Lilypie Kids Birthday tickers

27 Aralık 2011 Salı

Doğumgünü..



Kaç aydır yazacağım. Doğumgününü, yazmayınca unuttuğum diyaloglarımızı. Bu günlüğü biraz savsakladım, kabul ediyor ve senden özür diliyorum :)

Doğumgününü bu sefer kreşte kutladık. Artık bir arkadaş çevren var ne de olsa, hepsi kreşte. Evde kutlama yapıp büyükleri eğlendirmek yerine, kreşte arkadaşlarınla daha çok eğlenirsin diye düşündüm. Bir de itiraf etmeliyim ki, insanları ağırlamak zor geldi, bir sürü hazırlık yapacaksın, ev dağılacak, pislenecek, üstelik çoğunluk büyük olacak. Tamam öyle çok temiz pak bir anne değilim ama canım çekmedi işte evde toplaşmayı. Bir de senin azıcık değişik bir annen var, öyle her anneyle anlaşamıyor; dostları da başka şehirde. Çok eğlendiniz çok. Müzikler, danslar, oyunlar... Biz de davetliydik tabii. Çocuk çok olunca bizlere oturup seyretmek düştü. Nasıl koca bir insan olduğunu gözlemlemek güzel, içimde hep keşke daha iyi bir anne olabilseydim hayıflanması, iyi de ne ile ölçülecekse. 

Mutlu yıllar sana..bol şans...sağlık... 

7 Eylül 2011 Çarşamba

Bir diyalog daha....

Barbie'den ben ne kadar nefret ediyorsam sen de o kadar seviyorsun. Pembe renkten ben ne kadar nefret ediyorsam sen o kadar seviyorsun.

Küçüklüğünden bu yana seni Barbie'den uzak tutmaya çalışıyorum. Kimseye Barbie aldırmıyor, barbie desenli herhangi bir kıyafet almıyorum, almıyordum tabii. Çocuğunun annesini çiftliğin çobanıyla karıştırdıklarından, ve artık herşeyi farkında olmandan da faydalanarak barbie alıp kaşla göz arasında sana veren aile yakınlarımız oldu. Eeee çocuğun elinden alıp saklayacak kadar hıyar bir anne olmadığım da ortada. Derken, babanla sinemaya gittiğiniz bir gün, elinizde barbie'li bir çanta ve sulukla eve gelmeniz de beni benden aldı zaten. Herkes bana diyor ki, "bütün kız çocuklar barbie ile oynar, bırak oynasın, sıkılır bırakır", sonra soruyorlar "neden engelliyorsun"....İşte 90-60-90 uzun mu uzun güzel mi güzel bir bebek kız çocuklarını olumsuz etkileyebilir psikolojik olarak falan diye entelektüel açıklamalara girişmeyeceğim bu noktada...ama şimdi senin günlüğüne de açık açık yazmak olmayacak, ben en iyisi bu açıklamamı kendi günlüğümden yapayım sonra. Neyse, hal böyleyken, sen her barbie geldiğinde bana böyle melül melül bakıp onay ararken yüzümde, ben sana şöyle dedim "ben barbie yi sevmiyorum, faydalı bir oyuncak olduğunu da düşünmüyorum. ama tabii sen bilirsin, istersen oynayabilirsin." Barbie bebekler bir kenara atılmış durumda şuanda, ama barbie desenli kıyafetler, tokalar ve ayakkabılardan vazgeçemiyoruz, ama ben almıyorum, babana da çanta olayından sonra söyledim zaten gizlice "alırsan oyarım" diye...

Şimdiiii, uykuya hazırlanıyoruz... ve bombayı patlatıyorsun...


Deniz: Anneciğim, biliyor musun, sen barbie yi sevmiyorsun ya....
Anne: Eee
Deniz: Barbie de seni sevmiyor, tamam mı....
Anne: ??????

6 Eylül 2011 Salı

Diyaloglar...diyaloglar...

Alışverişe gittik tatil dönüşü, araba çok pis....arabadan indik markete girmek üzereyiz..

Anne: Aaaa keşke arabayı da yıkamaya bıraksaydık!!
Deniz: Anneciğim, keşkenin bir faydası yok ama, keşkenin bir faydası yoook.

4 yaşındasın kuzum şuanda. Keşkeleri falan nereden bilirsin nereden duyarsın, bir söyleyiver.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tatil 2011...

