Sayfalar

uykusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uykusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2015 Salı

Bir Uykusuz'un Rüyası Vol#29

Gel-git yüzünden oluşan dalgaların kumsalda aşındırdığı bölüme ait bir taş kadar şanslı değilim.. O tümseğin arkasında ya da plajın diğer ucundayım. İçimi serinletebilmek için; sığınacak yeri olmayan bir sarhoşun ya da aşk acısı çeken birinin rastgele eline alıp suda sektirdiği taşlardan biri olmayı bekliyorum.. Başka çarem yok.. Şu an tam olarak hissettiğim bu..

Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladığımda drezinin koluna doğru düşen vücudumun ağır ağır bir yukarı bir aşağı hareket ettiğini ve etrafımda martı seslerinin olduğunu  fark ediyorum.. Belli aralıklarla mola versem de vücudumun fişini çektiği noktadan sonrasını hatırlamadığım için tek başıma bu tek kişilik yavru trenle ne kadar yol yaptım bilmiyorum. Küçükken  annemin tüm evi havaya kaldırdığı bahar temizliği sırasında, silinirken yere düşen avize kristali hayal dünyama bakabildiğim bir pencereydi benim için. Baktığınız nesne bir altıgenin parçaları gibi etraflarında bir gökkuşağı hüzmesiyle döner, sanki büyülüymüş, başka bir dünyaya aitmiş gibi gelirdi..

Gözlerimi araladığımda tüm ihtişamı ve gökkuşağı hüzmesiyle karşımda dönüyor Haydarpaşa Tren Garı.. Yalnızca çevredeki insanlar değil, sanki Haydarpaşa da bugüne dek benim gibi garip bir davetsiz misafir görmemişçesine hayretle bakıyor bana.. Bakışlarında soğuk bir sessizlik..

Garın kenarında İstanbul'u izliyorum gözlerim kapalı.. Derin bir nefes çekiyorum içime.. Hem onu görmeden yapamayıp hem de İstanbul beni fark etmesin istiyorum. Vapurların; pervaneleriyle saçlarını taradığı, bir çöpçatan gibi iki yaka arasında mekik dokuyarak aranızı yaptığı; siz onu her istediğinizde ulaşamadığınız, tam umudunuzun kırılacağı an "Gel" diyerek sizle oynayan bir kadın gibi İstanbul...

Zamanında benim gibi davetsiz şekilde gelip uzun süre yatıya kalıp her bir köşesinde müzik yaparak ya da kendini satarak bu sirkin bir parçası olmaya çalışan insanların arasından metro istasyonuna doğru yürüyorum. Bir telaş halkası oluşuyor etrafımda. Elle tutulamayan bir sis dalgası gibi yayılıyor metronun merdivenlerini indikçe.. Gözlerinde, yüzlerinde onlarca dert taşıyan ve bir yere yetişmek için kendilerini parçalarcasına yarışan insanlar arasında yerin dibine geçiyorum.

Onları izlemek yükümü hafifletiyor biraz.. Ama sadece bir kaç saniyeliğine.. Biraz.. Çok ağır bir şey taşırken parmaklarınızın yerini değiştirdiğinizde bir kaç saniyeliğine o taşıdığınız şeyin aslında o kadar da ağır olmadığını düşünmeniz ya da sizden çok daha kilolu birini gördüğünüzde kendinizi aslında zayıf olduğunuza inandırmanız gibi..

Sonra yine içinizdeki intikam ateşi göz bebeklerinize yayılıyor ve omzunuzda sadece bir çanta olmasına rağmen dünyanın yükü biniyor üzerinize.. Bu geçen 4. tren.. Öylesine oturuyorum kalabalığın içinde. Yeni başlayan bir yağmurun damlalarından biri olduğumda, diğer damlalarla gökyüzünden aşağı doğru süzülürken, yeni atılmış bir izmaritin üzerine düşmek benim payıma düşen olur çoğu zaman..

Bu kalabalığın içinde de yanan bir benim gözlerim.. Elimde defterim.. İzliyorum..

Tüm bu kalabalığın içinde kendi telaşında olmayıp beni fark eden biri var. Görüyorum. Onu fark ettiğimden habersiz 5. trenin de geçip gitmesini benimle birlikte izliyor. Ne amaçla olursa olsun gerçekten biri tarafından fark edilmeyeli çok uzun zaman olduğunu düşünüyorum. Bu insanın yaşadığını kendine ispatlama yollarından biri. Görünüşünüzün ilginç geliyor oluşundan dolayı bile birinin dikkati üzerinize düştüğünde yaşadığınızı, var olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Ya da bunlar sadece benim gibi bir hastanın düşünce kıvrımları.

Ama bunda farklı olan bir şey var. Beni izleyen küçük hanım sanki beni hayallerinden tanıyor. Gözleri bana kitlendiği andan itibaren, uzun zamandır hayalinde yaşattığı birinin yerine beni oturttuğunu gözlerinden okuyabiliyorum. Uzun süre düşleyip aniden karşınıza çıkan bir ünlüyle tanışma fırsatını yakaladığınızda dilinizin tutulması ya da o anın gerçekliğini algılayamayıp, üzerinize yayılan saçma sapan bir eylemsizlik gibi uzaktan izliyor beni. Yüzümde bunca yoldur bana ilk defa eşlik eden utangaç, yarım bir tebessüm..

Kendimi ve yüzümden düşenleri toplayıp yola koyulmam gerekiyor. Defterimi usulca oturduğum banka bırakıyorum.. Tüm bu telaş dalgasının içinde onu fark edebilecek tek kişi ve bu karşılaşma bir armağanı hak ediyor..

Sisin içinde kayboluyorum..

29 Kasım 2014 Cumartesi

Bir Uykusuz'un Rüyası Vol#28

Çıkmaz sokak..

Çoğu insanda olan çıkmaz sokaklarda kapana kısılmışlık ya da tedirginlik hissinin bendeki karşılığının huzur olmasını, çocukluk oyunlarımı çıkmaz sokaklardan birinde oynamış olmama bağlayacakken; yıllardır kullanılmayıp sarmaşıklara ve otlara teslim olmuş tren istasyonundaki, mevsimsel aralıklarla döven yağmurdan çürümüş tahtaları ve paslanmış demir iskeletiyle ayakta durmaya çalışan bankta oturmuş, hayattan elini eteğini çekmeye hazırlanan yaşlı bir çiftin istenmeyen gebeliği gibi peydah oluşumdan bu yana 7 saatin geçtiği düşüncesini soluyorum ciğerlerime...

Gidecek bir yeriniz olmadığını fark ettiğiniz an evinizdesinizdir. Her neresi olursa olsun..

Ciğerlerime çektiğim düşünceyi bir nargile bağımlısının en sevdiği yemekten sonra çektiği ilk fırttaki istekle koyveriyorum. Yola çıkalı oldukça zaman olmasına rağmen şuan bulunduğum noktanın bir güzergahın ilk istasyonu ve çıkmaz sokak olması, aslında bir arpa boyu kadar bile yol alamadığım gerçeğini yüzüme vuruyor. Yeni başladığınız bir kitabın dilinin sizi sarmaması yüzünden bir türlü ikinci sayfaya gönül rahatlığıyla geçemeyip bir önceki paragrafı tekrar ve tekrar okumanız gibi..

Drezin.. Daha önce bir drezin'i hiç gerçekte görmemiştim. Bir tren atomlarına bu kadar güzel ayrılamazdı. Belki biraz dinlenmek istediğimden belki kendimi bir sonraki rounda hazır hissetmediğimden bu kadar uzun burada bekleyişim.. Ya da bunların hepsi yıllardır kullanılmayan bir istasyonda bekleyene yolcu değil de salak denebileceği düşüncesine ayak üstü uydurulan bahaneler...

Hayatta yalnız olduğumuz gerçeğini çok küçük yaşta öğrenip, Tanrının kulları için çok daha ileriki yaşlarda öğrenmelerini bekleyerek hazırladığı sürprizi bozanlardanım. Ama insanlara ve sürprizi hazırlayana bunu belli etmemek için yüzüme ara sıra o şaşkınlığı ve tuhaf gülümsemeyi iliştiriyorum. En azından hayattan bu kadarını öğrendim..

Bazen seçebileceğimiz ikinci bir seçenek yokken ya da tam tabiriyle tek çaremiz varken yine de düşünmeyi seçeriz. Bunun sebebi tamamen hayvani yapımızın ait olduğu doğaya inat insani egolarımızı çiğnetmemektir. Sonuçta "mecbur değildim ben karar verdim" diyebilmek için. Tamamen bu dürtüyle drezin'e atlayıp asılıyorum kola.. Çocukken sadece çizgi filmlerde denk gelebileceğiniz; tren raylarında giden dört tekerlekli, iki kişinin karşılıklı olarak bir kolu indirip kaldırmasıyla yol alabilen bu aletin gerçeğini görmek insana yıllar sonra çocukluğuna ait sandıkta bulduğu jelibonların kokusu gibi geliyor.. İkinci kişinin eksik oluşu, bu son duraktan itibaren nereye gittiğini bilmediğim yolda daha da zor bir yolculuğun beni beklediğini gösteriyor.

Bir yeri sahiplenmeniz ya da kendinizi artık oraya ait hissetmeniz için orada ne kadar zaman geçirmeniz gerekir? Çocukken yastıklar ve nevresimlerle yaptığınız sığınak, anne baba kavgasından; duygularınızın etrafa saçılmasını önlemeye çalıştığınız ve 7 saatinizi geçirdiğiniz bank, sonunu göremediğiniz bir viraja benzeyen yolculuk öncesi psikolojisinden sizi koruyabilir mi? Yanımda sadece çantam..

Yerde bulduğum, üzerindeki tarih silinmiş bir biletin üzerine uykusuz yazarak bankın üzerine bırakıyorum. Tarih yazısının silinmiş olması bir bakıma yolculuğumun zamandan soyutlandığını hissettiriyor. Sadece bir kaç saniyeliğine.. Hepsi o kadar..

