siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar

ÜLKENİN KADERİNİ PAYLAŞARAK DEĞİŞTİRMEK VE OSSIETZKY




1931, leipzig. iki yazar, carl von ossietzky ve walter kreiser, "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmek" suçlarından 18'er ay hapis cezasına çarptırılıyor.

alman imparatorluğu'nun birinci dünya savaşı'nda aldığı yenilginin sonuçlarından biri, savaşın galiplerinin – kısa ömürlü olacak – weimar cumhuriyeti'ne getirdiği askeri kısıtlamalardı. 1931'e gelindiğinde, weimar cumhuriyeti'nin ölü doğmuş bir cumhuriyet projesi olduğu; bir yanda naziler ve diğer sağcıların, diğer yanda komünist parti'nin başını çektiği devrimci örgütlerin gittikçe güçlenmesi karşısında ayakta kalamayacağı çoktan herkesçe bilinen bir gerçeğe dönüşmüştü. alman devleti artık versailles anlaşması'nın getirdiği yasağı – resmen ve açıkça – çiğneyerek silahlanmaya hız vermekte, kara ve hava kuvvetlerini büyütmekteydi. almanya bu konuda emperyalist devletler arasında yalnız değildi, on milyonlarca insanın yaşamına mal olacak ikinci dünya savaşı ufukta belirmiş, avrupa'da hava barut kokuyordu.

ancak, savaşı komünistlerin, sosyal demokratların ve liberallerin ihaneti ile kaybettiklerine inanan
alman sağının işi ikinci bir kez şansa bırakmamak konusundaki kararlılığı, almanya'da birinci dünya savaşı'ndan çıkarılan yegane ders değildi. sosyal demokratların 1914 yılında savaşa verdikleri destekle güçten düşmüş olan anti-militarist hareket, kasım devrimi ile birlikte yeniden alman siyasetinde önemli bir rol almış; savaşın arkasında bıraktığı maddi ve toplumsal yıkım, weimar cumhuriyeti'nde sol liberal pasifistler ile sosyalist ve komünist anti-militaristlerin, avrupa'yı ezip geçen büyük felaketin tekrarlanmasının önüne geçmek temelinde birbirine yaklaştığı bir politik ortamın doğuşuna neden olmuştu. toplumsal bir mücadele olarak anti-militarizmin iki ayağından birini birinci dünya savaşı'nda eline silah almış, kendi ülkelerinin muktedirlerinin çıkarları uğruna, kendilerinden tek farkı başka topraklarda doğmuş olmak olan insanları öldürmüş eski askerler oluştururken, ikinci ayağınıysa bertolt brecht, erich mühsam, otto dix, ernst toller, kurt hiller, kurt tucholsky ve carl von ossietzky gibi isimlerin başrolleri oynadığı entelektüel bir mücadele alanı oluşturuyordu.

weimar cumhuriyeti'ndeki anti-militarist yayınların en önemlilerinden biri die weltbühne'ydi. 1905 yılında siegfried jacobsohn tarafından die schaubühne adıyla kurulan dergi, kurt tucholsky'nin 1913 yılındaki katılımıyla birlikte başlangıçtaki tiyatro dergisi kimliğinden sıyrılmış ve politik konuların da yer aldığı bir yayına dönüşmüştü. savaşın sona ermesinin ve cumhuriyetin ilanının ardından die weltbühne anti-militarist kimliğiyle almanya'nın entelektüel dünyasında önemli bir iz bıraktı. hiçbir zaman büyük bir okuyucu kitlesine ulaşamamış olsa da, bir "yazarların okuduğu yazarlar" dergisi olmasıyla almanya'daki entelektüel tartışmalarda belirleyici bir rol oynamayı başardı. jacobsohn'un 1926 yılındaki ölümünün ardından derginin başına kurt tucholsky geçtiyse de, tucholsky dönemi uzun sürmedi; jacobsohn'un ölümünden kısa bir süre önce başyazarlık ve redaktörlükle görevlendirdiği carl von ossietzky 1927 mayısı'nda derginin başına geçti.

die weltbühne ossietzky yönetiminde altın yıllarını yaşadı. bir yandan derginin tirajı jacobsohn yönetiminde asla ulaşamadığı 15 bin sınırını aşarken, diğer yandan gerek almanya'nın birçok şehrinde gerekse ülke dışındaki almanca bilen entelektüeller arasında die weltbühne'de yayımlanan yazıların tartışıldığı okuma grupları doğdu. anti-militarist yayın çizgisi nedeniyle ödediği bedel, ossietzky-tucholsky işbirliği ile çıkan derginin saygınlığını daha da artırdı. alman devletinin versailles anlaşmasını çiğneyerek yeniden savaş hazırlıklarına giriştiğini açığa çıkarması nedeniyle die weltbühne'nin karşılaştığı hukuki baskıların doruk noktasını, 1931 yılında ossietzky ile kreiser'in "vatana ihanet" ve "askeri sırları ifşa etmekten" suçlu bulunarak 18'er ay hapis cezasına çarptırıldıkları weltbühne davası oluşturuyordu.

ateşli bir milliyetçilik karşıtı olmasına rağmen, kaderini almanya'nın kaderine bağlayan yazar, dostlarının ısrarlarına rağmen, ülkeyi terk etmek yerine hapse girmeyi tercih ediyordu: "sadakat nedeniyle değil, en büyük rahatsızlığı mahpus olarak verebileceğimden hapishaneye giriyorum." 1911 yılında, 22 yaşında başladığı yazarlık macerasına birinci dünya savaşı nedeniyle ara vermek zorunda kalan ossietzky, 1916 yılında askere alınmış, batı cephesinde siper kazmaktan sorumlu bir birlikte görevlendirilmişti. askerliği sırasında savaş karşıtı yazılar kaleme alması, alman barış topluluğu'nun hamburg bürosu yönetim kuruluna seçilmesi ve savaş karşıtı etkinliklere konuşmacı olarak katılması belki de, bir yandan ossietzky'nin kaderi ile almanya'nın kaderinin yollarının hiç ayrılmamasının, diğer yandan yazarın anti-militarist ve milliyetçilik karşıtı mücadelesinin almanya'nın kaderinde ne olursa olsun sürmesinin en iyi örneği.

