedim getir. Başka var mı çıkan? Belki fasulye çıkar dedi. Ondan da getir dedim, yarım kilo da olsa getir, ben alırım. Hasret kaldımdı yaz sebzelerine. Birer birer çıkmaya başladılar Antalya'da. Baktım getirmiş, hemen körpeciklerini seçtim kabağın (şimdi taze kelle soğanla pişiyor yarısı), fasulyelerimi de tarttırdım. Keyfim yerine geldi birazcık.
16 Mayıs 2011
Dondurmaya methiye
15 Mayıs 2011
Artık ben de twitter'dayım!
Bazen çok yenilikçi, bazen de sabit fikirli oluyorum. Burcumun özelliği mi bu yapı? Belki. Aman ne gerek var derken birden -nasıl oldu sormayın, ben de bilmiyorum- bir Twitter hesabı açtım. Tijen İnaltong olarak twitter'da olacağım. Önümüzdeki haftalarda enteresan şeyler olmaya başlayacak ve onları izleyenlere aktarmaya başlayacağım. Şimdilerde ise yine hafifleme sevdasındayım. Belli mi olur günlük hafif tarifler bile gelebilir kısa kısa. Takip etmek isterseniz yan taraftaki twitter kutucuğunu tıklayarak ulaşabilirsiniz. İlk takipçim kim mi? Taaa Ontario'dan bir dişi kamyon şöförü! Dünya çok mu küçüldü yoksa bana mı öyle geliyor? Ve evet soruyorum:
Siz Twitter hakkında ne düşünüyorsunuz?
Üye oldu iseniz nasıl kullanıyorsunuz?
Ne tarz mesajları okumayı seviyorsunuz?
Çok zamanınızı alıyor mu? (Ya da şöyle sorayım, ne kadar zaman ayırıyorsunuz?)
Vakit ayırıp yanıtlayan tüm dostlara teşekkürler.
*
(Twitter'a üye oldum olmasına, profilimi de düzenledim ya şimdi yeniden giremiyorum. Hani blogspot'ta olduğu gibi genel bir sorun mu var yoksa sorun benden mi kaynaklanıyor anlamaya çalışıyorum. Teknoloji de başa bela galiba!)
Siz Twitter hakkında ne düşünüyorsunuz?
Üye oldu iseniz nasıl kullanıyorsunuz?
Ne tarz mesajları okumayı seviyorsunuz?
Çok zamanınızı alıyor mu? (Ya da şöyle sorayım, ne kadar zaman ayırıyorsunuz?)
Vakit ayırıp yanıtlayan tüm dostlara teşekkürler.
*
(Twitter'a üye oldum olmasına, profilimi de düzenledim ya şimdi yeniden giremiyorum. Hani blogspot'ta olduğu gibi genel bir sorun mu var yoksa sorun benden mi kaynaklanıyor anlamaya çalışıyorum. Teknoloji de başa bela galiba!)
12 Mayıs 2011
Börtü Böcek için Doğa Dostu Öneriler ve Ev Yapımı İlaçlar
10 Mayıs 2011
Dünya mutfaklarından-Hollanda
06 Mayıs 2011
Dünya mutfaklarından-Vietnam
03 Mayıs 2011
Dünya mutfaklarından-Meksika
*
Bu fotoğraftakiler "flauta(s)". Bir tür börek. Bizim sigara böreğini andırıyor ancak Meksikalı. "Tortilla" dedikleri, mısır unundan yapılmış, incecik, yuvarlacık, mini kreplerin (veya yufkalar, nasıl anlatmalı ki o güzelim çıtırları?) içine bir harç konarak yuvarlanmış ve kızartılmış hali. Fotoğraftakiler peynirli ancak farklı harçlarla da hazırlanabiliyor. Çok lezzetli, çok çıtır, çok iştah açıcı ve ben yakın zamana kadar kendisiyle nasıl tanışmadım şaşıyorum. (Hele de taco, quesadilla, chimicanga, enchilada ve dahi pek çok nefis Meksika yiyeceğini mutfağımda dahi hazırlamışken.) Hayatım her gün Meksika yemeği yiyerek geçmediyse de bunca yıl içinde epey bilgilendim sayılır. Peki neden daha önce tanışmadım "flauta"larla? Yanında ferahlatan (neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum, belki de kişniş yapraklarıdır o hissi veren) ufak bir salata, ayrı bir tabakta siyah fasulye ve pilavla servis ediliyor. Wikipedia'nın "flauta" (daha doğrusu "taquito") açıklaması şurada, fazlasını merak edenler için. Meksika'ya gitmek istiyorum ben. Meksika'nın renklerine bulanmak, festivallerine katılmak, kadınlarla yemek pişirmek, tortilla yufkaları açmak, kakao ezmek, gülmek, eğlenmek, pazara gitmek. İspanyolca bilmeden gerçekleştirmek hem de bunu. Olmaz mı acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)