İstasyon yıllardır kullanılmasa da benden sonra bekleyecek olabilir düşüncesiyle ya da insanın aptal doğası gereği iz bırakmaya çalışmasıyla yaptığım bu hareket; tuvaletinizi yaptıktan sonra rulodaki tuvalet kağıdının bittiğini farkedip dolaptan yeni ruloyu alırken ne kadar özen gösterseniz de ıslak parmağınızın ruloda bıraktığı izle sizden sonraki kişiye "Oradaydım" mesajı bırakmanızla hemen hemen aynı hissiyatı taşıyor..

Yürümeyi tekrar öğrenen birinin adımlarıyla eş değerde hareket ederek yola koyuluyorum. Drezin bana trenin yavrusundan çok yıllarca ruhani yolculuklara çıktığım lunapark oyuncaklarını hatırlatıyor.  Gökyüzünün katmanlarında yolculuk yaptığım tren, Nuh'un gemisindeki hayvanları topladığım gondol, 15 derece geriye yatarak dünyanın merkezine seyahat edebildiğim dönme dolap ve şuan önümdeki viraj gibi, bir yere varacağına kendinizi gerçekten inandırırsanız istediğiniz her yere gidebileceğiniz atlı karınca..

Tı-tık tı-tık.. Tı-tık tı-tık..

4 Temmuz 2014 Cuma

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#27

"Hepsi senin yüzünden..."

"Senin yüzünden.."

...

Babamın nefes alıp verişi hızlandıkça sesi azalıyor, çatallaşıyordu ve annem altında direndikçe onu daha çok sıkıyordu. Aklını kaybedip, tutunduğu tek cümleyi ağzından köpükler saçarak tüm hiddetiyle haykırışını, annemin boğazına sarılışını, gecenin sürprizini bozmamak için kardeşimle saklandığımız yerden izlerken kaskatı kesilmiştim. Yapabildiğim tek şey ellerimle kardeşimin gözlerini, ağzını kapatmak ve kafası mengeneye sıkıştırılmış; gözleri az sonra koluna girecek şırıngaya kilitlenen bir kobay maymunu gibi annemin gidişini izlemek zorunda kalmaktı.

İzledim.. Gözümü kırpmadan.. Kırpamadan.. Annemin direnci kırılıp kolundaki son derman da yere yığılıncaya kadar, yüzündeki o tedirgin tebessüm ve gözlerimdeki gözleri soluncaya kadar izledim...

...

Daha henüz güne uyanmamış ormanın sabah ayazında aynı kaskatılıkta buldum kendimi.. Uzun süre bağlı kalmış gibi hissediyordum ve hemen hareket edemedim. Etrafımda dün gece yanan ateşten kalan ve hala tüten duman dışında hiç bir hareket yoktu. Yaşlı adam gitmişti ve orman resmen uyuyordu. Yaşlı büyücü gerçekten var mıydı yoksa kurtarımcım sandığım mantarların kurbanı mı oldum bilmiyorum ama ben ilk seçeneğe inanmayı seçtim.

Felekten çalınan ve tanımadığınız bir evde son bulan, deliler gibi içip farklı boyuta geçtiğiniz bir gecenin sabahında, yerde yatanların üzerine basmamaya çalışarak tuvaletin yerini bulmaya çalışan biri gibi sendeleyerek ilerlemeye çalışıyorum uyuyan ağaçların arasından. O geceden kalmaya eş değerde bir miğde bulantısı ve sanki önümdeki yolun gittikçe kararmaya başladığıyla ilgili garip bir his var içimde.

Sanki ilerledikçe ışık azalıyor ve kulağımda fısıltılar...

Sanki dün geceki ihtiyar hemen arkamda kulağıma hala bir şeyler fısıldıyor. Kendimi davet edilmediğim halde geldiğim, ne kız ne de erkek tarafından olduğu anlaşılamayan bir düğünde gibi hissediyorum. Eğer mantarlar bana hala oyun oynamıyorsa onun evindeydim ve en az sürekli dedikodu yapan alt komşu kadar isteniyordum.

Bu saçma sapan düşüncelerle bulduğum aralıklardan yol yapıp yürümeye çalışırken birden bir açıklığa çıktım. Hani gece yatağınızda yatarken karabasan önce ayaklarınızdan yakalar ve hissedersiniz yukarı doğru çıktığını.. Yavaşça önce bileklerinizden tutar. Elleri soğuktur. Karanlık bir bulut gibi küstahça yayılır üzerinizde. Yukarı doğru çıkmaya devam ederken nefesinizin daraldığını, bunaldığınızı, bir sis gibi tüm vücudunuzu kağladığını hissedersiniz.. Sonra aniden yerinizden fırlarsınız ve dağılır o bulut. Son adımımı şuursuzca atmamla birlikte, sanki orman ananın karnında bulunan geniş bir açıklığa çıkıyorum. Nefes aldığımı hissediyorum ama yatakta doğrulup bağırmaya çalıştığınızdaki gibi sesim çıkmıyor.

Açık alan korkum olmamasına rağmen içinde tuhaf bir korku hissediyorum. Açıklığın ortasında duran bank kendimi toparlamak için bana anavatan gibi görünse de hala çok anlamsız görünüyor. Banka oturduğumda ormanın yavaş yavaş uyanmaya başladığını hissettiren sesler kulağımdaki fısıltıları biraz olsun bastırıyor. Karşımdaki üç patikanın aslında tek patika yol olduğunu ve başım döndüğü için böyle gördüğümü bilmeden ortadakini seçip bir de üstüne seçim yapmış olmanın kararlılığıyla yoluma devam ediyorum. Kısa patika beni hiç yabancısı olmadığım bir manzaraya çıkarıyor.. Terk edilmiş bir tren istasyonu...

Bekliyorum..

27 Nisan 2014 Pazar

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#26

Hipnoz..

Saatlerdir yanımdaki kediyle tek laf etmeyip yolu seyrederken gözlerimin artık benim kontrolümde olmayışı bundan. O kadar uzun ki dalışım, kedi gibi benim göz bebeklerim de düz bir yol şeridi artık.
Ama ona da hak veriyorum. Ardımızda bıraktığımız pek de üzerine konuşulabilecek bir manzara değil. Hala bir parça vicdanı olanlar için..

Hiç bir şeyi olmamasına rağmen tanıdığı sokakta yattığına sevinen fakirin avuntusu gibi kamyonetin kasasındaki tahtım bana saçma bir güven veriyor. Yanımdaki muhafızımla ülkemi işgalcilerin elinden almaya gidiyormuşçasına gereksiz bir güven.

Yorgunluktan gözlerim kapanmaya başlasa da gece olduğundan dayanmaya çalışıyorum. Çünkü dikkat çekmeden yol alabileceğim tek zaman dilimini, beceremediğim bir uyuma seramonisiyle harcamak hiç akıllıca değil. Ancak hipnoz.. Hiç huyunuz olmayan şeyleri bazen şekerli çörek tabağıyla sunabiliyor size.

Muhtelif yerlerindeki camları açık evin.. Odada üstünüzü hafif yalayan ceryan ve temiz hava.. Pazar sabahı yatakta yayılma keyfi ve evde çoktan başlayan temizliğin beyaz sabun kokusu..

Tam bu vaadle uyku aklımı çelebilecekken motordan gelen tekleme sesiyle irkiliyorum. Hiç istemese de yardıma hazır olduğu izlenimi vermeye çalışan yeni gelin edasıyla kedi de yerinde üstün körü şöyle bir kıpırdanıyor. Şuan olmamalı hayır.. Şimdi değil. Motordan gelen "Ben bitiyorum" sesleri bana daha çok motor kahkaha atıyormuş gibi geliyor. Ama şimdi olmamalı. Hiç anlamadığım halde önümdeki konsolun düğmelerine rastgele basıp durumu kontrol altına almaya çalışmam; forvet oyuncusundan yoksun olduğu halde takıma hücum etmeleri talimatını veren teknik adamın çaresizliğini yaşadığımın en büyük kanıtı sanırım. Üstelik hiç teknik değilim.

Artık çalışmayan motor ve kademeli olarak yavaşlayan kamyonetimizle yol kenarında durduğumuzda bunu tüm ormanlık alana müjdeleyen dumanlar çıkıyor kaputun altından. Gecenin orta yerinde bir orman kenarında kaputundan dumanlar çıkan bir kamyonetten inip gökyüzüne karşı savurduğum küfürler sizi yanıltabilir. Onlar Tanrı'ya değil şimdilik şahsım tarafından şansıma edilmiş küfürlerdir. Bir kaç baykuş ve hayvanat bahçelerinde görmediğimden türünü tahmin edemediğim bir kaç hayvanın sesleri arasında küfür dağarcığımı ormana sunduktan sonra kamyonetin kasasındaki koltuğu yolun kenarında ormanın biraz içine doğru yerleştiriyorum. Oraya oturup sinirimin yatışmasını beklerken bir sigara yakıyor ve kedinin gelip kucağıma yerleşmesini izliyorum. Taht devir teslimi sırasında sadece bakışarak birbirlerine zorunlu cümleleri kuran eski ve yeni kral gibi sade bir tören yapıyoruz.

Bruce Wayne'in dediği gibi;

Bazı insanlar paraya değer vermezler. Onlar sadece dünyanın yanışını izlemek isterler."

Kaybedecek bir şeyi kalmamış eski bir kral olarak arkamda iz bırakmamak için bitmeye hazırlanan sigaramı usta bir sigara içicinin el hareketiyle kamyonete doğru fırlatıyorum. Alevler içinde kalan günahım geceyi aydınlatıyor. Bu tören bu kadar sönük kalmamalıydı.

