Sinemalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinemalarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2020 Salı

Umudun Tarifi


"Evren hareketi alkışlar ve destekler" diye yazmiş çok değerli klinik psikolog arkadaşım. Çok doğru tabii ama gel de bu karantina günlerinde 120 m2 lik bir evde bunu gerçekleştir. İşin şakası bir yana salondan mutfağa, mutfaktan küçük odaya, ordan yatak odasına derken bir ay geçmiş. Her ne kadar raflarda okunmuş, yarısı okunup bırakılmış, hiç okunmamış sürüyle kitap varken içimdeki kaygı ve endişenin  açtığı odaklanma problemine yenik düşüyorum.

Karantina günlerinin başladığı günlerde Coldplay’in solisti Chris Martin’in evde piyanosunun başına geçerek verdiği mini konser, dünyanın dört bir yanındaki pek çok meslekten instagram kullanıcılarını da harekete geçirdi. Takip etmek istediğiniz canlı yayınlar müzik, sanat, yemek, terapi, spor, sağlık, sohpet bir çok konuda çoğu zaman birbiri ile çakışsada seçim yapmya zorluyor insanı. 

Geçen gün klinik psikolog arkadaşımın instagramda kısa meditasyon canlı yayınına katilmistim. Meditasyon sırasında "kendinizi bir meyve ağacı olarak düşündüğünüzde  gözünüzde hangi ağaç canlanıyor" sorusu karşısında gözümün önünde beliren kiraz ağacı imgesi beni çocukluğuma götürdü.  Babamın bahçemize benim için diktiği kiraz ağacının büyümesini, nisan ayında bembeyaz çiçeklenerek sanki kar yağmış izlenimi vermesini, çiçeklerinin mis kokusunu, çiçekten yeşile dönen koyu kırmızı napolyon kirazlarının lezzetini,  zarif yapraklarının rüzgarda el sallıyormuşcasına titreşmesini sonra yaşam süresinin sona erişini izleyip kendimle özdeşleştirmiştim sanırım. 
Bir süre bu meditasyonun ben de yarattığı duyguları analiz etmeye uğraştım. Japon kültüründe Kiraz ağacının yaşamın metaforik bir simgesi olduğunu öğrendim.Aslında yaşamın her aşamasında öğreniyoruz. Bize bilgiyi veren yeri geliyor bir bitki, bazen bir hayvan bazen bir kitap, film bazen de bir insan oluyor. Yaşam sürecinde ben de belki de bahçemdeki bu kiraz ağacının bana sessizce anlattıkları gibi doğanın  bilgeliğinden, izlediğim yazdığım ve iletişim kurduğum herşeyden kendi gerçeğime ulaşabilirim diye düşündüm.


Ben bu düşünceler içinde anı, bugünü irdelerken seyretmek için seçtiğim bir film, bazen yaşamın bize ne yapmamız gerektiğini, karşımıza çıkardığı tesadüflerin gücü ile anlatma şekli olduğunu düşündürdü. İşte "Umudun Tarifi" Sweet Bean  filmiyle böyle karşılaştım. Film, yönetmenliğini Naomi Kawase'nin yaptığı Durian Sukegawa'nın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanmış. Sukegawa’nın kitabından olduğu kadar Kawase’nin kişisel deneyimlerinden de parçalar taşıyan bu film, küçük bir fırın mutfağında Tokue adlı yaşlı bir kadının “an” adı verilen fasulye ezmesini yapmasıyla başlıyor. Hikaye, fırının sahibi Senataro ile Tokue arasında gün geçtikçe gelişen derin bağa odaklanıyor. Hayatın zorlukları karşısında nasıl ayakta kalınabileceğini, umudun, özgürlüğün, mutluluğun, doğa sevgisinin, masumiyetin, inancın,hayallerin, hayatın anlamı üzerine  uzunca düşünmeye sevk eden harika bir film.   
Beni filmde asıl etkileyen kiraz ağaçlarıyla filmin kahramanı arasında kurulan metoforik bağlantı. Filmden spoiler vermek istemiyorum ama bazı satır aralarına saklanmış sihirli sözcükleri de paylaşmak isterim. 


  • "Mezar taşlarımız olmaz bizim. Bu yüzden içimizden biri öldüğünde ağaç dikeriz. Kiraz ağacı konusunda hepimiz hemfikiriz çünkü Tokue kiraz ağaçlarını severdi.Biz dünyaya onu anlamaya ve dinlemeye geldik. Durum buyken başkası olmak zorunda değiliz. Hepimizin, her birimizin hayatına anlam katan şeyler var. 



