Antibes'i Cannes yazısında anlatmayı planlıyordum ama Cannes'dan daha çok sevdiğim için kıyamadım ayırdım. Cannes'da plajda çılgınca kuma bulandıktan sonra aklı başında her aile trene utanç ve mahcubiyet içinde atlayıp otele temizlenmeye dönerdi. Biz yapmadık. Cannes'dan trene atlayıp Antibes'te indik. Antibes Nice ile Cannes'ın tam ortasında sayılır. Trenden indikten sonra yapmanız gereken sahile doğru yürümek. Antibes'in eski şehir kısmı bu tatilin favorilerinden biri oldu. Nice eski şehir bölgesi kadar turistik değil. Son fotoğraftaki "eski" teyzeler ve amcalar mutlu mesut burada yaşıyorlar. Ve Cannes eski şehir bölgesi gibi sönük değil. Gerçek, sempatik ve mutluluk verici. 3 saat kadar ayırabildik Antibes'e. Eski sokakların dolaşıp dondurma yedik. Hiç aklımızda yokken karşımıza çıkan Picasso müzesini gezip avlusunda gördüğümüz manzaraya bayıldık. Hatta hayatımızda ilk kez tam önümüzde kocaman bir yunus gördük o avluda.(Hızlı itiraf:aslında ben sadece kuyruğunu ve suya girdikten sonra taşırdığı suyu görebildim). Antibes'e giderseniz mutlaka bu müzeyi ziyaret etmenizi, Picasso'dan, sanatından hoşlanmıyorsanız bile ömrünün son zamanlarını geçirdiği bu binanın avlusunda bir yunus görmek için gözlerinizi dört açmanızı tavsiye ederim. Demir gibi kendinize müzenin mağazasından da hatıra bir kart da alabilirsiniz. Bu tatili planlarken ve gidilebilecek bütün bu yerlerin hangisinin gezmeye değer olacağını düşünürken Antibes'i bu kadar seveceğimi tahmin etmiyordum. Nice'e ya da Cannes'a kadar gittiyseniz bir öğleden sonrasını Antibes için ayırmalısınız der esenlikler, sorunsuz, rötarsız ve güzel sürprizli tatiller dilerim.
Showing posts with label bebekle tatil. Show all posts
Showing posts with label bebekle tatil. Show all posts
Friday, May 29, 2015
Saturday, April 25, 2015
Mola
Biz yarın bir haftalık bir mola için yola çıkıyoruz. Demir'in erken 2 yaş kutlaması bahanesiyle bu kez hedefimiz Nice merkezli bir Cote d'azur tatili. Londra tatilinden sonra artık çocuklu tatilin beklentilerinin ne olması gerektiğini daha iyi biliyoruz. Burnumuzun dibindeki müzeleri gezemeden, caddeler boyunca mağaza mağaza dolaşamadan geleceğiz belki ama pazardan ekmeğimizi, meyvemizi alıp plaja oturup etrafı seyre dalarak yapacağımız bir piknik bile bizi baya mutlu edecek muhtemelen. Siz yine de bize şans&güneş dileyin ve varsa cote d'azur tavsiyelerinizi mutlaka yazın.
Hadi kalın sağlıcakla!
Labels:
anne bebek blogları,
bebekle gezme,
bebekle tatil,
ne yapılır,
ne yaptım,
tatil
Tuesday, June 10, 2014
Londra-III
Londra'nın son günü. Güneşi gerçekten görebildiğimiz tek gün. Atlıkarıncaya bindik. Hyde Park'ta emekleyip piknikçilerin yanına giden Demir'in peşinden koştuk. Demir'le öyle eskisi gibi haritada tik ata ata gezilecek yerleri gezemeyeceğimizi sonunda anladığımızdan kendi muhitimizde usul usul, sakin sakin takıldık. Son kez fish&chips yedik. Önceki gün Jamie's Italin'da yediğimiz yemek için bir kez daha pişman olduk. Demir yan masadaki İngiliz kızları kesti. Tesco'dan çok bayıldığımız Greek yoğurttan son bir kez daha aldık. Notting Hill sokaklarını bir daha gezdik dolaştık. Pinterestte görüp sevdiğim o çiçek cümbüşü mekanı bulduk. Pozumuzu verdik. Adamların bozuklukları bile değerli diye cebimizdeki son bozuklukları da harcadık.Yağmurdu, metroydu mızmızlanmalarımızı unuttuk, iyiydik ya hüznüyle ömrümüzde etmediğimiz kadar teşekkürü 5 günde ettiğimiz Londra'ya veda ettik.
