Lilypie Kids Birthday tickers
Annemden Seçmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annemden Seçmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2013 Salı

Öyle birşey yoktur...

Bahçedeyiz. Arkadaşlarla oturuyoruz. Mangal için hazırlıklar içerisindeyiz. Siz çocuklar da oynuyorsunuz. Yemek hazır olduğunda hep beraber oturuyoruz. Erkek çocuğu olan arkadaşlardan biri (çocuk çileli bir yaşta, 3) çocuğu kızların elindeki şimdi ne olduğunu hatırlamadığım şeyi isteyince ve tabii ki de kızlar vermeyince, aynı zımbırtının mavisini masadan alıp çocuğuna uzatmış, çocuk illaki de kızların elindeki renkten isteyince çaresizce "bak oğlum bu erkek rengi ne güzel" deyince...

Sen lafı yapıştırıverdin : "Kız rengi erkek rengi diye birşey yoktur."

Herkes kaldı öyle sonrasında. 

Ben sırıttım. Sana bahsettiğim birçok şey var bunun gibi, şimdiye kadar hiç geri dönüşünü alamadığım. Demek ki yaşın geldi, sana verdiğimiz güzel olduğunu düşündüğümüz bir takım fikirlerimizin geri dönüşünü alma zamanı. Kimbilir ne zaman söyledim sana, renklerin cinsiyetlerinin olmadığını ve olamayacağını. Aferin.

8 Ocak 2013 Salı

Çocuktan al haberi...

Daha sık yazmalıyım ki, küçüklüğünün nasıl olduğunu gözünde canlandırabil. Çünkü deli bir çocuksun, bir çok çocuktan daha deli hatta, ciddi deli. Çünkü annen de deli, baban da deli. Dolayısıyla deliliğin serbest olduğu bir evde yaşıyorsun. Evin içinde ve dışında biz bizeyken ve/ya arkadaşlarımızın yanında türlü delilikler yaptığımız doğrudur. Aslında ben buna delilik de demiyorum, bizim normalimiz bu, bazı oturaklı kadınlar ve adamlar delilik diyor buna o kadar. Aslında o kadar normaliz ki keşke herkes bizim gibi olsa. Şimdi diyorum ya türlü şaklabanlıklar yapıyoruz beraber diye, sanırım sen bunları herkes yapıyor gibi kabul ediyorsun, ve yanında biz olmadığımız zamanlarda da bunları normal şeylermiş gibi diğer insanlara aktarıyorsun. E bu yaptığın da normal aslında... sen evinde ne yaşanıyorsa onu kabul ediyor, benimsiyor ve sanıyorsun ki herkes aynı yaşıyor. Aynen dayak yiyen bir çocuğun arkadaşlarına vurabildiği gibi, ben buna inanıyorum ve arkadaşına vuran her çocuğun anne ve babasına şöyle bir bakıyorum vahşi vahşi. Konunun ana fikri bu şekilde...şimdi gelelim detaylara....

Anne-kız olarak evde bas bas ama hakikaten bas bas müzik açıp çıldır çıldır ama hakikaten çıldır çıldır dansetmeyi seviyoruz. Sen beraber dansetmeyi reddediyorsun. Beraber dansedip senkronize hareketler yapmak sana göre değil, saçma bulduğunu söylüyorsun ve istiyorsun ki herkes kendisi dansetsin, hatta sahne tek kişiye ait olsun diğeri seyretsin (akrep burcu musun nesin?). Dolayısıyla sırayla dansediyoruz, sırasını savan oturup diğerini seyrediyor. Tabii bu dans gösterileri esnasında kıyafet de değiştiriyoruz. Senin en sevdiğin kostüm mayokini. Mayokini giyip salonda saatlerce dansedebilirsin ve çok da ciddiye alırsın bu işi. Biz de bıkmayız, yorulmayız, bangır bangır seni izleriz. Ha müzik mi, Adriano Celentano veya Barış Manço'nun hareketli şarkıları çalar, belki büyüyünce hatırlarsın kulağına çalınınca bu şarkılar. Bale yapacaksan da genelde Chopin çalar, sana göre bale müziği odur.

Neyse, sen herkes mayokinisiyle evde dans ediyor sanıyor olmalısın ki...

Bir akşamüstü çok sevdiğin sınıf arkadaşın ve aynı zamanda sitemizde komşumuz Efe ile bahçede oynarken sen, ve biz de babasıyla ayaküstü sohbet ederken....

Efe'nin babası:     Birbirlerini çok seviyorlar.
Ben:                    Aa evet çok güzel, aynı sınıfa düşmeleri de isabet oldu.
Efe'nin babası:     Deniz'i bize de gönderin (Doğumgününde Efe bize ailesiz gelmişti)
Ben:                    Evet tabii göndeririz.
Efe'nin babası:     Deniz geçen gün servisten inerlerken bize gelin diye çok ısrar etti, müzik açıp mayokinisiyle    
                          dans gösterisi yapacakmış bize.
Ben:                    Yaa evet, biz öyle eğleniyoruz evde kendi kendimize. Buyrun gelin tabii.... (derken 
                           suratımda oluşan yüz ifadesini anlatmak için kelimeler kıfayetsiz kalır sanırım...)

Bir durum değerlendirmesi yapalım o halde, bu konuyu hafiften inceleyelim. Adam muhtemelen bizim nasıl manyak ruhlu ebeveynler olduğumuzu düşünmüştür, nasıl bir manyak "çocuğuna mayokini giydirip dansettirebilir" diye de eklemiştir herhalde. Zira bu konuyu üçüncü bir ağızdan duyunca bana da manyakça geldi :P

2 Ocak 2013 Çarşamba

Hoşgeldin 2013 ve biz neden vampir değiliz?

Uyuz mu uyuz bir yılbaşı gecesi yaşadık tatlım, gece saat 24.00 olmadan Madagaskar Penguenleri'ni seyrederken hepimiz koltukta uyuyakaldık. Nasıl ama? Bunda babanla benim uyuzluğumuzun parmağı var itiraf etmeliyim. Midemizin alacağından fazla pizza yiyip, ardından şaraba verince kendimizi erkenden uykumuz geldi, e sen de fena değildin uykudan bayılma konusunda. Hep beraber uykudan bayılarak veda ettik 2012 ye. Seneye eğlence düzenleyeceğim söz veriyorum sana...

Gelelim bu günlerdeki en'lerine. Barbie hiç girememişti hayatımıza da Winx kızlarından koruyamamıştım seni., gangnam style dan koruyamadığım gibi. Ama her sabun köpüğü karakterler ve müzikler gibi nihayet Winx kızları hayatımızdan gitti. Gangnam style evde hiç çalınmadığı için nispeten unutulmaya yüz tuttu. Winx gitti gitmesine de, ben daha buna sevinirken geçen Eylül gibi Monster High kızları girdi hayatımıza. Önceleri sadece bebekleri vardı ya, şimdi filmi de çıkmış. İndirme gafletinde bulundum ya indirmez olaydım. Winx kızlarına salak derken, onların daha salağı varmış haberim yokmuş. Şimdilerde en sevdiğin Monster High kızları...bir vampirlik sevdası. Barbie ye olan antipatimi sana alenen söylediğimden kelli bunun senin üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiyi de düşünerek, ne Monster High ne de Winx kızlarına ve hatta gangnam style a bile antipatimi hissettirmedim sana. Gördüm ki iyi etmişim, zira iyi olmasıyla övülen özellikler kadar kötülüğüyle tü kakalanan şeyler de siz çocuklarda yer ediyor. Üstünde durmayınca gelir geçer bir heves olarak kalıyor hepsi. 