  • Seni ilk defa havadaki tatlı kokuyu içime çektiğim haftalık yürüyüşümde gördüm. Yüzünü gördüm. Gözlerin üzgün bakıyordu. Bu bakışın yüzünden sana neden acı çektiğini sormak istedim. Çünkü bir zamanlar bende böyle bakardım. Dükkanına doğru sürüklenirken sanki orada duran bendim. Çocuğum doğsaydı şimdi senin yaşında olurdu. O gün dolunay kulağıma beni görmeni istedim o yüzden ışıldıyorum diye fısıldadı. 



  • Fasülye ezmesi pişirirken fasülyelerin anlattığı hikayeleri dinlerim. Bu fasülyelerin gördüğü yağmurlu ve güneşli günleri düşlemenin bir yolu. Fasülye sırıklarının arasında hangi rüzgar esti?Yolculuklarının öyküsünü dinle. Evet onlara kulak ver. İnanıyorum ki bu dünyada herşeyin anlatacak bir hikayesi var. Gün ışığının ve rüzgarın bile. Belki sen onların öyküsünü duyabilirsin. Belki sebep budur, dün gece çobanpüsküllerini aşip da içeri giren rüzgar anladığım kadarıyla bana seninle konuşmam gerektiğini söylüyordu.



  • Hayatlarımızı kusursuzca yaşamaya çalışırız. Ancak bazen dünyanın  cehaleti tarafından eziliriz. Aklımızı kullanmamız gereken zamanlar vardır. Eminim ki günün birinde kendi düşlerini gerçekleştiren dorayakiyi yapacaksın. Kendi yolunda yürüyecek inancın olsun...



  • Sizi mutlu eden şeyi yapmalısınız. Bu özgürlüğe sahipsiniz..."

Sevgiyle ve sağlıkla kalın
DS






24 Mart 2015 Salı

8 saniyelik ömrümüz



Dünya’mızın bir yılı tamamlaması için Güneş’imizin etrafında bir daire çizmesi gerekir. Bu tur 365 gün sürer, bunu zaten biliyoruz…Bir gün çok sevdiğim biri Güneş’ten bahsetti. Güneş’imiz de, bir yılı tamamlamak için Samanyolu’nun etrafında bir daire çizer. Ve bu yolculuk yaklaşık 255 milyon yıl sürer, dedi… İnanılmaz, değil mi? Eğer hayatlarımızı Dünya’ya göre değil de, Güneş’e göre hesaplarsak bir insan ömrü ortalama 8 saniye sürüyor…


Film bu söylemle başlıyor. Ne kadar çarpıcı olduğunu insan düşününce anlıyor. Güneş saatiyle ömrümüz bu evrende SADECE 8 SANİYE...


Şu sonsuz evrende küçücük hayatlarımıza ne arzular, ne hırslar, ne kızgınlıklar, acılar, hüzünler, kavgalar, kırgınlıklar, dargınlıklar, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, ne sızlanmalar dolduruyoruz. Ne büyümeyi, ne sevmeyi, ne affetmeyi, ne anlamayı ne de mutlu olmayı becerebiliyoruz.Kısacık ömrümüze başka hayatlar sıkıştırarak yaşamaya çabalıyoruz kendimiz olmak varken.


İnsan sadece kendi olabilirse, kendini yaşayabilirse mutlu olur bu evrende. Her ne olursa olsun kendini tanımak, iyini kötünü yüzeye çıkarıp kabullenmek affedebilmek ve sevebilmek.


Hayatını beğenmiyorsan değiştir. Diğer tüm karakterleri değiştirmeye çalışma. Ana karakteri değiştir ve bir büyü gibi bütün hikaye değişsin. Kendi cennetini böyle yaratabilirsin”


Filminde dediği gibi "Çünkü her insanın kaderi kendi çabasına bağlıdır"


Sakın kaçırmayın derim, sevgiyle...




15 Şubat 2015 Pazar

Grinin 50 Tonu



Tek kelimeyle harika. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Konusunun çok iyi olması, tüm dünyada büyük bir hayran kitlesine sahip olmasının yanı sıra, filme bu kadar başarıyla aktarılmış bir senaryo ilk kez izliyorum ve yönetmen Sam Taylor Johnson'ı ayakta alkışlıyorum. Çekimlerin kalitesi, ince bir zevkle seçilmiş müzikleri, erotizmin bile bu kadar zarif anlatımı ancak bir kadının, kaliteli bir kadının elinden çıkabilirdi. Johnsonla aramda görünmez bir bağ olduğunu hissettim.Belki aynı yaşta olmamız ve filmine İngiliz asaletini katmış olması beni bu düşünceye sevkeden. Ayrıca Jamie Dornanın bir irlandalı olması da cabası...İrlandalı erkeklerin çekiciliği başımı döndürüyor. Bir filmkolik olarak gerçekten beğendiğim ender filmlerden.