Bu sene sana tatil yaptıramamıştık. Yeni bir şehre taşınıp yeni işler edindiğimizden iznimiz yoktu. Şeker Bayramı’nda annene ofisi kıyak geçip de tatili 9 güne çıkartınca yapamadığımız ve senin adına içime dert olan tatili yapma fırsatımız oldu. İçime dert oldu dedim ya, sürekli kreştesin aylardır. Bütün yaz kreşe gittin, evet yüzme kursuna gittin, senin için çok yeni ve güzeldi sanıyorum. Ama yine de çocukların çoğu evinde yan gelip yatarak yaz tatilini yaparken sen her sabah bizimle kalkıp tıpış tıpış kreşin yolunu tuttun. Biz bunalıyoruz ya bir süre sonra her sabah aynı yere gitmekten, her sabah erken kalkmaktan, senin de için için bunaldığını düşünüp düşünüp "çocuğa bir tatil yaptıramadık" diye içimi kanırtıp durmuştum. Senin böyle bir şikayetin yoktu ama beni yiyordu işte. Bu 9 günde, aman bayram, el öpmemiz, ziyaret etmemiz lazım falan demedik, onu görelim bunu görelim yapmadık, çocuk dostu bir otelde güzel mi güzel bir tatil yaptık.

Tatil mekanımızı nasıl seçtiğime ilişkin detayları benim bloğumdan okuyabilirsin canım. Şimdi daha çok senin tatilinin nasıl geçtiği üzerine yazacağım.

Önce, seninle kuaföre gittik. Ben saçlarımı boyattım, sende boyatmak isteyince kuaförüm sana bir parça pembe saç taktı. Allahım, nasıl havaya girdin nasıl havaya girdin anlatamam. O pembe saçı savura savura bir hal oldun, sonra bomba geldi "ben hepsini pembe istiyorum amaaaa bütün saçlarımıııı", büyüyünce ister pembeye boyat ister mora boyat canım denizkızım sonuna kadar destekliyorum. Benim de üniversite de saçımı maviye boyatmışlığım var.

Neyse, sonra biraz alışveriş yaptık. Sana yeni bir ayakkabı ve güzel bir de elbise aldık. Yaz tatilinde neşeli bir şekilde giymen için. Ayakkabılara ben de bayıldım, büyükleri olsaydı bir tane de kendime alacaktım. Tatilin bu ayakkabılarla başladı ama şöyle bir sorun vardı ki, normalde 26 numara almamız gerekirken, 26 numara sana büyük gelmişti. 25 numarayı denediğinde ise bence sıktığı kesindi, ama her zamanki kararlı ve inatçı halinle onları çıkartmadın ayağından ve “çok rahatım” diyerek gezip durdun. Ben ne kadar itiraz ettimse de baban “yok yok iyi rahat ayakları” dedi ve sen de ayakkabıları çıkartmadığın için aldık onları. Sonuçta tatil boyunca ayakkabıların ayaklarını çok sıktı, gün gibi ortadaydı ama sen beyaz puantiyeli pembe ayakkabılarınla pek bir mutluydun, hiç şikayet etmedin. Biz kadınlar ayaklarımızı acıtsa da topuklu ayakkabıdan vazgeçemiyoruz ya, bunun çocukluk hali de bu olsa gerek.

Voyage Sorgun, umduğumuzda çok daha güzel bir oteldi. Geçen seneki Ayvalık, Çeşme, Bodrum maceramızda çok eğlenmiş, çok güzel gezmiş ama dinlenmekten öte yorulmuştuk da. Bir otel, bir deniz, bir havuz, bir eğlence, bir yemek diye oradan oraya koşturmaktan hem kendimiz yorulmuş hem de seni yormuştuk, uyku ve yemek düzenin sapıtmış, yüzmek ve güneşlenmekten başka doğru dürüst oynayamamıştın bile. Hem de çarşıdaki hesabı eve uyduramamış, umduğumuz dışında kontrolsüz harcamalar yapmıştık. Bu tecrübeye dayanarak bu sene “her şey dahil” modunda çocuk dostu bir otel seçtim, Voyage Sorgun. Ve ne iyi yaptım. Yemek ve uyku düzeni sapıttı sapıtmasına ama en azından otelin uygulamaları çerçevesinde bir tatil düzenine oturdu 6 gün boyunca. Sabah 8,30 -9,30 arası kalkış, sonrasında güzel bir kahvaltı, hemen ardından deniz, 13.00 sularında öğle yemeği, 13,30 sularında kumsalda veya odada güzel bir uyku, sonrasında tekrar deniz veya mini klüb, 17.30 gibi duş, odada dinlenme, 18.30-19.00 civarı akşam yemeği, 20.15 mini disco, 21.00 animasyon gösterileri, 22.00 sahildeki açıkhava diskosunda büyükler için eğlence, 24.00-01.00 gibi gece uykusu. Bu oteli seçerek çok çok iyi yapmışım. Öncelikle, çocukların iyi vakit geçirebilmesi için her şey düşünülmüş, çocuklu aile sayısı oldukça fazlaydı ve dolayısıyla birçok arkadaşın vardı, işin güzel tarafı da tüm tatil boyunca aynı arkadaşlarla oynama fırsatını bulmandı, yemekler çok güzeldi ve senin damak zevkine uygundu, seçenek çok fazlaydı zaten bu nedenle damak zevkine uygun yemek bulmak da zor olmadı, benim de aklım kalmadı “ayy çocuk besinsiz kaldıııı yavriiim”diye sızlanmadım. Büyüklere yönelik eğlencelerde bile çocukların rahatı düşünülmüştü. Tatil böyle çocuk dostu olunca biz de anne baba olarak çok rahat ettik açıkçası. Sen oynarken kumsalda yayılıp yatma lüksümüz oldu, seni mini klübte eğlenceye bırakıp baş başa kalma fırsatımız oldu, biz de dinlendik, biz de eğlendik.

