İki gündür, Alice in Chains official sayfasında yazan "Türkler pis kokuyor." içerikli blog hadisesi üzerine yapılan yorumları takip halindeyim. Gruba edilen hakaretler mi desem, küfürler mi desem, bir ton şey dönüyor. Hepimiz alışmışız "İstanbul çok güzel, kepap güzel, rakı güzel, yine gelecek ben." tarzı laflara, olumsuz bir şey duyduk mu tutabilene aşkolsun.
Öncelikle gruba sövmenin hiç bir mantığı yok. Çünkü blogu yazan Alice in Chains elemanları değil, roadie'lerden biri. "Dünyanın en yüzeysel adamı" ünvanını layıkıyla hakeden bu adam kaldıkları otelde 3 kez asansöre binmiş, üçünde de asansör ter kokuyormuş. Edindiği bu tecrübe sonucunda "Türklerin deodorant sorunu var." yargısına varmış.
Şimdi bir; bu adamın, o otelde envai çeşit milletten insanın kaldığını düşünemeyecek kadar gerizekalı olduğu ortada. Çünkü sadece Türkler terleyince kötü kokar, bir Amerikalı olsun, İngiliz olsun, Fransız olsun terledi mi etrafı bahar çiçekleri kokusu sarar.
İki; adam İstanbul'da kaldıkları süre boyunca otelden hiç çıkmadan İstanbul için "Daha önce gördüğüm hiç bir şehre benzemiyor." diyor. Buna yorum dahi yapamıyorum.
Üç; bu adam sadece Türkiye için değil, gittikleri tüm ülkeler için müzik, seyirci, ne bileyim ses sistemi hakkında yorum yapacağı yerde ıvır zıvırla uğraşmış. Yani bize özel bir durum değil.
Dört; Adamın "Aman ya bomba atılırsa, ya teröristler basarsa, kendimi hiç güvende hissetmedim." ana temalı laflarına hiç girmiyorum, girmek istemiyorum bile.
Demek istediğim kendi ülkesindeki pisliklerden bir haber, fındık beyinli bir adamın yazısına bu kadar takılmaya gerek olmadığı. Adam haklı diyenler ayrı bir alem, adamı bulsalar taşlayacak kadar sinir harbi yaşayanlar ayrı bir alem. Ama milletçe gözümüz aydın. Adam kendisine gelen tonlarca mail sonunda Türkiye'den ve Türk insanından özür diledi. Zaten korkak bir tip olduğu belli iyice tırsmıştır, zira gönderilen mail içeriklerini tahmin etmek zor değil. Hadi bakalım zafer bizim! Artık huzur içinde uyuyabiliriz.
Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Temmuz 2010 Pazar
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Obey Your Master, Master!
Sonisphere üzerinden bir hafta geçti. Ama aklım halen pazar akşamı gerçekleşen Metallica konserinde. Neden mi?
Yıl 1998, Metallica İstanbul'a 2. kez geliyor. O zamanlar 12 yaşımdayım ve kuzenim sayesinde Metallica sever haldeyim. Konsere gidebilmek için kendimi parçalıyorum. Tabii biricik ailem "Nereye gidiyorsun? Sen daha civcivsin!" diyerek tüm heyecanıma limon sıkıyor.
Derken Metallica sevdam biraz diniyor. Ne zaman liseli ergen oluyorum, bendeki Metallica aşkı yeniden depreşiyor. Aşk ki ne aşk! Bütün hayatım müzik haline geliyor. Hurdacılardan eski Blue Jean'ler toplamak, bütün harçlığı Metallica albümlerine yatırıp günlerce aç kalmak, konser görüntülerinden, video kliplerine kadar Metallica hakkında herşeyi hatim indirmek...
Kelimenin tam anlamıyla die hard bir Metallica fanı olduğumu söylesem yetecek sanırım. "My biggest celebrity crush" James Hetfield ise apayrı bir başlık konusu. James'in saçını kestirdiği tarihten geçirdiği kazalara kadar bilmediğim, takip etmediğim haltı yoktu. O zamanlar tek istediğim ise delicesine fanı olduğum grubu bir kez olsun canlı izleyebilmekti. Sonra yıllar geçti, ben büyüdüm. Ergen dönemimdeki o fanatik tavırları geride bıraksam da içimdeki Metallica sevdası daim kaldı.
