Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2013 Salı

Hair wrap bizim işimiz!

Aylarca sacıma hair wrap yaptıracağım diye rastacı aradım, internetten mailler attım, sağa sola haber saldım. Bi’ tanesi de çıkıp: “Gel hadi, gel öreyim şu saçını renkli renkli ipliklerle boncuklarla süsleyeyim, gel tamam ağlama!” demedi. Ben hayatımı anlamsız, antin kuntin işlere adamış insanım, yıldırır mı bunlar beni?! Gittim araştırdım, öğrendim arkadaş! Sonuç olarak biz ergenliğimizde sabunla saçımıza rasta yapmış, koli kalemleriyle saç boyamış bir nesiliz, iki iplikten mi korkacağız?! Oturdum kendi wrap rastamı kendim yaptım, çok da güzel yaptım!

Hatta şimdi diyorum ki bunu az daha geliştirsem, yaysam millete, tanesini 20 liradan yapsam. Önce 20 ile başlar sonradan boncuk sayısına göre 30-35 falan derken yürürüm, giderim… Olur yani bu iş neden olmasın?! Bi’ bakmışın hair wrap dükkan zincirimi kurmuşum falan… Gülme bence, parayı bulunca o gevrek gevrek gülen yüzüne milyon dolarlarımla vururum bak!  :v

24 Şubat 2012 Cuma

Intergalactic Hayaller Vol. II – Thor’s Day

Geçen gün kenarda durmaktan yosun tutan Thor’u izledim; sonra bir an kendimden geçtim, önümde bir ışık huzmesi belirdi. Derken baktım rainbow bridge’in tırabzanlarına çıkmışım: ”Yaklaşmayın atlarım leyn!” diye yırtınıyorum. Etrafım atlı insanlarla çevrilmiş, herkes: “Neabıyor bu kız olm?” şeklinde şaşkoloza dönmüş bana bakıyor. “Yaklaşmayın, bak yeminle salarım kendimi aşağıya!” diye tehdit etmeye devam ediyorum. O sırada haşmetli, full karizmatik ve bir o kadar da sakallı Odin geliyor: “ Kızım sen ne yapıyorsun? İnan hiçbir şey senden önemli değil güzel kızım, gel bir oturup konuşalım .” diyor. “ Yok bey amca yaklaşma; bıktım ben bu hayattan borç gırtlakta, iş yok güç yok, kredi kartı ekstrem olmuş Everest sen halen ne anlatıyorsun bana? Tabi sana hava hoş mis gibi tanrısın, tuzun kuru senin. ” gibisinden çıkışıyorum.  

Bu arada köprü tepesinde olmama rağmen saçlarım müthiş havalı, üzerimde Zeyna kostümüm, belimde katanam var. “Katana ne alaka şimdi?” dersen, durmam “Rainbow bridge’den kendimi atmaya çalışıyorum sen katanayı mı sorguluyorsun hımbıl!” der, yapıştırırım cevabı. Neyse biz orda atladın, atlamadın diye cebelleşirken “O” geliyor.


Sapsarı saçları, balon balon kasları, uçuşan peleriniyle “ Açılın lan, mevzu mu var olm, ne oluyor?” diyor.  Bir an şaşaasından gözlerim kararıyor, elim kayıyor tam aşağıya düşecekken, kolumdan tutup yakalıyor. O an …to take me into your arms when love and death embrace… diyerekten fon müziğimiz giriyor.

“Merhaba, seviyeli bir sohbete ne dersin? Ben kısaca Thor, ama sen bana uzun uzun Thor ve Kasları diyebilirsin” diyor. Bir an öldüm mü acaba, diye tırsıyorum. Kendimi toparlayınca kuğul olduğum aklıma geliyor, çaktırmadan salyalarımı siliyorum. O sırada kıl Loki gelip: “Ne var burada olm trafiği kapadınız lan! 40 saattir at tepesindeyim yeminle sol ayağım felç oldu amk!” diye çıkışıyor.