Sen ilk defa bu tip bir tatil yaptın. Bu nedenle gördüklerin karşısındaki tepkilerin bizi gerçekten de çok güldürdü. Otelden ayrılacağımız gün oldukça üzüldün ve “babacıııım lütfeeen hep burada kalalımmm”, kuzum benim, bir şeyler bittiği zaman üzülmek yerine onu yaşağıdın için sevinmek durumu çocuklukta hangi yaş diliminden itibaren başlıyor acaba.

Mini disko ve animasyonlar sayesinde içindeki parlak ışıkların altında sahneye atlama içgüdün nispeten doyuruldu. Her akşam mini diskoda dansedip, aminasyonlarda çocuk çağrıldığı zaman sahneye atlayıverdin. Bu sahnelere atlama, sahnede oyun icra etme konusunda herhangi bir utanma sıkılma yok sende, buna seviniyorum. Sahne ışıklarına olan düşkünlüğünü ileride güzel bir şekilde değerlendirmeni dilerim, meslek olarak yapamasan da (yapsan çok sevinirim ama) en azından hobi olarak sürdürmeni isterim.

Her şey dahil tatilimiz sona erince, Antalya-Mersin arasındaki tüm koylarda fotoğraf çekmek ve yüzmek amaçlı kısma geçtik. Antalya-Mersin yolu görüp görebileceğin en güzel ve bir o kadar da zor bir yoldu. İn çık in çık, dön dön dön, in çık in çık, dön dön dön diye kısaca tarif edebileceğim bu virajlı yolun dönüşünde arkada seninle birlikte “çiz bakalım bil bakalım” oynuyorduk. Tabii böyle virajlı bir yolda sürekli tek bir noktaya baktığımızdan ikimizin de midesi bulanmaya başladı. Önce ben söyledim “aaaa kusacağım şimdi” diye, sonra sen başladın “anneciğim midem bulanıyor” diye, ve başlar başlamaz da tüm yediklerin ağzından çıkıverdi, üstün başın, oto koltuğun hepsi kusmuk içinde kaldı. O daracık yolda duracak daracık bir yer bulduk, üstünü başını temizledik, sonra koltuğu çıkartmak üzere seni ön koltuğa koyduk, kapıyı da bir güzel açık bırakıp, güneş başımıza geçmiş bir şekilde babanla kapışmaya başladık. Biz kapışırken bir “küüüt” sesi ve ardından bir ağlama ile irkildik. Sırt üstü yerde yatıyordun, kaşın ve gözünün altı oldukça çizilmişti. Sanırım ön koltukta kusmanın etkisiyle de sersemlemiş, kendini kapıya doğru yaslamıştın, akıllı annenle baban da kapıyı açık bırakınca durum malum. O geceyi Taşucu’nda bir otelde geçirdik. Ertesi sabah gözün bayağı şişti. O gün de Mersin’e doğru yola çıkıp, yolda güzel koylarda durup yüzerek yol aldık. Göze de bol bol teramisin sürdük. Bu arada “anneciğim bu akşam da bir oda bulalım da orada kalalım, olur mu” diyerek bombayı patlattın tabii yine. Bazı şeyler sanırım gerçekten de genetik yollarla geçiyor, zira ben de çok severim otelde kalmayı, bir yerde yerleşik olmama duygusunu.

Bir tatili daha böyle yedik bitirdik…eğlendik, güldük, güzel vakit geçirdik, en kötü tatilimiz böyle olsun…tamam mı…  

12 Temmuz 2011 Salı

Günler...