kendini cumhuriyet'in kasım devrimi'nin ideallerine sadık bir muhafızı olarak gören carl von ossietzky, keskin zekası ve dili ile, weimar'dan ııı. reich'a giden yolda cumhuriyeti faşist düşmanlarına karşı savunma görevini üslenmişti. ancak ossietzky'nin cumhuriyet ile yaşadığı ilişki tek taraflı bir aşktı. faşistler karşısında savunduğu cumhuriyet, weimar'da kurulan – ve ossietzky'nin kendisinin de sert bir biçimde eleştirmekten kaçınmadığı – cumhuriyet değil, hayallerinde yaşattığı, kısa ve başarısız bir parti girişiminde ilkelerini ortaya koyduğu demokratik bir sosyalizmdi. ve ossietzky, güzel bir geleceğin hayalleriyle elle tutulan gerçekliğin iç içe geçtiği kafasındaki cumhuriyeti sevdiyse de, weimar cumhuriyeti ne ossietzky'yi ne de ossietzky gibileri hiç sevmedi, sevemedi. "güzel günler görmek" isteyen entelektüellerini sevmezdi devletler; ossietzky belki de bunu anlamış ama kabullenmek istememişti: "acıya işaret eden, almanya'da acıya neden olandan çok daha tehlikeli kabul ediliyor."

weimar cumhuriyeti'nin sağ gözü kördü; "komünist tehdit" devletin gözünden hiç kaçmaz, sert biçimde cezalandırılırken, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinde başrol oynamamış olsa, chaplin'in diktatör dolayımı olmadan da güldürecek olan hitler'in önderliğindeki nsdap, iktidar yürüyüşünde büyük sermayenin kayda değer bir kesimi ve ordu ile sivil bürokrasinin içindeki otoriter-milliyetçi gelenek tarafından destekleniyordu.

1932 yılında af ilan edilmesi sonucunda hapisten çıkan yazar, ölüm döşeğindeki bir cumhuriyet ile karşılaştı. komünistler ile sosyal demokratların anti-faşist bir cephe kurarak nasyonal sosyalistleri durduracağı yönündeki son umutları da boşa çıkan ossietzky, bir kez daha dostlarının çağrılarına kulak asmayarak almanya'dan kaçmayı reddetti: "ülkesinin zehirlenmiş ruhuna karşı etkili bir şekilde mücadele etmek isteyen herkes, onun genel kaderini paylaşmak zorundadır." almanya'dan kaçmaktansa cezaevine girmek, ossietzky'ye kalan son direniş yöntemiydi.

ve ossietzky almanya'nın kaderini paylaştı: 27 şubat 1933 gecesi, reichstag yangını daha sönmeden gestapo tarafından tutuklandı ve berlin-spandau cezaevine atıldı. 1933 yılında, ilk kurulan toplama kamplarından biri olan sonnenburg'un yine ilk mahkumlarından biriydi; artık yalnızca almanya dışında bir adı olacak, almanya'da 562 numaralı mahkum olarak anılacaktı. 1934'te hollanda sınırı yakınlarındaki esterwegen toplama kampına nakledildi. diğer mahkumlarla birlikte o da, kampın bulunduğu bölgedeki bataklıkların kurutulması amacıyla insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı. aynı yıl içinde, katlanılmaz çalışma koşulları ve yetersiz beslenme nedeniyle bir deri bir kemik kalmış halde hastane koğuşuna kaldırıldı. toplama kampını kontrol eden ss, ossietzky'yi esterwegen'den canlı çıkarmamayı kafasına koymuştu. ancak uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmemek adına açık bir cinayetten kaçınıyordu. tüm mahkumların karşı karşıya olduğu kötü muameleye, kampta kalan diğer mahkumların iddialarına göre, öldürmek amacıyla ossietzky'ye hastane koğuşunda bilinçli olarak verem mikrobu enjekte edilmesi eklendi. isviçreli diplomat carl jacob burckhardt'ın 1935 sonbaharında ossietzky'yi esterwegen'de görmeyi başardığında karşılaştığı, "titreyen, ölü gibi solgun, duygusuz gözüken, tek gözü şişmiş ve dişleri kırılmış bir şey, bir yaratıktı."

1934 yılında – sürgünde faaliyet yürüten – alman insan hakları birliği'nin carl von ossietzky'nin nobel barış ödülü alması için başlattığı kampanya, dünyanın dikkatinin yazarın içinde bulunduğu korkunç koşullara çekilmesini sağladı. 1935 yılının mayıs ayında uluslararası  baskısı sonuç verdi ve ossietzky berlin polis hastanesi'ne kaldırıldı. burada ileri derecede verem teşhisi kondu. aynı yılın kasım ayında göstermelik olarak serbest bırakılarak, sürekli gestapo gözetiminde olacağı westend hastanesinde bir odaya yerleştirildi. nobel barış ödülünü alması için yürütülen kampanya 1936 yılında hedefine ulaştığında, naziler ödülü almak için oslo'ya gitmesine izin vermedi.

ossietzky'nin seçimlerle ulaşılabileceğine inandığı demokratik ve sosyalist cumhuriyetin yerinde, toplumu "ein volk, ein führer" şiarıyla disipline ederek insana dair güzel olan her şeyi öldürmek için elinden geleni ardına koymayan, daha yüksek meta üretkenliğine erişmek adına, yazarın kendisinin de kurbanı olduğu toplama ve çalışma kampları sistemi ile mahkumları ölümüne çalıştıran nasyonal sosyalizm vardı. başka bir dünyanın hayalini kurmak yerine, içinde yaşadığı almanya'yı güzelleştirmek isteyen yazar, ölümün almanya'dan gelen bir usta olduğu gerçeğiyle karşılaştı. 4 mayıs 1938'de berlin'deki nordend hastanesinde veremden öldüğünde üstüne toprak atmak nazilere kalmıştı ama mezarını kazan, nazilerin iktidarı almalarının öncesinde, weimar'ın muktedirleri olmuştu.


(yazı 6 mayıs tarihinde politikART dergisinde yayımlandı.)