Yıl 2008, Metallica İstanbul'a 3. kez geliyor. Artık yetişkin bir insan olmanın guruyla konser planları yapıp, dört bir yana "Gidiyoruz değil mi?" şeklinde onay bekleyen sorular yöneltiyorum. Sağolsun arkadaşlar da "Tabii gidiyoruz kızım kaçar mı Metallica!" gibisinden laflarla yegane arzumu körüklüyor. Gel gelelim ki konser zamanı yaklaştıkça yaprak dökümü de başlıyor. "Yaa param yok benim!","Yaa o tarihte İstanbul'da olmayacağım." yok ıvır, yok zıvır... Derken bir başıma kalıyorum ve konsere gidemiyorum.
Ve yıl 2010, Metallica İstanbul'a 4. kez geliyor. Bu sefer biletim üç ay öncesinden hazır! Konsere gidiyorum! Saat 21.00 oluyor ve kalbim göğüs kafesimin dışında atmaya başlıyor. The Ecstasy of Gold'un ilk notaları duymamla dizlerim titriyor. Sonunda Metallica sahneye geliyor ve Creeping Death'le başlıyor coşturmaya.
Yıllardır hayalini kurduğum olay gerçekleşti. Yaşadığım mutluluğu kesinlikle tarif edemem. O mutluluk sırasında Fade to Black başlayınca doğal olarak gözlerim de doldu. Asıl tüylerimi diken diken eden şey ise tüm şarkıları bir stad dolusu insanla hep bir ağızdan söylemek oldu. İnanılmaz bir duyguydu. Hala, "Master, Master!" diye inleyen İnönü gözümün önünden gitmiyor. Şahsen Türkiye'ye gelen başka hiç bir grubun böyle bir güce sahip olabileceğini zannetmiyorum. Bu kesinlikle Metallica'ya özel bir durum. Zaten bu yüzden efsaneler.
Aramızda 548795 km falan olsa bile James'i kanlı canlı görmek mükemmel bir histi. O, sahne büyüklüğündeki dev ekranı koyanı alnından öpmek istiyorum. Sayesinde James'i, dişinin arasındaki ekmek kırıntısına kadar görebildik.^^ Bu arada zaten karizması, yakışıklılığı ve enerjisi ile beni benden alan James en az 10 yaş gençleşmişti. Konser boyunca izleyicilerle konuştu, bizi ve İstanbul'u övdü de övdü. Bir ara penaları dişlerine takarak vampir oldu, Death Magnetic avrupa turnesinin son konserinin İstanbul konseri olduğundan bahsederken ağlar gibi yaparak stadı güldürdü. Yalnız biz değil Metallica üyeleri de halinden oldukça memnun görünüyordu. Konser bittikten sonra bir türlü sahneden ayrılamadılar. Avuç avuç pena dağıttılar. Ben o sırada penalardan kapamadığım için kıskançlıktan ölüyordum. Giderken en kısa zamanda geri gelecekleri sözünü verdiler. Dört kez gelen beşinciye de gelir düşüncesiyle sözlerini tutacaklarına canı gönülden inanıyorum. ^^
Yani diyeceğim o ki, Metallica konseri benim için rüya gibiydi. Neredeyse çocukluğumdan beri sevdiğim, beraber büyüdüğüm grubu canlı izleme şansını yakaladım. Odamda bağıra çağıra, kendimden geçerek söylediğim şarkıları koca bir kitleyle beraber söyledim. 24 yıllık hayatımın en unutulmaz 2 buçuk saatini geçirdim. Daha ne isterim ki? Elbette, bir daha gelmelerini ve yeniden bizleri coşturmalarını isterim! Hatta iki üç ayda bir gelseler arayı fazla açmasalar isterim. ^^
Yıl 1998, Metallica İstanbul'a 2. kez geliyor. O zamanlar 12 yaşımdayım ve kuzenim sayesinde Metallica sever haldeyim. Konsere gidebilmek için kendimi parçalıyorum. Tabii biricik ailem "Nereye gidiyorsun? Sen daha civcivsin!" diyerek tüm heyecanıma limon sıkıyor.
Derken Metallica sevdam biraz diniyor. Ne zaman liseli ergen oluyorum, bendeki Metallica aşkı yeniden depreşiyor. Aşk ki ne aşk! Bütün hayatım müzik haline geliyor. Hurdacılardan eski Blue Jean'ler toplamak, bütün harçlığı Metallica albümlerine yatırıp günlerce aç kalmak, konser görüntülerinden, video kliplerine kadar Metallica hakkında herşeyi hatim indirmek...