Grinin 50 Tonu kitabının beyazperde uyarlamasının uluslararası prömiyeri 65. Berlin Film Festivali’nde, özel gala kapsamında gerçekleştirilmiş.





Film, 11 Şubat 2015 tarihinde, Berlin Film Festivali'nde, kitabın yazarı, filmin yönetmeni ve yıldız oyuncuların katılımıyla gerçekleşen gala dahilinde sadece bir kere gösterildi.


E. L. James'in kaleme aldığı ve bu güne kadar 51 dile çevrilen kitabın uyarlaması; 13 Şubat tarihinde sinemaseverlerle buluştu. İlk gösterimde iki seansa da yer bulamayınca bayağı bozuldum. Bugün ancak bilet ayarlayıp seyredebildim ve çok beğendim.




Başrollerini de Jamie Dornan veDakota Johnson paylaşıyor.İkisi de çok başarılı. Eski yazma hevesim olsaydı filmin felsefesine dair uzun bir yazı yazardım ancak şimdilik ona gücüm yok. Daha uzun yazamayacağım ama bu güzel filmi sakın kaçırmayın derim.

Daha fazlası için  www.youtube.com/watch?v=IS47h1PFD3w  ama filmi görmeden yetmez...

Sevgiler DS

18 Ağustos 2013 Pazar

JOBS

Başrolünde Ashton Kutcher’ın yer aldığı film, Apple'ın kurucusu olan ve 2011 yılında pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybeden teknoloji ve endüstri dahisi Steve Jobs'un gençlik yıllarından başlayan hayat hikayesini anlatıyor. Baştan söylemek gerekirse -benim de katıldığım üzere- film eleştirileri, filmin tam bir fiyasko olduğu konusunda birleşiyor. Filmde Jobs'un özel hayatından kesitler, kendini motive ediş şekli, onu yönlendiren kişiler anlatılırken özellikle Jobs'un gençlik yıllarına odaklanılıyor. Yönetmenliğini Joshua Michael Stern'in üstlendiği filmin senaryosunu ise Matt Whiteley kaleme almış. Biyografi olarak son derece ilgi çekici ve ders alınacak bir hayat olmasına rağmen, yılmadan hayallerinin peşinden koşan Steve Jobs'ın Apple ve bugün yaşamımızın birçok aşamasını kolaylaştıran iphone, ipad, itunes gibi icatlara nasıl imza attığı, düşüşlerinin ve tekrar ayağa kalkışlarının mücadelesi, pekte ilgi çekici olmayan, sıradan, karmaşıklıklar içeren bir üslupla ele alınmış olarak çıkıyor seyircinin karşısına. Oysa böyle bir hikaye elinize gelse, yazılabilecekler hakkında siz bile neler hayal edersiniz...

Steve Jobs'un evlatlık olarak verildiği aile tarafından sevgi ile büyütülmüş olmasına rağmen, gerçek ailesinin kendisini terk etmesinin karakterinde yarattığı travmanın üzerine kurulmuş ve tüm hayatı boyunca acımasızlığının, uyumsuzluğunun, bireyselliğinin ve filmde aktarılmaya çalışılan tüm diğer olumsuz davranışlarının kaynağının sebebi olarak gösterilmiş. Daha ziyade fiziksel benzerlik üzerine yoğunlaşılmış, görsel olarak nispeten başarılmış olsa bile, seyirciyi tedirgin eden master uyumsuzluklar var.

Apple'ın filmin çekimine hiçbir şekilde katkısı olmamış. Çekimlerin büyük bir kısmı Hollywood'un kuzeyinde yer alan San Fernando Vadisi'nde yapılmış. Jobs'un gençliğine odaklanan ilk bölümleri ise Jobs'u evlatlık edinen ailesinin garajında çekilmiş. Jobs'un hayatını yaşamaya kendini kaptıran Aston Kuthcer role hazırlanırken yaptığı Jobs'un beslenme şekli olan meyve diyeti yüzünden çok ilginç bir şekilde pankreasında oluşan sorunlar nedeniyle çekimler başlamadan bir kaç gün önce hastaneye kaldırılmış.