Şimdi yoğun olarak sorduğun...

- Annecim vampirler nerede yaşar?
- Annecim vampirler yok mu yani?
- Annecim biz neden vampir değiliz?

soruların var.

Neyse ki, ben de zamanında Dracula okudum da anlıyorum bu vampirlik işlerinden de aslında hiç öyle böyle değil olaylar kuzum... Dracula'yı sana şimdi anlatmak zor olacağından, Twilight okumuşluğum da olduğundan ve hatta bilumum bir sürü vampir filmi seyrettiğimden yalap şalap anlatıyorum da. Büyüyünce okursun Bram Stoker's Dracula diyoruz, onu okuyunca gerisi boş zaten, anlarsın....

Biraz anlatınca sonu hüsran oluyor ve şöyle kapanıyor tabii...

- Ben de vampir olmak istiyordum ama ya....

21 Aralık 2012 Cuma

Birkaç aydır...

Tembel anne hep kendi günlüğüne yazıyor. Geçmişe dönüp baktım biraz, seninle ilgili çok az şey yazmışım. Ya da bana öyle geliyor, zira artık her günümüz başka bir alem. Bir milyonuncu kez söz veriyorum. Daha sık yazacağım. Herşeyi yazacağım, tamam mı? En son Ağustos ayında yazmışım. Tatilden döndüğün noktadan kısa bir özet geçeyim o zaman....

Bu senenin en büyük olayı, kreş zamanlarının bitmesiydi. Artık bir anasınıfı öğrencisi oldun. Bu sene okula formayla başladın, en büyük değişiklik bu oldu mesela. Kıyafetlerini alırken nasıl heyecanladın nasıl... İlk gün böyle bir havalar bir havalar. Büyüdüm ben havaları. Kimse uyandırmadan kendi kendi kalkmalar. İki gün sürdü tabii...üçüncü günün sabahında yine bir Deniz klasiği olarak, sürünerek kalktın. Irsi olmalı bu... sabah erken kalkmayı sevenler de olduğunu düşünürsek, sabah erken kalkmaktan nefret eden bir anne babanın çocuğusun neticede...
(bu foto okulun üçüncü sabahında çekildi...:)

Günler geçti, okulunu sevdin. İyi ki de sevdin. Hala sabahları çok zor kalkıyor, akşamları da çok yorgun geliyorsun eve ama mutlusun. Anasınıflarını sıkmayacak şekilde Pazartesi ve Cuma okul formasıyla, Salı ve Perşembe okul eşofmanıyla ve Çarşamba'ları da serbest kıyafetler gidiyorsun. Pazartesi günleri oyuncak günü, eğer okula götürecek eğlenceli bir şeyler bulursan veya yeni bir oyuncağın olduysa sabah pek hevesli kalkıyorsun.

Anlattığına göre; okulda en yakın arkadaşın Ceren. Bunun dışında başka arkadaşların da var tabii. Serbest oyun zamanlarında Sen, Ceren ve iki kız arkadaşın daha Winx çilik oynamayı seviyorsunuz. Sen genelde Miusa oluyorsun. Mine sürekli Blum olmak istiyormuş ve sen buna kıl oluyorsun, hatta her oyunda  karakterlerin değişmesini önerdiğin halde o kabul etmiyor ve sürekli Blum olmak istiyor. Anlattıklarından anladığım kadarıyla Mine kimseyi dinlemeyen, bencil ve çokça da yelloz bir kız çocuğu, anası babası kusura bakmasın artık. Sen oldukça duygusal, barışçıl ve konuşarak anlaşmayı öğrenmiş bir çocuk olarak böyle yelloz yetişmiş, yetiştirilmiş çocukların arasında çok naif kalıyorsun. Artık iyi mi kötü mü bilemiyorum, belki şimdi seni eziyor gibi görünüyorlar ve kendini kötü hissediyorsun belki ama bir gün böyle naif kalabilerek ne kadar büyük bir erdem sahibi olduğunu anlayacaksın be kızım.... ve bu erdemle sen onlardan daha mutlu, daha özgüvenli olacaksın emin ol... başkalarını itip kakarak, bencillikle elde edilen bir özgüvenle ancak çocuklukta öter belki borun. Biz sana vurmayı, itmeyi, bencilliği değil paylaşmayı, sevmeyi, barışı, konuşmayı öğretmişiz... ne iyi etmişiz...her davranışında görüyorum bunu, umarım hep böyle olur ve umarım ileride sen seni farkında olmadan böyle yetiştirdiğimiz için bize kızmazsın.

Okul anıların devam edecek....şimdi biraz ara....

9 Ağustos 2012 Perşembe

Tatil...

Yaklaşık 3 haftadır, Ayvalık'ta anneannenin yazlığındasın. Geçen sene bütün yaz kreşe gitmiştin, bu yaz içimiz elvermedi. Annem ben küçükken Silivri'ye teyzemin yazlığına yollardı beni tatillerde, ne mutlu olurdum. Sonradan bizim yazlığımız yapıldı; okulların kapandığı ikinci hafta babam bizi Ayvalık'a bırakır, sonra çalışmaya geri dönerdi. Arada bir haftasonları gelirdi, bir de kendi izninde gelirdi. Biz Eylül'e kadar tatil yapardık. Ben böyle büyüdüğüm için seni bizden ayrı tatile göndermek bana koymuyor, babanla bira savaşmak durumunda kalıyorum ama...anneannenin sana bakıyor olmasının da büyük etkisi var tabii bu koymama durumunda, o ayrı.

Bilgisayardan görüntülü sohbet ediyoruz, telefonda konuşuyoruz...Dayın oraya geldiğinde bol bol fotoğraf da gönderdi. Keyfin yerinde. Geceleri yatmak bilmez sabahları kalkmak bilmez bir tatil modundaymışsın. En güzeli... Yaz tatilini yazlıkta geçirdiğimiz ortaokul ve lise yıllarımda annem sabahın köründe kahvaltıya kaldırırdı bizi...sabah 9 da...illaki kahvaltı yapılacakmış, illaki kalkılacakmış...ya bırak onbirde yapalım kahvaltıyı...yok...uyuz olurdum. Şimdi seni sabahın köründe kahvaltıya kaldırmaması annem için büyük bir gelişme, şaşırmadım desem yalan olur. Yaz tatili özgürlüktür...

Bunun dışında bol bol oynuyor bol bol yüzüyormuşsun. Bizi özlediğini söylemiyorsun. Sadece Duman'ı özlediğini söylüyor her canlı sohbette onu da görmek istiyorsun. Duman'la bu kadar yakın ilişkin olmasına seviniyorum. 

Bir yaz tatili kızına uygun olarak, örme bileziklerin var, bir de orana burana yaptırdığın kına dövmeler. E annenin bu kadar dövmesi olursa, kızında neler olur tahmin etmek hiç de zor değil. Bu kadar bizi örnek alıyorsan, iyi bir okur, biraz yazar, müzikten iyi çakar ve hatta bir müzik aleti de çalar bir insan olmanı da bekleyebiliriz senden ona göre :)










Anneannenden öğrendiğim birkaç güzel diyaloğun var, onları da yazıvereyim hemen.

Anneannen sana istediğin oyuncağı almamış....sonra akşam olmuş, komşulara çaya gidilmiş....

Deniz: Bana istediğimi almadınnn.
Anneanne: Zaten bir oyuncak almıştık....
Deniz: Almadın işte, psikolojimi bozdun sen benim, psikolojimi bozdun...ne olacak şimdi????

----------

Tatile gitmeden önce anneannenden izin almadan ve haber vermeden bir yere gitmeyeceğine dair bir nutuk dinlemiştin bizden....