Ormana doğru ilerlerken, soba yanı sıcaklığı bulduğu enkazın kenarında devraldığı tahtından doğru kedinin beni izlediğini hissedebiliyorum. Ben en azından taht sahipsiz kalmadı diye düşünürken, onun benim hakkımda bırakıp kaçtı diye düşündüğünü biliyorum.

Yine ormandayım. Benim için yabancı bir duygu değil. Belki hala Palyaço'yla birliktedir diye düşünürken Maça'yı özlediğimi fark ediyorum. Ayağımın altındaki çalı çırpının kırılma çıtırtılarıyla, yanan kamyonetin alevlerinin çıtırtıları birbirine karışırken yavaş adımlarla ilerleyerek ormanın beni kabullenmesini umuyorum. Ve uzun zamandan beri hissettiğim beni hiç yalnız bırakmayan en sadık duygu; Açlık.

Yürüdüğüm patikadaki ağaçların dibinde, sanki ağacın arkasına saklanıp yeni gelen yabancıyı gözetlercesine kafalarını çıkaran mantarlar çölde su gibi imdadıma yetişiyor. Hazır köz var diye düşünebilirsiniz ama geri dönmek adetim değil. Hayatta kalma amacına hizmet eden çiğ mantar ziyafeti kendimi az da olsa daha iyi hissettiriyor.

Ormanda ağır ağır ilerlerken ağaçların arasında sislerin azaldığı yerde arkası dönük bir adam fark ediyorum. Onu gördüğüm andan itibaren o patikada yürürken nerden bulaştığını bilmediğim rahatlık bir anda yerini tedirginliğe bırakıyor. Arkasından yaklaşırken; durduğu yerde öne arkaya sallanarak bir şeyler mırıldandığını duyuyorum. Başım dönmeye başlıyor ve sessiz olmaya çalışırken her şeyi berbat edip bir dalı kırarak büyücünün beni fark etmesine sebep oluyorum. Dalın çıtırtısıyla adamın susması bir oluyor. Yaşlı adam arkaya döndüp bana baktığında kaskatı kesilmeme rağmen tüm orman dönüyor sanki. Ve karanlık...

Gözlerimi araladığımda bir ateşin yanında yattığımı ve başucumda yaşlı adamın oturduğunu fark ediyorum. Ancak kolumu bile kıpırdatamıyorum. Hiç bir şekilde bağlı olmadığım halde yaşlı adamın yaptığını düşündüğüm büyünün etkisiyle hareket dahi edemiyorum. Yaşlı adam birden kısık ve tedirgin edici ses tonuyla konuşmaya başlıyor..

- Beni neden dinliyordun?
+Ben sadece.. Ben..

Dilim bağlanmışçasına cevap veremiyorum. Daha da kötüsü beni dinlemiyor. Aynı ses tonuyla ben tekrar karanlığa gömülene dek anlatıyor. Yıllar önce küçük bir kızı olduğunu, onu uyutmak için her gece ona ninni söylediğini, ancak kızını bu ormanda kaybettiğini ve artık elinden yalnızca onu bulma ihtimali olan kötü ruhları uyutabilmek ve ona zarar vermelerini engelleyebilmek için ninni mırıldanmak geldiğini anlatıyor.

Bana bu kadar sinirlenmesinin nedeninin onu ninni mırıldanırken değil şiir okurken rahatsız edip  mahremiyetini bozmam olduğunu öğrenince içinde bulunduğum ruh haliyle bile ona hak veriyorum. Bunun bir insanı çıplak görmekle bile kıyaslanamayacağını biliyorum. Her zaman söylediğim ve bildiğim bir şey vardır;

"Bir insanın en mahrem yeri şiir'idir."

Çünkü mısra aralarında nelerin saklı olduğunu asla bilemezsiniz.

27 Şubat 2014 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#25

Bulanıklık..

Hayatın getirdikleri sadece yüz çizgileri ve kırışıklıklar olmaz bazen. Göz tabakasında evladiyelik kısmi bulanıklıklar da miras bırakabilir. Ama kulübedeki yatakta kendime gelirken, bir su gibi yavaşça durulmaya başlayan bulanık görüntünün bu mirasla bir alakası yok. Biliyorum.

Kamyonetin kasasındaki tahtıma kurulduğum an tüm yolculuğun yorgunluğu ceplerimden döküldü ve sızdım. Uykuyla uyanıklık, sersemlikle baygınlık arasında bir yerlerde oturup beklemek ya da çoğu ameliyatta hastaların yaşadığı, anesteziyi tam olarak kabul edememe ve yapılan her şeyi hissetmesine rağmen bırakın çığlık atmayı en ufak bir tepki verememek gibi.

Beni masum bir otostopçu olarak gören bu çekirdek aile, kralın tahtın rehavetiyle sızması karşısında kayıtsız kalamayarak beni evlerine taşıyıp o gece misafir etme cesaretini gösterdi. Gözlerimi yavaşça araladığımda adamın da bir kanepede uyuyor olduğunu, kızın şöminenin başında kitap okurken, küçük çocuğun masadaki mumu yakmaya çalıştığını fark ediyorum. "Ben nerdeyim?"'le başlayan uyku sersemliği lavobada oluşan girdap gibi birden beynimin derinliklerinde çekiliyor ve bir kaç saat önce yolda otostop çekerken yaşadıklarım gözümün önüne hücum ediyor.

Gözlerimi çok az aralayarak uyandığımı fark ettirmeden ortamı izlemeye çalışıyorum. Küçük çocuk elindeki kibritle mumu yakmaya çalışırken arada bir bana bakarak kendime gelip gelmediğimi yokluyor. Yattığım yerden, kibritle oynamamasını söyleyecek bir annesinin olmayışı ne kadar üzücü diye düşünürken kendimle olan benzerliğini fark ediyorum. Tam bu sırada yattığım yerin tepesindeki kafesten bir kuş sesi geliyor. Çocukla birlikte bu sese babası da karşılık veriyor ve uyanıyor. Maça'yı düşünüyorum. Şimdi nerededir kimbilir? Çocuk kafese doğru hamle yaparken, sahnedeki repliğini unutup olayı geçiştirebilmek için doğaçlama bir hareket yaparmışçasına istem dışı hareket ediyorum ve birden odadaki tüm bakışlar üstüme çeviriliyor.

Sessizlik. Yıllardır tutulduğunuz hapishaneden kaçmak için tek şansınız olduğunu ve anahtarı almaya çalışırken, uyuyan gardiyanın burnu kaşındığı için aniden hareket ettiğini düşünün. O an konu siz olmasanız da yapılacak bir şey yok artık. Sahnedeki ustaya nazikçe bir baş selamı vererek ona taş çıkarırcasına bir doğaçlamayla sanki uykunun bir evresiymiş gibi yan tarafıma dönüp korku ve merak dolu bakışlara cevap veriyorum. Bir kaç saniye daha süren sessizlik, babanın çocuklara saatin çok geç olduğunu ve artık yatmaları gerektiğini söylemesiyle bozuluyor. Onlar yatmaya hazırlanırken ben alkış ve tebrikleri kabul ediyorum. Sağolun, beni sizler yarattınız..

Gece.

Camdan süzülen ay ışığının sesi ve arada çıkardığı küçük çatırtılarla yanmaya devam eden şöminenin kokusu geziniyor odada. Dinliyorum. Katilinizi eve alıp huzur içinde uykuya dalmanın nasıl bir duygu olduğunu düşünüyorum. Bir katilin en büyük vicdan azabı, işlediği cinayeti gören biri olduğunu fark ettiğinde başlarmış. Çünkü yılların türlü getirilerinin kapatamadığı ve içten içe kabul görmüş bir kural var;

"Arkanda iz bırakmamalısın."

Bana sunulan bu iyiliğe yapılacak bir terbiyesizlik gibi görünse de, yattığım yastığı babadan sonra kızın yüzünden de yavaşça çekerken keşke kurallara bu kadar bağlı biri olmayabilseydim diye düşünüyorum.  Ve o an tüm vücudum kasılıyor, fark ettiğim şey beni olduğum yere çiviliyor. Göğsüne bastırdığı oyuncak ayısıyla çocuk beni izliyor. Bunun olmaması gerekiyordu.

Yavaşça ona doğru dönüyor ve görüş mesafesine inebilmek için ona doğru yaklaşarak çömeliyorum. Yaşadıklarına bir anlam veremeyecek kadar toy zihni buz tutmuş halde dudaklarından bir soru dökülüyor;

- Peki kuş?

Hayatım boyunca, hiç bisikletim olmadığı için diğer çocukların bisiklete binişini ve annemin babam tarafından öldürülüşünü izlerkenki gibi nadir anlarda gözlerim doldu. Çocukla birlikte kuşun kafesini de alarak dışarı çıkıyoruz. Kafesi açıp kuşu salıverirken bana bakıyor. Gözlerini benden hiç ama hiç ayırmıyor.

Kamyonete binip oradan uzaklaşırken, ateşe verdiğim kulubenin önünde durup kımıldamadan bana bakan çocuğun akşamdan beri yakmak için çabaladığı mumları gözlerinde görüyorum. Yanıyorlar.

Onda soytarının çocukluğunu görüyorum. Keşke hiç uyanmasaydı. Ama işte..

Merhamet böyle bir şey…

21 Ocak 2014 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#24

Boşluk..

İçimde; sonu olmayan, ruhumu her saniye daha da derine yutan bir kara delik var.

Babamın bakışları…

Tanrı'nın eskiz defteri gibi çocukluğum. Her defasında deneyip her defasında yanılan.

Ama yine de utanmadan, babasından kalan konağı hacze gelen memurların karşısına süslenerek ve kalan son parasıyla aldığı parfümünü sıkarak çıkan kokonanın gururuyla kaldırdım parmağımı yola doğru…

"A" tuşu basmayan bir daktiloyla bahanelerimi haykırmaya çalışıyorum insanlara. "ama"'larım, "fakat"'larım olamadan. Ve kendi yaşantılarıyla kıyasladıklarında; çığlıklarım, gece düştüğünde damda çaldığı kemanıyla şehrin üstünü örten kemancının anlattığı korkunç masaldan ibaret oluyor.