Jobs'u Ashton Kutcher'ın oynadığı filmi ilk eleştirenlerden biri Jobs'un ortağı ve Apple'ın kurucu ortaklarından Steve Wozniak olmuş. Wozinak filmin gerçekleri yansıtmadığını fakat ortada aynı zamanda ticari bir proje olduğu için eleştirilerini açıkça yapmayacağını da belirtmiş.

Her şeye rağmen film seyircide etki bırakıyor ancak olması gerektiğinden daha doğrusu olabileceğinden çok daha az.












5 Mart 2013 Salı

ROMANTİK KOMEDİ 2 : Bekarlığa Veda


ROMANTİK KOMEDİ 2 : Bekarlığa Veda
Yönetmen: Erol ÖzBekarlığa Vedalevi
Senaryo: Aslı Zengin, Ceren Aslan
Tür: Duygusal, komedi
Oyuncular: Sinem Kobal, Engin Altan Düzyatan, Sedef Avcı, Cemal Hünal
Yapım: Türkiye, 2013

          Cuma günü akşamı sinema demektir benim için. Vizyonda seyretmeye değer bir film olsun olmasın bir bağımlılık halini almış durumdur bu hayatımda. Neticede sanata olan düşkünlüğüm (hatta bağımlılığım) hayatta insan için kötü olan hiç bir şeye bağımlı olmama bilincine sahip bana sigaranın nikotini gibi ihtiyaç hissettirir.

          Sinema saydam bir film şeridi üzerindeki görüntüler, ışığın yardımıyla bir perdenin üzerine art arda düşürüldüğünde, gözümüz bu görüntüleri hareket ediyormuş gibi algılar. Bunun nedeni beynin, gözün ağtabakası üzerine düşen görüntüyü, görüntü yok olduktan sonra kısa bir süre daha saklamasıdır. Ağtabakadaki yansıma gerçekte göründüğü süreden daha uzun bir süre algılandığından, bir cismin görüntüsü kaybolmadan öbür cismin görüntüsü ağtabakaya düşerse, film karelerinden göze yansıyan her görüntü birbirinin devamı olarak, yani hareket ediyormuş gibi görünür. Bu beynin yarattığı görsel bir hareket yanılsamasıdır.

         Sinema sözcüğü, Fransa'da Lumière Kardeşler tarafından bulunan kameraya, Yunanca "kinima" (hareket) sözcüğünden yararlanarak takılan "sinematograf" (hareketi yazan) adının kısaltılmışıdır. Bu deyim bugün esas olarak, bir olay ya da tezi hareketli görüntüler yoluyla anlatmak için dramatik yapı, sahne düzeni, oyun, konuşma, görüntü çerçevelemesi ve düzenlemesi, kamera hareketleri, dekor, aydınlatma, ses, müzik, kurgu gibi bir filmi yaratan bütün ögelerin en uygun biçimde kullanılmasını öngören sanat ve sanayi kolunu tanımlar.(1)

           Sinema da bu anlamda vazgeçilmezdir benim için. Karanlık bir salonda perdeden yansıyan o yaratıcı soyutluk, beni kendi somut gerçekliğiyle etkiler. Afşar Timuçin de sanatın somuttan gelip, somuta giden bir soyut olduğunu söylemez mi? (2)


İşte dün nedense(!) galası Londra'da yapılan reklamı çokça olan "Kelebeğin Rüyası" filmi yerine, ilkini seyredip sinemadan mutlu çıktığım bir filmin 2.sini seyretmeyi tercih ettim. Aslında itiraf edeyim arkadaşımı kırmamak için istemediğim halde Kelebeğin Rüyası filmi için sözleşmiştik. Ama yer olmadığı sebebiyle (!) bilet bulamayınca içten içten nasıl sevindim anlatamam. Zira ruh halim ağlamaya hiç müsait değildi. Yanlış anlaşılmak istemem ama çok reklamı olan üstelik güvendiğim sinema eleştirmenlerinin olumsuz kritiklerini okuduğum halde merakla gitmek istediğim bir film olmasına rağmen bugün bir filme ağlamak için para vererek gitmek doğrusu hiç işime gelmemişti.
Bu aralar gereğinden fazla ağlamakta olduğumdan ihtiyacım olan gülmek, mutlu olmak Hollywood çakması olsa da akılla düşündüğümde seyretme ihtiyacım olan filmin Romantik Komedi olması gerektiği sonucuna beni götürüyordu.


Sefiller filmini bile seçebilecek halde değildim ki Londra’da yıllarca oynamış müzikalini dinlemiş, müzik ve flm DVD sini almış çok önem verdiğim ve insanlara gerçek anlamda erdemin ne demek olduğunu kanıtlayacak ve almasını bilene önemli dersler çıkarmasını sağlayacak Victor Hugo’nun unutulmaz eserinden sinemaya uyarlanmış olmasına rağmen (!)



