Lilypie Kids Birthday tickers

25 Aralık 2010 Cumartesi

İlk bitki ekimin..

Evde kendinden oluşmuş bir işbirliği var, oturup karar verilmemiş ama kişisel ve zihinsel özelliklere göre kendiliğinden oluşmuş bir işbirliği diyebiliriz buna. Her türlü bilimsel konu babayla, her türlü sosyal konu ise anneyle işleniyor. Örneğin babayla bitki ekilip yetiştiriliyor anneyle kitap okunuyor.Babanla birlikte bu küçük nohutu ekip yetiştirdiniz. Her gün incelediniz, bu küçücük filiz oldukça büyüdü, küçük tabaktan yoğurt kabına terfi etti sonra. Yoğurt kabında küflendi sonra ama :) Bir dahaki sefere yoğurt kabı yerine saksı alıp kullanmalı. Bu senin yetiştirdiğin ilk bitki oldu böylece. Bitkilerin gelişimine dair de güzel bir deney oldu. Bu fotograf da anısı oldu.


23 Aralık 2010 Perşembe

Anneanneyi azad ettik...

Anneannenin "sen doğur ben bakarım sen çalışırsın" sözünü vermesi beni seni yapmaya ikna eden bir sürü şeyden biri ve sanıyorum en önemlisi. İzmir'de yaşayan, resim ve yoga kurslarına giderek son derece sosyal bir hayat yaşayan anneannen hamileliğimin son 1 ayında, doğum yaptığım ilk aylarda ve sen 4 aylıkken ben işe girince, İzmir'deki yaşantısına ara verdi ve hep yanımızda oldu. Ben çalıştım, baban çalıştı, anneannen de sana baktı. Kreşe nispeten alışmanla birlikte azad ettik onu, İzmir'e döndü. Herkes kötü oldu dün gece giderken...hepimize koydu...ben çok ağladım.

Ben aynı fedakarlığı yapabilir miyim senin için bilmiyorum şuan. Anne olmak nasıl bir motivasyonsa anneannen çok da anlaşamadığı kızı için hayatını 3 senelik bir mola verip, damadı, kızı ve torunuyla, senin odandaki hepi topu 2 küçük rafa eşyalarını sığdırarak yaşamak ve evimizin küçük olmasına bağlı imkansızlıklarımıza rağmen bir çekyatta yatmak için bıraktı. Bazı isteklerimizi hiç yerine getirmeyip beni ara ara sinirlendirdiği kadar sosyal, güleryüzlü, pozitif ve sağlıklı bir çocuk olmanı onun sevgi dolu ve düşünceli bir anne ve anneanne olmasına borçlu olduğumu en çok şimdi farkındayım. Hiç gözüm arkada kalmamış benim işe giderken falan... ne büyük bir lüksmüş bu. Hayatımdan, sosyal hayatımızdan çok da birşey alıp götürmemiş anne baba olmak, sen uyuyunca rahat rahat gezmişiz yine gözümüz arkada kalmadan, bu da büyük bir lüksmüş. Hem çalışıp hem anne olunca, çoğu şeye vaktim kalmamış, zamana yetişememişim ama bir de ev işi yemek falan yapıp mutsuz olmamışım, bu da çok büyük bir lüksmüş...

Aile büyükleri ile bir arada yaşamak zor, bütün bu lüksler sorun çıkarmıyor mu çıkarıyor. Biraz iki ucu boklu değnek bir durum bu. Birlikte hem zor hem kolay, hem iyi hem kötü, hem rahatlık verici hem rahatsız edici...bazen çok şikayet ettirirken bazen çok minnet ettirici...anne kız arasındaki bir garip ilişki....ama şimdiden özlüyorum, evde şimdi birşey eksik, sende duyumsuyorsun, zira okuldan gelince bir sebepsiz yere bağırma çağırma seansı yaşadık, sonra "anneanneni özlüyorsun ama seni istediğin anda seni görmeye gelecek, hem sen çağırmadan o da özleyip gelebilir" dedim, bir iki daha bağırma daha oldu, ağlama oldu, "gel sarılalım" dedim "tamam" deyip boynuma atladın, sonra oynadık dans ettik falan. Şimdi ben annemi bu kadar özlerken senin nasıl özlediğini düşünüyorum da, zor be kızım hasretlik, de mi?

Anneannen giderken ona bir Deniz fotografları dosyası yaptık, yaklaşık 100 tane fotoğrafını koyduk, gidince hemen bastırmış onları, evin duvarlarına asmış. Bir de sizin ayrılık zamanlarında yaptığınız ikiniz arasında bir olay var, anneannen senin kalbine sen de anneannenin kalbine öpücük dolduruyorsun, sonra o yokken özlersen kalbinden alıp dudaklarına götürüyorsun ve özlemini böyle gideriyorsun, aynı şey onun içinde geçerli, öpücükler bitince telefondan dolduruyorsunuz kalplerinizi, anneannenin bulduğu bir oyun bu, ayrılık zamanlarında yaptığınız bir ritüel, dün gece de doldurdunuz kalpleri. Giderken bizi bir bir tembihlediği üzere (yemeğine dikkat edin, uykusuna dikkat edin, vitaminini verin....) arayıp bir sordu ne yaptık diye. Yediğin köfte sayısı ve meyve suyu miktarı raporunu verince rahatladı :)

Neyse, bir iki hafta sonra bir duygu sömürüsü yapar, ziyarete çağırırız, nasıl fikir?