Deniz: Yan bloğa gideceğim ben...
Anneanne: Şimdi olmaz...
Deniz: Ben kendim başıma ne zaman biryerlere gidebileceğim haa...kendim başıma tatile ne zaman gideceğim....bıktım ama....

-----------

Yine bir kardeş muhabbeti.....kardeşli bir çocuk görmüşsün...

Deniz: Anneanneciğim, ben canlı bebek istiyorum...
Anneanne: Ona kardeş denir yavrum, annenle babana söylemen lazım. (burda seni fitnelediği için anneme sonradan bayağı bir kızdım...itiraf...)

Akşam olur, telefondayız...

Deniz: Babacığım ben kardeş istiyorum.
Baba: Hmmm, annene sormak lazım kızım. (Aksi durumlarda top neden anneye atılır anlamış değilim....)
Deniz: Anneciğim ben kardeş istiyorum....
Anne: Bak kızım, tamam istiyorsun da, daha önce de konuşmuştuk. Kardeşin olunca herşeyini paylaşmak zorunda kalacaksın. Mesela diyelim ki istediğin birşey var ama kardeşinin de başka bir şeye ihtiyacı var, maddi durumumuza göre belki de sana istediğini alamayabiliriz.... (evet...kötüyüm...!!!)
Deniz: Hııı, tamam vazgeçtim, istemiyorum....


Şimdilik bu kadar.....

14 Mart 2012 Çarşamba

Küçük minik notlar..sevdiklerin sevmediklerin üzerine

İnsanları bazı özellikleri vardır. Mesela biri peynir yemez, biri kuru üzüm yemez, biri terlik giymeyi sevmez. "Deniz bunu böyle sever" dediğim durumlarım var artık. Bundan sonra aklıma geldikçe bunları da yazacağım. Büyüyünce okudukça gülersin diye düşündüm. 

Kumpir & pizza seversin. Dışarda yemek yediğimizde tercihin bu ikisinden biri olur. Bu ikisinde de "haşlanmış mısır" olursa hiçbir şekilde yemiyorsun. Kumpirin içinde sadece kaşar, sosis ve zeytin olmalı, bunlar dışında bir malzeme olursa yemezsin.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Tesekkurler...

Koşarak, eteklerinde ziller çalaraktan, pür heyacanla, oralara buralara sığmaz bir sevinçle....

Deniz:  Bugün çok güzel bir olay oldu. Hemen anlatmam lazım. Çok sevindim. Bugün ne oldu biliyor musunuuuzzz? Çok mutluyum, çok. Bugün okulda yaptığımız yarışmada Aslı birinci ve oldu ve öğretmenimiz ona küçük hediye verdi. Çok sevindim.

Sana çok teşekkür ederim.

Başkalarının başarıları ile mutlu olabildiğin için...

Çevrenle bu kadar barışık olabildiğin için...

Kıskanç olmadığın için...

Hırsından gözü dönmüş bir çocuk olmadığın için...

Mutluluğu bu kadar ufak şeylerde de bulabildiğin için...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Anne, ne zaman tatil?

Çalışan annelerin çocuklarına tatil olmaz yavrucuğum. En azından okul öncesi dönemde. Çalışan annelerin çocukları, şanslıysa ve anne baba bir şekilde idare edebiliyorlarsa üç yaşına kadar tatil yaparlar, ondan sonra annesi ve babasıyla sabahın köründe kalkıp kreşe giderler. Kreşte akşama kadar mesai yaparlar. Sen bu şanslı gruptasın. Bir de senden beterleri var tabii, altı aylıkken kreşe gidenler mesela. Neyse, demem o ki sömestr tatili falan yapmadın, çünkü anneannen artık bizimle yaşamıyor, sana on beş günlük sömestr ve/ya iki aylık yaz tatili yaptıracak bir bakıcımız da yok ekstradan. Hal böyle olunca anneleri öğretmen ve/ya ev hanımı olan yada hem okul parası hem bakıcı parası verecek kadar zengin olan arkadaşlarının sömestr tatili yapmasından bu yana, iki günde bir "bugün tatil mi?" veya "bugün okul mu?" diye soruyorsun, belli ki tatilin geldi; bir de sürekli anneanneni soruyorsun, telefonda da görüşüyoruz ama en son öğretmenin "İzmir'e mi taşınacaksınız" diye sorunca ve benim "haayır niye" diye sormamla birlikte senin okulda "biz İzmir'e taşınacağız belki" gibi laflar ettiğini öğrendim. Üzüldüm, çük üzüldüm, tatil yapamamış olmandan daha çok üzüldüm, demek bu kadar çok özledin anneanneni. Neyse, tüm bu özlemler bir araya gelince geçen Cuma sabah tam evden çıkacakken karnın ağrımaya başladı, okula gidemeyecek kadar ağrıyordu. Karnının okula gitmek istemediğin için ağrıdığı o kadar açıktı ki, ama sana inanmamak o çocuk kalbine haksızlık olurdu. Okul yerine doktorumuza gittik, muayene olduk. Muayenede bir bulguya rastlanmadı, doktor yine de emin olmak için idrar tahlili, yapabilirsek de kaka tahlili istedi.

İndik aşağıya laboratuvara, idrar kabımızı aldık, tuvalete gittik. Tabii ki de kaba yapmadın, çünkü tuvaletin yoktu ve ikimizde iki büklüm duruyorduk. Yani ben kendim bile kaba zor yaparken sana nasıl yaptıracağım acaba diye kara karar düşünüyordum ki yaptıramadım zaten. Çıktık tuvaletten, gittik su sebilinin başına iç babam iç, iç babam iç. Sonra tekrar gittik yine yapamadık. Bu sefer ben biraz gerildim, of pof yaptım azıcık, kusura bakma. Neyse bir daha çıktık. Yine su sebilinin başına. İçimdeki inatçı koç burcu kadını çıktı ortaya, o çiş kaba yapılmadan hastaneden çıkılmayacaktı. E tabii sana bunu yansıtmadım, o kadar acımasız değilim. Kendi içimde bir inatlaşma yaşadım işte. E o kadar suyu içince tuvaletin geldi tabii, koştur koştur yine tuvalete yollandık. İlk beş on damla kaba gelince bir "ohhh" çekmişim, "aallaaah deniz tamam kızım süper oldu yeter bu kadar, süpersin" dedim, suratıma baktın, "daha bitmedi ki" dedin, ben "gerisini tuvalete yapabilirsin" dedim, sen "hayır annecim ben hepsini kaba yapmak istiyorum" dedin. Öyle bakakalmışım suratına kızım ya, hayır vazgeçmedin. Sen söylediğin şeyden vazgeçmezsin böyle bir özelliğin var, biliyorum, çok yaşadım. Ee sonuç, ben kabı tuttum sen hepsini kaba yaptın, arada kaçtı gitti tabii de. Halimiz bombaydı yani. Sonuçlar temiz, ağrının psikolojik olması dışında bir sağlık problemin yok. Psikolojik ağrılar için de bir doz anneanne ziyareti ayarladım, dün geldi...

20 Şubat 2012 Pazartesi

Yine çok güldüm, komiksin ama....

Yine suratına suratına tükürüklü kahkahalar patlattığım bir diyalog daha...