Tabii ki yaşanmış bir deamı anlatan ve özellikle şiirlerini çok beğendiğim gerçek bir duygu adamı Yılmaz Erdoğan'ın düşüncelerinden ve birikimlerinden çıkmış "Kelebeğim Rüyası" filminin de O'nun dantel gibi işlediğinden emin olmama rağmen.

Aristonun poetikasında tanımını yaptığı Katharsis'e ulaşma, seyircinin izlediği sahne de korku ve acıma ögelerini kendi başına geliyormuş gibi düşünerek , bu duygulardan arınmasını sağlar. Seyircinin sinemaya ağlamak istediği için ağlamak üzere gittiğini gösterdiğini iddea eder. Aristoya göre tiyatro arınma sağlar çünkü sahnedeki görüntüler insana kendini dışarıdan gösterir.Bir hırsıza "hırsızın başından geçen olaylar"konulu bir görsel sunulduğunda , kendine dışarıdan bakacak ve yaptığının kötü birşey olduğunu anlayacaktır" der. Üstelik Aristo'nun bu iddeası o dönem suçluların islahında kullanılmış bir yöntem olsa da daha sonra Brecht sonradan Epik tiyatro ile bu kurama karşı çıkmış olsa da bu konuda uzman olmamakla birlikte iki düşünür arasında kaldığımı itiraf etmeliyim.



Çokta doğru bir karar verdiğimi filmin çıkışında film öncesi karşılaştığım çok eski bir iş arkadaşımın Kelebeğin Rüyası filminden çıktıktan sonra kurbağaya dönmüş gözlerini görünce anlamış oldum.

Hepinize hep güleceğiniz her ne zorlukta olursanız olun gülmek için bahaneler yaratabileceğiniz anlar dilerim.


(1)Temel Britannica;
(2)EstatikteAnlam ve Yorum Afşar Timuçin


9 Şubat 2013 Cumartesi

LINCOLN


Abraham Lincoln'ün, oğlunun hocasına yazdığı mektup ile başlamak istedim filmi anlatmaya. Her demokrasiye inanan, liberal görüşlü, cumhuriyetçi, demokrat insanın seyretmesi gereken ve bence 12 dal diyorlar ama bu filmde daha pek çok dalın eklenmesi gereken tüm dallarda OSCAR alacak bir film. 4/4 lük.Eve gelince eksikliğini hissettiğim bilgi yetersizliği sebebiyle eğer seyredecek olursanız bu blog yazısını okuyarak giderseniz Lincoln'ün nasıl bir insan olduğunu daha iyi anlayabileceksiniz.


"Öğret ona ki... "Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını...Fakat şunu da öğret ona;her alçaklığa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır. Her düşmana karşılık bir de dost olduğunu da öğret ona! Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların, bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret... Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona!.. Ve hem de kazanmaktan neşe duymayı, kıskançlıktan uzaklara yönelt onu... Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona... Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...Eğer yapabilirsen, ona, kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona, sessiz zamanlar da tanı! Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin edebî gizemini düşünebileceğini... Okulda hata yapmanın, hîle yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona... Ona, kendi fikirlerine inanmasını öğret. Herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahî...Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona... Herkes birbirine takılmış bir yöne giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma! Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat, tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona... Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin, sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara, dudak bükmesini öğret ona. Ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret... Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona... Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama!.. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak, sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak, cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlara karşı da derin bir inanç taşıyacaktır...Bu büyük bir taleptir. Ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım... O, ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum..."

12 Şubat 1809 tarihinde, Thomas Lincoln ile Nancy Lincoln adında iki eğitimsiz çiftçinin ilk çocuğu olarak Kentucky eyaletinde bir kulübede dünyaya geldi. Sanıyorum Musevi asıllı. Çünkü filmin bir yerinde ölümünden az önce eşi Mary Tood'a kutsal topraklara gitmek istediğinden Kudüs'e olan özleminden bahsediyor.
1818 yılında,  Lincoln 9 yaşındayken, annesi Nancy Lincoln süt hastalığından 34 yaşında öldü. Kısa bir süre sonra baba Thomas Llincoln, Saraha Bush Johnston adında bir kadınla evlendi. Lincoln, ekonomik nedenlerden dolayı 18 ay kadar örgün eğitim alabildi. Daha sonra maddi sıkıntılar ve ailesinin kamu arazisinde oturduğu gerekçesiyle İndiana'dan ayrılarak illinois eyaletine taşındı. Doymak bilmeyen okuma isteğiyle kendi kendisini eğitti. 1,93 m boya sahipti ve yaşına göre çok güçlüydü. Yandaki resim wikipedyadan aldığım gençlik yıllarında ateşin ışığında kitap okuyan Lincoln.