Kelimenin tam anlamıyla die hard bir Metallica fanı olduğumu söylesem yetecek sanırım. "My biggest celebrity crush" James Hetfield ise apayrı bir başlık konusu. James'in saçını kestirdiği tarihten geçirdiği kazalara kadar bilmediğim, takip etmediğim haltı yoktu. O zamanlar tek istediğim ise delicesine fanı olduğum grubu bir kez olsun canlı izleyebilmekti. Sonra yıllar geçti, ben büyüdüm. Ergen dönemimdeki o fanatik tavırları geride bıraksam da içimdeki Metallica sevdası daim kaldı.
Yıl 2008, Metallica İstanbul'a 3. kez geliyor. Artık yetişkin bir insan olmanın guruyla konser planları yapıp, dört bir yana "Gidiyoruz değil mi?" şeklinde onay bekleyen sorular yöneltiyorum. Sağolsun arkadaşlar da "Tabii gidiyoruz kızım kaçar mı Metallica!" gibisinden laflarla yegane arzumu körüklüyor. Gel gelelim ki konser zamanı yaklaştıkça yaprak dökümü de başlıyor. "Yaa param yok benim!","Yaa o tarihte İstanbul'da olmayacağım." yok ıvır, yok zıvır... Derken bir başıma kalıyorum ve konsere gidemiyorum.
Ve yıl 2010, Metallica İstanbul'a 4. kez geliyor. Bu sefer biletim üç ay öncesinden hazır! Konsere gidiyorum! Saat 21.00 oluyor ve kalbim göğüs kafesimin dışında atmaya başlıyor. The Ecstasy of Gold'un ilk notaları duymamla dizlerim titriyor. Sonunda Metallica sahneye geliyor ve Creeping Death'le başlıyor coşturmaya.
Aramızda 548795 km falan olsa bile James'i kanlı canlı görmek mükemmel bir histi. O, sahne büyüklüğündeki dev ekranı koyanı alnından öpmek istiyorum. Sayesinde James'i, dişinin arasındaki ekmek kırıntısına kadar görebildik.^^ Bu arada zaten karizması, yakışıklılığı ve enerjisi ile beni benden alan James en az 10 yaş gençleşmişti. Konser boyunca izleyicilerle konuştu, bizi ve İstanbul'u övdü de övdü. Bir ara penaları dişlerine takarak vampir oldu, Death Magnetic avrupa turnesinin son konserinin İstanbul konseri olduğundan bahsederken ağlar gibi yaparak stadı güldürdü. Yalnız biz değil Metallica üyeleri de halinden oldukça memnun görünüyordu. Konser bittikten sonra bir türlü sahneden ayrılamadılar. Avuç avuç pena dağıttılar. Ben o sırada penalardan kapamadığım için kıskançlıktan ölüyordum. Giderken en kısa zamanda geri gelecekleri sözünü verdiler. Dört kez gelen beşinciye de gelir düşüncesiyle sözlerini tutacaklarına canı gönülden inanıyorum. ^^
Yani diyeceğim o ki, Metallica konseri benim için rüya gibiydi. Neredeyse çocukluğumdan beri sevdiğim, beraber büyüdüğüm grubu canlı izleme şansını yakaladım. Odamda bağıra çağıra, kendimden geçerek söylediğim şarkıları koca bir kitleyle beraber söyledim. 24 yıllık hayatımın en unutulmaz 2 buçuk saatini geçirdim. Daha ne isterim ki? Elbette, bir daha gelmelerini ve yeniden bizleri coşturmalarını isterim! Hatta iki üç ayda bir gelseler arayı fazla açmasalar isterim. ^^
Etiketler:
Festival,
James Hetfield,
Konser,
Metallica,
Müzik,
Sonisphere 2010 İstanbul
28 Haziran 2010 Pazartesi
Hepimiz Asiyiz, Hepimiz Metalciyiz, Hepimiz Sonisphere'ciyiz!