Önce kısa bir özet geçmem gerekecek, bu diyaloğu oluşturan koşullarla ilgili. Kendi isteğinle baleye gidiyorsun. Ben öyle "süper prenses" bir kadın değilim, hiç olmadım da, olamam zaten hamurumda yok, hatta çoğu durumda "hödük" bir kadın olarak da tanımlanabilirim. Dolasıyla, senin baleye gidip "prenses" bir kız çocuğu olman konusunda hiçbir talebim, hayalim ya da idealim yok. Geçen sene okuluna Nisan ayında başlamıştın, kel alaka bir zamanda. Okulda verilen dans (bale de içeriyor) dersine kayıt olmamıştın, ama içinde kaldığından bu sene başında gitmek istediğini söyledin, ok dedik. Ben dışarıda bir aktiviteye katılmanı istiyordum, bunun için 2013 de Mersin'de yapılacak Akdeniz Oyunları için jimnastikçi yetiştirme seferberliği kapsamını araştırdım, pilot okulları buldum hatta bir tanesine seni götürdük ama sonuç fiyasko oldu, çünkü annesi babası çalışan bir çocuk olarak tam zamanlı okula gidiyorsunve okuldan sonra yorgun oluyorsun, okuldan sonra akşam 6 da jimnastiğe de gidince, koşarken düşmen yalpalaman falan beni vazgeçirdi. Neyse, okul dışı aktivite için sana sorduğumda tekrar bale dedin. Biz de seni okul dışında ayrı bir sanat merkezinde baleye yazdırdık. Çok mutlu gidiyorsun, okul dışında bir çevren daha oluyor. Dedim ya baleyle ilgili hiçbir beklentim falan yok, bir müzik aletini çalabilmen konusunda bir beklentim var ama. Baban müzik aletleri konusunda bu kadar yetenekliyken, bu konuda ona çekmiş olmanı umut ediyorum şiddetle. Umarım benim gibi müzik kulaksızının biri olmazsın. Bu yüzden yaşın küçükken bir müzik aleti kursuna gitmeni istiyorum. Gönlümde piyano var, piyano çalan karizma bir hatun olman konusuda histerik saplantılarım olmasa da hayal kurmam çok sakıncalı olmasa gerek. Ya tabii sonuçta "yok ben obua çalmak istiyorum" dersen "eyvallah" diyeceğimden de emin olabilirsin. Neyse, keman dersi veren birinin namını duyduk, ve.....

Anne: Deniz, keman çalmak ister misin??

Deniz: Ben keman çalmayı biliyorum ki. Böyle koltuk altına koyuyorsun, sonra testereyle böyle böyle çalıyorsun. (el ile gösteriyorsun ve çeneni omzuna değdirmeye çalışırken söylüyorsun bunu)

Tükürükler saçaraktan güldüm gülmesine de, acaba boş hayaller peşinde miyim......:)

15 Ocak 2011 Cumartesi

Ateşli kızım ve onun ruh pastası babası, kocam vs....

Ben çok sıkıldım senin sürekli hasta olduğunu yazmaktan, ama yine hasta oldun. Böyle hastasın şöyle hastasın demekten kendim yoruldum valla, takılmış plak gibi aynı şeyi söyleyip duruyorum gibi geliyor, iki yazıdan birinin konusu "hastalık" oluyor. Geçen hafta Çarşamba akşamı kullandığın antibiyotik bitti, sonraki Salı yine ateşlendin. Bu sefer bayağı ciddiydi. Ancak bu akşam düşürebildik ateşini, bu da demek oluyor ki 3 gün boyunca ateşin bir yükseldi bir düştü. Calpol içince düşen, etkisi gecince çıkmaya başlayan türdendi bu sefer ki bizi bayağı bir yordu. 3 gündür hepi topu günde 3-4 saat uyudum, o da aralıksız değil, saat başı uyanarak. Öyle ki artık bugun öğleden sonra ofiste birşeyler soranlara bön bön bakıyordum. Şu anda da sana ilaç içireceğim diye bilgisayarın başında duruyorum. Baban uyuyor, o neredeyse 24 saatten fazla uyumadan durdu.

Pazartesi gecesi bir anda ateşlenince, içimiz vıkvıklandı tabii. Uyumadık, uyutmadık. Sonraki gün de endişeli geçti, anneanni çapırdık. Ve, beklenen an geldi, baban dün gece yine psikopata bağladı senin ateş bir kez daha çıkınca. En son gece 3 te babanın canhıraş öfpöfleriyle uyandım, sandım ki sana bir şey oldu, öyle bir pöfleme yani. Kalktım bir hışımla, dedim "ne noluyor", baban demez mi "bu çocuğun kalbinde üfürme var, steteskopumu bulamıyorum hastaneye gidip alıp geleyim". Ses tonundan ve yüz ifadesinden psikopata bağladığını ve sana kimbilir hangi latince isimli hastalığın tanısını koyacağını anladım ama ses etmedim. Zira bu tip anlarda ben bir "gık" desem olay çıkıyor. Neyse, aldı geldi, dinledi kalbini. Başladı evde dört dönmeye "bu çocukta üfürme vaaar, kalp romatizması oldu bu çocuuuuk, o yüzden düşmüyor ateeeş, anaaaaaaaammmm, ne yapacağız, kalp kapakcığının değişmesi lazımmmmm". Babana birşey diyemeden, babandan aldığı gazla anneannen başladı ağlamaya "ayyyyy verdiniz bu çocuğu kreşee, yaktınızzz, vaaay anaaaammm". Ben kafamı bir ona bir buna çevirip mal mal bakarken, bütün bu diyaloglara gecenin 3 ünde şahit oluyor olmana acaip sinirlendim ama yine tuttum kendimi. Seni eğlendirmeye falan çalıştım. Sonra ne olduğunu tahmin etmek zor değil tabii, saat 4.30 da hastaneye gittik, kalp damar cerrahisine ve baban kalbine eko yaptı. Yanında da baş asistan arkadaşı vardı. Baban eko yaparken "baak işte üfürme vaaaar" derken, diğer asistan arkadaş "arkadaşım yok ben göremedim, az birşey var o da gripten" demekte ama baban dinlememekteydi. En sonunda ikna oldu baban ve eve döndük sabah 6.30 da. İki saat uyuduk çocuk enfeksiyon hastalıklarında Profesör Bülent Bey'e gittik. Adam seni güzel muayene etti, "kreşe başlayınca oluyor böyle, normal" dedi, yine de her ihtimale karşı bir sürü kan tetkiki istedi. Oradan çıktık kardiyolojideki profesöre gittik, "birşey yok, kalbi sapasağlam" deyince ben artık gözümden yaşları bırakıverdim gizli gizli. Neyse sonra işe gittim. Akşam üstü babanla konuştuk, allaam yaa hala demez mi "bu çocukta kesin birşey var" diye, pes dedim yaa pes. Sonra bir de Medicana'da bir doktora gittik, "kreşe başlayınca bağışıklık sistemi güçlenene kadar 15 günde bir ateşli vaka geçirilebilir" yanıtıyla döndük, ha bir de oradaki doktor da aynı okuldan mezunmuş, babana "hocalarımıza göstermişsiniz ya, biz herşeyi onlardan öğrendik, buraya niye geldiniz" demiş, ay ağzını öpeyim doktor hanım demek için ayrıca uğramak istiyorum kendisine :) Bütün bunlarında sonuç, yine çok hastasın, yine bir dolu ilaç içiyorsun, bir de demir eksikliğin varmış ona da ayrı ilaç verdiler.

Yoruldum ben çok bu hastalık olaylarından, bezdim yani o derece. Hastalıkla uğraşmak bir yana, bir doktor olarak soğukkanlı bir şekilde bizi sakinleştirmesi gerekirken panikten paniğe koşan baban öyle bir yoruyor ki beni anlatamam. Şimdi bir sonraki yazım kesin "baban seni kreşe yollamak istemiyor" konulu olacak, var mısın iddiaya??

17 Aralık 2010 Cuma

Kardelen kızı...