24 Nisan 2012 Salı

ЛГБТ: RUSLUĞA AYKIRI HASTALIK


st. petersburg belediyesine bağlı bir ahlak polisi kurulması önerisi belediye meclisi tarafından geri çevrilen iktidar partisi belediye meclisi üyesi vitali milonov, bir "gönüllüler ordusu" kurmaya hazırlanıyor. gönüllü birlikleri, bir zamanların leningrad'ının sokaklarında devriye gezecek ve belediye meclisinden kısa bir süre önce geçen "eşcinsellik propagandasına karşı yasa"nın hayata geçirilmesi için devlete yardımcı olacak. yasada neyin "eşcinsellik propagandası" olduğu net olarak tanımlanmamış, ancak yaptırımı 500 bin ruble'ye kadar (yaklaşık 30 bin tl) para cezası olarak saptanmış.

yasanın gerekçesi oldukça tanıdık: çocukların ve gençlerin ahlaksızlığa özendirilmesinin önüne geçerek rusluğa aykırı olan bu hastalığın yayılmasına engel olmak. (milonov: "ben aile babasıyım. tanrıya inanıyor ve kiliseye gidiyorum. okulda kızıma bir çocuğun iki babasının olmasının normal olduğunun anlatılmasını istemiyorum. [...]çocuklara cinsel yönelim konularının anlatılmasının psikolojilerine yıkıcı bir etkisi var.") rusluk demişken: şehrin eski belediye başkanı ve şu anda moskova'daki federal parlamentonun başkanı olan valentina matvijenko, yasanın ülke çapında kabulü için çabalıyor. şimdiden birkaç şehirde benzer yasalar kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş durumda. ve kabul edilmesi halinda ülke çapında geçerli olacak bir yasa tasarısı moskova'da tartışılmayı bekliyor. rus-ortodoks kilisesi de yasa tasarısını desteklediğini açıkladı.

bu arada st. petersburg'daki yasa ilk kurbanlarına da kavuşmuş oldu: artan baskıları ve yasa tasarısını protesto etmek için "eşcinsellik normaldir" yazan dövizler taşıyan iki gay gözaltına alındı ve büyük olasılıkla öngörülen para cezasını ödemek zorunda kalacaklar. yasanın kabulünün, artan devlet baskısının yanında sokaklardaki homofobik şiddette de büyük bir artışa yol açacağı kesin gibi.

eşcinsellik çarlık döneminde yasal olarak kovuşturulan bir suçtu. ekim devrimi'nin ardınan, 1921 yılında, suç olmaktan çıkarıldı. ancak renrikh yagoda'nın stalin'e "casusluk yapan oğlancıların, aralarında genç işçilerin de bulunduğu birçok toplumsal çevreden genç erkeklerin moralini bozduğu ve hatta kara ve deniz kuvvetlerine sızmaya çalıştığı" şeklindeki uyarısının ardından 1934'te yeniden yasaklandı. stalin, yagoda'nın mektubuna el yazısıyla "bu pisliklerin örnek cezalara çarptırılması lazım," notunu ekleyerek iletmesinin ardından gereği yapılmış, erkek erkeğe cinsel ilişkiye girmenin cezası üç ile beş yıl arasında hapis olarak saptanmıştı. bu ceza, ancak 1993 yılında yürürlükten kaldırılırken, söz konusu "rusluğa aykırı hastalığın" psikiyatri kliniklerinde "tedavi edilmesi" 1999 yılına kadar devam etti. (1934-1993 arasında kaç insanın "eşcinsel ilişkiye girmek" suçundan hapsedilmiş olduğuna dair çok farklı rakamlar var; ne "özgür batı - insan düşmanı doğu" anlatılarının ne de yaşananları küçümseyerek aklama denemelerinin değirmenine su taşımak istediğimden herhangi bir sayı vermemeyi uygun gördüm.)

eğer "eşcinsellik propaganasına karşı yasa" moskova'da kabul görürse; 1921-1934 arasındaki on üç yılda olduğu gibi, bir kez daha cezasız geçen on dokuz yıllık bir dönemin ardından rusya'da eşcinsel avının yasallaşmasına tanıklık edeceğiz. yasağın kaldırılması, birincisinde bolşevikler'in devrim sonrası dönemde cinsellik politikalarında da avantgarde olmalarının, ikincisindeyse rusya'nın avrupa konseyi'ne katılmasının bu alanda da bir yasa değişikliğini zorunlu kılmasının sonucuydu. belki de özgürlük mücadelesinin toplumla beraber - topluma karşı verilebileceğini anlama yolunda küçük de olsa bir adım atmamıza vesile olur.




5 Nisan 2012 Perşembe

GOLLER ALIR, CANLAR SATARIM


arjantin, 1978. genelkurmay başkanı jorge rafael videla önderliğindeki cunta, liberallerin de desteği ile iktidarı alalı iki yıl olmuş. ve devlet terörünün egemen olduğu ülke, belki de tarihin en şaibeli dünya kupasına ev sahipliği yapıyor.

videla'nın terör iktidarının evelinde 12 eylül öncesi türkiyesi'ni oldukça andıran bir ortam, neoliberalizmin hizmetinde kopya darbeler iddiasına destek veriyor. 60'lı yılların ikinci yarısı askeri rejim ile sol muhalefet arasındaki mücadele ile geçilirken, 1969'daki cordoba ve rosario isyanları gerilimin doruk noktasını oluşturuyor ve 1965 darbesinin ardından generaller tarafından devlet başkanlığı görevine getirilen juan carlos ongania'nın geri çekilmesiyle sonuçlanıyordu. böylece, kimsenin başkanlık koltuğunda uzun süre kalamadığı, gerek ordu tarafından atanan, gerekse 1973'ten itibaren seçim ile göreve gelen başkanların isyanlar ya da ülke ekonomisinin sürekli olarak kötüleşmesi sebebiyle istifa etmek zorunda kaldığı bir döneme giriliyor, arjantin yüzmekten çok akıntıyla sürüklenirken, denize düşen yılana sarılır misali ikinci peron dönemi başlıyordu. 

daha önce 1946 yılında seçimle iktidara gelen ve 1955'te darbeyle koltuğundan olana dek önemli endüstri kollarını kamulaştıran, sekiz saatlik iş gününü yürürlüğe sokan, tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan arjantin'i endüstrileştiren juan peron, özellikle işçi sınıfı içinde büyük bir sempatiye sahipti. (ancak peron'un "halk efsanesi" tarafından aynı sıklıkta tekrarlanmayan ikinci bir yüzü daha vardı: iktidarı süresince medya ve sendikalar tamamen peron'un ve partisinin kontrolündeydi. diğer partiler yasaklı olmasa ve "özgür seçimler" yapılsa da, peron'un sistemi bir çeşit "demokratörlük"tü. mussolini ve hitler'e hayran olan peron, azılı bir antisemitistti ve adolf eichmann, walter rauff, josef mengele gibi isimlerin de aralarında bulunduğu, işledikleri insanlık suçları nedeniyle aranan birçok üst düzey naziye sığınma imkanı tanımıştı.) yaklaşık bir yıl süren ikinci peron dönemi, ekonomik sorunların çözülememesinin ışığında, devlet terörünün yoğunlaştığı, kurulmasına bizzat peron'un önayak olduğu alianza anticommunista argentina gibi paramiliter grupların sayısız solcuyu ve muhalif entellektüeli öldürdüğü ve kaybettiği acı bir deneyim olarak peron efsanesinin hayal kırıklığına dönüşmesiydi. juan peron'un 1974 yılındaki beklenmedik ölümünün ardından iktidarı devralan üçüncü karısı "isabelita" yeni peron çizgisini sürdürürken; ülke, yüzde 700'lere fırlayan enflasyon, yolsuzluk skandalları ve daha kıçı makam koltuğunun şeklini almadan (kıç mı koltuğun şeklini alır, koltuk mu kıçın? zor soru doğrusu!) istifa etmek zorunda kalan ekonomi bakanlarının yanında polisin ve peronistlerin sağ kanadından devşirilen paramiliter örgütlerin gittikçe şiddetlenen terörüyle sarsılıyordu.