Günler hızlı hızlı geçip gidiyor. Ben yine çocuk da yaparım kariyer de modumdayım, her sabah seni kreşe bırakıp işe gidiyor, işte elimden geleni yapıyor, akşam eve gelip her beraber yemek yedikten sonra masayı öylece bırakıp seni bahçeye çıkartıyorum, sen oynuyorsun ben kitap okuyorum; Mersin'e taşınalı 4 ay oldu, artık bahçeye çıktığımızda ben "Deniz'in annesi" sen de "Deniz" olarak tanınıyorsun, bir çevren var yani, okul ve site arkadaşlarından oluşan. Sen yanımda yokken bile görse sitenin çocukları "aaa Deniz'in annesi, merhaba" diyorlar, bozuluyorum. Sen şimdi büyüdün sosyal çevre edinmeye başladın, bizden ayrı bir hayatın olduğu ortada, garip geliyor, zamanın bu kadar hızlı akıp gitmesi garip...Yüzme kursuna gidiyorsun, haftada üç sabah okul arkadaşların ve öğretmeninle birlikte, çok eğleniyorsunuz, arada bir anlatıyorsun. Sürekli sokakta koşan, kumla çamurla oynayan, bisiklet tepesinden inmeyen, bir denizde bir havuzda cup cup yüzen sudan korkmaz tırsmaz bir hayatın var, bir çocuğun ihtiyaç duyduğu üzere. Televizyon ve avm ler çıktı hayatından, en çok buna seviniyorum.

17 Haziran 2011 Cuma

Şok eden diyaloglar...

Didem teyze geldi Ankara'dan, kendisi 5 aylık hamile, karnı büyümüş, sen de biliyorsun içeride bir bebek olduğunu ve babana aynen şöyle diyorsun...

Deniz: Babacığım ben de karnımda bebek istiyorum.....

11 Haziran 2011 Cumartesi

Sanki yazdıklarımı okuyormuşsun, hislerimi duyuyormuşsun gibi...

Alttaki yazımı yazalı bir iki gün olmuş, parka gitmişiz, parkda arkadaşların var...

Deniz: Anneciğim sen şurda otur kitap oku, ben oyniyim.

Hah şöyle kızım yaa.....

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Şok eden diyaloglar...

Anneanne: Baban ne iş yapıyor canım?
Deniz: Ameliyat, yemek, gitar

Anneanne: Peki annen ne iş yapıyor?
Deniz: Telefonuna bakar

Teessüf ederim kızım yaaa. Sen beni bu kadar mı tanıdın aşkolsun. Ben her yerde fotoğraf çekmez miyim, arabada, kumsalda fırsat bulduğum her yerde sürekli kitap okumaz mıyım? Hiç mi dikkatini çekmedi yahu. Pes doğrusu, babanı kayırmana doğduğundan beri birşey demiyorum, baba kız ilişkisinin bir kadının hayatındaki önemli rolüne de saygı duyarak davranıyorum ama annenle ilgili de "sadece telefona bakar o" kısmını haketmiyorum, bozuldum valla. Sevgilim, senin annen meslek olarak lojistikçi, amatör fotoğrafçılıkla uğraşan çok kitap okuyan, günlük falan yazan, bunları da internette paylaşan bir kadın tamam mı. Adresleri de aşağıda...Anlaştığımızı umuyorum...



23 Mayıs 2011 Pazartesi

Şarkılar...

Bizim evde rock, blues, hard rock, metal müzik dinlenir, bazen de klasik ve caz. Bu seninle ilgili birşey değil, bizim müzik zevkimiz bu. Eller havaya müzikler ve şarkılar ilgi alanımıza girmiyor, dolayısıyla ortam nedeniyle fasıllı bir yemeğe giden annen ve baban sadece el çırpar ve fransız kalır ortama.

Son 1 aydır, kreşte öğrendiğini düşündüğümüz bir şarkıyı söylüyordun....

"AL KIZINIII ÖLÇÜ BANA, AL KIZINIIII ÖLÇÜ BANA.....SALLA SALLA SALLA"

Tabii ki de rocker anne ve baba bu şarkıyı çözemedi ve böyle kabul etti. Orda burada hep beraber "al kızınııı ölçü bana, al kızınıııı ölçü bana" diye söyleyip durduk. Yılsonu gösterisinden birkaç gün önce anneannen kreşe seni almaya gittiğinde duymuş ki şarkı aslında şöyleymiş:

"Al kızını koy çuvala, al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara"

Bizim söylediğimiz daha iyiymiş aman. 3,5 yaşındaki çocuk, kızın çuvala konarak duvara vurulduğu sözlerden ne derece etkilenir acaba...diyerek entel anne modumda noktayı koyarım :)

22 Nisan 2011 Cuma

Merhaba "ATEŞ", uzun zamandır görünmüyordun...