19 Aralık 2010 Pazar

Aaa Toyota...

Masada duran gazetenin köşesindeki araba reklamını görünce "aaa Toyota" dedin, biz de kaldık öyle. Sonra başladın, "toyo toyota..toyo toyota.." diye şarkısını söylemeye. Şimdi sen her türlü uyaranı alıp kaydeden hiperaktivite ve dikkat eksikliğinden muzdarip bir kuşağın çocuğusun ya, bütün arabaları Totoya sanıyorsun sandık. Sonra bakınca morardık, araba harbiden de Toyota'ymış...Demek ki reklamcılık böyle birşey...akla kazınıyorsun, şarkınla türkünle ambleminle, ee zaman çocuk aklına kazınma zamanı..tebrik ederiz artık toyotanın reklam şirketini..

17 Aralık 2010 Cuma

Kardelen kızı...

Hala hasta olmandan tırsan babanın inadını aşamadım. Bu hafta da henüz iyileşmediğin teşhisi konarak evde dinlenmen gerektiği üzerine bir sürü nutuk dinledim, malum sınava gireceğinden kırdım dizimi boyun eğdim, zira dırdır edemeyecek bir zaman diliydi bu, ses etmedim o yüzden. Bu hafta da okula gönderilmedin. Halbuki hasta masta olduğun yoktu. Her hasta olduğunda 2 hafta okula gitmezsen, bu okula nasıl alışacaksın bilmiyorum. Sürekli üstüne düşülen aman hasta olacak diye üstüne titrenen bir prenses modeli olmanı istemiyorum ben yahu. Kreşe giden çocuklar ilk sene sürekli hasta oluyor, herkes bunu haykırıyor ama bunu babana anlatmak neredeyse mümkün değil. Her gün okuldan arayan öğretmenine kızımız hasta gelemiyor demekten helak oldum zaten kadın 1 haftanın sonunda kibarca "çüş" dedi, e haklı tabii ne diyim,  ben de kibarca "babası psikopat" dedim çıktım işin içinden. hehe...ay birşey değil bu seni üniversiteliler alkol falan alıyormuş diye de okula göndermemeye kalkar mı acaba...hey allahımmm...

12 Aralık 2010 Pazar

Bir leğen kar...

Ankara'ya deli gibi kar yağınca, hava eksi derecelere doğru soğuyunca, sen hasta olunca, biz seni kar oynamaya çıkarmaya tırsınca, sabah bakkaldan dönerken doldurdum karları kucağıma, eve getirdim, bir leğen verdim eline, eriyene kadar oynadın durdun. Kreşten sürekli mikrop kapıp hasta olan bir apartman çocuğunun karla olan trajikomik münasebetini fotoğraflamayı da unutmadım tabii.

9 Aralık 2010 Perşembe

Antibiyotik Çocuk...

Haftanın Sultanı olayına sevinirken, sabah kalktığında sağ gözünden gelen vıcık vıcık akıntı sonrasında gözünün 1-2 saat içinde şişmesi ile kreş yolu yerine hastane yollarına düştün yine. Sabah ben çok farketmedim, çapak sandım ve işe gittim, sonradan öğrendim gözünde bir sorun olduğunu. O yetmezmiş gibi öğlene doğru ateşin çıktı, sonra boğazın şişti. Gece göz kapağın iyice şişip gözün kapatınca acile gittik tekrar muayene olduk. Sonuç olarak, gözünde bakteriyel konjunktivit ile birlikte yine grip oldun. İkisi bir arada seni çok güçsüz bıraktı, yine hastane kapılarında yine morali yerlerde ebeveynler olduk biz de. Gelsin antibiyotikler, gelsin damlalar, gelsin açılmayan burun delikleri....

Baba doktor olunca ve küçükbir ihtimal bile olsa tüm hastalıkların nerelere varabileceğini bildiğinden sen hasta olunca evde rahat olamıyoruz. Tabii ki de hiç bir anne baba çocuğu hastayken rahat edemez de, ailede doktor yoksa kendi doktorun ne derse yaparsın aksilik olursa tekrar sorarsın, bizde öyle değil. Her an her türlü aksilik olabilir modunda bir matem havası oluyor evde basit bir nezle olman durumunda bile. Mesleki kaygılara saygımdan pek ses çıkarmadım da, artık dün patladım ben de. Baban "alalım kreşten çocuğu seneye devam etsin" deyince ve işin garip yanı anneannen de bunu destekleyince içimdeki PMS mağduru cadı ortaya çıktı. Yaa böyle durumlarda da çocuğuna acımayan anne pozisyonuna düşüyorum bir de yaaa o da ayrı konu tabii. Ben de aynen şöyle dedim "çocuk hasta olacak tabii, kreşe başlayan bütün çocuklar hasta oluyor, bu sene olmazsa seneye olacak. Kaldı ki, hasta oldu diye çocuğu okuldan almak onun tüm okul hayatını olumsuz etkileyecek bir davranış olur, bu çocuk kreşe devam edecek." deyip noktayı koydum, bakalım iyi mi ettim? Babanı da böylece sana şikayet ettim :)

7 Aralık 2010 Salı

Haftanın Sultanı Deniz....