Güneşten mi ya da onları çok nadir kullandığımdan mı bilmiyorum gözlerim kamaşıyor. Yaklaşan araba  sıcağın yolu haşlamasıyla uzaktan bir buhar hüzmesinde dans eder gibi görünüyor. Daha yakına geldiğindeyse aslında pek de gönlü olmadan başkaları tarafından piste itilmiş zoraki bir katılımcı edasıyla netleşiyor fotoğraf.

Gözlerimin ışığa alışmasıyla; hurda sınıfına takdirnameyle terfi etmek üzere olan bir kamyonetin, frenlemeyi tutturamayıp bir kaç adım uzağımda durması bir oluyor. İçinde küçük kızı ve ondan da küçük oğluyla olan adam, yaptığı yanlışı affetirmek ister gözlerle bana dönüyor. Ya da ben öyle olmasını umuyorum. Ancak o an dikkatimi yalnızca bir tek şey çekiyor. Kamyonetin kasasındaki yeşil alaturka koltuk…

Bakışlarımı adamın yolculuğa davetkar bakışlarından alıp, yıllardır tanıdığım ama tanıdığımı bilmediğim bir arkadaşı görmüşçesine koltuğa dikiyorum. İktidarı kaybettikten sonra ülkesinden kaçarken yanına yalnızca tahtını almayı başarabilen, ülkesini kaybettiği halde kibrinden hiç bir şey kaybetmeyen devrik bir kral gibi ağır ama gururlu adımlarla kamyonete doğru yürürken adam ve çocukların arasında geçen bir kaç saniyelik tedirgin bakışmayı hissediyorum. "Evine hoşgeldin" diyen bir rüzgar gibi ruhumu okşuyor. Tüylerim diken diken…

Çocukların olduğu tarafa yaklaşıp eğildiğimde çoktan bir yabancıyla konuşacak olmanın huzursuzluğunu üstlerinden atıp ucu kırık camı indirmiş oluyorlar. Üzerimde hala sanki ben onlardan değil de onlar benden yardım istiyormuşçasına gereksiz bir tavır. Söze benim başlamam gerekirken, çocuklarını koruma iç güdüsüyle ve durduğuna çoktan pişman titreyen ses tonuyla adam soruyor..

- Hayrola birader?
+ Ne tarafa gidiyorsunuz?
- Az ilerde çiftliğimiz var.. Sen merkeze gideceksen ters tarafta duruyorsun. Karşıda beklemen lazım..
+ Yok merkeze değil.. Zonguldak'a gidiyorum.

Çocukların korkulu ama meraklı bakışları arasından adam beni baştan aşağı süzüyor. Üstüm başım ve her hareketimden belli olan halsizliğimin çizdiği tekinsiz tip adamı daha da tedirgin ediyor.

- Zonguldak mı? Valla birader dediğim gibi 25 km kadar gidicez, oraya kadar bırak dersen götüreyim ama bu halde nasıl gidicen ki sen? Kaza falan mı yaptın?
+ Karışık biraz.. Eyvallah, çiftliğe kadar atarsan iyi olur.
- E gel bakalım..

Adam; çocuklarına, birbirlerine yanaşıp bana yer açmaları için bir bakış atarken devreye giriyorum.

+ Ya usta, ben hiç sıkıştırmasam da şu kasadaki koltukla gelsem nolur?
- Bi şey olmaz da üşürsün, kasada rahat edemezsin sıkışır çocuklar gel..
+ Yok yok siz rahat olun bi şey olmaz..

Anlam veremeyen bakışlar arasında kasaya atlayıp, tahtına dönen kral edasıyla beni çektiğini hissettiğim yeşil koltuğa yerleştiğimde, gösterinin başlaması için ellerini iki kere vuran kral gibi yola koyulabileceğimizi içerdekilere müjdelercesine kasaya vuruyorum..

Tak tak..

Gösteri başlıyor..

21 Kasım 2013 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#23

Herkesin en az diğeri kadar kendini horoz hissettiği bir çöplükte ne kadar doyurabilirse insan kendini, o denli yatıştırıyorum karnımdaki ayaklanmayı.. Sevin ya da sevmeyin, tercihe göre nefret edip kin de besleseniz; genlerinize ya da zihninizin küçük odacıklarına sıkışan babanızdan kalma nasihatler insanın ruhundaki ur gibi zamanla yayılıyor.

"Önce pencereleri açmalısın. Önce temiz hava.."

Kendimi kendi çöplüğüme hapsettiğim ve apartmandan başlayıp bir ses röntgencisi gibi etrafımı dinleyerek çürümeye bıraktığım dönemde de bu nasihat vardı kulağımda. "İçimizi de havalandırmalıyız.." diyerek banyonun serin zeminine oturduğumda tek beklediğim; babamdan "aferin" ya da "işte benim oğlum" dercesine bir göz kırpma ya da yerinde olup olmadığına emin bile olmadığım kafasıyla küçük bir onaylama hareketiydi. Bunlar olmayınca rüzgar çok sert esiyor.

Hayatın bizimle dalga geçme şekli bazen çok tuhaf. Lunaparkta geceleri kendini mutlu zanneden insanlardan kalma eğlence kırıntılarını toplarken, hiç bilmediğiniz bir şehirde sadece hayatta kalabilmek ve intikamınızı alabilmek için restorantların arkalarındaki yemek kırıntılarını toplamaya muhtaç olmak..

Buraya neden geldiğimi bilmiyorum. Nasıl geldiğimiyse kısmen hatırlıyorum. Eskişehir'in yerel evsizlerinin akşam yemeğine salça olduktan sonra az da olsa yoluma devam edebilecek kudreti elde edebiliyorum. Ama şu sıralar alışık olmadığım bir şey var. Dönme dolapta gözlerim kapalı tek başıma dönerken yaşadığım huzurun ufacık bir parçasını bile içimde hissetsem ya da annemim bana son bakışı aklıma gelse gözlerim yaşarıyor. Duygularımı üşüttüm ya da kendim haricinde biriyle dertleşmeye ihtiyacım var.. ilki daha samimi geliyor..

Beni seferi olarak gören bir çoğu gibi; yol kenarındaki taşın üzerine bağdaş kurup otostop çektiğim insanların da, yanımda üstümdeki kıyafetlerden hariç bir şey göremediklerinden fazla yüküm olmadığını düşünmeleri için dua ediyorum. Dua dediğime bakmayın. İnancını kaybetmişin umudunu ya da küçük bir çocuğun annesiyle ilgili hatırladığı tek ninniyi mırıldanıyorum. Aklımda taşıdığım hikayemin ağırlığından habersiz yanımdan legal hızdaki kilometrelerle geçen hayatlar.. Herhangi birinin bile benim görünüşümdeki birini bir kaç saatliğine de olsa kendi hayatına misafir etme ihtimalini düşünmek, haşlanmış yumurtadan civciv çıkmasını beklemek gibi..

Kaybettiği halde küstahça bayrağını kaldıran son asker gibi baş parmağımı uzattığım elimi kaldırıyorum..

İşte geliyor…

28 Eylül 2013 Cumartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#22

Ay ışığı.

Yağmur; intihar süsü verdiğim odamda, annemin oda sıcaklığındaki gözyaşı gibi yüzüme damlıyor yine. Önceleri yoklar gibi ve sonra tüm iştahıyla. Ve ay ışığı. Sahnenin en arkasındaki önemsiz bir figüranın bozuk spotu kadar ilgi gösteriyor bana. O da farkında. Ölüyorum.

Vücudumda direnç namına kalan ya da hala yaşayabilmek için umut besleyen son hücreler, dudaklarıma denk gelen suyun gerçekçiliğiyle tekrar umutlanıyor. Yılların nefretinden daha büyük bir his var artık içimde. Açlık...

Son kez bayılmadan önce Eskişehirde olduğumu anımsıyorum. Bulanık rüyaların arkasında saatten ne kadar kum aktı yada kırılan kum saatinin parçaları nereye saçıldı bilmiyorum. Ama tepenin ardından süzülen sarılık ve notalara karışan yemek kokusu kumların hala yanıbaşımda olduğunu gösteriyor. Sanırım artık dibe ulaştım. O'nun istediği de buydu ve oldu işte. Beni izliyor mu yine bilmiyorum. Ama etrafımda duyduğum onca karganın arasında Maça'nın da olmadığının garantisini kimse veremez..

Artık kalan enerjimi dipteki sıçramaya saklamalı ve şehre ulaşıp bir şeyler yemeliyim. Bilmediğim sokaklarda tanımadığım insanların arasında açık yaralarımla dolaşmak hiç kolay olmayacak. Ama bu ders olsun bize. Bir intikam için öncelikli olan güzel bir kostüm ve amacından sapmayan bir maskeymiş. Gözlerinize kadar görevini yerine getirmesi yeterli. Ancak şuan üstü başı yırtılmış ve hala kanayan yaraları olan bir serserinin önce gözlerine bakılacağını düşünmediğimden telaşlanmıyorum.

İnsanın annesi onu en olmadık zamanlarda arıyor ve insan annesini en olmadık zamanlarda özlüyor. Ben onu hep son bakışıyla hatırlıyorum. Aklımda daima onun gözlerindeki ışığın sönüşü ve babamdan alana kadar her günün kıvılcımıyla büyüyen intikam duygusu..

Babam.. Benden çocukluğumu, annemi ve uykularımı çalıp yerine mum alevinin ışığında sürdürmeye çalıştığım yolculuğu bahşeden adam..

Seni bulmadan uyumayacağım.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#21

Burnumun derinlerinde aylak aylak dolanan karıncanın gıdıklaması, gözlerimdeki sulanmadan dolayı güneş ışığıyla yavaş yavaş beliren bulanıklık ve ciğerlerimi dolduran taze çimen kokusu...