Bu sabah ateşli uyandın, 38,5 dereceydi. Kreşe başlamanla birlikte sanırım yine başlıyoruz. Ama bu sefer Ankara'dakine göre daha iyi, öyle "ay bayıldım yattım" modunda değilsin, verdik ateş düşürücüyü indi. Öğretmenin de yarın bahçede yapılacak 23 Nisan gösterisinin yağmur nedeniyle iptal edildiğini ve bugun içeride alternatif bir kutlama yapılacağını söyleyip, 1-2 saatliğine getirmemizi isteyince, götürdüm ben de seni. Şimdi sen de hasta olmayanlara bulaştıracaksın muhtemelen. Zaten kreşte çocukların sık sık hastalanmasının nedeni hasta çocukların kreşe gitmeleri bence. Hasta çocuğu ne gönderiyorsunuz kreşe diye kızacağım ama tabii anne baba çalışıyorsa ne yapsınlar.

Sabah sen ateşli uyanınca baban yine paniğe bağladı kendini, "antibiyotiğe başlayalım" hemen nutuklarına başladı. Ben hafif atlatacağını düşünüyorum. Bakalım...

12 Nisan 2011 Salı

Bir kreş denemesi daha...

Taşınalı 1 ay oldu, Ankara'daki kabus dolu kreş günlerimiz oldukça geride kaldı. Ama yine de kreş deyince aklıma düşmeyen ateşler, öksürükler, burun akıntıları, sürekli bir endişe ve her yere aynı anda yetişememe korkuları geliyor aklıma. Bu hastalıkları yüzünden sen de şöyle bir keyifle gidemediğin gibi kreşten de nefret etmiştin. Burada evdeyim, çalışmıyorum. Ve itiraf ediyorum seninle bütün bir günü verimli geçirebilmem mümkün olmuyor. Bu senden kaynaklanmıyor elbette benden kaynaklanıyor. Çok sabırlı bir anne değilim ben, ya da çok fedakar, kendime vakit ayırmam gerekiyor mutlu olabilmek için. Bir de tabii kendi yaşıtlarınla oynama ihtiyacın var.

Neyse, bize en yakın kreşle görüştüm, Eylül'e kadar dolu olduklarını söylediler. Moralim bozuldu derken, tesadüfen arka sokakta bir kreşe daha rastladık. Pembe boyalı binayı görünce tutturdun "pembe kreşe gitmek istiyorum" diye. Deneme süresinde bir sorun yaşamadık, koşa koşa gidiyorsun kreşe. Benim de için rahat, oldukça az öğrenci var. Ve şimdilik yarım gün gidiyorsun tabii, uyumayı sevmediğinden kreşte uyku olayına girmek istemiyorum şu an. Çünkü biliyorum ki seni orada uyutmaya kalktıklarında sende şalterler atacak. Neyse, işte böyle...ha bir de lütfen hasta olma tamam mı?

25 Mart 2011 Cuma

Mersin'e dair...

Taşındık. Mersin'e. Güneşli ve sıcak bir iklime... Henüz şehri tanımıyoruz, ama hızla öğreniyoruz. Sen çok mutlusun, buraya taşınmamız en çok senin için iyi oldu, bir sürü park var burada, sahilde upuzun bir bisiklet ve yürüyüş yolu var. Oldukça büyük bahçesi olan bir sitede oturuyoruz, bahçe içerisinde de oynayabiliyorsun. Bu, Ankara'da tadamadığımız bir yaşama şekli, hem senin hem de bizim için. Mutluyuz...mutlusun... Daha çok anlatırım da, buraya ilk geldiğimizde ağzından çıkanları yazmak istiyorum.

- Ohhh anneciğim, burası mis gibi kokuyor

- Mis kokuyor, tuz kokuyor, deniz çok tuzlu galba

- Denize ne zaman giricez?

- Kovamı küreğimi alalım deniz kenarına gidelim

- Bu evin adı Mersin mi? (yok kızım bu şehrin adı Mersin, sonrasında her gittiğimiz yerde...) Burası da mı Mersin, burası da mı Mersin...

5 Mart 2011 Cumartesi

Yanlış söylendiğinde güzel olan sözler..cümleler..

Bu aralar seninle hiç ilgilenemiyoruz, evde tam zamanlı TV seyrediyorsun, CD, DVD ne varsa. Çünkü taşınıyoruz...Evde eşya topluyor, çok yoruluyoruz. Bu bol TVli zaman diliminde Buz Devri'ni neredeyse bin beş yüz otuz üç kez seyrettin, hani şu sincap var ya bütün filmlerde bir meşe palamudunu kovalayıp duruyor. Önce fındık sandın, biz de dedik ki o meşe palamudu. Şimdi sen ona "neşe palamudu" diyorsun, biz de hiç bozmuyoruz, çok sevdik, "neşe palamudu" daha güzel oldu.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Deniz'den seçmeler...

