BİZim HikAYEmİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİZim HikAYEmİZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Iyi ki doğmuşum...

Bu gün benim doğum günüm. Doğduğum yerlerden çooook uzakta ve belki de bir daha hiç görmeyeceğim bir yerde Norveç'teyim.

Mutluluk, umut, kahkaha, üzüntü, hayal kırıklığı ve göz yaşlarının yerli yerinde olduğu, güzel zamanlarla dolu 30 yıl geçti. 30 yaş genelde bir dönüm noktası diye adlandırıyor, neden olduğunu henüz anlayamadım ama yeni yaşımın yeni güzellikler getirdiği ve ailemle, dostlarımla birlikte geçirebileceğim sağlıklı, mutlu bir yıl olmasını diliyorum.


















Bugün benim doğum günüm

Sıcak bir yaz gününde tam da bugün olduğu gibi 19 Haziran Salı günü dünyaya geldim ben. Önceleri annemin ve babamın küçük kızıydım sadece. Bebeklerimle oynarken büyüdüm. Büyüdükçe hayat değişti, ben değiştim. Artık sadece evin küçük kızı değil, kendi evinin de sorumluluğunun sahibi oldum.

Dileğim bana hayat veren annem & babam ve bu hayatı benle paylaşmaya söz veren kocamla birlikte daha mutlu, nice yaşlar geçirmek.

Arkadaşlarım sizleri de unutmadım. Doğum günümü kutlayan tüm arkadaşlarıma da çok teşekkür ederim. Birlikte hayatımızda daha nice anılar yaratıp eskileri yine birlikte hatırlayalım.

2 yıldır boşuna KOCAM demiyorum :)

Eşim olma, kocam ol! Bakma daha ilkel durduğuna sen, ruhu vardır kelimelerin. "Karı-koca" "eş"ten daha çok şey anlatır. Hatta belki bize unutulmuş bir şeyi söyler.

Sahi biliyor musun? Neden erkeğe "koca", kadına da "onun karı" demiş eskiler?

Eşim değil kocam ol! Kedilerin eşi olur, terliklerin de... İnsanın eşi olmaz. Bir ömür eşlik ediyor diye mi sevgiliye eş denir? Eşlik etmek yeter mi? Fazlasını beklemez mi insan yarinden?

Çünkü "koca" bilge demektir, yüce demektir. Koca demek dağ demektir. Ve ne kadar yüce olursa olsun, üstünde kar olmayan dağ eksiktir. Dağların yücesinde kar yağar diye kadına da "kocanın karı" demişler.

Bakma şimdi evlenenerin "karı-koca" ilan edildiğine "koca ve onun karı" olmalıdır aslında. Yani yüce bir dağ olmalı adam. Kar gibi pak ve masum olmalı kadın. Örtmeli ve bir ömür süsü olmalı dağın. Çünkü üşür tepesinde kar olmayan dağ, ne kadar yüce olursa olsun, yarım görünür...

Eşim olma kocam ol! Bana benzemeye çalışma sakın. Bana benden lazım değil bir tane daha. ama unutma ki sensiz yarımım. Her zaman söylemem ama sen anla.

Eşim olma kocam ol, beni tamamla!

Birlikte daha nice yıllara kocam!!!

8 yılın anısına canlı, neşeli, enerjik, romantik bir ada yakışırdı ;)

Her daim canlı, neşeli, enerjik, romantik, bozulmamış doğal güzellikleri, eşsiz tarihi zenginlikleri ile Akdeniz'de cennet bir ada olan Kıbrıs'tayız.

Beraberliğimizin 8 yılını geride bırakırken birlikte yeni güzellikler keşfetmeye devam ediyoruz. Kıbrıs dönüşünde en kısa zamanda gezip gördüklerimizi sizlerle paylaşacağım.