Ne zamandır bu tepede baygın yatıyorum ya da neredeyim bilmiyorum. Tek hatırladığım o çukurdaki uzun sürenin sonunda ciğerlerimi dolduran oksijenle birlikte her şeyin tepetaklak olduğu. Amacıma olan uzaklığım da hesaba katılırsa, yerin dibine batmış olmama rağmen; oksijen seviyesinden dolayı bayılma konusunda zirveye çok yaklaşmış bir dağcıyla aynı kaderi paylaşıyor olmam, birilerinin hala ironide ısrar ettiğini gösteriyor. Bu halde bile bunu düşünebilmem ve bu ironinin farkına varabilmemle ilgili hiç bir yorum yapmak istemiyorum.

Ama aklım her nekadar hala tam anlamıyla toparlanamamış olsa da çok derinlerde hissettiğim ve emin olduğum bir şey var. Daha güçlüyüm. Ayakta durmakta zorlansam, kimileri için güzel ya da bol kazançlı bir günün habercisi olan güneş ışınları mum yanığı yaralarımı sızlatsa da artık daha güçlü olduğumu hissediyorum. Yapmam gereken şey basit. En azından şuan için. Hadi oğlum. Yapabilirsin! Küçükken de yaptın! Ve hatta bununla başladın bir çok şeye. Ayağa kalkmak için sanırım kalan son kuvvetimi de harcamam gerekiyor ama kalkmalıyım. Savaş alanında zafer sarhoşluğuyla sallanan gladyatör gibiyim. Ama sadece sallanan...

Son poşet balisini de tüketen ya da sevdiği kızın abisi ve arkadaşlarından dayak yiyen bir ergen yürüyüşüyle piknikçilerin meraklı bakışları arasında önümde tepeye kadar uzanan düzlüğü geçmeye çalışıyorum. Kendimi hiç bukadar halsiz ve çaresiz hissetmemiştim. Bu da mı dersin bir parçasıydı? "Hayatta Kal!" Öldürmek için önce hayatta kal...

Daha ayakta bile kalamıyorum ve tekrar yığılıyorum. Bu kadar çabuk olmamalı. Halimi gören ve diğerlerinden daha cesaretli olan biri yanıma yaklaşarak bana su veriyor. Bir şeyin eksik olduğunu biliyordum. Yarı sürünerek, yarı emekleyerek kendimi tepenin üzerine çıkardığımda altımda eskişehir uzanıyor. Ama elimi sürecek halim yok. Şehir süzerken, trende olduğumu hatırlıyorum. İhtiyacım olan kısa süreli ve sık baygınlıklar değil, bu yaşıma kadar hasretini çektiğim uyku.. Biliyorum.

Gücümü biraz olsun toplamam gerek. Gün yavaş yavaş batıp gözlerime turuncu bir perde gibi inerken güçsüz bedenimi tepenin kucağına bırakıyorum. İntikam alevi hala mum gibi yanıyor zihnimde. Beni uyutmayan, loş ve rahatsız edici bir sızı...

26 Mart 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#20

Yaşam belirtisi...

Güvendiğim tek şey, zihnimin karanlıktan göremediğim ücra köşelerinden birinde bir hücredeki yaşam belirtisi. Tutunduğum tek dal bu. Dünyanın bir çok yerinde farklı felsefelerin uzlaştıkları, dibe vurduğunda kendini yukarı itebilecek güce sahip olma zorunluluğunu kabulleniyorum sadece. Ölmeden önce gözlerinizden geçen film şeridinin galası yerine anlamsız görüntülerden oluşan bir şaka var sanki gözlerimde. "Çocukluğumun geçtiği evde masaya atılan maça as'ın yarattığı hava akımını ve soğuğu hissederek üst kata çıkmak.. Rahibin dilinin ucundan düşmek üzereyken yakaladığı yalan ve avına düşünme süresi tanıyarak dalga geçen yılan...

Vücudumdaki kesiklerden akan kan, "Hepsi geçti" dercesine okşayan anne eli gibi yaralarımın üzerinden geçerken; açılan yaralarda ve çiziklerde yeni sürülmüş bir tarlaya tohum ekercesine geziniyordu Soytarı'nın elleri.. Bir "Katil"'i baştan yaratmayı amaçlayan şefkat dolu elleri.. Hissediyorum..

Bir hastalığı yenmenin bile ilk adımı olan "Kabullenmek" bunun için de geçerli. Önce ne olduğunuzu kabullenmelisiniz. İç huzurunuza da, almak için mum alviyle dahi yanıp tutuştuğunuz intikamınıza da ulaşmanın öncelikli yolu bu. Kaç gün oldu bilmiyorum. Ama aklımın hala yaşayan bir köşesinde; kendisinin de söylediği gibi Soytarı'nın aslında bana yardım edeceğine, ondan aslında bana zarar gelmeyeceğine dair irili ufaklı kırıntılar var. Tüm bunlardan sonra çok tuhaf gelse de biliyorum ki kötü insan yoktur. Bir zamanlar girdiği mücadelede inancından bıçaklanmış ve hala kan kaybeden insanlar vardır. Belki de bu benim kendimi kandırma yöntemim.. Ama Soytarı'yı kandıramadım. Daha trende anlamıştı beni ve amacımı. Hiç bir zaman öğrenci seçmemiştir ustasını... O da beni seçti...

Bayılmalarımın arasında kulağıma fısıldadıklarından arta kalan bir kaç şey var sadece zihnimde.. Saf acıyı hissetmeden özgürleşemeyeceğim ve asla hazır olamayacağım gibi.. Alışkanlıklarından, korkularından, benliğinden sıyrılmadan nasıl alınabilir ki bir intikam? Ya da bunlar olmadan bir yolculuğa çıkacak kadar nasıl kör olabilir ki bir insan? Metronom ya da buna benzer saatlerde sinir bozucu olan çıkardıkları ses değil, sizi o sese ve sürekliliğine alıştırdıktan sonra bir daha o sesi duyamayacağınıza dair yaşadığınız korkudur. Alışkanlıklar ve ön yargı..

Yüzümdeki uyuşuklukta zeminin soğukluğunu hissetmeye başladığım an artık zincirlerimin olmadığını ve odaya bir ışık hüzmesinin misafir olduğunu fark ediyorum. Odanın köşelerine yayılmış, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla sönmüş mumlar dışında yalnızım. Hiç tanımadığım, beni benden daha iyi tanıyan, hazır olduğum yalanını yüzüme çarpıp beni hazırlamaya çalışan bir Soytarı'nın hücresinde kendimi yeniden evimde hissedeceğimi gerçekten düşünmezdim. Yine iliklerime işleyen zeminin soğukluğu.. Kapı deliğinden süzülen ışık yerine hücrenin tepesinde açılmış bir kapaktan içeri süzülen dış dünyanın ışığı.. Uzun bir aradan sonra evde olmak güzel.

Soytarı'yı bir daha görürmüyüm bilmiyorum. Ama şuan bile hissettiğim gibi onun beni sürekli izleyeceğine eminim. Gün ışığı uzun bir aradan sonra intikamın taze kokusuyla gözlerimi kamaştırıyor...

Uyumuyorum.

11 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#19

Gözlerim, tonlarca günahın ağırlığını taşırcasına kapalı... Evimin banyosunda diğer katlardaki hayatları dinlerken duyduğum gibi sanki 7 kapı ardından gelen boğuk ve yankılı tok bir ses hafifletiyor gözlerimi;

- Uyan! Bu defa vurmak istemiyorum.

Gözlerimi aralamaya çalıştığımda karşılaştığım bulanıklık; ne aydınlığa alışırken yaşadığınıza ne de uzun süre dibe dalıp su yüzeyine çıktığınızda yaşadığınıza benziyor. Ve bu nedenle gözlerimin şuan sadece gözbebeğinden oluşuyor olması şaşkınlıktan değil karanlığa uyanıyor ve alışmaya çalışıyor oluşumdan. Sokaktaki diğer yaşıtları tarafından, doğuştan hediye edilen herhangi bir farklılığı yüzünden oyuna alınmayıp tüm hıncını evdeki cansız akranlarından çıkaran yalnız bir çocuk gibi zihnim bana oyun oynuyor. Çünkü bana kalsa ben az önce kendime gelmiş ve "Bir daha vurmak istemiyorum" dediği tokadı çoktan yemiştim.

Köşeye sıkıştırılmış bir hayvan, hastalığın yanıltıcı evresi ve ölüm öncesi...

Bu üçünün size ortaklaşa yaşattığı duygu bir anlığına da olsa kendinizi iyi ve güçlü hissetmenizdir. Bu üçünden ilkini kendimde hissederek var gücümle gözlerimi karanlığa açıyorum. Ukalalığından hiç bir şekilde taviz vermeyen ama gösterdiğim çabayı da takdir eden, büyükbabamınkine uzaktan kuzen olabilecek bir tebessüm karşılıyor beni. Benim adıma başkası konuşuyormuşçasına yabancılaşıyorum sesime;

+ Ben uyumam! Yıllardır uyumuyorum!
- Tüm bu zamanın intikamını 4 günde aldın o zaman?

4 gün? 4 gündür uyuyor olamam. Bu da bir oyun. Sanki şu yaşımda ilk kez dünyaya gelmişim gibi her şey anlamını yitiriyor ve hiç bir şey anlayamıyorum. Şuan en çok ihtiyacım olan şey o tokat olabilir mi?
Ama bunun yerine soytarı beynimi tokatlamaya devam ediyor;

- Peki asıl intikamını da alabilecek misin?