1832'de, henüz 23 yaşındayken, Illinois'te Liberal Parti üyesi olarak başarısız bir kampanya ile siyasi kariyerine başladı.1834 yılında, devlet meclisi seçimini kazandı Sir William Blackstone'un İngilte'nin hukuk sistemini anlattığı, "Commentaries on the Laws of England" adlı kitabı okudu ve hukuk öğretmeye başladı. Bu yıllarda çok başarılı bir avukat oldu. Lincoln, 1841 yılında Whig Partisi`ne William Herndon ile birlikte girdi.
      1842 tarihinde Lincoln, Kentuckyli tanınmış bir ailenin kızı Mary Todd ile evlendi.Çok güzel dans eden, keskin zekalı, uzun kirpikli, açık kahve bronz parıltılı saçlı, güzel bir cildi ve mavi gözleri vardı. Capcanlı ve dürtüsel ilginç bir kişiliğe sahipti.Annesinin 7 yaşında kaybetmiş, babasının yeniden evlenmesinden sonra güçlü bir eğitim almasına, Lensington aristokrasisi içinde bulunmasına rağmen hep ıssız kalmıştı. Tüm bu özellikler, derin bir espri anlayışı ve nüktedan konuşma yetisi filmde Spilberg tarafından çok güzel verilmiş ve SALLY FİELD'da bu tavrı muhteşem bir yetenekle tasvir etmişti...21 yaşına geldiğinde ablası Ninian Edwards ile yaşamak için Springfield, Illinois'e gitti. İşte orada Abraham Lincoln ile tanıştı.- kendi sözleriyle, "a poor nobody then." Üç yıl sonra, fırtınalı bir flört ve basit bir nişan sonra evlendiler. Mizaç karşıtların rağmen, Mary'nin kocasının yeteneğine olan güveni onları kalıcı bir sevgi ile birleştirilmişti.
     3 erkek çocukları oldu.1843 de Robert Todd, 1846 yılında Edward Baker Lincoln,William Lincoln ise1850 yılında doğdu Tek yetişkin yaşa gelebilen oğlu Robert, Harvard Koleji`ne gitti.Diğer çocukları ise genç yaşta öldüler. Filmde oğullarının ölümü karşısında başkanın ve karısının duyguları ve tek yetişkin oğulları Robert'in savaşa gitme isteğine anne ve babasının yaklaşımı günümüz siyasetçilerine büyük bir ders olmalı.
     Lincoln, 1847 yılında Birleşik Devletler Temsilciler Meclisi`ne seçildi.Amerika-Meksika savaşı sırasında Başkan James K Polk'`a yaptığı eleştiriler fazla dikkat çekmesine neden oldu. 1848 yılında “Savaşın gereksiz ve anayasaya aykırı olarak başkan tarafından başlatıldığı” söylemini içeren bir metin oylamında 81 demokrata karşı mağlup olan 82 Whig üyesi arasında yer aldı.
     Illinois Yüksek Mahkemesi'nde avukatlık kariyerine başlayan Lincoln, birçok davada başarılı olarak o dönemin en başarılı avukatları arasına girmeyi başardı. Lincoln'ün en önemli davası 1858 yılında bir cinayet davası oldu. Lincoln'ün müvekkili William "Duff" Armstrong, James Metzker'i öldürmekle suçlanıyordu.1858 yılında müdafaa ettiği ünlü William \"Duff\" Armstrong davasıyla, hukuk dehasını da ortaya koydu. Farklı ve o zamanlar ender rastlanılan bir taktik kullanmak suretiyle, görgü tanığının yalan söylediğini çiftçi almanağıyla kanıtladı. Lincoln, İllionis eyaletinde geçirdiği 23 yıllık hukuk hayatı boyunca, 5.100'den fazla davada avukatlık yaptı. Filmde kocası tarafından şiddete uğrayan bir kadının eline aldığı balta ile kocasını öldürmesini anlattığı davasında adalet kavramına bakışı beni hayran bıraktı doğrusu.
   