Nasıl anlatsam, nerden başlasam bilemiyorum. Sonisphere'i, Türkiye'de yapılacağı haberi nete düştüğü günden beri anlatılamaz bir heyecanla bekliyordum. Yaklaşık üç ay önce, biletlerin piyasaya çıkmasının dördüncü gününde beş kuruş parasız kalma pahasına kombinemi almış, hazır ol vaziyete girmiştim. Tabii bu heyecanımın özel bir sebebi vardı, o da Metallica'nın dördüncü kez İstanbul'a gelecek olmasıydı. Ama, dün akşamki Metallica konseri sonrası henüz dünyaya geri dönüş yapamadığım için şu an Metallica'dan bahsedemeyeceğim. Metallica'nın ve bu konserin hayatımdaki yerini tarif edebilmem için öncelikle kafamı toparlamam gerekiyor.
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 1-Gün Rammstein Günüdür!
Sonisphere'de ilk gün ortama alışma modunda geçti. Tabii tüm haftanın yağmurlarla, gök gürültüleriyle geçmesi gözümüzü korkutmamıştı.Yedek çoraplar mı desem, naylon poşetler mi desem, kalın kalın sweatshirt'ler mi desem, çantamızda yok yoktu. Her türlü hava muhaletefine karşı hazırlıklıydık. Ama gel gör ki tanrım metalcileri seviyormuş yağmursuz, çamursuz mis gibi üç halikulade gün geçirdik.^^ Cuma günü stada vardığımızda sahnede Stone Sour vardı. Kapıdan girerken, içeriden gelen müzik sesiyle öyle bir gaza geldik ki, yürüyüşümüz bile değişti. Slipknot'ın vokali olarak bildiğimiz, artık maskesiz haline aşina olduğumuz bebek yüzlü Corey Taylor karşıladı bizi. Azından 'fuck' eksik olmayan Corey ve tayfasından sonra ise Pentagram sahnedeydi. Pentagram için söylenecek pek bir şey yok. Sanki CD'den dinliyor gibiydik. O derece muazzam çaldılar. Ama ses sistemi yapacağını yaptı. Bir süre sonra vokalin sesini uğultu şeklinde duymaya başladık. Bu arada Pentagram'ın vokali Murat İlkan'lı son konseriymiş bu. Kendisi sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılıyormuş.
Pentagram sonrası sıra Alice in Chains'e geldiğinde içimden bir şeyler kopuyor gibi hissettim. Zamanında delicesine sevdiğim grup karşımdaydı ama Layne yoktu. Them Bones'la başlayan konser boyunca aklımda hep Layne ve Alice in Chains anılarım vardı. Layne öldükten sonra döktüğüm gözyaşları, lise çağlarıma denk gelen zaman diliminde sırama, çantama gördüğüm tüm boş yerlere çizdiğim mavi saçlı melek olmuş Layne'ler... Tüm bu düşünceler arasında geçen konserin son parçası Rooster olunca haliyle gözlerimin dolmasına karşı koyamadım.
Alice in Chains sahneden indiğinde yoğun duygular içindeydim. Ama saatler 21.00'i gösterip, dev ekranda geri sayım yapan kronometre 00.00 olduğunda, Rammstein karşımızdaydı. Sahne büyüklüğünde bir Alman bayrağı ile bomba gibi bir giriş yaptılar.Rammstein için söyleyebileceğim tek bir şey var: Hiç kimse Rammstein izlemeden konser izledim demesin! Sahne show'u kelimelerle anlatamayacağım kadar etkileyiciydi. Enerjileri desem, yok onu da tarif edemeyeğim. Rammstein, İnönü'yü yaktı geçti! Hiç şüphem yok çoğu insan olay şarkı Pussy'de nasıl bir show olacağını merak ediyordu. Ama gördük ki Rammstein Türkiye diye muhafazakar davranmadı. Till, sabun kopüğü ve konfetilerden oluşan sözde spermlerini seyircilerin üzerine saçmaktan hiç çekinmedi. Bu arada Rammstein hatırasıdır diyerek ben de hiç çekinmeden, Till'in konfetilerden çantama attım.^^ Özetle Rammstein'a doymadık, doyamadık! Yeniden gelmeleri için dualara başladık!