Bu akşam banyodan sonra seni kuruladım, malum kış mevsimi kurumasın yumuş cildin diye krem sürmeye başladım bir yandan da masaj yapıyorum tabii, sen sırt üstü yatmışsın ben göbeğini kremliyorken, şöyle çarşafın içine gömülüp gömülüp, kollarını da başının üstünden doğru gerindirip bombayı patlattın....

"Hayat diye buna derim bennnn.....anneciğim hayat diye buna derim bennn..."

Anne kalır.......

not: (google aramalarından buraya düşecek sapık sayısının artacağından endişelenerek yazdım bunları ama daha kapalı bir anlatım biçimi de bulamadım...)

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kreşe bir ara veriyoruz.....

Bugun itibariyle kreşine gelmeyeceğini söyledik. Bütün hastalıklı günlerimiz bir yana, en son kan testlerinde "beslenme yetersizliği"ne bağlı bir takım değerlerin eksik çıkınca ben de daha fazla direnemedim, "göndermeyelim" dedim. Sosyal bir takım beceriler kazanman, yeni bilgiler öğrenmenden ziyade öncelikle biyolojik olarak sağlıklı olman gerekiyor. Bu yetersizliğe ne neden oldu diye sorarsan, sanırım eve gelen kreş raporlarını anneler babalar sorun çıkartmasın arıza yapmasın diye dolduruyorlar ki yediğin görünen tüm besinlerin sanırım bir kısmını anca yemişsin, benim aklıma sadece bu geliyor. Zaten son zamanlarda eve gelen raporda yazılan onca şeyi nasıl 1 güne sığdırdıkları konusunda da ruhsal sıkıntılar yaşıyordum ve kamerada gördüğüm birkaç konu da beni rahatsız etmişti. Bunlardan biri öğlenden sonra saat 4 ile 5 arasında sınıf içinde önünüze hergün aynı oyuncakların konularak kendi halinize bırakılmanızdı, eee "çocuklar kendi haline bırakılıyorsa ne var" diyebilirsin ama herkes güzel güzel oynasa iyi, biri legolardan bir yapı yapıyor öbürü geliyor onu bozuyor, birileri odanın bir tarafında tepiniyor, diğeri asosyal asosyal oturuyor gibi rahatsız edici görüntülere sahne olan bir zaman dilimi oluyor. Sanırım ben çocuğumla ilgili daha kişisel bilgiler alabileceğim bir kreşe göndermek istiyorum seni.

Şimdi planımız ne, onu da bilmek istersin. Şuan için biliyorsun ki baban mecburi hizmete gidecek, tam yeri belli olana kadar evde zaman geçireceksiniz ya da bir oyun grubu bulacağız. Yer belli olduktan sonra maddi durumda, ruhsal durum da düzeleceğinden muhtemelen seni daha iyi bir kreşe alacağız. İyiden kastım ne onu da bilmiyorum tabii, ve sana para olmadan iyi birşeyin olmadığı bir ülkede yaşadığımız gerçeğini böyle söylemekten de nefret ediyorum ama maaselef öyle. Paran olmadan tedavi olamadığın gibi eğitimde alamıyorsun.

Ben bu konuda ne hissediyorum peki? Belki onu da bilmek istersin. "Anne ve baba olarak yine bir boku beceremedik" ana cümlesi çerçevesinde çok kötü hissediyorum kendimi. İşin kötüsü bu karara vararken sana sormadık da, sadece "okula gitmek istiyor musun" dedik, sen "hayır" dedin. Sanki elinden çok sevdiğin birşeyi sana hiç sormadan almışım gibi hissediyorum, bir de üstüne "herşey senin iyiliğin için yavrum" diyorum. Kendime yapılmasından küçükken hep nefret ettiğim birşeyi şimdi sana yapıyormuşum gibi rahatsızım. Ama sanırım bu benimle ilgili bir durum, kendi rahatsızlıklarımı da senin rahatsızlıkların gibi duyumsamamalıyım oysa.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Şok eden diyaloglar serisi...

Akşam, hamur oynuyoruz, baba anne ve sen. Hamurdan pasta yapıyoruz, ve babanla yarış halindeyiz, şakadan atışıyoruz, birbirimizden yaptıklarımızı saklıyoruz, eğleniyoruz işte öyle. Sen ise babanı yanında ona yardım ediyorsun...

Anne: Aaaa Deniz sen bana yardım etseneeeee...(şakacıktan)

Bu yardım talebini son derece ciddiye alan sen, aynı ciddiyetteki yüz ifadenle yanıma gelip, yüzünü yüzüme yaklaştırıp, gözlerini de gözlerime dikip, kaşlarını da yukarı kaldıraraktan....

Deniz: Ama anneciğiiim, sen kadınsın, güçlüsün, tek başına yapabilirsiiiinn, biz kendimiz yapabilirizzz, ben babama yardım edeyim, tamam mııı...