1861 yılında ABD Başkanı olarak göreve başlayan Lincoln, ilk olarak köleliği kaldırma sözü verdiği için köleliğin kaldırıldığını açıkladı. Ama 19.yy ortalarında ABD'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı. ABD'nin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve kölelik ortadan kalkmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik endişelenmekteydiler. Bu da güneyin yaşam tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Lincoln, seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet (South Carolina, Mississipi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Loisiana) yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlığını ilan ettiler. Bu eyaletler Jeffeson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet (Virjinya, Arkansas,North Carolina ve Tennessee) daha katıldı. Bu toplam 11 eyalet Amerikan İç Savaşı'nda güneyli konfederasyon tarafını oluşturdular. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli union "birlik" tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.
     Film, Amerika Birleşik Devletleri'nin 16. Başkanı olan ve kuzey eyaletlerinde 1861-1865 yılları arasında yaşanan iç savaşa öncülük eden Lincoln'un son dönemlerine ışık tutuyor. İç Savaş'ın hararetli günleri geride kalınca, Abraham Lincoln ile kabinesi arasında fikir ayrılıkları da su yüzüne çıkacaktır. En ciddi görüş ayrılığı ise kölelik konusunda yaşanacaktır...
     Anlatacak o kadar çok bilgi var ama gerisini siz araştırın artık ben yazmaktan siz okumaktan yoruldunuz.
     Senaryosunu Pulitzer Ödüllü tarihçi Doris Kearns Goodwin'in çok satan kitabından ödüllü senarist Tony Kushner'in (Münih (Munich)) uyarladığı yapımın baş rolünde Daniel Day-Lewis yer alırken, yönetmen koltuğundaysa Steven Spielberg oturuyor. Filmin adı gelecek Oscar sezonu için şimdiden kulislerde dolaşıyor. ama beni en çok şaşırtan incelediğim tüm amerikan medya ve film eleştirilerindeki olumsuz görüşler. Türkçe yayın bile bulamadım.
     İnsanoğlu yarattıkları dünya ile gurur duyadursun, adalete insanlığa, eşitliğe ve kardeşliğe yürekten inanan sayısı dünya üzerinde yaşayan insan sayısı göz önüne alındığında orantısal bir elin parmaklarını geçmez.

Neden o kadar şaşırıyorum ki?

25 Eylül 2011 Pazar

Mucizeyi Kadınlar Yaratır...

Blog okuyucularım çalışan kadın konusunda görüşlerimi iyi bilirler. Yoğun ve acımasız geçen iş yaşamının kalbinden gelmiş, ilk çocuğumu büyütürken çalışan bir anne olarak yaşadığım sıkıntıları, traji komik anıları ve seneler sonrası vicdanımı acıtan muhasebelerimi, ikinci çocuğumun kaldıramayacağı kadar ağır bir iş yaşamını, aklımı başıma getiren küçücük kızımın gözündeki iki damla yaş için, kariyerimin zirvesindeyken, gözümü bile kırpmadan ve arkama bile dönüp bakmadan bırakışımı, seneler boyu gittikçe azalan tempoda ve tatmin edicilikte olan iş yaşamımın sonlanması ve işsizliğin hissettirdiği işe yaramama kabusu, gerçek mutluluğu arayış, hobiler, yıllarca yapmak isteyıpte yapılamayanların yapılabilmesinin verdiği haz, tam kabulleniş ve huzura erişin arkasından gelen yeniden iş yaşamına dönüş serüvenini yaşadığım şu sıralar vizyona girdiğini gördüğüm bu film tam bana göre diye düşündüm. İyi ki izlemeye gitmişim.Müthiş keyif aldım. Gerçeğe o kadar yakın saptamaları var ki filmin.
Kadının iş dünyasında var olmasıyla değişen kadın-erkek ilişkileri farklı bir boyut aldı. Kadın olmanın sorumlulukları yanında Çalışan olmanın da getirdiği sorumluluklar ve özel yaşamının gerekleri aralarında uyum sağlamayı becemeyen kadınları bir hortum gibi darmadağın edişine çok şahit oldum. Mucizeyi Kadınlar Yaratır çalışan ve aynı zamanda mutlu bir evliliği ve iki çocuğu olan bir annenin üzerinden günümüz çalışan kadınının zorluklarını, sorunlarını ve doğasını inceliyor. Çalışan kadının, çocukları, eşi, eşinin ailesi, kadın ve erkek çalışma arkadaşları, amiri  arasında gelişen diyalogların gerçekçiliği beni şaşırtmadı desem yalan olur. Bir Amerikan yapımı filmin bu kadar evrensel bir gerçekliği taşıması beni çok şaşırttı. Hiç unutamam, çalıştığım bölümde beş erkek arasında bir kadın olarak çalışan biri olarak, müdürümün kadınlarla çalışmak istememesini hiç çekinmeden ve küstahça dile getirmesinden bugün hala midem bulanır.Film kesinlikle kadının yanında olan ve bir kadın tarafından yazıldığını hissettirecek kadar feminen bir anlatım taşıyor. Filmin bazı sahnelerinde öyle cümleler var ki, ben çok beğendim.