hükümetin hiçbir direnişiyle karşılaşmayan 1976 darbesi, önceleri giderek kötüleşen yaşam koşulları ve artan ölümler canına tak etmiş halkın kayda değer bir desteğiyle karşılaştı. darbeyi görece ekonomik rahatlama izlerken; cunta, öncelikli hedefinin ekonomik gelişme olduğunu ve ülke yönetiminin hristiyan-muhafazakar değerlere dayanacağını açıkladı. sola karşı sistematik olarak yürütülen devlet terörü, cunta döneminde de artarak sürdü. ülke çapında oluşturulan yaklaşık 340 gizli hapishanede on binlerce insan yargılanmadan aylarca, hatta yıllarca hapsedildi, işkence gördü ve öldürüldü. bu dönemde kaybedilen ve akibetine dair bir daha hiçbir şey öğrenilemeyenlerin sayısı 30 bini aşarken, plaza del mayo anneleri 1977'den bu yana çocuklarının hikayesini duymak için mücadele etmeye devam ediyor. gizli hapishanelerin yanında hükümet aynı zamanda cinayetlerine devam eden paramiliter güçleri desteklemeyi de sürdürdü.

1976 darbesini izleyen, reel ücretlerin düşürülerek yabancı yatırımcıların ülkeye çekilmesine dayanan neoliberal ekonomi politikaları, kısa vadede ekonomik durumda bir iyileşmeye yol açıyormuş izlenimi vermiş olsalar da, 1978'de maaşlı çalışanların yaşam standardı yarıya düşmüş ve orta vadede ülkedeki endüstriyel üretim yüzde 40 oranında azalmıştı. bu koşullarda, arjantin'in ev sahipliği yaptığı dünya kupası'ndaki kaderi belki de aynı zamanda cuntanın kaderi olacaktı.

sonuçta cesar luis menotti'nin yönetimindeki arjantin milli takımı dünya kupasını kazanırken; cunta da 1983'e kadar iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde soluklanmayı başardı. ama arjantin'in şampiyonluğu üstünden geçen bunca yıla rağmen kimsenin içine sinmedi.

özellikle de arjantin'in finale kalmak için peru'yu en az dört farkla yenmek zorunda olduğu ve 6-0 sonuçlanan maç, dünya kupasının en şaibeli karşılaşmalarından biri olarak futbol tarihindeki yerini aldı. ev sahibinin, aynı puanda olduğu brezilya'yı averaj farkıyla geçerek finale çıkmasını sağlayan maçın üstündeki esrar perdesinin aralanması ancak 34 yıl sonra 2012'de oldu. perulu eski senatör genaro ledesma izquieta, tanık olarak çıkarıldığı mahkemede karşılaşmanın manipüle edildiği iddiasını doğruladı.

"ulusal yeniden örgütlenme süreci" cuntası'nın lideri jorge videla'nın yargılandığı mahkemede ledesma, maçın, 70'li ve 80'li yıllarda altı ülkenin (arjantin, şili, paraguay, uruguay, bolivya ve brezilya) gizli servislerinin, abd'nin de desteği ile, sol hareketleri ortadan kaldırmak amacıyla arasında sınır ötesi müdahalelerin de bulunduğu çeşitli yöntemlerle 50 binden fazla insanı katlettiği, yaklaşık 35 bin kişiyi kaybettiği ve 400 bin kadarınıysa hapsettiği "condor planı"nın bir parçası olduğunu açıkladı. (peru, ekvador ve venezuela "condor planı"na kısmen katılmışlardı.) ledesma'nın açıklamasına göre, arjantin'in farklı zaferinin arkasında videla ile perulu diktatör francisco morales bermudez'in arasındaki bir anlaşma var. söz konusu anlaşmaya göre, aralarında ledesma'nın kendisinin de bulunduğu on üç perulu muhalif arjantin'e teslim edilerek, cunta tarafıdan öldürülecekti. ledesma: "arjantin, bermudez'e bizim icabımıza bakacağına söz verdi ve ardından küçük bir iyilik istedi: arjantin'i finale çıkaracak bir yenilgi."

25 mayıs 1978'de solcu politikacılardan, gerillalardan, sendikacılardan, askerlerden ve bir gazeteciden oluşan ve peru'da diktatörlüğe karşı bir genel grev örgütlemiş olan on üç muhalif, mahkemenin herhangi bir tutuklama kararı olmaksızın peru'nun başkenti lima'da yakalanarak, kısa bir "yerel işkence" seansının ardından askeri bir uçakla kuzey arjantin'deki juyjuy'a götürüldü. orada "siyasi iltica" talep ettiklerini belirten kağıtları imzalamaya zorlandılarsa da reddettiler. ardından buenos aires'teki gizli hapishanelere gönderildiler. ancak perulu tutsakların aileleri insan hakları örgütlerine başvurmuştu ve oluşturulan baskı, videla'nın sonunda pes etmesine yol açtı. (kendisi de, özellikle işkence ve sorgulama teknikleri konusunda güney amerikalı subayları eğiterek, "condor planı"nın destekçileri arasında yer alan) fransa, on üç perulu muhalifi kabul edeceğini açıkladı ve baskılara dayanamayan videla "fransa'nın uçak masraflarını üstlenmesi koşuluyla" bu teklifi kabul etti. ledesma: "fransa'ya gitmemiz, videla ile bermudez arasındaki anlaşmanın hayata geçirilmesini engelledi. yani, bedenlerimizden hiçbir iz arda kalmayacak şekilde uçaktan okyanusa atılmaktan kurtulmuş olduk." o yıllarda "ölüm uçuşları" kurtulunmak istenen muhaliflerin cesetlerini iz bırakmayacak şekilde ortadan kaldırmak için - özellikle arjantin'de - sıkça kullanılan bir yöntemdi.