Anne olarak ben kalırım kalmasına da, aynı zamanda gururlandım kızımın gözünde yarattığım imaja, sonra birden hatırlayınca bazen herşeyi üstüne almanın beni nasıl çileden çıkardığını azıcık da terslendim kendi kendime "aman çocuk bile böyle düşünüyor" diye. Her neyse bu konu başka bir yazıda eşelenir delinir de sen nerden nasıl yaptın bu çıkarımı? Bu çıkarımı yapmak beni gururlandırmalı mı yoksa hayıflandırmalı mı? Yeni nesil nasıl gümbür gümbür geliyor, bu da beni korkutuyor....herşeye rağmen seni özgür, kendine yetebilen bir kadın olarak yetiştirmek ve/veya buna yardımcı olmak için elimden geleni yaparım, çünkü çıtkırıldım bir barbi veya cosmo kızı yahut kadını olmadığım ve her zaman her şeyi kendi başıma yapabildiğim için aslında ben mutluyum....

16 Ocak 2011 Pazar

Ateş neden düşmüyorsun...

Babanla dalgamı geçiyorum, hatta sinirlenip gürlüyorum falan da bu hastalık meselesi bu sefer benimde kafamda bir sürü soru işareti yarattı. Şimdi diyeceksin ki "ne manyak annem babam varmış, bir sürü profesöre gitmişim, bir sürü test yapılmış hepsi normal grip diyor, bunlar hala sorguluyorlar", haklısın, yerden göğe kadar. Aslında böyle titiz temiz pak anne babalar da değiliz, bir sürü psikopat ebeveynin yaptığı gibi yediklerinin içindeki maddelerin miligramlarını saymıyoruz ama ateşinin 5 gündür yükseklerde seyretmesi de bizi kıl ediyor. Bu seferki gribe ilişkin aklımıza takılan ve cevapsız kalan sorular;

1- Ateş 5 gün boyunca Calpol içince 37 ye düşüp etkisi geçince 39 a çıkar mı? Bu sürekli olarak 5 gün neden sürer? (Bu 5 gün boyunca antibiyotik kullandığımız da göz önünde bulundurularak...)

2- 5 gün boyunca Duocid kullandık hiçbir işe yaramadı, başka antibiyotiğe geçtik, daha iyiyiz....neye göre alacağız bu antibiyotikleri...nedir bu işin raconu...

3- Bu gripler bize neden bulaşmıyor? İşte asıl sorumuz da bu. Bebekken olduğun nezle bile bize bulaşırken, bu niye bulaşmıyor...

Ailecek psikopata bağlıyoruz, bilesin...

NE ZAMAN GÜÇLENECEK BU BAĞIŞIKLIK SİSTEMİİİİ....

15 Ocak 2011 Cumartesi

Ateşli kızım ve onun ruh pastası babası, kocam vs....

Ben çok sıkıldım senin sürekli hasta olduğunu yazmaktan, ama yine hasta oldun. Böyle hastasın şöyle hastasın demekten kendim yoruldum valla, takılmış plak gibi aynı şeyi söyleyip duruyorum gibi geliyor, iki yazıdan birinin konusu "hastalık" oluyor. Geçen hafta Çarşamba akşamı kullandığın antibiyotik bitti, sonraki Salı yine ateşlendin. Bu sefer bayağı ciddiydi. Ancak bu akşam düşürebildik ateşini, bu da demek oluyor ki 3 gün boyunca ateşin bir yükseldi bir düştü. Calpol içince düşen, etkisi gecince çıkmaya başlayan türdendi bu sefer ki bizi bayağı bir yordu. 3 gündür hepi topu günde 3-4 saat uyudum, o da aralıksız değil, saat başı uyanarak. Öyle ki artık bugun öğleden sonra ofiste birşeyler soranlara bön bön bakıyordum. Şu anda da sana ilaç içireceğim diye bilgisayarın başında duruyorum. Baban uyuyor, o neredeyse 24 saatten fazla uyumadan durdu.