"Kadınlar ve erkekler eşit olamaz. Çünkü bir erkeği tuvalet kâğıdı bittiğinde değiştirmeye programlayamazsınız"

"I Don't Know How She Does It" ismiyle dünya sinemalarında vizyona giren, bizde "Mucizeyi Kadınlar Yaratır" olarak oynatılan film gerçekte, Allison Pearson tarafından 2002 yılında aynı adla yazılmış romandan uyarlanmış. Allison Paerson'ı biraz araştırdım. Güney Galler Bölgesi'nde doğan Allison Pearson, Cambridge Clare College eğitiminden sonra, The Independent ve ardından The Daily Telegraph gazetelerinde çalışmaya başlamış. Her hafta Daily Telegraph'da yazdığı "Kate Reddy" sütunuyla ünlü olmuş ve İngiliz Basını'nın Yılın Eleştirmeni ve Yılın En İyi Röportajısı ödüllerini almış. 
Kendi deneyimlerinden ve gerçek hayat hikayesinden uyarlayarak yazdığı, çalışan iki çocuklu bir annenin, özel hayatı ile iş hayatında yaşadığı güçlükleri ve bir hokkabaz gibi  tüm bu sorunların üstesinden gelebilme becerisini anlattığı kitabı, 2002 yılında İngiltere ve Amerika'da en çok satanlar listesine girmiş daha sonra filme uyarlanmış. Pearson "Pekçok anne gibi ben de çoğu zaman üç çift elimin olmasına ihtiyaç duyduğumu hissettim "diyor.Yazar, halen Evening Standard ve Daily Telegraph'da haftalık yazılar yazmaya devam ediyor aynı zamanda BBC2'nin Gece Haberleri'nde çalışıyormuş.



 Kitap 32 dile çevrilmiş. Bizde "Nasıl Yetişiyor Her İşe Bilmem! "  ismiyle 2003 yılında Epsilon Yayıncılıktan çıkmış.Kitabın arkasında yazan tanıtım yazısı ise şöyle: "Romanın kahramanı Kate, diğer kadınların kalorileri hesap etmesi gibi, saniyeleri hesap etmek zorundadır. Uluslararası, hatta kıtalararası fon yöneticisi olarak randevudan randevuya koşarken, kafasında, çalışan annelere özgü bir liste vardır: "Hafta sonu çağıracağın konuklar için yemek listesi!.. Müşteri raporlarını yanına almayı, Amerika`ya telefon etmeyi, İsveç`teki müşteriyi kontrol etmeyi unutma!.. Kalça kaslarını çalıştır... Kayınvalidelere gitmeden mutlaka oğlana emziği bıraktır... Dikkat Dow Jones!!! Emily`nin doğum günü partisi!.. Salı günkü prezantasyon için okuyacağın dosyalar!.. Sos tarifi!... Doktor randevunu iptal et!... Emily`nin okulunda müsamere!..Yeni müşteri için dosya hazırla!... Seks için zaman ayır!.. Çocuk bakıcısı!... Zaman!... Zaman!... Zaman!..."

Uzun süredir aranızdaki iletişimsizlikten rahatsız olan bir kocanız; sizi parmağında oynatan bir çocuk bakıcınız; annelerinin ilgisine muhtaç iki çocuğunuz; yaptığınız her şeye hayretler içinde bakan kayınvalide-kayınpederiniz; gözlerini göğüslerinizden ayırmayan bir patronunuz; işe geç geldiğinizde mutlu olan bir yardımcınız ve bir e-mail aşığınız varsa; yani siz bir jonglör gibi pek çok topu aynı anda çevirmekte olan bir kadınsanız, öyle bir an gelir ki, toplardan birinin yere düşmesi kaçınılmaz olur. "
2010 da yayınlanan yeni kitabının ismi ise " I think I love you"


  Artık kitabını mı alırsınız, filmine mi gidersiniz size bağlı. Ben  Paerson'ın  gerçekçi bir bakış açısıyla anlattığı ve sonuçta vardığı noktaya gelmiş ve biraz da ilerisine geçmiş bir çalışan anne olarak  filmin verdiği mesajı çok sevdim. Çalışan, evli ve çocuklu bir kadın olmak gerçekten bir HOKKABAZLIK...