Herkese iyi hafta sonları,

2 yıl önce bugün alyanslarımızı taktık

Bugün bizim nişanlandığımız gün.
2 yıl önce bugün alyanslarımızı bir daha çıkarmamak üzere taktık.

1 Ekim 2008’de,
Kızımız Ayşin oğlumuz Eray’a istendi,
Bizim kızımız sizin kızınız, sizin oğlunuz da bizim oğlumuz denerek ailelere birer kişi daha eklendi,
Bu mutluluğun üzerine kahveler içildi - Damada acı/tuzlu/sirkeli kahve geleneği atlanmadı,

Kırmızı kurdeleyle bağlı olan alyanslarımızı birbirimize taktık,
Ve bizi bağlayan kırmızı kurdele nişanın sembolü olarak kesildi,
Mutluluk gözlerimizden okunuyordu.

EvLeNdiK

Hayattaki taşlar genelde benzerdir. Kişilerin hayatlarını farklı kılan taşların diziliş sırasıdır çoğu zaman.

Biz de taşları bir bir yerleştiriyorduk hayatımızda ve bundan sonrasında
ortak bir yolda ilerlemeye karar verdik.

4 Temmuz 2009'da iyi günde, kötü günde; hastalıkta ve sağlıkta yanyana olacağımıza söz verip EvLeNdiK.

6 yıl 3,5 aylık sevgilim artık kocam oldu :)

Tavla beni tavla, salla pulları zarları…

1.sınıfın ilk dönemini bitirmiştik artık. Ailesi İstanbul dışında olan tüm öğrenciler memleketlerine dönüyor, herkes birer birer bavulunu alıp yurttan çıkıyordu. Ben de eşyalarımı toplamış otobüs saatimin yaklaşmasını bekliyordum. Maçta tanıştığım arkadaşlar da otobüs saatlerinin yaklaşmasını bekliyormuş meğerse. Ne tesadüftür ki otobüslerimiz 10 dk arayla Beşiktaş’tan kalkacaktı. Eray adlı arkadaş “kaçta çıkacaksın, hep birlikte gidelim” dedi. Ben başıma buyruk hareket etmeyi severim, o’nu bekle, bunu bekle pek bana göre değil. 9 gibi diye geçiştirmeye çalışırken tamam 9 olsun demek zorunda kaldım. Beklememeyi kafama koydum ya ben, 10 dk erken çıktım. İyi kimseler yoktu bekleyen derken arkamdan ayak sesleri duyuldu. Kaçış yoktu; Karabüklü arkadaşlar ve ben hep birlikte gittik. Erkenden varmıştık, bizim Karabüklüler Beşiktaş büfelerinden sosisli yemek istediler. “Sosisli de ne, ben yemem öyle şeyleri, hele o büfelerden hiç yemem” derken kendimi büfenin önünde buldum. Sosisli macerası da sona erdikten nihayet otobüs vakti geldi. Farklı firmalardan biniyoruz ama bilirsiniz belki tüm firmalar yan yana bilemedin iki aralıklı yerler. Ben Erkek Fatma “gerek yok, ben giderim” desem de Eray beni Kamil Koç’a bırakmaya geldi. İşte otobüse biniş öncesi telefon numaramı almak için tam zamanıydı ve bu zaman boşa geçmedi :)

Alınan numaralar tatilde kullanılmalıydı tabi. O dönem öğrenciler arasında çaldırıp kapatma modası vardı (anlamsız aslında ama öyleydi). Eray modayı biraz farklı algılamış ya da farklı bir anlam yüklüyor olsa gerek bir çaldırır ardından ikinciyi çaldırır kapatırdı. “Bir kere çaldırmak anlaşıldı da ikincisi neydi?” 1-2 SMS atıldı derken tekrar İstanbul’a dönüş vaktiydi.