Bunu duyan şahane Thor: “Birader doğru konuş, indirmeyeyim zumzuğü beynine!” diyip elindeki çekici sallıyor. Kıl Loki: ” Kardeşim önce o eli indir, hasta etme adamı!” diye karşılık veriyor. 
O sırada hemen lafa karışıyorum: “ Behlül aşkım yapma! Zaten bu mal kardeşin yüzünden suçsuz yere 4 sene hapiste yattın, bırak Allah’ından bulsun şerefsiz!” diyorum. Ama beni duyan mı var? Bir anda ortalık karışıyor. “Midesine vurmayın, midesi hasta, sakın bak!” diye haykırıyorum. Sonra birden annemin sesiyle dünyaya geri dönüyorum:

-Kızım, ne yapıyorsun o çekiçle? Bırak şunu paslı paslı…

Gidip çiçekleri suluyorum.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Diyetle Yaşayanlar: Yea hadi git işine! Kek vereyim mi, üzümlü?

Sen; hiç mi çubuk kraker gibi selülitsiz bacaklar, çıkık seksi köprücük kemikleri ve çıt kırıldım bel istemedin? Peki sen; gördüğün incecik kızlara “ Emeeen öyle kız mı olur yea kemik torbası gibi, kadın dediğin acık etli olacak pehh!” diyerek kıskançlığını bastırmaya çalışmadın mı? Sen arkadaki sen söyle  Mango Outlet’te görüp beğendiğin kotların, şortların, elbiselerin sadece 34 bedeni kaldığında hiç mi “Ah ulen!” demedin?
Dedin tabii sonra da ver elini diyet, ver elini spor…


3 hafta önce “Madem pazartesi e diyete başlayalım bari” mantığıyla çevremin “Sen iyice manyaklaştın, ne diyeti? Kızım hasta mısın sanki 100 kilosun, ne diyeti? Ya bırak diyet diyor ya, azıcık bal ye pekmez ye de rengin yerine gelsin, ne diyeti?” tarzı yorumlarına meydan okuyup aşırı derecede kilo takıntılı olduğum için diyet işine giriştim. Giriştim de ne oldu, bana yine hüsran, bana yine hasret var!

Şu sıra pek moda olan Dukan’a sarayım dedim. Girdim internet sitesine bana uygun diyet için test yaptım.  “Git işine sen ideal kilondasın, manyak manyak konuşma!” diye cevap geldi. “Sen de mi Dukan?”  dedim, kendi bildiğim yöntemlere yöneldim.

“ Yok bu sefer çok azimliyim yea, yemeyeceğim!”  kilit cümlesiyle aldım gazı! Ne idüğü belirsiz diyetler yapacak kadar çıldırmağımdan her sağlıklı insanın yaşadığı gibi yaşamaya başladım. Fast food, hamur işi ve tatlıyla vedalaştım, sporla kucaklaştım. Un, tuz, şeker, yağ, nutella, bueno, king chicken hepsi birer hayal olup uçtu gözümde. Karda, kışta, buzda koştum. Ölümcül sıkıcı mekik hareketleri, abidik gubidik egzersizlerle haşır neşir oldum.  Son hamlem çayır çimenle aynı tatta olan mısır püskülü çayı oldu. 

3 hafta geçti ben sadece 600 gram verdim. Ayıptır, günahtır emeğime yazıktır. Ben 3 kilo vereceğim diye kendimi parçalarken metabolizmamın devirmiş kıçı, göbeğini kaşıyarak bana güldüğünü fark ettim. İşte o an bir ışık huzmesi yükseldi gözümün önünde:

” Ben nasıl bir manyağım arkadaş? Ne diyeti?”

Şimdi bıraktım bu işleri, boş işler bunlar boş! :D “Her şeyden az yiyip, öz yemek lazım. Mühim olan sağlık.” laflarıyla babaanneye bağlıyorum. Şişmanı, balık etlisi, normal kiloda olanı hiç fark etmez kilo takıntısı olanlar...