Hala hasta olmandan tırsan babanın inadını aşamadım. Bu hafta da henüz iyileşmediğin teşhisi konarak evde dinlenmen gerektiği üzerine bir sürü nutuk dinledim, malum sınava gireceğinden kırdım dizimi boyun eğdim, zira dırdır edemeyecek bir zaman diliydi bu, ses etmedim o yüzden. Bu hafta da okula gönderilmedin. Halbuki hasta masta olduğun yoktu. Her hasta olduğunda 2 hafta okula gitmezsen, bu okula nasıl alışacaksın bilmiyorum. Sürekli üstüne düşülen aman hasta olacak diye üstüne titrenen bir prenses modeli olmanı istemiyorum ben yahu. Kreşe giden çocuklar ilk sene sürekli hasta oluyor, herkes bunu haykırıyor ama bunu babana anlatmak neredeyse mümkün değil. Her gün okuldan arayan öğretmenine kızımız hasta gelemiyor demekten helak oldum zaten kadın 1 haftanın sonunda kibarca "çüş" dedi, e haklı tabii ne diyim,  ben de kibarca "babası psikopat" dedim çıktım işin içinden. hehe...ay birşey değil bu seni üniversiteliler alkol falan alıyormuş diye de okula göndermemeye kalkar mı acaba...hey allahımmm...

3 Aralık 2010 Cuma

Kreşte tam bir hafta...ve annenin çelişkiler yumağı...

Hastalığının geçmesi ile birlikte bu Pazartesi tekrar başladın ya kreşe, bu hafta tam zamanlı gittin ilk defa. Bütün bir hafta tam saatinde gidip geldin. Halen gitmek istemiyorsun ama, akşamları çok yorgun geliyorsun dolayısıyla erkenden uykun geliyor ama yatmak istemiyorsun, seni yatmaya ikna edene kadar vakit yine geçiyor, geç yattığın için sabah kalkmakta çok zorlanıyorsun, sabahları uykunu alamamış olduğun için sürekli mızıklıyorsun, kreşte öğretmenine "ama benim çoook uykum vaaar" diyormuşsun, geçen gün aradı beni "deniz'in erken yatması gerekiyor" dedi ve böylelikle öğretmeninden ilk uyarıyı almış olduk. Bundan sonra uyku saatin 21.00, zaten o saatte sen iyicene yamulmuş oluyorsun.

Benim hala içim zıp zıp ediyor sen kreşteyken, hala "çocuğunu terketmişlik" duygusunun üstesinden gelemedim. Bir de sürekli bir tırsma içerisindeyim yine hasta olacaksın diye, akşam eve geldiğimde sürekli ağzına faydalı yiyecekler tıkıştırmaya çalışıyorum psikopat anneler gibi. Meyve ye, pekmez iç, ceviz ye, yoğurt ye vsvsvs. Bir de gelir gelmez çantanı hazırlıyorum artık, her gün birşeyler götürmen gerekiyor kreşe, geçen gün pijamalarını unutmuşuz zaten, rezalet yani. Bu rezaleti de paylaşım günü için Çarşamba gecesi yaptığım ve süper güzel bir şekilde süslediğim kurabiye adamlarla unutturdum artık, tabii gecenin bir saatine kadar gözlerimden uyku akaraktan elimde renkli kremalarla boğuştum o ayrı. Offf herşeye yetişmek ne kadar zorrrr...

Kreşten önce gece yatış saatin bazen gece onbiri buluyordu, o zamanlarda şikayet ediyordum. "Bu çocuk çok geç yatıyor" diye, çünkü işten yorgun argın gelen bünye seninle ancak 2 saat koşturabiliyor ve bir süre sonra yorgunluktan ve kendine hiç vakit ayıramamaktan sinirler geriliyordu. Şimdi kreşe başladın, ve akşam dokuzda yatıyorsun, e ben eve zaten 19.30 da geliyorum. Ve yine şikayet ediyorum, artık beraber geçirecek çok az vaktimiz kalıyor diye. Eskiden yaptığımız şeyleri artık neredeyse hiç yapamıyoruz hafta içinde. Öyle de şikayet ediyorum böyle de şikayet ediyorum,hem seninle olmak hem çalışmak istiyorum, ve bu çelişkiler yumağı büyüyor da büyüyor.....

21 Ekim 2010 Perşembe

Kreşe başlıyorsun....

3 yaşına yaklaşmanla birlikte kreşe versek mi vermesek mi, versek de hangisine versek, ne yapsak ne etsek diye bütün yaz düşündük. Anne ve babanın ortak özelliklerinden biri olan önemli kararları erteleyerek son ana bırakma, vakit olarak sıkışıp kalınca da ani kararlar verme durumları bu süre zarfında ayyuka çıktı. Ankara'da ne kadar kreş varsa hepsinin web sitesine girdim baktım, bizim evden gidilmesi kısmen rahat olan semtlerdeki kreşleri aradım konuştum. Kimi maddi olarak uymadı, kiminin sabah saati uymadı, kiminin akşam kapanış saati uymadı. Bizim için en makul şartlara sahip olan Sultana Kreş e gittik bir gün iş çıkışında. Gezdik dolaştık, ilk başta ben bu kreş olayını hiç sevmedim, ama sonradan birkaç arkadaşla yaptığım görüşmede hoşuma gitmeyen herşey bütün kreşlerde varmış :) Sanırım benim hoşuma gitmeyen asıl şey kreşin bir "ev" olmamasıydı, insan evinde çok rahattır ya, kreşe gitmek bana işe gitmek gibi geliyor şu an, işteyken hep evde olmak ister ya büyükler. Oysa bugün gidince gördük ki, sana pek de öyle gelmeyecek. Öğretmeninle tanıştın, arkadaşlarınla tanıştın. Onlarla beraber ikindi kahvaltını yaptın, sonra artık gidiyoruz diyince de gelmek istemedin. Eeve dönerken arabada, "ben okullu oldum" dedin sürekli. Öğretmenini dakkasında sevdin. Akşam yemeğinden sonraki diyaloğumuz hemen aşağıda:

Not: Deniz anne ve babayı şap diye dudağından öpüyor. Hatta bazen hızını alamayıp herkesi öyle öpmeye başlayınca, anlattık "yanağından öp insanları, böyle daha sağlıklı" diye....

Deniz anneyi oyun oynarken şap diye dudağından öper.

Anne: Denizcim, okulda dudaktan öpme tamam mı, yanaktan öp!!

Deniz: Kimi?

Anne: Arkadaşlarını, öğretmenini...

Deniz: Neden? (Beklenen soru, bakalım cevap hazır mı?)

Anne: Çünkü karşındaki insan hasta ise mikroplar sana da geçebilir.

Deniz: Ben bugün öğretmenimi dudağından öptüm.

Anne: Anne ve baba dışında kimseyi öyle öpme, tamam mı?


Deniz: İyi de anneciiiiim, öğretmenim kimse değil kiiiii....
 
Anne: ....................(kal gelme yaşamakta)
 
Burada alınacak ders ve asıl verilmesi gereken cevap şu sanırım:" Denizcim, sen hastaysan sendeki mikroplar da onlara geçebilir...) Başka ne diyebilirim ki?
 
25.Ekim itibariyle "okullu" oluyorsun, başarı kadar bol şans da diliyorum sana. Ve erken kalkıp erken yol alanlar topluluğuna hoşgeldin diyorum....
 