İşte tokat.. Yuvasına götürmek için tüm gücüyle ittiği su damlasını yol boyunca sürtündüğü toprağa kurban veren bir karınca gibiyim. Geçen sürede hazır olduğuna sadece kendini inandırabilmiş beceriksiz bir yalancı.. Ellerim ve ayaklarım duvara zincirli olduğundan arkamda olmadığını biliyorum ama bana geçmişimin tüm çıplaklığıyla sorular soran ses zifiri karanlığın neresinde bilmiyorum. Gözlerinin ne kadar büyürse büyüsün her zaman karanlık bir nokta kalıyor.

+ Kimsin sen?  Göster kendini!

Bir düzine köpek tarafından gece yarısı kovalandığınızı düşünün... Kalp atışlarınızın her adımda daha çok bağırdığını, bacak kaslarınızdaki yangının büyüdüğünü... Öye bir an gelir ki kaçmayı bırakıp size doğru koşan anılarınızla tekme tokat yüzleşmek zorunda kalırsınız. Umut.. Bazen yalnızca bu vardır avcunuzda. Ama azalıyor. Sımsıkı kapalı olsa da karşılaştığım her zorlukta bulduğu her boşluktan sızarak beni biraz daha yalnız bırakıyor. Kalbinizi başka bir kalbe pamuktan bir iple bağlayıp kopmamasını umarak peşinden sürüklenmek gibi...

Beni kendine zincirleyen geçmişimden, kalan tüm gücümle hamle yaparak kurtulmaya çalışıyorum. Hamlem duvardaki çatlaklardan bir kaçının daha dökülmesinin dışında reflekslerine yenik düşen Soytarının, odanın sol tarafında olduğunu anlamamı sağlıyor...

- Şşşt.. Sakin ol. Ben sana yardım ediyorum.
+ Kimsin dedim! Senin yardımını falan istemiyorum! Çıkar beni burdan! Korkma göster kendini!
- Korkma? Tokat zihnini bulandırdı sanırım.. Bağlı olan sensin.
+ Neden karanlıkta konuşuyorsun ozaman? Neden mum yakmıyorsun yine?
- Mum yakarsam seni öldürmek zorunda kalırım.. Bunu mu istiyorsun?
+ Hayır! Sadece s.ktiğimin yerinde noluyor anlamak istiyorum!
- Anlayacaksın.. Ama şimdi değil..

4 Mart 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#18

Karanlık...

Hatırladığım şeylerden biri kendime geldiğim an aldığım nefesin çelik bir yüzeyden yüzüme geri döndüğüydü.  Ağırlığının bir kaç katını taşıyabilen bir karıncaya bile yapılmayacak bir eziyetin altındaymışçasına ağır şimdi omuzlarım... Ve kan. Bu tadı unutmuşum...

Kendimi zorluyorum. Uzun süren bir elektrik kesintisinin ardından her birimi sırayla devreye giren bir sistemin yanmış beyni gibiyim. Aklımda, kendimi kaybetmeden hemen önce fark ettiğim, kum saatinin kırılmış hali ve ağzımda kum saatinden raylara yayılan, zamanın kumlarının lezzetsiz tadı...

Belki bilincimin yavaş yavaş yerine gelmesinden, belki de artık bir kum saatimin olmayışından; bir sabah uyandığınızda senkron kayması yaşamışsınız da ses görüntüden önce geliyormuş gibi hissediyorum. Diğer her şey ne kadar yanıltıcı olursa olsun hislerim beni hiç bir zaman yanıltmadı. Düştüğümü hatırlıyorum, bunu hissettiğimi... Zebanilerin anlam veremeyen bakışları arasından bilinçsizce süzülerek cehenneme düşen bir kar tanesi gibi yanıyor damarlarımın içi, vücudum...

Kollarımın ve vücudumun bağlı olduğunu fark ediyorum. Uyandırılmak için yüzüme inen gerçek tokattan önce, hatırladığım her şey içinden sadece bilmediğim bir hücrenin derinliklerine kadar düşüşümün ve bu hissin gerçek oluşu tokat gibi çarpıyor kuru kan lekeli yüzüme...

Soğuk... Hiç bir cehennemde karşılaşamayacağınız cinsten, tüm hücrelerinizi yakarcasına donduracak cinsten soğuk. Saatlerce insanların kapı önünde beklediği ve kapılar açıldığında konser alanına hücum ettikleri gibi, yüzüme çarpılan bir kova buzlu suyla bilincim var gücüyle hücum ediyor zihnime. Odada; bağlı ağzımdan çıkan iniltiler, yüzümden damlayan suyun şapırtısı ve zifiri karanlık haricinde kim ve ne olduğunu göremiyorum. Sonra aniden iniltilerimin arasında bir çakmak sesi duyuluyor. Çakmağın yanmadan önce çıkardığı ilk hevesli kıvılcımların gençlik ateşiyle saniyelik de olsa aydınlattığı ufacık alanda algılayabildiğim tek görüntü ucunda toplar olan şapkasıyla soytarının gölgesi oluyor.

Cehenneme daha fazla dayanamayan vücudum tekrar yığılırken, ağzının kenarında ukala gülümsemesiyle karşımda dikilen soytarının önünde vücudumun ağırlığını zincirlere bırakıp yeniden karanlığa düşüyorum. Yakaladığım detaysa tüm tedirginliğimi alıp götürüyor...

İlk defa gözlerini görüyorum.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#17

Yukarıdaki bölmeye yapıştığı için bir türlü delikten aşağı düşmeyen bir kum tanesi zamanı durdurabilir mi? Peki ters çevrildiğinde bir anlığına da olsa zamanın ötesine mi geçer? Hangi açıdan baktığınıza göre değişebilecek durumlar gibi, göğüs kafesimi parçalarcasına çarpan kalbim de kelebek etkisi yaratarak dünyayı yerinden oynatabilirdi... Belki...

Koridora çömelip kompartıman kapısına yaslanarak nefes almaya çalışırken; bir anda cam kırıkları gibi dağılan cesaretimden biraz toplayarak içeri tekrar bakabildiğimde Soytarı'nın oturduğu koltukta sadece yanan bir mum olduğunu gördüm. Diğer vagon ve kompartımanlardan insanların koşup gelmesi ve işlediği cinayetlerin üzerime kalmasıyla, diğer kırık parçaları da toplayıp oradan uzaklaşmam arasında yukarıdaki kum tanesi kadar hassas bir denge vardı.

Tekrar ayağa kalkmak, iki ayağımla dünya'yı itmek kadar zor. Gözüm halaa mum ışığında. Çocukluğumdan beri aydınlık bir ortamda rahat hissedemedim kendimi. Anneme dair hatırladıklarım da yaşımın küçüklüğü dolayısıyla loş ışığa mahkum oldular. Hayatıma dair annemin çeşitli ısrarlarından biri olan "yatmadan önce dişlerini fırçala" nasihati hayal gücümü besleyen loş ışıkta düşlerimi fırçalamaktan öteye gidemedi...

Nefesim düzene girmeye başlıyor. Kendini hazır hissedip; yanıldığını arenada boğa'yla karşılaşınca kabul etmeyi gururuna yediremeyen bir matador gibi hissediyorum. Ama ne Maça'nın nerede olduğunu bilmemem ne de trenin hareket halinde oluşu, bir an önce buradan gitmem gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

Bir tane daha... Sadece bir sert düşüş daha. Kendime söz veriyorum başka yok. Kendimi kandırmak için bulduğum "Hem belki yıllardır hissettiğin sürekli düşüyormuş hissi de yok olur" bahanesi az da olsa işe yarıyor ve yüzümü gidiş yönüne vererek kendimi rayların hücrelerine bırakıyorum. Kendimi çok önceden törpülediğim için, kanayan dizlerim ve ellerime rağmen bu düşüş ben de bir acı uyandırmasa da, soğuk çeliğin üzerindeki yuvarlanmam son bulduğunda yakaladığım bir anlık görüntü beni beynimden vuruyor...

Kum saati kırılıyor...


12 Şubat 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#16

Maça'yla karşılıklı susuyoruz... Kompartımanda yalnızca trenin tünele girdiğinde yankılanan tıkırtıları ve camdan süzülen ay ışığı var... Bir boşluktan süzülen ışıklar hayatımın hiç bir evresinde peşimi bırakmıyor. Yalnız olduğunuzdan emin olduğunuz halde takip edildiğiniz hissini kanıtlarcasına bizim vagonu takip eden diğer vagonlarda da ölüm sessizliği var...

Ölüm sessiz değildir. En azından benim bugüne dek şahit olduklarım bana bunu öğretti. Kulak çınlamasından muzdarip doktor kapısını aşındıran insanlar, hayatlarının bilmedikleri çok önemli bir evresinde zihinlerine kazınan bazı olayların hayatlarına fon müziği gibi eşlik etiiğinin farkında değiller. Ben bana ait olmayan tiz bir çığlıkla yaşıyorum. Bana ait olan sadece klasik müzik...

Babama dair içimde beslediğim anılardan çözünürlüğü en yüksek olanı, sebebini hatırlamadığım bir hatadan dolayı karanlık banyoya kilitlenerek "Seni fareler yesin" denmesiydi. Benim çığlıklarımın duyulmaması, vicdanlarının sesinin bastırılması için bulunan çözüm ise Mozart. Mozart'ın besteleri hiç bir zaman annemin benim çığlıklarım karşısında piyanonun başında çaresizlikten gözyaşı dökmesini gerektirecek kadar duygusal olmamıştır. Ama öyleydi...

Ben bu düşüncelere dalmışken, Maça beni korkudan şıçratarak yerinden fırlıyor ve karanlıkta parlayan kanat genişliğiyle kompartıman kapısından çıkıyor. Bense bu anlık korkunun geçmesini beklerken Maça'nın karanlıkta kanat çırpışını neden ağır çekim gördüğümü düşünüyorum. Uykudan aniden uyanmış olmanın verdiği sersemliği üstümden silkeledikten sonra peşinden koşuyorum. O benim tek yol arkadaşım...