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 2 -En Zayıf Halka
Festival'in ikinci günü için söyleyeceğim pek bir şey yok. Tek aklımda kalan Manowar bascısı Joey DeMaio'nun beş dakikadan fazla türkçe konuşmasıydı. Big Four'a çok içerlemiş ki türkçe olarak "Festivale dört büyük grup gelecek diyorlar. Si.tir ordan!" diyerek stadı alkışlarla inletti. Bu arada ilk günün acemiliğini üzerimizden attığımız için içeride 7.5 liraya satılan bira kazığını yemedik. Kapıda içip, kafalar güzel olduktan sonra içeri girerek akıllıca davrandık ^^
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 3-Efsane Geri Döndü!
İşte beklediğim gün! Metallica sahnede! Stad yıkılıyor! Daha önce de dediğim gibi hala dünün etkisinde olduğum için Metallica konseri hakkında bir şey yazamıyorum. Ancak kendimi hazır hisetiğimde, etkisinden çıktığımda bir şeyler yazabileceğim. Festivalin üçüncü günü, bir önceki gün olduğu gibi hem kapıda içtik hem de içeriye pet şişelerle kırmızı şarabımızı soktuk. Birayı 7.5 liraya satanlara selam olsun! Ayrıca artık deneyimli olduğumuz için önceki günlerdeki gibi tuvalet sırasında yarım saat beklemek yerine, unisex hale gelen erkekler tuvaletini kullanarak kendimizce süpersonic bir çözüm bulduk.^^ Günün olayı elbette Big Four'du. Sırasıyla Anthrax, Megadeth, Slayer ve Metallica sahne aldı.
Kısacası, geçen üç gün rüya gibiydi diyebilirim. Delicesine yoruldum, sırtım, omuzum, kolum, bacağım her yerim ayrı ağrıyor ama üç gün daha olsaydı yine aynı enerji ve heyecanla giderdim. Sonisphere 2010 İstanbul mükemmel geçti, bitti. Peki Sonisphere 2011 İstanbul'a kimlere gidiyoruz? ^^
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 1-Gün Rammstein Günüdür!
Sonisphere'de ilk gün ortama alışma modunda geçti. Tabii tüm haftanın yağmurlarla, gök gürültüleriyle geçmesi gözümüzü korkutmamıştı.Yedek çoraplar mı desem, naylon poşetler mi desem, kalın kalın sweatshirt'ler mi desem, çantamızda yok yoktu. Her türlü hava muhaletefine karşı hazırlıklıydık. Ama gel gör ki tanrım metalcileri seviyormuş yağmursuz, çamursuz mis gibi üç halikulade gün geçirdik.^^ Cuma günü stada vardığımızda sahnede Stone Sour vardı. Kapıdan girerken, içeriden gelen müzik sesiyle öyle bir gaza geldik ki, yürüyüşümüz bile değişti. Slipknot'ın vokali olarak bildiğimiz, artık maskesiz haline aşina olduğumuz bebek yüzlü Corey Taylor karşıladı bizi. Azından 'fuck' eksik olmayan Corey ve tayfasından sonra ise Pentagram sahnedeydi. Pentagram için söylenecek pek bir şey yok. Sanki CD'den dinliyor gibiydik. O derece muazzam çaldılar. Ama ses sistemi yapacağını yaptı. Bir süre sonra vokalin sesini uğultu şeklinde duymaya başladık. Bu arada Pentagram'ın vokali Murat İlkan'lı son konseriymiş bu. Kendisi sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılıyormuş.
Pentagram sonrası sıra Alice in Chains'e geldiğinde içimden bir şeyler kopuyor gibi hissettim. Zamanında delicesine sevdiğim grup karşımdaydı ama Layne yoktu. Them Bones'la başlayan konser boyunca aklımda hep Layne ve Alice in Chains anılarım vardı. Layne öldükten sonra döktüğüm gözyaşları, lise çağlarıma denk gelen zaman diliminde sırama, çantama gördüğüm tüm boş yerlere çizdiğim mavi saçlı melek olmuş Layne'ler... Tüm bu düşünceler arasında geçen konserin son parçası Rooster olunca haliyle gözlerimin dolmasına karşı koyamadım.