Bir de söylemeden geçemeyeceğim, anne ve baba olarak bize bir hüzün çöktü anlatamam, sanki üniversiteye başka bir şehre yolluyoruz seni, ya da ayrı eve çıkıyorsun falan gibi bir moda girdik ki sorma. Hatta bir ara dokunsan ağlayacaktım o derece, anneannen desen iyicene bunalım oldu, evham oldu, hatta kreşi gezerken aşçıya "bulaşıkları nasıl yıkıyorsunuz, elde mi makinada mı?" diye bile sordu. Hehe..

12 Ekim 2010 Salı

Sorunlara Yaklaşım

Artık neyin doğru neyin yanlış, evimizde ne kabul edilebilir ne edilemez, anne ve baba neye izin verir neye vermez çok iyi biliyorsun. Bazen buna göre davranıp bazen de sanki yeni bir durumla karşılaşmış gibi davranıyorsun. Senden bir şeyi yapmamanı istediğimizde ve/veya yanlış bir şey yapman üzerine seni uyardığımızda takındığın garip bir hal var. Eğer canın dinlemek istemiyorsa, yapmak istemiyorsa, yemek istemiyorsa tüm sözlerimize kulağını tıkıyor, duymazlıktan geliyor, hatta sanki hiçbir şey söylememişiz gibi başka bir şeyler ilgilenmeye başlıyorsun, ya da kabahatini örtbas etmek için bizim dikkatimizi başka yere çekmeye çalışıyorsun. Sorunları görmezden geliyorsun başka bir deyişle, yüzleşmiyorsun. Bundan anne ve baba olarak çok rahatsız ve endişeliyiz. Bunun seni büyüyünce nasıl etkileyeceğini düşündükçe endişe duyuyoruz, büyüdüğünde arkadaşlarınla, sevgililerinle vb. ilişkilerinde sorunlara bu şekilde yaklaşırsan hem senin hem de seninle birlikte olan insan için çok sıkıntılı olacak. Örneğin sevgilin karşında “şunu şunu yapman beni rahatsız ediyor” diye debelenirken senden gelen cevap şöyle olacak “hayatım yanımızdan geçen adamı gördün mü, dört kulağı vardı”; ya da ev arkadaşın “denizcim, kişisel eşyalarını salonda bırakma lütfen” diye bir uyarıda bulunduğunda senden gelen cevap “aaaaaaa gel de bak dışarıdan dinozor sürüsü geçiyor” olacak diye korkuyoruz.

Bu davranışların nedenlerini biliyoruz aslında, sana karşı bazı davranışlar bu doğrultuda olduğundan sende bu davranışı benimsedin, örneğin yemeğini yememek için ağzını kilitliyorsan, yemeği yeme üzerine odaklanmak yerine, senin dikkatini başka yöne çekip ağzını açmana yarayacak yöntemler gelişti, “aa deniz kuşa bak nasıl uçuyor” gibi, sen kuşa baktın yemeğini yedin. O zamanlarda pek de önemli görünmeyen bu davranış şeklinin etkileri şimdi sende bu şekilde kendini gösterince, nasıl düzelteceğimizi düşünüyoruz kara kara. Bu yazıyı okuyan anne ve babalara önerim, çocuğunuzun yeme, içme, uyuma, tuvalete gitme vs. gibi konulardaki sorunları ile hem siz yüzleşin hem de çocuğunuzu yüzleştirin, bu çok uzun vakit alabilir, büyük sabır gerekecek mutlaka. Zamanımız koşullarında bunun çok zor olduğunu da biliyorum, işten geliyorsunuz yorgun argın, zaten vakit az, iş çok, çocuğunuz yemek yemekte direniyor; işin kolayına kaçıp tv karşısında yedirmeyin yemeğini, misal, önüne bir kitap açıp “aaa tavuk ne yapıyormuş” diye de degil, ya da eline verdiğiniz bir oyuncağa, önünde şaklabanlıklar yapan bir ebeveyne dikkat çekerek değil, sadece yemek yemeye yoğunlaşın. Çocuklar küçükken beslenmelerine çok dikkat etmek gerekiyor doğru, ama küçükken ortaya koyduğumuz tüm davranışlarla farkında olmadan şekillendiriyoruz onları. Yemek konusunda “aman yesin de..” bakış açısı çok yanlış, sanıyoruz ki bebekken bu şekilde yesin kendini farkına varınca öğretiriz, yok öyle birşey.  Unutmayın ki, önemli olan yemek yemesi değil.  Yemiyorsa bırakın, sonra tekrar uğraşın ama yesin diye dikkatini başka ilgili çekici konulara yönlendirmeyin çünkü büyüyünce aynı davranış şeklini size yapıyorlar. Şimdi ben bunu nasıl aşacağımı bilmiyorum, kreşe başlayınca düzeleceğini ümit ediyorum. Bu soruna nasıl yaklaşacağımız konusunda fikri olan utanmasın bir yorum yazsın sevabına…

29 Eylül 2010 Çarşamba

Anneyle Özdeşleşme…


Bu yaşa kadar hep baba düşkünü oldun, baba eve gelince beni sattın, “sen git babam gelsin” dedin, çoğu şeyi yapmak için babayı tercih ettin. Ben bu duruma çoğu annenin aksine hiç bozulmadım, çünkü biliyorum ki babasıyla iyi iletişim içinde olan kadınlar güven sorunu yaşamıyorlar, hem arkadaşlarıyla hem de sevgilileriyle daha sağlıklı ilişkiler kuruyorlar (tabii anne ve baba arasında iyi bir iletişim olduğunu varsayarak…) . Bu yüzden beraber yaptığınız etkinliklerde hiç maydonoz olmadım, sen beni kovaladığın zaman hiç içerlemedim de bu yaz her şey değişti. Neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde tüm yaz tatili boyunca “annem gibi olucam”, “annem bunu giydi ben de giyicem”, “annem gibi makyaj yapıcam”, “kirem surucem” gibi ben ne yaparsam yapmaya çalışma moduna girdin. Ben bu durumda şok oldum tabii. Bir süre ne yapacağımı bilemediğim gibi, anne olduğum gerçeği şaaap diye suratıma iniverdi. “Ne yapsam yapacak, ne söylesem söyleyecek, neyi sevsem sevecek misin, aman tanrım ne büyük bir sorumluluk bu” gibi endişelerim ayyuka çıktı. Ama kolay uyum sağladım, hatta bu sayede bazı hareketlerime, konuşmalarıma çeki düzen verdim bile diyebilirim. Hatta itiraf ediyorum, bu bana öyle iyi geldi ki. Artık kolay sinirlenmemeye, daha düzgün konuşmaya, daha sabırlı olmaya, suratsızlık yapmamaya, barış içinde olmaya, daha çok okuyup daha çok yazmaya çalışıyorum, kısacası sana iyi örnek olmak için elimden geleni yapıyorum, bazen ipler elimden kaçıyor tabii, gıcığın biri oluyorum ama ben de insanım sonuçta di mi?

Bu özdeşleşmeye örnek bir olay anlatayım hemen. Ayvalıktayız deniz kenarında. Sen yüzüyor, oynuyorsun. Sürekli suda olduğun için arada bir kuru mayo giydiriyoruz sana. Yanımıza çağırdık seni. Bikinin üstünü çıkarınca içinden 2 tane taş düşmesin mi!!!! Şok olduk tabii, baba "bunlar ne kızım" diyince, senden gelen cevap üff sen de hiçbir şey bilmiyorsun herşeyi bana soruyorsun yüz ifadesiyle geldi "Meme yaptım kendime, annem gibi".