Yine yeniden İstanbul’a geldik. Yurtta kalanlar bilir akşamları kantin muhabbetleri vardır. Her akşam kantine iniyoruz ve Eray’la tavla oynuyoruz. Ben çok da kötü oynamam, bir de sürekli yenmenin verdiği gazla dokunmayın keyfime :) Ben yendikçe Eray sinir oluyor içten içe belli ama bir şey demiyor. Yenilen pehlivan güreşe doymuyor her akşam aynı turnuva devam ediyor.

Bu süre içerisinde bizi gören kız arkadaşlarım da “bu çocuk kesin senden hoşlanıyor” diyorlar. Ben sürekli itiraz ediyorum, kabullenmek istemiyorum nedense. Farkında olmadan da her geçen gün daha çok şey paylaşmaya başlıyoruz aslında. Ben kolay kolay herkese her şeyimi anlatmam ama bakıyorum ki o gün ne oldu ne bitti anlatıyorum hevesle. Ben de ısınmaya başladım sanırım yavaş yavaş…

Takvimler 19 Mart 2003’ü gösterdiğinde artık tavla oynayan iki arkadaş olmaktan öteye gitmeye karar verdik ve skor 1-1 oldu :)

12 DEV Adam


22 Ocak 2003’te A milli basketbol takımımız 33. Avrupa Basketbol Şampiyonası Grup Eleme maçlarında İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu'nda Hollanda ile karşılaştı. Türkiye için önemli bir maçtı. Nefesler tutulmuştu. Spor yazarı gibi başladım konuya ama bu maç bizim için de, daha doğrusu “biz” olabilmemiz için de ilk adım oldu.

Yurttan bir grup arkadaş maça gidiyordu ve üniversite 1. sınıf öğrencisinin yeni ortamlar edinme hevesi, yeni insanlarla tanışma heyecanıyla herkes birbirine “sen de gel” deyip yanında bildiği bir kaç kişiyi de çağırıyordu. Ben de bu şekilde çağrıldım maça.


Maça gitme fikri güzeldi ama final dönemine denk geliyordu sanırım. En azından kendi kendime “acaba maça gitsem mi, ders çalışmam gerek” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Bir süre bu çelişki içerisinde gidip gelirken babamın bana “git kızım; gündüz çalışırsın akşama da dinlenmiş olursun” demesiyle kararımı kesinleştirmiştim. Meğer beni tetikleyecek, içimi rahatlatacak bir söz bekliyormuşum; dünden hazırmışım zaten gitmeye :)



Maç günü Türk Milli Takımı’nı desteklemeye uygun kırmızı-beyaz renkler içeren kıyafetlerimizi giydik ve metro ile Mecidiyeköy’e gittik. Büyük grup Mecidiyeköy metro çıkışında buluşuyordu. Birbirimizi bulmamız ise tam bir ilginçlikti. Orada bekleyen insanlardan birini ya bir yerden gözün ısırıyor ya da baktın senin gibi bekleyen birileri daha var ve etrafına bakınıyor yanına yanaşıyordun. Gruba her katılan “merhaba ben ….” diye kendini tanıtıyor tabi. Ama kimin aklında kim kalsın. Ardı ardına bir sürü isim sayılıyor. Hele benim bu zayıf hafızayla akılda tutmam zaten imkansızdı :) Bu yöntemle büyük grup toplandı. Maça gitmeye hazırdık artık. Otobüsle Abdi İpekçi Spor Salonu’na gittik.

Herkes bildiği arkadaşının yanına oturdu ve maç başladı. Heyecanla izliyor ve destekliyorduk 12 Dev Adam’ı. İlk yarı sonlandı. Aramızdan dışarı çıkanlar oldu. Ben yerimde oturmaya devam. 2. Yarıda boş kalan yerleri doldurmak suretiyle birer koltuk kaymaya başladık. Yanıma birisi gelmişti, acaba adı neydi? Mecidiyeköy’de tanışmıştık, iki arkadaştı bunlar. O an gözümün önünde, ama isim kesinlikle aklımda değil. Neyse ismi önemli değil; “nasıl kaçırdı topu”, “oley”, “baskeeet” derken ismini kullanmaya gerek kalmadan muhabbet etmeye başlamıştık bile. 12 Dev Adam’ın galibiyetiyle maç bitti.