on üç perulu muhalifin arjantin'e kaçırılmasından yaklaşık bir ay sonra (ve fransa'ya gönderilmelerinin öncesinde), 21 haziran 1978 günü arjantin milli takımı peru'yu 6-0 yendi. o zamanlar yarı final, eleme usulü değil, dörderli iki grup halinde oynanıyor, iki grubun birincileri finalde karşı karşıya geliyorlardı. son grup maçlarına gelinirken arjantin ve brezilya b grubunda aynı puandaydılar. brezilya polonya ile oynadığı son grup maçını 3-1 kazanmayı başardı. artık arjantin'in, polonya'ya karşı 1-0, brezilya'ya karşıysa 3-0 kaybettiğinden hiçbir iddiası kalmamış olan peru'yu en az dört farkla yenmesi gerekiyordu. maç başlamadan önce videla, soyunma odasına inerek peru milli takımını selamlamayı ihmal etmedi. sahada arjantin peru'yla kedinin fareyle oynadığı gibi oynarken, daha 72. dakikada skor 6-0 olmuştu. arjantin'in zaferi masa başında elde ettiği iddiaları, daha 90 dakika tamamlanmadan dile getirilmeye başlandı. peru 70'li yıllarda güney amerika'nın en güçlü takımlarından biriydi. meksika'da oynanan 1970 dünya kupası'nda yarı finale kalmış, 1975'te copa america'yı müzesine götürmüştü. arjantin karşısında beklenmedik isimler sahada yer alıyordu. takımın geleneksel beyaz yerine kırmızı formayla sahaya çıkmasının nedenini, teknik direktör marcos calderon yıllar sonra verdiği bir röportajda "geleneksel formamızı kirletmek istemedik," sözleri ile açıklayacaktı. dünya kupasından birkaç ay sonra arjantin, peru'ya 14 bin ton tahıl gönderdi; bu, önceki yıllardakinden kat be kat fazlaydı.

peru milli takımının arjantin doğumlu kalecisi ramon "el loco" quiroga, 6-0'lık maçın yirmi yıl ardından, 1998'de arjantin gazetesi la nacion'a verdiği röportajda takım arkadaşlarının arjantin yenilgisinden çok para kazandığı iddialarını doğruladı ve sahadaki perulular'ın kimilerinin sonradan açıklanamayan şekilde öldüğünden söz etti: "o maçta rojas adında, daha önce hiç milli olmamış bir herif oynamıştı. daha sonra bir kazada öldü. marcos calderon da bir uçak kazasında öldü. bir golde manzo durup arjantinli oyuncunun geçmesine izin vermişti. kim bilir manzo bugün nerededir." ancak quiroga sonradan, baskılar nedeniyle, sözlerini geri aldığını açıkladı.

peru karşısındaki gol sağanağıyla (politik "yağmur bombası"!) brezilya'nın önüne geçerek finale kalan arjantin, son maçta hollanda'ya karşı 3-1 kazanarak dünya şampiyonu oldu. arjantin'in ilk dünya kupasını kendi topraklarında kazanması, gittikçe artan hoşnutsuzluğun karşısına "milli ruh"un dikilmesini sağladı. ve cunta böylece, falkland savaşı'nın ingiltere'nin zaferi ile son bulduğu 1982 yılında "milli gurur"un ayaklar altına alınmasının ardından fazla dayanamayarak 1983'de "özgür seçimler"in yapılacağını açıklayana kadar iktidarını sürdürdü.

arjantin teknik direktörü cesar luis menotti, şampiyonluğun ardından videla'nın uzanan elini sıkmayı reddetti ve "yetenekli, zeki oyuncularım taktiğin diktatörlüğünü ve sistemlerin terörünü yendiler," dedi. bu, belki de menotti'nin 1978 yılında buenos aires'te cuntaya verebileceği en açık yanıttı. ama "sol futbol" ve "sağ futbol" teorileri birçok entellektüel futbolseveri etkileyecek olan menotti, en büyük hizmeti çoktan "sağ futbol"a vermişti bile.



PS eğer futbol hiçbir zaman sadece futbol değilse; bu, bu sözleri her fırsatta yineleyenler menotti'nin "futbol felsefesi"ni, kempes'in isyankar saçlarını düşünüp melankoliye kapıldığından değil, menotti ve kempes gibiler her zaman videla gibilerin hizmetkarı olduğundandır.

18 Şubat 2012 Cumartesi

SAFLARI SIKLAŞTIRIN! AMAN SAFLAR KAÇMASIN!


iki arada bir derede kalmak. taraf olmayan bertaraf olsun. taraf olup olmamak konusunda türkçe'de başka söz bilmiyorum ya da en azından şu anda aklıma gelmiyor. taraf olmak derken, takım tutar gibi - ki onun da en makbulü "ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik"tir - taraf olmaktan bahsediyorum. incelemeden, meselenin özüne fazla kafa yormadan, akla karanın arasında başka tonların da olduğunu düşünmeden taraf tutmak en sevdiğimiz iş. "delikanlılığın" şanından.

aksine bir meseleye daha geniş bir pencereden bakmaya, ayrıntılarla, gri tonlarıyla uğraşmaya kalkan, "ölmeye, ölmeye, ölmeye" gelmeden önce "ölmeye değer mi acaba?" diye sorma gafletinde bulunan, "tehlikeli sular"a yelken açmış oluyor. "Uzlaşmaz" iki cephenin (uzlaşmaz tırnak içinde, çünkü yarın bir gün hesapları döner, öyle bir uzlaşırlar ki, ağzınız açık kalır), birbirlerine olan siniri, hırsı, nefreti; ne bir cepheye ne de ötekine koşulsuz eklemlenenlere olanın yanında hafif kalır. Zira cepheleşmeyi, kendini ağırlıklı olarak, hatta yalnızca düşmanı üstünden var etmeyi seçenler, varoluşlarıyla birbirlerini yeniden yaratırlar: yetmez ama evetçilerin en basit, yüzeysel analiz karşısında bile tuzla buz olacak önermeleri, "akp faşizmi" karşıtlarının içi boş propagandif klişelerini yaratırken; ötekilerin muhafazakarlığı, berikilerin "cin fikirliliğinin" sağlamasıdır. galatasaraylılar'ın şike olduğundan emin olması ile fenerbahçeliler'in bir haksızlığa kurban gittiklerine inanmaları aynı nedendendir: aslında ne bir şeyden emindirler ne de inanırlar. önceden seçilmiş taraflar adına; kendilerini emin olmak, inanmak zorunda hissederler. çoğunlukla da -mış gibi yaparlar. ait olunan taraflar (ki bu bağlamda "ait olmak" kavramı kilit önemde), analizlerinin sonucu değil, çıkış noktasıdır. dolayısıyla, aralarındaki zeki insanlar kendi içinde oldukça tutarlı söylemler geliştirdiklerinde dahi, teorilerinin tutarsız olması, iç çelişkileri nedeniyle çökmesi kaçınılmazdır. (ama taraf olmak her şeyden önemli olduğunda, bu da büyük bir sorun olmaktan çıkar, çökmemiş gibi yapılır, olur biter.) kaygan zemin üstüne inşa ettiğiniz binanın ne kadar sağlam olduğu, nihayetinde ikincil önemdedir. (ki bu analoji çok da doğru değil; bir zemin-bina ilişkisinden öte, çıkış noktasındaki taraf aynı zamanda yapı malzemesinin içine de karışmak zorunda.)