Bir kaç vagon sonra hayatımda beni tokatlamasını engelleyemediğim manzaralardan biriyle daha karşılaşıyorum. Vagonda tam 3 cesedin çeşitli şekillerde yerde yattığını gördüğümde kalp atışlarımın hızlanmasıyla görüntü bir an bulanıklaşıyor. Kendimi dizginlemeye çalışıyorum. Hayır! Şimdi olmaz!
Bir kaç kelime kendime söz geçirebildikten ve görüntü hafif netleştikten sonra, kollarını iki yana açmış, gözleri kapalı bir şekilde, yüzündeki tarifsiz gülümsemeyle metroda beni seyreden soytarıyı fark ediyorum...

Bir şeyin hayalini kurmakla gerçekleştirmek arasında asla hesaba katılmayan şeyler vardır. İçimdeki kini beslerken, yıllarca tekrar ve tekrar alacağım intikamı zihnimde seyretmeme rağmen, yıllar sonra karşılaştığım ilk ölümde dizlerimin bağının çözülüp kalbimin ağzımda atıyor olması da benim hesaba katmadığım nokta. İstediğiniz kadar planlayın. Mutlaka başka plan yapanlar da çıkıyor...

Kapıdan geri çıkıp koridorda çömeliyor ve nefes almaya çalışıyorum. Oda sıcaklığında buz kesiyor düşüncelerim. İntikam almak istediğiniz her neyse, en zor kısmı onunla yüzleştiğinizde her şeyi baştan yaşamak zorunda kalmanızdır. Koridor karanlık... Kalbimin çığlıkları kulağımda ve ayaklarımın altında binlerce fare...

İlk defa; oturduğu yerden gözlerini açarak soytarı bana bakıyor. Omzunda Maça...

4 Şubat 2013 Pazartesi

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#15

Tı tı-tı tık... Tı tı-tı tık...

Bir solucanın öğle yemeği olduğunuz hissini uyandıran metrodan sonra, yeryüzünde birliktelik ve liderini takip etme duygusunun en yüksek olduğu tren, yağmur sonrası açan güneş gibi geliyor bana. Dört tarafımızın tezatlarla çevrili olmasına rağmen, sıkıntılı bir yolculuktan sonra ulaştığım Haydarpaşa Garı'nın kalabalığı hiç bir izleniyormuş hissi uyandırmazken, gecenin soytarısıyla başbaşa yaptığım metro yolculuğu baştan aşağı bu tedirginlikle örülüydü...

Küçüklüğünüzde çok sevdiğiniz ve sürekli yanına gitmek istediğiniz, babanızın yakın bir arkadaşının yıllar sonra sizi hayalkırıklığı ve bir tutam burukluğa boğan göbekli ve saçlarının tepesi kelleşmiş hali gibi, Haydarpaşa'nın yanan çatısı çocukluğumun bir parçasını daha koparıp alıyor. Hatıralarınızda beslediğiniz bir kokuyu, çocukluğunuzun geçtiği evin pencerelerini açık unuttuğunuz için artık duyamamak gibi...

Yıllardır bir klasik haline gelmiş olan gar çıkışındaki merdivenlerde durup, insanın İstanbul'u karşısına alması ritüelini küstahça tersine çeviriyor ve bugünüme sırtımı dönerek geçmişimi karşıma alıyorum. İstediği kadar dökülsün saçları... Yine de tüm ihtişamı ve günahlarıyla önümde duruyor paşa. İçeri girdiğimizde Maça'nın çığlıkları yankılanıyor. Amacının tamamen benimle dalga geçmek olduğuna emin olduğum; kimine göre savaş çığlığı, kimine göre bir veda sonrası ağıt gibi görünen bu çığlıkların arasından bir ud sesi yayılıyor duvarlara. Kendinden evvel ölen eşinin yanına kalkacak treni beklerken şarkılar mırıldanan yaşlı bir adamın duvardan yansıyan nağmeleri... Yüzünde acı da olsa bir gülümseme... Çünkü insanlar büyümez. Onlar oynadıkları oyunlar değişen çocuklardır...

Numaratörden sıra alan birinin terbiyesiyle son vagonda boş bir kompartımana yerleşiyorum. Çabuk bir hareketle omzumdan cam kenarına sıçrayan Maça, dışarıda kimse olmamasına rağmen vedalardan tiksinircesine,  içerideki ölü evi sessizliği ve bizi bekleyen olayların tedirginliğinden uzaklaşmaya çalışıyor...

Diğer tüm ulaşım araçlarının aksine, trenler sizin ayrılığınızın tadını çıkarırcasına ağır çekimde başlar hareket etmeye... Ne tesadüftür ki insanların elleri yavaşça hızlanan trenin penceresinde birbirinden koparken tütmeye başlar zevk dumanları. Ama babamdan öğrendiğim bir şey daha var...

Ne annemin evlilik yıldönümünde ölmesi, ne de kardeşimle birlikte babama sürpriz yapmak için annemin o akşam hazırladığı masanın altına saklandığımızdan babamın bizi de öldürememesi... Hiç bir şey tesadüf değildir...

Tıpkı metrodaki soytarıyla yine aynı trene binmemiz gibi...

29 Ocak 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#14

Gözlerinizi kapatın... Sessizliği ve karanlığı hissedin... Göz kapaklarınızın altındaki karanlık küstah bir mürekkep gibi yayılsın tüm ışığın üzerine. Gece, idam mahkümunu infaza götürmeye gelen bir gardiyanın kendinden emin tavırlarıyla teslim alsın sizi... Artık özgürsünüz...

Düşünün... Özgürleştiğiniz bu anda, evinizin defalarca kilitlediğiniz kapısının dışarıdan, yavaşça, polis barikatını aşamayacağını bildiği halde orada can vermenin kutsallığının farkında olan bir devrimci edasıyla zorlandığını düşünün... Maça'yla birlikte patikaya ilk adımımı atıyorum ve kalp atışlarım göğüs kafesimi aynı tavırla zorluyor. Yıllar sonra çıplak ayaklarla ormanı yürüyerek geçmek, hissetmek, lütfedip bir tören bile yapılmadan sessizce doğal ortamına salıverilen bir hayvanınkinden farksız benim için. Maça için... Bilmiyorum...

Küçükken akılımı kör eden, hayatımın seyrinin değiştiği anda bile zihnimde dönen "Dünya'nın Merkezine Seyahat" çıkabileceği en ironik biçimde karşımda şimdi. Bu kitabı okuyan her çocuk gibi bir gün bu seyahate çıkma fantezim yerini lunaparkta öğrendiğim bir gerçeğin kollarına bırakırken mırıldanıyorum... 15 derece... Kollarınızı yana açarak 15 derece geriye yattığınızda neresinde olursanız olun Dünya'nın merkezi olduğunuzu, lunaparkta gece çöktüğünde doğan krallığında öğrenen ben, her şeyini kaybettiğini kabullenemeyen ve elinde gururdan asasıyla kendine yalan söylemeye devam eden bir kral gibi kendi geçmişimin merkezine seyahate çıkıyorum...

Ama bu defa yalan değil... Omzumdaki yol arkadaşımın siyah gözyaşı kadar berrak her şey...

İstanbul... Yaşanmayı bekleyen günahların şehri. Yıllar önce bindiğimde de boğazın saçlarını tarar gibi dönüyordu vapurun pervaneleri ama hayatımda ilk kez biniyordum metroya. O nedenle gecenin 12'sinde vagonda benimle birlikte yalnızca üstü çıplak, altında yırtık pantolon ve kafasında sarı-lacivert-kırmızı-siyah dört kollu şapkasıyla bir soytarının, en uç tarafta kapalı gözlerini bana dikmiş oturuyor olmasının normal olup olmadığını bilemiyorum... Ya da tesadüflerin ne renk olduğunu...

Belki çocukluktan kalma bir takıntı belki sonradan...

Konuşmaya başladığı an ele verir insan kendini. Bu nedenle hiç konuşmayan her zaman tekinsizdir.
Hayvanlarla girilmesi yasak olan bir yere omzumda gardiyanımla girmenin gerginliğine, kapalı gözlerinin ardından sizi izlediğine emin olduğunuz bir yabancının sessizliğinin korkusu ekleniyor.

Biliyorum. Beni dinliyor...

22 Ocak 2013 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#13

Maça.

Adı buydu. İlahi bir güzellikte parlayan tüyleriyle; sakince, gözlerini gözlerime dikmiş omzumda durup bana bakarken, göz bebeklerinde görmüştüm bu sembolü... Talihimin vücut bulmuş ve her an hayatımla kumar oynamaya hazır bekleyen gardiyanı...

Gözlerimden gelip geçen bir saniyelik korkunun tek karşılığı gagasındaki alaycı bir gülümsemeydi. Korkumun sebebi ne gözlerimin içine sakince bakışı ne de tavrı... Korkumun sebebi beynimin dar sokaklarında algımın surlarını yıkan gerçeğin uğultusu... "Beni Tanıyor."

Hayatımızı yaptığımız ya da başkalarının bizim adımıza yaptığı seçimler belirliyor. Kader... Kaderimiz önceden yazılmış mıdır yoksa sonbahar rüzgarında başıboş bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenir miyiz? Kimbilir? Belki de önceden yazılmış olan kaderimiz sonbahar rüzgarında başıboş bir yaprak gibi oradan oraya sürüklenmektir... Tüm bunlar beynime hücum etmişken hafif hafif çiselemeye başlayan yağmurun altında omzumda Maça'yla ormanın derinliklerinde farklı yönlere giden iki yolun ayrımında duruyorum.

Gözlerimi kapayıp yüzümü göğe çeviriyor ve ellerimi açıyorum... Çocukluğundan bu yana etrafındaki insanlar tarafından kendisine "çatlak" muamelesi yapılan bir çocuğun tek avuntusudur o çatlaktan içeri sızan yağmur damlalarının getirdiği ferahlık... Ruhun bulandığı kinden arınması...