Wednesday, June 4, 2014
Londra-II
Yeni "Demir, ben ve Demir'in bebek arabası" fotoğraflarıyla karşınızdayım. Ahh ah! Eskiden olsa bir bahane bulup gün içinde üç farklı atraksiyonda giymek üzere üç kere kostüm değiştirip sol cepheden bir milyon fotoğraf çektirirdim. Bu kez anne-oğul şurda bir kare hatıra fotoğrafımız olsun bari motivasyonuyla üç beş kare çekebildik.
Londra'da Notting Hill'de kaldık ve bu romantik, bu lüks, bu sevimli muhite bayıldım. Hyde parka yürüyerek gidebildik, cumartesi günü kurulan meşhur pazara bir sokak ötedeydik. Akşam gezmelerinde sadece o muhteşem evlerin arasında yürüyüp Humming Bird Bakery'den bir tane red velvet cupcake alıp ailece paylaşmak bile güzeldi. Hyde Park park değil ormandı ve gerçekten çok çok güzeldi. Aslında şehrin heryeri çılgınca yeşil çılgınca ağaçtı. Bu seyehatin bir rengi varsa o kesinlikle yeşildi. Evler, kapılar, bahçeler, duvarlar sanat eseri gibiydi. Fish&chips nerde yediysek güzeldi. Hatta Pietanic isimli havalı balık yemeği hepsinden daha güzeldi. Sincaplar, çiçekler, çiçekçiler, her yerde koşan ablalar, abiler, bisikletliler hepsi çok çok güzeldi.
Ama Londra metrosu, ah o asansörsüz Londra metrosu bence korkunçtu. Bebek arabası ve bebekle ve sırtımızda bir çantayla Londra'nın kalabalık ve metrelerce aşağı inen metrosuna inmek çok zordu. Zaten metroda da nerdeyse hiç bebekli anne yoktu. Bir tane bebekli anne gördüm hemen sordum tek başına pusetle aşağı nasıl indin diye insanlar yardım ediyor dedi. Mecbur olmadıkça metro kullanmıyormuş. Yaşasın online shoppingmiş.
İlk bebekli yurtdışı tatilimizden kazasız, belasız ve eksiksiz dönmenin haklı gururunu yaşasamda içimde kalan bir uhde serisi var. Covent Garden sokaklarında aylaklık yapamadım, Oxfort street mağazalarında deliler gibi koşturamadım, akşam yağmur dindikten sonra bir pub a oturup uzun uzun yoldan geçenleri izleyemedim, çiçekçileri gezemedim, National history museum'a gidemedim, bunlar ve daha fazlası hep aklımda Londracım, Demir bir kucaktan insin, Erman bu ilk yurtdışı seyehatimizin araba ve çanta taşımanın belinde ve Demir uyuyacak diye 8'de otele kapanmanın ruhunda yarattığı yaraları unutsun, yine gelicez tamam mı:)
Monday, June 2, 2014
Londra-I
Bir bebekli hayat elimizden tatilimizi alamaz atarının ve birbirimizi gaza getirmenin sonucunda 12.5 aylık minik( artık çok da minik olmadığını dönüşte 2 saat boyunca dizimde uyurken ayaklarını ağzıma sokmasından anladık aslında) yavrumuz kucağımızda, 2 valiz, 1 puset elimizde kendimizi Londra'ya attık.
Attık ama benim yağmuruna çamuruna inat hazırladığım, pullu payetli etekler, dantel kimonolar, bez espadriller, baharlık blazerlarla dolu valizimizle.
Nasıl iyimser bir valiz hazırlamışım hiç kıyamadım kendime, hemen gidip (mecburen) bir yağmurluk bir düzgün ayakkabı filan alayım şuralarda biyerlerde bir oxford street olacaktı dedim. Ama Demir öyle demedi. Meşhuur Primarka adımımızı atar atmaz huysuzlandı ve "Beni buraya sincap besleme vaatleriyle getirdiniz kandırıkçılar" anlamına gelen uzayan ve bitmek bilmeyen nidalarıyla alışveriş turumuzu başlamadan bitirdi.
Can havliyle kendime 8 poundluk dünyanın bu en zavallı yağmurluğunu alabildim buna da şükür diyerek.
İlk gün anladım sevgili okur, bu tatil başka hiçbir tatile benzemeyecekti.
Aşırı akıllı oluyorum bazen, aferin bana<dişlerini sıkan smiley>
Subscribe to:
Posts (Atom)