akp'nin bir demokratikleşme umudu mu, yoksa yeni bir faşizmin müteahiti mi olduğu tartışmaları sonucunda; solun büyük bölümü, bırakın birbiriyle dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, aynı meyhanede ayrı ayrı masalarda rakı bile içemeyecek, yolda karşılaştığında birbirine selam bile veremeyecek hale geldi. ancak bu bölünme, ayrışma; iki tarafın da en büyük değeri taraf olmaya atfetmede ve dünyayı (gerçekten ve kökten değiştirmek için) gerçekten ve kökten analiz etme konusunda tembellikte birbirlerinden hiç de ayrılmadığı, aksine buluştuğu gerçeğini değiştirmiyor. reaktif siyaset yürütme kolaycılığı, iki tarafı da "yeni"lerle uğraşmak zorunda bırakırken; türkiye'de devletin akp iktidarında da, öncesinde de kapitalizmin bekçiliğini otoriter bir biçimde yaptığı, kürt düşmanlığı konusunda değişen hiçbir şeyin olmadığı, (toplumsal sınıflar konusunda kafası karışık olanları üzmeyecek bir ifade seçecek olursak) "sokaktaki adam"ın hayatının akpli ya da akpsiz boktan olduğu ile ilgilenmemelerine yol açtı, açıyor.

"taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde yaşanan cepheleşme, türkiye'deki "gündem siyaseti" ile sınırlı kalmadı, libya ve suriye'de deplasmana çıkıldı. antikapitalist olmadan antiemperyalist olunamayacağını belki kağıt üstünde kabul edecek çevreler, bu sözün içeriğini gerçek hayata uyarlama yetisinden yoksun. (eksik olan ya zeka ya da samimiyet - hangisi daha kötü karar veremedim.) resimli sözlüklerde "diktatör" kavramının karşısında yerini alabilecek şahsiyetleri, antiemperyalizm ve - ne anlama geldiği belirsiz - "halkçılık" konularında bon pour l'orient ilan etmekten kaçınmadılar. her yin'in bir yang'ı olması gerektiği gibi, bu tavrın karşısında da bir "diktatörler devriliyor, araplar demokratikleşiyor" saçmalığı konumlandı. oysa, (kendin için beğenmeyeceğin, istemeyeceğin şeyi "araplar" için onaylamanın ırkçılığı bir yana,) diktatörlüktense (kapitalizmin iyi gün yönetimi olarak değil, gerçek bir) demokrasinin yeğ olduğunu bilenlerin, on binlerce kilometre öteden komuta edilen "demokrasi"lerin asla demokratik olamayacağını da bilmeleri gerekir. (eksik olanın zeka mı, yoksa samimiyet mi olduğuna karar vermek yine size düşüyor.)

ırak'ta saddam hüseyin'i desteklemeden, afganistan'da taliban'ı, el kaide'yi antiemperyalist halk kahramanı ilan etmeden savaşa karşı çıkmayı pekala da başarmıştık. ve yanlış hatırlamıyorsam, bunu yaparken zorunlu olarak "demokrasi düşmanı" ilan edilmemiştik. peki o zaman bugün libya'daki nato bombardımanlarına, suriye'ye yapılması hala muhtemel olan bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmak için neden esad'ın, kaddafi'nin tarafında yer almamız gerekiyor? ya da kaddafi'nin, esad'ın aşağılık diktatörler olduğu gerçeği, karşıt güçlerin "iyi çocuklar" olduğuna inanmamız için neden yeterli olsun? bu soruların tamamına cevap veren, vermek isteyen yok. çünkü bu ve benzeri soruların tamamını - samimi bir biçimde - yanıtlamaya kalktığınızda cephelerde ilk çatlaklar belirecek. hoş, sonuçta söz konusu ülkelerde yaşayan insanların kaderi ile gerçekten ilgilenen de yok; bu tartışmada ne on milyonlarca insanın ne de başlarına gelenlerin, türkiye'deki tarafların kendini başka coğrafyalara yansıtmasına hizmet etmekten başka bir işlevleri var.

taraf olmayan bertaraf olsun. peki, tamam, ben - size kalırsa - bertaraf olmaya hazırım. kendini fil sananların tepişmesinde, iki tarafın da en çok ezmek isteyeceklerinin benim gibiler olacağını biliyorum. maksat, kafalar karışmasın, saflar sıkılaşsın (bu cümlede saf çift anlamlı). siz tepişe durun, hanginizin kazandığının benim için (ve aslında kendinizden başka kimse için) bir önemi yok. sonuçta ya kapitalizm (ve tüm sınıflı toplumlar) karşısında eleştirel düşünce kazanacak ve yeni bir dünyaya yelken açacağız ya da aynı boktan filmi izlemeye devam edeceğiz.