Şon birkaç gündür sabah uyanınca ben işe gitmiş oluyorum ya, anneannene ağlıyormuşsun "annem işee gitmeeesinnn" diye. Geçen akşam sana söylemiştim "ben çalışmayı seviyorum (ya tamam şu sıralar çalıştığım şirketin ahmaklığıyla ilgili sorunlarım var ama genel olarak işe gitme eyleminden bahsediyorum, hehe), seni de seviyorum, o yüzden haftaiçi işe gidiyorum akşamları ve haftasonlarımı da seninle geçiyorum. Ayrıca para da kazanıyorum." dedim. Off umarım doğru bir yaklaşım olmuştur.

14 Eylül 2010 Salı

Özledim...

Ay çok özledim ya, artık gel tatilden..

27 Ağustos 2010 Cuma

Çüçü & Tata

2 yaşından beri seninle gezen, arada bir ortaya çıkan hayali arkadaşlarının isimleri Çüçü & Tata. İlk ortaya çıktıklarında biraz endişelendik, çünkü karşında olmayan bir kişiyle konuşuyordun, işin garibi o da senle konuşuyordu. İlk ortaya çıkan Çüçü’ydü. Endişelerimizi olumsuz dile getirmedik ilk başta, sana sorduk Çüçü kim, ne yapıyor, nasıl biri diye. Sen tarif ettin bize, bazen bir erkek olarak bazen bir kız olarak, bazen uzun saçlı bazen kısa saçlı. Sonra psikolog arkadaşımız Rabia teyzeye sorduk, nedir bu hayali arkadaş, nasıl davranmalıyız diye. Hayali arkadaşınla iletişimine izin vermeli, hatta biz de katılmalıymışız, bu senin dile getiremediğin endişelerin veya isteklerin dile getirilme şekli olabilirmiş. Gerçekten de Çüçü senin yapmak istemediğin veya istediğin şeyleri dile getirme aracınmış. Şöyle ki, sevmediğin bir yemek konusunda “Çüçü bunu yemeyi sevmiyor” diyordun bize, veya “Annecim, Çüçü’de bunu çok seviyor” diyordun. Bir süre sonra Çüçü’yü bizde kabullendik. Kendi kendimize çağırmıyoruz Çüçü’yü tabii, sen var olduğunu söylediğin anda bizde tamam Çüçü’de bundan yesin diyip hayali olarak ona da koyuruz yemeği, ya da herhangi başka bir şeyi. Sonradan ortaya Tata çıktı. Bazen Çüçü, Tata ve sen hep birlikte oynayıp sohbet ediyorsunuz, bazen sadece Çüçü veya Tata seninle oluyor. Bu durum bu yaza da damgasını vurdu. Bu yaz biraz daha değişti Çüçü ve Tata ile olan ilişkin. Önceden sadece senin sevip sevmediklerin Çüçü ve Tata’yı ilgilendirirken, şimdi artık onlar da ayrı bireylermiş gibi davranıyorsun. Örneğin, arabada yolculuk ederken arkada yalnız oturduğun zamanlarda Çüçü ve Tata ile konuşuyorsun. Konuşma konuları farklı farklı. Bazen onlara bağırıp azarlıyorsun, bazen nefret ediyorsun, bazen öğretiyorsun, bazen çok seviyorsun. Yanında başka çocuklar olduğu zaman Çüçü ve Tata olmuyor. Sanırım Çüçü ve Tata sana sosyalleşmende destek oldu, hiç tanımadığın yerlerde tanımadığın çocuklarla oynamak ve tanışmak senin için güç değil. Bir de ek olarak Çüçü ve Tata bizi telefonla arıyor. Örneğin otelde biz hazırlanırken sen elinde oyuncak telefonun Çüçü veya Tata’yla konuşuyor, sohbet ediyorsun. Sonra “Babacım, Çüçü senle de konuşmak istiyor” diyorsun, biz de alıp halini hatırını soruyoruz Çüçü’nün. Ama fazla uzatmıyor, “Çüçü kendine iyi bak, biz şimdi Deniz’le gezmeye gidiyoruz” dediğimizde telefonu kapatıyoruz ve Çüçü gidiyor. Beni endişelendiren bir takım durumlar oldu bu tatilde, bunları tatil dönüşü bir doktora mutlaka danışmalıyız diye düşündüm. Bir tanesi arabanın arkasında senin Çüçü’yü deli gibi azarlanmandı, sürekli Çüçü’ye bağırıyordun. En sonunda ben dayanamayıp “Denizcim Çüçü’yü neden sürekli azarlıyorsun” dedim, sen “Yapma diyorum yapıyor” dedin, ben de “Düzgünce rica edersen yapmaz, bağırıp azarlamana gerek yok” dedim. Bu konuşmamız biraz etkili oldu aslında ama yine de araştırmak lazım (ben de anne olarak Çüçü’yü amma da bağrıma basmışım..). Diğer endişe konum ise şöyle gelişti. Alaçatı’da yemek yiyoruz, hepimiz keyifliyiz. Sen masaya oturdun, bir süre sonra “bırak diyorum bıraksana” dedin kendi kendine. Baban “Ne oldu?” diye sorunca, senden gelen cevap “Çüçü saçımı çekiyor” oldu. Biz de kaldık öyle. Daha önce hiç fiziksel temas olmamıştı hayali arkadaşlarla, bu bizi biraz endişelendirdi açıkçası. İnternetten bakındım da biraz yanında arkadaşların varken hayali arkadaşlarınla oynamakta diretiyorsan bu problem olabilirmiş, fakat sende böyle bir durum kesinlikle yok. Bakalım Çüçü ve Tata’yla daha ne gibi maceralar yaşayacağız?

Kabızlık Sorunu…

Büyüdüğünde, ergenlikte falan büyük ihtimalle, yazdığım için bana uyuz olacağın bir başka konu da bebekliğinden beri yaşadığın kabızlık sorunun. Henüz küçük bir bebekken bile kabızlık çekiyordun. Bütün yaz da kabızlık sorunuyla cebelleştik durduk. Yaz başında çektiğin kabızlık nedeniyle poponda çatlama oldu. Ve canın yandığı için de tuvaletini tuttun ve daha fazla kabızlık çektin. Doktora gittik tabii bunun sonucunda, 3 gün lavman uygulaması yapıldı, 15 gün boyunca günde 3 defa sıcak suya oturma, ve sabah akşam Sokol tedavisi verdi doktor, bir de çatlak için Anestol pomad kullandık. Lavman denilen şey popoya serum takmak oluyor bir nevi, oldukça rahatsızlık verici. Kakanın yumuşaması için popoya serum takılıyor ve içindeki sıvı yukarıda tutularak popoya akışı ağlanıyor. Lavman da çok işe yaramadı açıkçası. Suya oturma, Sokol ve Anestol daha iyi çözüm sağladı. Yaz boyunca kabızlığı önlemek için her sabah kahvaltıdan önce 3-4 incir yediriyoruz sana. Bir de yediklerine dikkat ediyoruz, meyve sebzeyi bol tüketmeni sağlıyoruz. Sanırım bu sorun senin hayatın boyunca peşini bırakmayacak.