- Kek vereyim mi, çok güzel ama bak üzümlü, sıcacık çayla iyi gider. :D

5 Ekim 2011 Çarşamba

Intergalactic Hayaller Vol. I

Sons of Anarchy 4. Sezon, 4. bölüm sonrası birden etraf flulaşıyor derken kendimi birbirinden afilli abilerden oluşan motorsiklet çetesiyle yolda buluyorum.  Hepimizin altında Harley’ler, üzerimizde deri ceketlerimiz, böğrümüzden ayak tırnağımıza kadar dövmelerimizle otobanda yan yana dizilmişiz gidiyoruz.  “Karşı şeritten araba gelmiyor mu? Hepiniz kordon boyu yapmışsınız!” deme, karıştırma o kısmı arkadaşım! Belki yol tek yön! Neyse gün batımında giderken saçlarımız uçuşuyor, fonda “Gimme fuel gimme fire gimme  that which i desire…” diye theme song’umuz giriyor. Hepimiz çok gazız, kimse tutamaz derken bir grup kendini bilmez yolumuzu kesiyor ve duruyoruz. Herifin teki yanıma geliyor. “ Ooo bebek naber yeaaa?!” diyor. “Bebek babandır ulan!” deyip yapıştırıyorum osmanlı tokadını.  O sırada beline kadar gelen lapiska saçlayla ün salmış, supersonic yakışıklı çete lideri Max geliyor.  Bana “Voo vooo voo… Sakin ol şampiyon, ben hallederim.” diyor. Aslında bir erkekten yardım almayacak kadar coolum fakat öyle güzel saçları var ki hayır diyemiyorum.  Adama bir osmanlı da o çakıyor ve yolumuza devam ediyoruz. 


Her zaman takıldığımız mekana gidiyoruz. İçeri girince bir havayla bara doğru yönelip “Hey barmen bana bira!” diyorum. Fakat biranın şu cool tavrıma çok klasik kaçtığını fark edip yavaşça yana eğdiğim başım ve dik dik bakışlarımla “ White Russian” diyorum. O sırada barda oturan zevzek Joe “ Hey bebek günün bu saatinde biraz ağır kaçmayacak mı o?” diyor. Uzun siyah ojeli tırnaklarımı göstererek: “ Sana ne be sana mı sorucam ibiş, ayrıca da bebek deme vallaha cırmalarım!” diyorum. Tırsıp götüm götüm uzaklaşıyor.  Derken dünyanın 8. Harikası Max yanıma geliyor.  “2 tek atar mıyız şöyle karşılıklı?” diyor. Bu lafını çok avam buluyorum fakat öyle güzel bir burnu var ki, burun değil adeta kayak pisti dolayısıyla hayır diyemiyorum.  Rüzgar yemesine ve kaskın içinde kalmasına rağmen hiç bozulmayan saçlarımı savuruyorum ve “ İyi hadi içelim bari.” diyorum.  Neyse içkilerimizi içtikten sonra bütün çete toplanıyoruz. Hepimiz son derece asiyiz “Ne yapalım şimdi, nereye gidelim?” diye düşünüyoruz sonra “ Ne de olsa hepimiz boş gezenin boş kalfası insanlarız, bari çıkalım yola artiz artiz dolanalım.” diyor cennetten bir parça olan liderimiz Max. Oylamaya sunuyoruz. 11’de 11 “hell yeah!”ile düşüyoruz yollara…
Sonra bir an fark ediyorum:
“Ben bisiklete binmesini bile bilmiyorum ki… Ne motorsikleti yea?!”
Kalkıp bir çay koyuyorum.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

İyi İnsan Olduk!


Geçen gün, “Sahi benim bir blogum vardı ne oldu ona?” diye sordum kendi kendime.  İş, güç, sıkıntı, hayal kırıklıkları, üzüntüler, sabun köpüğü kıvamındaki mutluluklar,kavgalar, ağlamalar, arkadaşlar, gezmeler, animeler, mangalar, Japonca dersleri, cartlar curtlar derken oturup adam akıllı yazı yazmaya fırsat mı kaldı?! Daha doğrusu oturup yazı yazmaya akıl mı kaldı?!

Sevgili blogum, senden ayrı kaldığım sürede üzerine afiyet derin bir bunalım dönemine girdim.  Henüz beni bu bunalımımdan çıkartacak bir güçle de karşılaşmadım.  Bu gücü kendi benliğimde arayıp küllerimden yeniden doğacağım hede.. hödö.. ööğğk! Böyle havalı laflar etsem ne sen inanırsın, ne de ben.  O yüzden, geçelim.

Balım blogum, bu ara ”iyi insan olma” üzerine kafa yormaktayım. 24 yıllık hayatımda iyi insan olmanın bana getirdiklerini ve benden götürdüklerini düşünüyorum.  Bir hesaplaşma içine girdim. Ha, bu hesaplaşmanın kime, neye faydası var? Hiç işte, tamamen can sıkıntısı!

İyi insan olduk, melek gibi kız dendi yediğimiz kazıklar bini geçti canım blogum. İyi insan olduk, aşk güzel şeydir dedik, bütün saflığıyla hediye ettiğimiz kalbimiz 463829 parça halinde önümüze atıldı. İyi insan olduk, başımız göre erdi, işyerinde arkamızdan dönmeyen dolap kalmadı. İyi insan olduk zamanında yarı yolda bırakan arkadaşlara yine kucak açtık, sonra baktık ki o arkadaşların yerinde yine yeller esiyor.  İyi insan olduk… Bu böyle uzar gider.