Alice in Chains sahneden indiğinde yoğun duygular içindeydim. Ama saatler 21.00'i gösterip, dev ekranda geri sayım yapan kronometre 00.00 olduğunda, Rammstein karşımızdaydı. Sahne büyüklüğünde bir Alman bayrağı ile bomba gibi bir giriş yaptılar.Rammstein için söyleyebileceğim tek bir şey var: Hiç kimse Rammstein izlemeden konser izledim demesin! Sahne show'u kelimelerle anlatamayacağım kadar etkileyiciydi. Enerjileri desem, yok onu da tarif edemeyeğim. Rammstein, İnönü'yü yaktı geçti! Hiç şüphem yok çoğu insan olay şarkı Pussy'de nasıl bir show olacağını merak ediyordu. Ama gördük ki Rammstein Türkiye diye muhafazakar davranmadı. Till, sabun kopüğü ve konfetilerden oluşan sözde spermlerini seyircilerin üzerine saçmaktan hiç çekinmedi. Bu arada Rammstein hatırasıdır diyerek ben de hiç çekinmeden, Till'in konfetilerden çantama attım.^^ Özetle Rammstein'a doymadık, doyamadık! Yeniden gelmeleri için dualara başladık!
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 2 -En Zayıf Halka
Festival'in ikinci günü için söyleyeceğim pek bir şey yok. Tek aklımda kalan Manowar bascısı Joey DeMaio'nun beş dakikadan fazla türkçe konuşmasıydı. Big Four'a çok içerlemiş ki türkçe olarak "Festivale dört büyük grup gelecek diyorlar. Si.tir ordan!" diyerek stadı alkışlarla inletti. Bu arada ilk günün acemiliğini üzerimizden attığımız için içeride 7.5 liraya satılan bira kazığını yemedik. Kapıda içip, kafalar güzel olduktan sonra içeri girerek akıllıca davrandık ^^
Sonisphere'den Akılda Kalanlar: Day 3-Efsane Geri Döndü!
İşte beklediğim gün! Metallica sahnede! Stad yıkılıyor! Daha önce de dediğim gibi hala dünün etkisinde olduğum için Metallica konseri hakkında bir şey yazamıyorum. Ancak kendimi hazır hisetiğimde, etkisinden çıktığımda bir şeyler yazabileceğim. Festivalin üçüncü günü, bir önceki gün olduğu gibi hem kapıda içtik hem de içeriye pet şişelerle kırmızı şarabımızı soktuk. Birayı 7.5 liraya satanlara selam olsun! Ayrıca artık deneyimli olduğumuz için önceki günlerdeki gibi tuvalet sırasında yarım saat beklemek yerine, unisex hale gelen erkekler tuvaletini kullanarak kendimizce süpersonic bir çözüm bulduk.^^ Günün olayı elbette Big Four'du. Sırasıyla Anthrax, Megadeth, Slayer ve Metallica sahne aldı.
Kısacası, geçen üç gün rüya gibiydi diyebilirim. Delicesine yoruldum, sırtım, omuzum, kolum, bacağım her yerim ayrı ağrıyor ama üç gün daha olsaydı yine aynı enerji ve heyecanla giderdim. Sonisphere 2010 İstanbul mükemmel geçti, bitti. Peki Sonisphere 2011 İstanbul'a kimlere gidiyoruz? ^^
20 Mayıs 2010 Perşembe
Kemanımla Bir Ses Verebildim Mi Ne?
Dün, hayatımın en heyecamlı günlerinden birini yaşadım. Bir salon dolusu insana kemanımla bir ses verdim . ^^ Ya çok heyecanlanırsam, ya sol'ü yanlış basarsam, ya la cırlarsa, aman mazallah ya yay elimden düşerse endişesiyle 2 ay boyunca hazırlandığım konser gecesini 7.4 şiddetinde titreyen elime rağmen kazasız belasız atlattım. ^^
8 ay önce, bir gece, birden bire vahiy inmişcesine aklıma düşmüştü "keman çalmayım" düşüncesi. Öyle bir içime işlemiş ki ertesi gün deli gibi kurs peşine düştüm, bir kaç hafta sonra ise kurs günlerini iple çeken heyecanlı bir keman öğrencisi olmuştum bile...