Bir seçim yapmam gerekiyor... Babamdan öğrendiğim tek şey; bir ilüzyonist çabukluğuyla kulağımın arkasından çıkarttığı parayla attığı yazı-tura sonucu yaptığı tercihlerle hep beni yenmesinin göz yanılması olmadığıydı. Bir büyükkanneden kızına, ondan da torununa geçen manevi değeri terbiyesiz bir yüzük gibi babama da dedemden kalan demir parayla kendi şansını yaratıyordu. Şimdi sıra bende...

İki tarafı da Tura olan dede yadigarı ağır çekimde daha da hızlanmış olan yağmur damlalarını tokatlayarak dönerken birazdan kazanacağımı bilmenin rahatlığıyla gözlerimi açıyorum. Önümde uzanan bir yol ayrımı yerine tek bir yol var artık...

Yaptığım seçim Maça'nın gözlerini bulutlandırıyor. Kapkara gözleri ve simsiyah tüyleriyle kararmaya başlayan havada daha haklı ve karizmatik görünse de omuzlarımda hala saf bir kibri ve dedemi temsil ediyor...

Başlıyoruz...


13 Ocak 2013 Pazar

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#12

Çamaşır makinesinin kapağındaki girintiye kafamı dayayıp makinenin dönüşünü izlemek çocukluğuma dair hatırladığım nadir güzelliklerden... Özellikle sıkma ve kurutma bölümü... Annemin ve tüm arkadaşlarımın ısrarına rağmen en sevdiğim oyun, en büyük eğlencem, her şeyden önemlisi hayal dünyama açıldığına inandığım bir geçitti karşımda dönen ve deterjanın büyüsüyle bembeyaz görünen yuvarlak...

Yola çıktığımdan beri karnımda dönüyor. Yürüyorum... Kış uykusundan uyanan bir ayının aylar sonra yeniden güneş ışığını görmesiyle gözünde oluşan bulanıklık ve alışma süresi, yıllar sonra gündüz dışarı çıkmam ve her şeyi geride bırakıp yola adım atmamla kıyaslanamaz...

Doğa'nın uyanışıdır ilkbahar... Tüm canlılar için yenilenme... Bense sonbaharın orta yerine attım yıllar sonra adımımı. Kaderin çok farklı bir mizah anlayışı var. Güldürürken süründürüyor. Yol kenarlarına dökülen sarı-turuncu-kırmızı yapraklar, uzun zamandır beklenen bir misafiri karşılayan coşkulu kalabalık gibi sessizce beni selamlamak için muazzam bir sıraya girmiş. Asfaltın kesik kesik çizgilerine özen göstererek aralarından geçerken, yeniden yola çıktığım için beni selamlamalarıyla, çıktığım yolculuk için beni uğurlamaları arasındaki ince çizgiye basmaya çalışıyorum. Çocukken herkesin en az 1 kere denediği duvarın üstünde düşmeden yürümeye çalışmak gibi. Kollarım açık... Dengesizim...

Yola intikam için çıktığıma önce kendimi inandırmam gerekiyor. Ama omuzlarımda kendime yüklediğim böylesine ağır bir yük varken bile, önümde uzanan sarı otlarla bezenmiş uzun açıklıkta yürürken, aslında sarışın bir adamın saçlarının arasında gezindiğimi farzedebilecek kadar çocuğum hala... Tüm bu oyun, üstü sarmaşıklarla kaplanmış bir tabelanın isteksizce işaret ettiği yol ayrımını farketmemle sona eriyor. Güzel şeyler hep kısa sürmüyor mu zaten? Yol ayrımının başında cesaretimin gelmesini bekliyorum. Halbuki birlikte çıkmıştık evden. Bu kadar gecikmemesi gerekirdi.

Kendimle savaşırken omzuma bir karga konuyor. Simsiyah... Karanlık... Güzel...

Bunun da bir hayal olduğunu kendime ispatlamak için gözlerimi kapayıp içimden 5'e kadar sayıyorum. "Sakın korkma! Gözlerini açtığında bunun aslında olmadığını göreceksin."

Gözlerimi açıyorum.

Karga da 5'e kadar saymış...

10 Ocak 2013 Perşembe

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#11

Göz kapaklarım yıllardır kullanılmamış gibi tozlu ve ağır... Tüm gözyaşlarımı emercesine yapışan çapakların küçükken korktuğum gecelerde annemin beni rahatlatmak için anlattığı "Sandman"'in uyumam için gözlerime serptiği kum olmadığı gerçeğini kabullenmeye başladım. Yine de bir tarafım buna hep inanacak...

Hani zor bir gecenin sabahı uyuyakaldığınız yerden doğrulduğunuzda kendinizi sebepsizce iyi hissedersiniz ya? Uyandığınız yer alabildiğine uzun bir çayır, gökyüzü yeşil, çimenler mavidir... "Günaydın" demek için saten bir örtü hissi veren rüzgar yanağınızı okşarken yalnızca kan izinin kuruduğu yer acır ya? Sonrası karanlık... Ama kesinlikle kırmızı değil...

Karanlık bölümünde oturduğum koridor... Dış kapının gözetleme deliğinden vuran ışığın hüzmesiyle aydınlanan duvarım... Tanıdığım en yakın yabancıların hayatlarını dinleyerek dünya tutmasını engellemeye çalıştığım banyom... Veda etmek kime ya da neye olursa olsun zor. Ama bazen seçenek bırakmıyor insan kendine. Tüm şıkları işaretliyor ya da D seçeneğine "Hepsi" yazıveriyor...

Son haftam; olmayan hattına bağlı olmayan kablosuyla yıllardır salonun köşesinde paslanan telefona gelen aramaya kendimi inandırmaya çalışmakla geçti. Bazen hala tartışıyoruz. Ama o gün geldi. Büyükbabamın ölüsünün aksine gülüşü ve kibiri çürümemiş. Daha da keskinleşmiş ve hiç bir şey söylemeden, telefonun ahizesine gülümseyip nefes alıp verişiyle beni rahatsız edebilecek kadar başarılı halaa. Ama... O gün geldi. Her şeyi geride bırakmam gerekiyor. İçimde, uyandırmaktan korktuğum bir seri katil... Sessizce bukadar yıl o günü beklerken çalan telefona uyanan yalnızca ben değildim...

Yola çıkıyorum...

Geçmişime kalkan son otobüsü kaçırdım...

Uyumuyorum...

Yürüyorum...

25 Aralık 2012 Salı

Bir Uykusuzun Rüyası Vol#10

Beklemediği bir telefon geldiğinde insanın yüzünde oluşan şaşkınlık okunabilir belki... Ama benim durumum biraz farklı. Yıllardır hiç bir yaşam belirtisi göstermeyen, bağlı bile olmayan telefonumun gecenin ilk saniyelerinde sessizliği yırtması karşısındaki şaşkınlığım ve çaresizliğim göz kenarlarımdaki çizgilerin arasına bulaştı. Hazırlanıyor gözlerim. Açmayabilirdim. Odada telefonun klasik tınısının haricinde her çocuğun mutlaka hayatında bir kez de olsa duyduğu "Gece çalan telefondan hayır gelmez" nasihati yankılanıyordu. Annemden bana eski bir yüzükle bir kaç sökük dantel ve tek kullanımlık nasihatler kalmıştı. Bu da onlardan biri. Kullanabilirdim. Ama kimse anne sözü dinlemez...

Bugün benim doğumgünüm... geleneksel kaçıncı olduğunu benim de bilmediğim... Çalan telefonun ucunda sadece gülümseyen ama bana çok şey ifade eden bir sessizlik vardı. Çoğunuz o telefonun hiç çalmadığına inanmayı tercih edebilirsiniz. Ama hayal ürünü bile olsa hatırlanmak güzel şey. Diğer hiç bir şey gibi... Yerimden kalkmaya kendimi ikna edip aynada yeni yaşıma bakmaya gittiğimde tanışıyorum 28'le. Bir yerden tanıdık geliyor ama tam çıkaramıyorum... Ağzımın kenarında silmeyi unuttuğum isteksiz yarım bir gülümseme...

Gök gürlüyor... Yatmak lafı benim için ne kadar sembolik olsa da dün akşam kendi kendime kavga edip yatakları ayırdım ve kanepede ben yatıyorum. Kendimden sıyrılıp yalnız kalabildiğim ender anlarda gerçekten bir şeyler hissedebildiğimi fark ettim. Kanepenin en ücra köşesi bugün çok kalabalık. Sürpriz doğumgünü partisi benim adıma gibi görünse de adapte olamayan, yorganın altında sıkışmış hissedip dansa katılamayan bir ben varım. Bazen sizi dış dünyadan koruduğuna inandığınız kalkanınız olur o yorgan. Hani istemsizce hareket edersiniz de birden herhangi bir boşluktan hava alır yorganın içi ve doğmadan önce tüm gereksiniminizi karşılayan anne karnındayken o karın bıçaklanmış gibi hissedersiniz ya...

İşten elini eteğini çekmiş bir iskoç erkeği gibi hareketsizim kendi doğumgünü partimde. Umutluydum oysa. Savaşabilirdim kendimle, savaşabilirdim... Kağıttan gemiler, filikalar yapmıştım. Beni hiç şaşırtmadı kaderim ve önce filikalar battı... Savaş sonrası alkolle yaptığım ateşkes antlaşması sonucunda vücudumun güneydoğusunda karaciğerimi kaybettim. Ya da böyle giderse kaybedebilirim... Hangisini sevdiyseniz...

Doğumgünümü; ışıltısından yanına yaklaşılamayan muhteşem hayatımın en önemli parçasını oluşturan yatağımda, deli gömleği giydirilmiş yalnızlığımla birlikte kutluyorum. Pastası olmayan kullanılmış bir mum üfleyip odayı zifiri karanlığa, yeni yaşımı da sönen küçücük alevin dumanıyla birlikte gökyüzüne teslim ediyorum...