Böyle iyi insan olduk deyip bütün olumsuzluları serince “dark side” a transfer oldum sanma kaymaklı blogum.  “Benim kalbim bana yeter arkadaş, bu kalp bende oldukça yine seveceğim, yine güveneceğim, şansım varsa bu sefer değeri bilinecek!” gibisinden düşüncelerle, Ajda Pekkan şarkıları dinleyip, güçlü genç kadın imajı çizmeye çalışıyorum. İnanırsak olur bence! =)

Yani canım yandıkça inadına iyi niyetli olmaya devam etmeyi planlıyorum şerbet blogum. Böyle de bir sapığım işte. O kadar hesaplaşma yaptık, getiriler götürüler dedik, çıkara çıkara bu sonucu çıkardım. Hayatla kendi bildiğim yöntemle mücadele etmeye devam edeceğim. Bak bir anda nasıl gaza geldim! =) Yok, yok ben ağlamıyorum ki! Esnedim sadece.

O zaman halet-i ruhiyemi anladıysan, Nat King Cole'un Smile şarkısından bir kupleyle geri dönüş yazımı sonlandırıyorum kurabiyem blogum. “Smile though your heart is aching, smile even though it's breaking.” Ya da bunu beğenmediysen, “Ağlamak yok, gülmek var. Yarınlarda yarınlarda seni sevmek var." da diyebilirim. Hepsi aynı kapıya çıkar. Seç, beğen, al. =) Yok, yok ağlamıyorum, gözümü kaşıdım sadece…

4 Haziran 2010 Cuma

Karışık Mezuniyet Kasedi

'Karışık Mezuniyet Kasedi - Track 1: Bir kıvılcım düşer önce büyür yavaş yavaş...
Universitedeki ilk günümü hatırlıyorum.  Bir elinde öğrenci kimliği diğerinde ders çizelgesi, sınıfını bulma çabasıyla kan ter içinde kalmış, heyecanlı olduğunu belli etmemeye çalışan ama heyecandan dizleri titreyen bir birinci sınıf öğrencisiydim. Önümdeki dört sene dramaturji okuyacaktım. Bölümüm öyle karizmatikti ki duyanların "Ay harika!", "Ay çok güzel!", "Ay süpermiş!" gibisinden tepkileri havama hava katıyordu. Hoş hala da katmaya devam ediyor. Önümde tiyatroyla, oyunlarla, yazılarla dolu dört uzun sene vardı. Ayrıca yepyeni insanlarla tanışacaktım, arkadaşlar edinecektim. Hatta öyle bir kız çıkacaktı ki beş sene sonunda kendisiyle an olsun ayrılamadığımız için bir çift terlik muamelesi görecektik. Tabii bunların gerçekleşmesi için öncelikle sınıfımın yerini bulmam gerekiyordu. ^^

'Karışık Mezuniyet Kasedi - Track 2: Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım...
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Kampüsü binasının labirent koridorlarını bilen bilir. Bir kez girildi mi çıkışı bulmak için insan üstü çaba sarfetmek gerekir. Kaybolmak istemeyenler Hansel ve Gretel'den feyz alıp geçtikleri yerlere ekmek kırıntısı bırakır. "Nimet yere atılmaz!" diyenler yaradana sığınıp gönül gözüyle sınıflarının yerini bulmaya çalışır. Başka grup çareyi Michael Scofield misali okulun mimari planlarını sırta dövme yaptırmakta arar. "Etliye sütlüye karışmam, kendi yolumu sora sora bulurum." diyen bir kısım gençten uzun süre haber alınamaz ve peşlerinden arama ekipleri gönderilir. ^^