Pazartesi gecesi bir anda ateşlenince, içimiz vıkvıklandı tabii. Uyumadık, uyutmadık. Sonraki gün de endişeli geçti, anneanni çapırdık. Ve, beklenen an geldi, baban dün gece yine psikopata bağladı senin ateş bir kez daha çıkınca. En son gece 3 te babanın canhıraş öfpöfleriyle uyandım, sandım ki sana bir şey oldu, öyle bir pöfleme yani. Kalktım bir hışımla, dedim "ne noluyor", baban demez mi "bu çocuğun kalbinde üfürme var, steteskopumu bulamıyorum hastaneye gidip alıp geleyim". Ses tonundan ve yüz ifadesinden psikopata bağladığını ve sana kimbilir hangi latince isimli hastalığın tanısını koyacağını anladım ama ses etmedim. Zira bu tip anlarda ben bir "gık" desem olay çıkıyor. Neyse, aldı geldi, dinledi kalbini. Başladı evde dört dönmeye "bu çocukta üfürme vaaar, kalp romatizması oldu bu çocuuuuk, o yüzden düşmüyor ateeeş, anaaaaaaaammmm, ne yapacağız, kalp kapakcığının değişmesi lazımmmmm". Babana birşey diyemeden, babandan aldığı gazla anneannen başladı ağlamaya "ayyyyy verdiniz bu çocuğu kreşee, yaktınızzz, vaaay anaaaammm". Ben kafamı bir ona bir buna çevirip mal mal bakarken, bütün bu diyaloglara gecenin 3 ünde şahit oluyor olmana acaip sinirlendim ama yine tuttum kendimi. Seni eğlendirmeye falan çalıştım. Sonra ne olduğunu tahmin etmek zor değil tabii, saat 4.30 da hastaneye gittik, kalp damar cerrahisine ve baban kalbine eko yaptı. Yanında da baş asistan arkadaşı vardı. Baban eko yaparken "baak işte üfürme vaaaar" derken, diğer asistan arkadaş "arkadaşım yok ben göremedim, az birşey var o da gripten" demekte ama baban dinlememekteydi. En sonunda ikna oldu baban ve eve döndük sabah 6.30 da. İki saat uyuduk çocuk enfeksiyon hastalıklarında Profesör Bülent Bey'e gittik. Adam seni güzel muayene etti, "kreşe başlayınca oluyor böyle, normal" dedi, yine de her ihtimale karşı bir sürü kan tetkiki istedi. Oradan çıktık kardiyolojideki profesöre gittik, "birşey yok, kalbi sapasağlam" deyince ben artık gözümden yaşları bırakıverdim gizli gizli. Neyse sonra işe gittim. Akşam üstü babanla konuştuk, allaam yaa hala demez mi "bu çocukta kesin birşey var" diye, pes dedim yaa pes. Sonra bir de Medicana'da bir doktora gittik, "kreşe başlayınca bağışıklık sistemi güçlenene kadar 15 günde bir ateşli vaka geçirilebilir" yanıtıyla döndük, ha bir de oradaki doktor da aynı okuldan mezunmuş, babana "hocalarımıza göstermişsiniz ya, biz herşeyi onlardan öğrendik, buraya niye geldiniz" demiş, ay ağzını öpeyim doktor hanım demek için ayrıca uğramak istiyorum kendisine :) Bütün bunlarında sonuç, yine çok hastasın, yine bir dolu ilaç içiyorsun, bir de demir eksikliğin varmış ona da ayrı ilaç verdiler.

Yoruldum ben çok bu hastalık olaylarından, bezdim yani o derece. Hastalıkla uğraşmak bir yana, bir doktor olarak soğukkanlı bir şekilde bizi sakinleştirmesi gerekirken panikten paniğe koşan baban öyle bir yoruyor ki beni anlatamam. Şimdi bir sonraki yazım kesin "baban seni kreşe yollamak istemiyor" konulu olacak, var mısın iddiaya??

6 Ocak 2011 Perşembe

İtiraf....

Hep güzel şeyleri yazmak, şuraya gittik buraya gittik, şunu yaptık bunu yaptık diye methiyeler dizmek üzere tutmuyorum bu günlüğü. Belki kelimelerimden farkedeceksin bazen ne kadar gerginlik dolu olduğumu zaman zaman. Bu günlükte olmasa bile kendi sayfamda bulacaksın gerginliklerimi, bilemiyorum. Ama bu günlükleri 17-18 yaşından önce anlayamayacağını düşündüğümden dürüst davranmak da boynumun borcu. Bu günlüğü herşey tozpembe görünsün diye tutmuyorum. Bu yüzden....

Bugünlerde sürekli kavga ederek seni taaaa ruhunun derinliklerine kadar incitiyoruz biz annen ve baban olarak. Ruhunda acaip delikler açıyoruz ömür boyu yanında taşıyacağın, ve ben kendimi çok kötü hissediyorum bu yüzden. Seni kendine güvenen, anne babasına güvenen, babasıyla ilişkileri süper güçlü, kendinden emin bir kadın olarak yetiştirmek isterken, ve şimdi bunun tam aksi olmasına neden olurken ya da neden olanları engelleyemezken, o kadar rahatsızım ki......

2 Ocak 2011 Pazar

Monolog...

Deniz:            Anneciiiim, annecimmm (anneye doğru koşarsın)....
                      BEN GERÇEK BEBEK İSTİYORUMMMMMM... TAMAM MIIII....GERÇEEEKKK..

Anne & Baba: ????