23 Ocak 2012 Pazartesi

AĞLAMA DEĞMEZ HAYAT

aşağıda internette karşıma çıkan iki farklı metin var. ikisi de - genel anlamda - "bizim taraf"tan, ancak sonuçta uzaktan da olsa herhangi bir alakamın olmadığı çevrelerden. söz konusu iki metni kaleme alan çevrelerin, kuşkusuz kayda değer bir toplumsal dönüşüme katkı yapacak ne güçleri ne de siyasi perspektifleri var. ancak birer "güleriz ağlanacak halimize" belgesi olarak; tüm güçsüzlüğü ve etkisizliğine karşın kendini dev aynasında görme hastalığından muzdarip radikal solun, amacı kendinde bir varoluşa sürüklenişine tanıklık ediyorlar.


sosyalist kamuoyuna


13 ocak 2011 tarihinde sosyalist parti ve sosyalist kurtuluş kolektifi temsilcileri, sosyalist gelecek parti hareketi ve toplumsal özgürlük parti girişimi temsilcilerinin mevcudiyetinde biraraya gelmiştir. sosyalist partinin, İl örgütü binasındaki işgale sosyalist kurtuluş kolektifi tarafından son verilmesi ve il binasının anahtarının sgph, töpg ve sbhye devredilmesi taleplerinin kabul edilmesi sonucu gerçekleşen bu toplantıda bileşenler şu akde varmıştır:


sosyalist parti, binanın İstanbul İl örgütü binası olduğunu, taleplerinin binanın kendilerine bırakılması olduğunu söylemiştir. sosyalist kurtuluş kolektifi, binanın kendilerine bırakılması, eşyaların ihtiyaca uygun paylaşılmasını talep etmiştir. sosyalist kurtuluş kolektifinin bu önerisi üzerine sosyalist parti temsilcileri konuyu, 15 ocak 2012 pazar günü gerçekleştirilecek olan İstanbul İl örgütü genel üye toplantısına taşıyacaklarını bildirmişlerdir. ardından 17 ocak 2012 salı günü tekrar toplantı yapılmasına karar verilmiştir. taraflar, bu süre zarfında bina kullanımının toplantıda mevcut bulunan töpg ve sgph bileşenlerinin denetimine verilmesinde mutabık kalmışlardır.


toplantı esnasında sosyalist kurtuluş kolektifinin devrimciler mafyaya teslim olmazlar başlıklı açıklaması da tartışma konusu olmuştur. töpg ve sgph adına toplantıya katılan temsilciler daha önce sosyalist partiyle yapılan görüşmede, sosyalist partinin mafya ilişkilerini çağrıştıran ya da başka türlü şiddeti ima eden bir söyleminin olmadığını, sosyalist kurtuluş kolektifiyle yapılan görüşme esnasında kendi kanaatleri çerçevesinde yapmış oldukları yorumların böyle bir yanlış anlamaya yol açmış olabileceğini söylemişlerdir.


işçilerin sosyalist partisi
sosyalist kurtuluş kolektifi
toplumsal özgürlük parti girişimi
sosyalist gelecek parti hareketi
sosyalist birlik hareketi

yukarıdaki metin, insanları ya da "sosyalist kamuoyu"nu ilgilendireceği düşünülüyor olacak ki, internette yayımlanmış. insanlığın kurtuluş umudu olma iddiasındaki bir hareketin, ne kadar zavallı hallere düşebildiğini göstermesi açısından, aslında ağlanacak bir duruma işaret ediyor. ancak bu kadar boktan bir dünyada yaşamamız yetmezmiş gibi; "başka bir dünya" yaratma iddiasının, solun biriktirdiği sorunların damıtılmış bir ifadesine dönüşerek karikatürleşmesi karşısında gülelim derim. zira ciddiye alıp ağlamaya kalkarsak, bırakın açılmayı, içinden çıkılmaz bir depresyona sürüklenmemiz işten bile değil.


17 ocak 1974: yaban hayvanı katliamı tamamlandı, son anadolu parsı da öldürüldü


türkiye cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra geçen 50 yıllık süre zarfında anadolu'da korkunç bir doğa katliamı yaşandı. kendilerinden başka hiçbir canlı türünün yaşam hakkını zerrece dikkate almayan kemalistler, geniş topraklarda orman namına bir şey bırakmadıkları gibi, yaban hayvanlarının kökünü kazıdılar. bir zamanlar anadolu'da yaşamış olan pek çok hayvan türü artık müzelerde bile görülemiyor.
cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte "laik, ilerici, çağdaş" yaşam tarzına sahip olduklarını iddia eden kemalistler, kurdukları tek parti diktatörlüğüyle aslında "bizden olmayana hayat hakkı yoktur" demek istiyorlardı. nitekim kendilerini güçlü hissettikleri andan itibaren egemenliklerini pekiştirmek için halkın üzerinde ağır bir baskı uygulamaya başladılar, kendilerine muhalif olabileceğini hissettikleri tüm odakları "gerici, mürteci, vatan haini" suçlamasıyla dağıttılar, özerklik vaat ettikleri kürtleri katliama tabi tuttular.
kemalistler kendilerinden olmayan hemen her şeye düşman oldukları için, doğanın büyük bir hızla tahrip edilmesine seyirci kaldılar. ormanlar ve doğal kaynaklar tahrip edildi; yaban hayvanlarının hiçbir denetim ve yaptırıma tabi tutulmadan avlanmaları, bir zamanlar canlı bir yaban yaşamının hüküm sürdüğü anadolu topraklarının ıssızlaşmasına, türlerin ortadan kaybolmasına neden oldu.
yok olan bu türlerden biri, anadolu parsı olarak bilinen hayvandır. romalılar zamanında anadolu'nun her tarafında yaygın bir şekilde yaşadığı kayıtlardan anlaşılan parsa dair bilgiler, 19. yy'da gezginlerin anlatımlarında da yer alıyordu. 1930'lı ve 40'lı yıllara gelindiğinde ise anadolu parsı'na artık ender olarak rastlanıyordu.
anadolu parsı'na dair son kayıt, 1974 yılında beypazarı'nda yapıldı. 17 ocak 1974 yılında ankara'nın beypazarı ilçesinin 5 km batısında bağözü köyünden havva köksal adlı kadına saldıran pars, insan yiyen bir canavar olduğu gerekçesiyle öldürüldü. oysa parsın doğal ortamında avlanabileceği hiçbir hayvan kalmamış, bu yüzden köylere inip besin temin etmek ihtiyacını hissetmişti. kemalistler bu hayvanı korumak için en küçük bir çaba bile göstermedikleri gibi, doğal kaynakları hızla yok ederek soyunun tükenmesini hızlandırdılar. böylece anadolu'nun insanlardan çok daha uzun bir süredir sakini olan bu tür, ortadan kalkmış oldu.
ortadan kalkan sadece anadolu parsı değildi; kaplan, sazlık kedisi, ceylan, arap tavşanı gibi türler de süratle yok oldular. kürdistan'da gerillaların saklandığı gerekçesiyle yakılan ormanlar, yine yaban hayatına vurulan ağır bir darbe oldu.
kemalistler en iyi bildikleri işi yapıyorlar ne de olsa...