Caillou

Caillou çılgınlığı aslında son günlere ilişkin bir konu değil başlangıcı geçtiğimiz kış. Ben de bir arkadaştan duydum, Caillou diye bir oğlan varmış ve çizgi filmlerini senin yaş çocuklar çok seviyorlarmış. Neyse, biz de aldık tabi, kimmiş bu Caillou diye. Gerçekten de yayınlanan çoğu çizgi filme göre Caillou abartısız, gerçeğe yakın karakterlerden oluşan bir çizgi film.. En azından süper kahramanlar, konuşan bir maymunla gezen kız çocukları, 90-60-90 denizkızları ve prensesler içermiyor. Bunda da var rahatsız edici konular tabii. Caillou yazar Christine L'Heureux ve çizer Hélène Desputaux tarafından 1990 da yazılmış bir çocuk kitabı serisiymiş aslında. 9 aylık saçsız bir bebeğin maceraları olarak başlamış. Daha sonra kitaplar Kanada’da çizgi film olarak yapılmış 1997 de. Çizgi filmler yaklaşık 10 dakikalık bölümler halinde, her bölümde tek bir konu işleyecek şekilde yapılmış. Zaten çocukların dikkat süreleri de çok kısa olduğundan bütün konuya odaklanabiliyorlar. Bütün bölümler, bir büyükannenin iki torununu yanına çağırıp “bakalım Caillou bugün neler yapıyor, okuyalım” diyerek Caillou kitabını eline almasıyla başlıyor. İlk bölümlerde Caillou kitaptaki gibi 9 aylık degil, 3 yaşında. Sezonlar ilerledikçe de büyüyor. İlk sezonda Caillou tek çocuk, annesi ve babası var. Arada bir büyükannesi ve büyükbabası da oluyor bölümlerde. Daha sonraki sezonlarda Caillou’nun bir de kızkardeşi oluyor. Caillou uyumlu, arada bir yaramazlık yapan, hayal gücü geniş bir çocuk, işlenen konular evrensel, annesi çalışıyor (baba da arada bir işe gidiyor aslında ama bazı bölümlerde Cailllou evde hep babasıyla kalıyor, belki ben bir yerlerde bir şey kaçırmış olabilirim..), anne ve baba olaylara oldukça mantıklı ve güzel açıklamalar getiriyor, bu açılardan sempatimi kazanmıştı. Fakat, gel gör ki, Caillou’nun anne ve babası acaip sabırlı tipler, her şeyi büyük bir sabırla ele alıyorlar, Caillou onların açıkladığı hiçbir şeye itiraz etmiyor, herkes birbirini anlıyor, kimse çatışma yaşamıyor. Birkaç izlemeden sonra sinir olmaya başladım bu duruma. Caillou sıradan zevkleri olan, annesi ve babasıyla sıradan şeyler yapan ama bunun yanında olağandışı ve tozpembe bir yaşama sahip bir çocuk aslında. Sunulan bu uyumlu, kavgasız aile bir takım beklentilere veya hayal kırıklıklarına yol açar mı endişesi taşıyorum tabii. Bir de 2-3 yaş çocukları belirli bir konuyu takip edemiyorlar, ne görürlerse taklit ediyorlar ve aynen Cemile’de yaşadığımız konuyu ve çözümü anlamadan baş karakteri taklit durumları ortaya çıkıyor, Çüçü ve Tata’da böyle ortaya çıkmış olabilir mi çok bilemiyorum ama bu da ayrı bir endişe kaynağı benim için. Yine de bunlar senin Caillou seyretmen için bir engel değil bence, ortada bir sürü sapır saçma çizgi film yanında Caillou o kadar masum ki. Bizim tüm kışımız Caillou ile geçti, tabii ki de belirli süre seyretmek kaydıyla. Caillou şu sıralar acaip ünlendi, Caillou desenli yatak örtüleri, tişörtler ve daha bir sürü ticari malzeme ile pazarlanıyor, cılkı çıkmaz umarım.

20 Temmuz 2010 Salı

Cemile Serisi..

İlk önce bir iki kitabını aldım Cemile'nin, baktım sevdin hepsini sipariş ettim.Çizimleri oldukça güzel. İşlenen konular bütün çocukların ilgisini çekecek nitelikte. Fakat, bir iki okumadan sonra ben Cemile'ye ve kitabın diline kıl olmaya başladım. Şöyle ki, serinin çoğu kitabında başlık olumsuzluk vurguluyor, "Cemile çişini altına yapıyor", "Cemile kötü söz söylüyor", "Cemile uyumak istemiyor", "Cemile oyuncaklarını paylaşmak istemiyor" gibi. Bu bana bir süre sonra itici gelmeye başladı, daha kitap başlarken çocuğa olumsuzluk sinyallerinin gitmesi beni rahatsız etti. Bir de sürekli burnunun dikine giden ve her seferinde yanılan bir çocuk imajı çizilmiş. Cemile herşeye itiraz ediyor,onu yapmak istemiyor, bunu yapmak istemiyor böyle huysuz bir çocuk profili çiziyor her seferinde. Bir de acaip ağlak, herşeye ağlıyor, herşeye surat asıyor. Cemile'nin annesi ise böyle histerik bir tip, hiçbir şekilde, ne diyaloglarda, ne de çizimlerde sıcak, hoşgörülü, sevecen, güven veren bir anne olduğu hissi vermedi bana. Hep mesafeli, hep uzak kalan bir anne modeli beliriyordu her okuduğumda. Söylemek istediğimi tam ifade edebildim mi bilemiyorum ama Cailliou'nun annesi ile karşılaştırdığımızda yoksun bir kadın Cemile'nin annesi. Baba ise silik bir tip, serinin çoğu kitabında da yer almıyor zaten. Cemile'nin yaptığı yanlış davranışların anlatımı fazlasıyla uzatılmış, bunun yanında genellikle kitapların sonunda anne ve baba tarafından dile getirilen doğru davranışlar, eğitici söylemler ise çok kısa geçilmiş. Zaten çocukların dikkat süresi bu kadar kısayken, eğitici ve öğretici kısımların alelacele son sayfaya atmak beraberinde şunu getiriyor: çocuğun dikkati hep Cemile'nin yaptığı olumsuz noktalara takılıyor, ve aslında bu hareketin yanlış olduğu dersini almıyor çocuk. Bunun  dışında iç çamaşıra alenen "kilot" denilmesine de uyuz oldum. Çocuk kitabında çok da alakasız bir yerde Cemile neden kilotla gezer, şort de başka bir şey de değil mi? Son olarak Cemile'nin doğru beslenmeyi öğrenmeye çalıştığı kitapta, Cemile sayfalar boyu hep abur cubur yer, kilo alır ve o annesi olacak kadın birgün demez "kızım bak sana ıspanak yaptım, sebze al da ye". Sonra, birgün arkadaşlarıyla okulda öğle yemeği yiyeceği zaman çantasından tatlı çıkarır Cemile, "ister misiniz" der, kızlardan biri de aynen  şuna benzer bir cevap verir: "aaaa o yağlı şeyi mi yiyeceksin, çok kalorili ve hiçbir besin değeri yok. Ben yemem, yıl sonunda kraliçe seçilmem için dikkat etmem lazım "der. Ben bunun üzerine şoka girip, o kısımları kafadan sallar, kitabı bitiririm ama sonradan açıp bir bakarım ne oluyor diye meraktan, bu Cemile takar kafaya kraliçeliği, anne babasına gider "böyleyken böyle kraliçe olamayacağım, şişmanım". Ben Cemile'nin anne ve babasından "kraliçe olmaman senin gözümüzdeki değeri asla azaltmaz, dış güzelliğin değil iç güzelliğin ve entellektüel birikimin seni daha değerli kılacaktır, vsvs" gibisinden eğitici diyaloglar duymayı beklerken, Cemile'nin annesi "merak etme kızım o zamana kadar sana bir beslenme programı yaparız, bak hep abur cubur yedin böyle oldu, ama düzeltebiliriz" demez mi, şoktan şoka girdim tabii. Bundan sonra anne Cemile'ye besleyici bir rejim programı uygular, sık sık tartılır Cemile, sonunda zayıflar ve kraliçe elbisesi ile son sayfada boy gösterir. Bu da son nokta olur Cemile serisi okumalarında, anne bütün Cemile kitaplarını toparlar. Biz tasvip etmedik ama eden olursa alabilir der, ihtiyacı olan birine verir.