'Karışık Mezuniyet Kasedi - Track 3: "Bu gece son, biraz sonra, bu kapıdan son kez çıkıp yine kendimi vuracağım yollara..."
Şimdi düşünüyorum da bahsi geçen zorlu koridorları adım gibi ezberlememe sebep olan beş sene geçirmişim şu okulda. Ne vizeler, ne finaller geçmiş... Ne dedikodular yapılmış, ne kahkahalar atılmış...Arkadaşlıklar kurulmuş, bazıları yıkılmış. Şimdi ise sona gelmişiz. Üniversite mezunu, işsiz yetişkinler olmamıza sayılı günler kalmış. Hepimiz 'Karışık Mezuniyet Kasedi' tadında cumartesi yapılacak mezuniyet eğlencesini düşünüyoruz. Elbiseler alınmış, topuklu ayakkabılar çıkmış, saç modelleri kararlaştırılmış. Henüz finallerin açıklanmamış olduğu gerçeğini yok sayarak mezun moduna giren biz öğrenciler için tek diyeceğim ise: Sakın ha bütlerde görüşmeyelim! ^^

20 Mayıs 2010 Perşembe

Kemanımla Bir Ses Verebildim Mi Ne?

Dün, hayatımın en heyecamlı günlerinden birini yaşadım. Bir salon dolusu insana kemanımla bir ses verdim . ^^ Ya çok heyecanlanırsam, ya sol'ü yanlış basarsam, ya la cırlarsa, aman mazallah ya yay elimden düşerse endişesiyle 2 ay boyunca hazırlandığım konser gecesini 7.4 şiddetinde titreyen elime rağmen kazasız belasız atlattım. ^^

8 ay önce, bir gece, birden bire vahiy inmişcesine aklıma düşmüştü "keman çalmayım" düşüncesi. Öyle bir içime işlemiş ki ertesi gün deli gibi kurs peşine düştüm, bir kaç hafta sonra ise kurs günlerini iple çeken heyecanlı bir keman öğrencisi olmuştum bile...

Başta ailem olmak üzere yakın çevremin "2 ay sonra bırakır, kemanı da süs olarak odana koyarsın, biz seni bilmezmiyiz!" gibisinen laflarına inat devam ettim. Tamam, doğru, tam bir heves insanıyım. Şimdiye kadar bir hevesle başladığım hiç bir şeyi tamamlamadım, sıkılıp bıraktım. Ama bu sefer başkaydı, çok zordu, uğraş gerektiriyordu ama pes etmedim. Öyle bir hale geldim ki Marie'siz bir günüm geçmiyordu. Bu noktada her şeye isim verme huyum devreye girdi. Bir baktım şirofrenik haller içerisinde, ona keman değil Marie der olmuşum. ^^

Bir ay süren çıldırtıcı yay çekme işkencesi sonunda bir kaç melodi çalabilme başarısına ulaşınca  daha da bağlandım keman çalmaya. 5 ay sonunda artık notaları rahatça okuyup parçaları çalabilecek kıvama gelmiştim. Artık hayat bana güzeldi! ^^

Derken konser hadisesi ortaya çıktı. İşte asıl olay bundan sonra başladı. Konserde Greensleeves çalacaktım. 2 ay nasıl geçti anlamadım bile ama tarih 19 Mayıs 2010'du ve saat 19.00 itibariyle heyecan doruğa ulaştı! Çok istemelerine rağmen heyecanımı ikiye katlamamaları için ailemin gelmesini istemedim. Ne aptallık! Sonradan çok pişman oldum, eve gelince gece boyunca onlara keman çalarak telafi etmeye çalıştım. Ama sevdiğim arkadaşlarım salondaydı. Hep destek, tam destek! ^^

Belki de bir daha asla yaşayamayacağım bir deneyim yaşadım, tarif edemeyeceğim bir mutluluk içerisindeyim. Sevimli keman hocam başta olmak üzere pek çok güzel insan tanıdım.Kemanın benim için sadece bir heves olmadığını, bundan sonra hayatımdaki öneminin katlanarak süreceğini önce kendime sonra çevreme ispat ettim. ^^

Artık konserle level atladığıma göre daha iyi bir keman alarak yola aynen devam...Yeni hedef bir sonraki konserde Por Una Cabeza'yı çalabilmek  ^^

19 Nisan 2010 Pazartesi

Ben de Geldim Şimdi Tam Oldu

Hani yeni alınan cep telefonu ekranındaki jelatinin ilk çıkarıldığı an vardır ya...
Hani kalabalık arkadaş ortamında söylenen pizzanın bol salamlı dilimi sana denk gelir ya...
Hani aylardır giyilmeyen montun cebinden 10 lira çıkar ya...
Hani karda açan çiçek, çölde yağan yağmur vardır ya...
İşte öyle bir şey blog yazmak <3 br="">(Emo kalbimi de yapayım ki duygularımın ciddiyeti anlaşılsın =-=)