Başta ailem olmak üzere yakın çevremin "2 ay sonra bırakır, kemanı da süs olarak odana koyarsın, biz seni bilmezmiyiz!" gibisinen laflarına inat devam ettim. Tamam, doğru, tam bir heves insanıyım. Şimdiye kadar bir hevesle başladığım hiç bir şeyi tamamlamadım, sıkılıp bıraktım. Ama bu sefer başkaydı, çok zordu, uğraş gerektiriyordu ama pes etmedim. Öyle bir hale geldim ki Marie'siz bir günüm geçmiyordu. Bu noktada her şeye isim verme huyum devreye girdi. Bir baktım şirofrenik haller içerisinde, ona keman değil Marie der olmuşum. ^^
Bir ay süren çıldırtıcı yay çekme işkencesi sonunda bir kaç melodi çalabilme başarısına ulaşınca daha da bağlandım keman çalmaya. 5 ay sonunda artık notaları rahatça okuyup parçaları çalabilecek kıvama gelmiştim. Artık hayat bana güzeldi! ^^
Derken konser hadisesi ortaya çıktı. İşte asıl olay bundan sonra başladı. Konserde Greensleeves çalacaktım. 2 ay nasıl geçti anlamadım bile ama tarih 19 Mayıs 2010'du ve saat 19.00 itibariyle heyecan doruğa ulaştı! Çok istemelerine rağmen heyecanımı ikiye katlamamaları için ailemin gelmesini istemedim. Ne aptallık! Sonradan çok pişman oldum, eve gelince gece boyunca onlara keman çalarak telafi etmeye çalıştım. Ama sevdiğim arkadaşlarım salondaydı. Hep destek, tam destek! ^^
Belki de bir daha asla yaşayamayacağım bir deneyim yaşadım, tarif edemeyeceğim bir mutluluk içerisindeyim. Sevimli keman hocam başta olmak üzere pek çok güzel insan tanıdım.Kemanın benim için sadece bir heves olmadığını, bundan sonra hayatımdaki öneminin katlanarak süreceğini önce kendime sonra çevreme ispat ettim. ^^
Artık konserle level atladığıma göre daha iyi bir keman alarak yola aynen devam...Yeni hedef bir sonraki konserde Por Una Cabeza'yı çalabilmek ^^
8 ay önce, bir gece, birden bire vahiy inmişcesine aklıma düşmüştü "keman çalmayım" düşüncesi. Öyle bir içime işlemiş ki ertesi gün deli gibi kurs peşine düştüm, bir kaç hafta sonra ise kurs günlerini iple çeken heyecanlı bir keman öğrencisi olmuştum bile...
Başta ailem olmak üzere yakın çevremin "2 ay sonra bırakır, kemanı da süs olarak odana koyarsın, biz seni bilmezmiyiz!" gibisinen laflarına inat devam ettim. Tamam, doğru, tam bir heves insanıyım. Şimdiye kadar bir hevesle başladığım hiç bir şeyi tamamlamadım, sıkılıp bıraktım. Ama bu sefer başkaydı, çok zordu, uğraş gerektiriyordu ama pes etmedim. Öyle bir hale geldim ki Marie'siz bir günüm geçmiyordu. Bu noktada her şeye isim verme huyum devreye girdi. Bir baktım şirofrenik haller içerisinde, ona keman değil Marie der olmuşum. ^^
Bir ay süren çıldırtıcı yay çekme işkencesi sonunda bir kaç melodi çalabilme başarısına ulaşınca daha da bağlandım keman çalmaya. 5 ay sonunda artık notaları rahatça okuyup parçaları çalabilecek kıvama gelmiştim. Artık hayat bana güzeldi! ^^
Derken konser hadisesi ortaya çıktı. İşte asıl olay bundan sonra başladı. Konserde Greensleeves çalacaktım. 2 ay nasıl geçti anlamadım bile ama tarih 19 Mayıs 2010'du ve saat 19.00 itibariyle heyecan doruğa ulaştı! Çok istemelerine rağmen heyecanımı ikiye katlamamaları için ailemin gelmesini istemedim. Ne aptallık! Sonradan çok pişman oldum, eve gelince gece boyunca onlara keman çalarak telafi etmeye çalıştım. Ama sevdiğim arkadaşlarım salondaydı. Hep destek, tam destek! ^^
Belki de bir daha asla yaşayamayacağım bir deneyim yaşadım, tarif edemeyeceğim bir mutluluk içerisindeyim. Sevimli keman hocam başta olmak üzere pek çok güzel insan tanıdım.Kemanın benim için sadece bir heves olmadığını, bundan sonra hayatımdaki öneminin katlanarak süreceğini önce kendime sonra çevreme ispat ettim. ^^
Artık konserle level atladığıma göre daha iyi bir keman alarak yola aynen devam...Yeni hedef bir sonraki konserde Por Una Cabeza'yı çalabilmek ^^
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)