Cuma akşamı eve geldiğimde öğretmeninin iliştirdiği notu görünce çok sevindim. "Haftanın Sultanı" bu hafta sen olacakmışsın, ve bebekliğinden itibaren fotograf ve eşyalar koyarak bir pano hazırlayacakmışız, bu pano bütün hafta asılı duracakmış, bu hafta sınıfa afiyet olsun komutunu sen verecek, sıranın en önünde sen yürüyecekmişsin. Çocukları kreşe alıştırmak veya aralıksız devamlarını teşvik etmek ve ödüllendirmek için güzel bir uygulama. Cumartesi birkaç fotoğraf seçtim, bastırdık onları. Sonra Pazar baba onlar yerine kendi seçtiklerini bastırdı. Sonra aramızda didişmeler, nasıl yapalım karmaşaları derken ve "herşeyi son dakikaya bırakan ebeveyn" panikleri ile ancak gecenin bir yarısı bitirebildik panoyu, ultrason fotoğraflarından plaj fotoğraflarına kadar bir sürü fotoğraf koyduk, birkaç bebeklik eşyanı koyduk, başta yapılan tartışmaların aksine fotoğrafları yapıştırdıkça gaza geldik, keyif aldık. Sonuç süper oldu. Öğretmenlerin de çok beğendi, onlar beğenince biz daha da gaza geldik.

3 Aralık 2010 Cuma

Kreşte tam bir hafta...ve annenin çelişkiler yumağı...

Hastalığının geçmesi ile birlikte bu Pazartesi tekrar başladın ya kreşe, bu hafta tam zamanlı gittin ilk defa. Bütün bir hafta tam saatinde gidip geldin. Halen gitmek istemiyorsun ama, akşamları çok yorgun geliyorsun dolayısıyla erkenden uykun geliyor ama yatmak istemiyorsun, seni yatmaya ikna edene kadar vakit yine geçiyor, geç yattığın için sabah kalkmakta çok zorlanıyorsun, sabahları uykunu alamamış olduğun için sürekli mızıklıyorsun, kreşte öğretmenine "ama benim çoook uykum vaaar" diyormuşsun, geçen gün aradı beni "deniz'in erken yatması gerekiyor" dedi ve böylelikle öğretmeninden ilk uyarıyı almış olduk. Bundan sonra uyku saatin 21.00, zaten o saatte sen iyicene yamulmuş oluyorsun.

Benim hala içim zıp zıp ediyor sen kreşteyken, hala "çocuğunu terketmişlik" duygusunun üstesinden gelemedim. Bir de sürekli bir tırsma içerisindeyim yine hasta olacaksın diye, akşam eve geldiğimde sürekli ağzına faydalı yiyecekler tıkıştırmaya çalışıyorum psikopat anneler gibi. Meyve ye, pekmez iç, ceviz ye, yoğurt ye vsvsvs. Bir de gelir gelmez çantanı hazırlıyorum artık, her gün birşeyler götürmen gerekiyor kreşe, geçen gün pijamalarını unutmuşuz zaten, rezalet yani. Bu rezaleti de paylaşım günü için Çarşamba gecesi yaptığım ve süper güzel bir şekilde süslediğim kurabiye adamlarla unutturdum artık, tabii gecenin bir saatine kadar gözlerimden uyku akaraktan elimde renkli kremalarla boğuştum o ayrı. Offf herşeye yetişmek ne kadar zorrrr...

Kreşten önce gece yatış saatin bazen gece onbiri buluyordu, o zamanlarda şikayet ediyordum. "Bu çocuk çok geç yatıyor" diye, çünkü işten yorgun argın gelen bünye seninle ancak 2 saat koşturabiliyor ve bir süre sonra yorgunluktan ve kendine hiç vakit ayıramamaktan sinirler geriliyordu. Şimdi kreşe başladın, ve akşam dokuzda yatıyorsun, e ben eve zaten 19.30 da geliyorum. Ve yine şikayet ediyorum, artık beraber geçirecek çok az vaktimiz kalıyor diye. Eskiden yaptığımız şeyleri artık neredeyse hiç yapamıyoruz hafta içinde. Öyle de şikayet ediyorum böyle de şikayet ediyorum,hem seninle olmak hem çalışmak istiyorum, ve bu çelişkiler yumağı büyüyor da büyüyor.....