Yurda geri dönüş için tekrar otobüse bindik. İsmini hatırlayamadığım arkadaş otobüste de yanıma oturdu. Biz otobüste de sohbete devam. Havadan sudan muhabbet ediyoruz işte. Ama yol uzun, adını bilmeden “sen” demekle muhabbet yürümüyor. İki arkadaşla tekrar isimlerimizi tekrarladık. İkilinin isimleri Arda ve Eray.(Arda’cım ismini söylemekte sakınca görmediğim için sansürlemedim:)) Aynı yurtta kalıyormuşuz. Neyse işte iki arkadaşım daha oldu üniversiteden…

Bozcaada: 1. evlilik yıl dönümümüzün şahidi

Hem kısa bir hafta sonu kaçamağı hem de 1. evlilik yıl dönümümüzü kutlamak için Bozcaada’ya gittik. Tatile çıkan çocuklar gibi heyecanlı olan kocam ve ben daha adaya ayak basmadan mutluluktan uçuyorduk.

Adaya ayak basar basmaz eşyalarımızı otele bırakıp güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra adanın en popüler plajlarından biri olan Ayazma Plajı’na gittik. Turkuaz renkli deniz ve incecik kum bizi kendine hayran bırakmaya yetmişti. Deniz suyunun hafif soğuk olması ise adanın her anını yaşamak için zinde kalmaya yarıyordu :)

Gündüze son noktayı koymak ve Ege Denizi’nin pırıl pırıl sularına batan güneşi izlemek için adanın batı burnuna gittik. Bir tarafta Ege Denizi, diğer tarafta rüzgar gülleri ve fener varken güneş bile bir başka batıyordu. Hele bir de kocamla gün batımını seyretmek daha başkaydı.

Gündüze son noktayı koyduktan sonra sıra, limanda rakı-balık keyfine gelmişti. Hafif rüzgar esintisi ve deniz manzarası eşliğinde günü keyifli noktalamıştık.

Yeni günün sabahında ilk iş adanın merkezinde ve denizin dibinde duran ihtişamlı kaleyi ziyaret etmekti. Bozcaada kalesi diğerlerinden başkaydı sanki. Kalenin bulunduğu konum, cazibesini artırmakta en büyük etkendi.


Deniz kıyısında kaleyi görünce, kendimizi o zamanlarda hissedip bol bol fotoğraf çekildik.
Adaya gelip de şarap tatmadan gitmek olmazdı tabi. Birbirinden güzel Bozcaada şaraplarından tattık. Yanımızda götürmek ve hediye etmek üzere adaya özel şaraplardan aldık.


Ada sokaklarına izimizi bırakmak için adanın daracık ama ilginç mimariye sahip evleriyle dolu olan sokaklarında gezindik. Rum mahallesinin ara sokaklarında yer alan restoranlardan birinde yemeğimizi yedik.


Ne güzeldi burda hayat, insanın ömrünü 20 yıl uzatmaya yetecek kadar huzur dolu.
Bozcaada’nın boz topraklarının ardında yatan pırıl pırıl deniz, uçsuz bucaksız bağlar, deniz manzaralı Bozcaada kalesi ve rüzgar güllerinin eteğinde gün batımını izlemek boz olan bu adaya hayran kalmamıza yetip artmıştı.

Dolu dolu geçirdiğimiz iki günün ardından İstanbul’un karmaşasına dönmek üzere ayrılma vakti gelmişti. Bir daha gelmek üzere ve keyifle döndük adadan.

1. evlilik yıl dönümümüzün şahidi de Bozcaada oldu. Ada gibi güzel ve huzurlu nice senelere...