(resim: hürriyet gazetesinin 22 ocak 1974 tarihli nüshasında konuyla ilgili yayınlanan bu haber, gazetenin yaklaşımını göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.)

ikinci metnimiz, marksist.org'dan alıntı. twitter'da paylaştığımda gelen bir cevabı, üstüne söyleyecek bir şey olmadığından buraya alıyorum: "inanılmaz! şeytan kemalistlerle,tarihsel maddeci parsın antagonist çatışması konulu bir fabl ama yazarı marksist analiz sanıyor."

22 Aralık 2011 Perşembe

QUEBEC'TE PEÇE YASASI


kanada'nın quebec eyaletinde, 2009 yılında mısır göçmeni bir kadın, peçesini çıkarmayı reddettiği için devlet tarafından düzenlenen bir fransızca kursundan atıldı. amacı, göçmenlerin eyaletin dili olan fransızca'yı öğrenerek yerleştiği toprakların kültürüne daha hızlı uyum sağlaması olan kurs, insanın dil öğrenmek için karşısındakinin yüzünü görmesi gerektiğini ve mısırlı kadının söylediklerinin peçe yüzünden doğru düzgün anlaşılmadığını öne sürmüştü.

kurstan atılan göçmen kadın, ayrımcılığa uğradığı gerekçesiyle mahkemeye gitme yolunu seçti. geçerli olan yasalar, büyük olasılıkla devletin davayı kaybetmesine yol açacağından, geçtiğimiz yıl quebec hükümeti, yeni bir yasa çıkarmaya karar verdi. yeni düzenleme, göçmenlerin yalnızca entegrasyon amaçlı dil kurslarından değil, devletin tüm hizmetlerinden yararlanabilmek için yüzlerini açmaları gerektiğini öngörüyor. yeni yasa için; seküler anayasa, göçmenlerin topluma uyumu ve kadın-erkek eşitliği ilkeleri başta olmak üzere, quebec'in kültürel değerlerinin korunması gerekçe olarak gösterildi.

örtünme ve kadının özgürleşmesi konusu, türkiye'deki türban tartışmalarından da bildiğimiz gibi, ilk bakışta olduğundan çok daha karmaşık. bir yanda örtünmeye zorlayan erkekegemen bir toplumsal çevre, belki de otoriter bir koca, diğer yandaysa yine kadının ne giyip ne giyemeyeceğine, ne düşünmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiğine karar verme hakkını kendinde gören, yine otoriter (ve erkekegemen) bir devlet. kısacası, bu noktadan kadının özgürleşmesine giden bir çizgi çekmek oldukça güç. işin ilginç yanı, yasanın yalnızca kadınlara yönelik olduğunu düşünecek olursak, inancı ne olursa olsun, nasıl giyinirse giyinsin, erkekler her tür imkandan yararlanmaya devam edecek. kısacası, peçe taktığı için dil kursundan (ve devletin sunduğu diğer olanaklardan) yararlanamayan kadının belki de onu peçe takmaya zorlayan kocası, tüm bu olanaklardan faydalanabilecek. sonuçta, kadın-erkek eşitliğinin korunması ya da yaratılması bir yana, eşitsizlik daha da pekiştirilmiş oluyor.

yeni yasanın bir diğer gerekçesi olan göçmenlerin topluma uyumu ilkesinin, peçe takan kadınların dil kurslarından yararlanamaması, yani muhtemelen yerleştikleri ülkenin dilini doğru düzgün öğrenememesi ile ne kadar tutarlı bir biçimde hayata geçirildiğini belirtmeme sanırım gerek yok.

ancak tutarsızlığın doruk noktasına, "seküler devletin korunması" gerekçesiyle ulaşılıyor: yapılan düzenleme, belirli bir dine, islam'a, inanan belirli bir cinsiyete, kadınlara, yönelik. müslüman karşıtlığının, sekülerizm, eşitlik, ilericilik vb. maskeler arkasına gizlenmesinde her zaman olduğu gibi, yine basit bir "onların dini" - "bizim dinimiz" ayrımı söz konusu ki, "onlar" ve "biz" ayrımı özünde ırkçılığın temel yapıtaşlarından.

quebec'i "barbar müslümanlar"ın işgalinden korumak için, sayılarının 24 olduğu tahmin edilen peçeli kadınlara yönelik yasa çıkarılmasının, ırkçılıktan başka bir açıklaması var mı?

17 Aralık 2011 Cumartesi

İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK


aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.

abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.

wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.

bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.

bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.

bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.

zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.

bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.

bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.

başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.

diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.

23 Ağustos 2011 Salı

LİBYA'DA NATO SAVAŞI - DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN Mİ?

aşağıdaki metin, claus schreer tarafından isw (institut für sozial-ökologische wirtschaftsforschung - sosyal ekolojik ekonomi araştırmaları enstitüsü) için kaleme alınmış. libya'daki isyancıların yönetici kademesinin ve batılı devletlerin içsavaştaki amaçlarını anlamak adına önemli bilgiler içerdiğini düşündüğümden, gecikmeli olarak da olsa türkçe'ye çevirdim.



süddeutsche zeitung 8 haziran 2001'de "nato libya'nın başkentini kesintisiz olarak bombalarken, isyancılar trablus üstüne yürüyor" başlığını atmıştı. şimdiye kadar 700'den fazla sivil nato bombardımanının kurbanı oldu.

nato, hava saldırılarıyla isyancılarla trablus arasındaki engelleri ortadan kaldırıyor. cia'in ve ingiliz gizli servisi mi-6'in özel timleri, bombalanacak hedefleri keşfetmek için haftalardır libya'da. ve batılı devletler, bm silah ambargosuna karşın isyancıları en modern silahlarla donatıyor.

tunus'ta ben ali'nin ve mısır'da mübarek'in halk isyanları sonucunda iktidardan indirilmesinin ardından; bu diktatörleri on yıllarca silahlandırmış, finanse etmiş ve kollamış olanlar, hatalarından öğrendiklerini, artık arap halklarının yanında yer aldıklarını ve refah, demokrasi ve insan hakları mücadelelerini desteklediklerini iddia ediyor.

londra, washington ve paris hükümetleri; bu yalancı propagandanın eşliğinde ve sivil halkın korunması bahanesiyle, libya'da uluslararası hukuka aykırı bir savaş başlattı. birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin çoğunluğu, ingiltere, abd ve fransa'ya bu konuda tam yetki verdi.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin kararı

birleşmiş milletler güvenlik konseyi; kararını, "libya'daki durumun dünya barışı ve uluslararası güvenlik için bir tehdit oluşturduğu" anlamına gelen bm şartının yedinci bölümündeki 1973. maddesine dayandırıyor.

ancak bu iddia kesinlikle doğru değil. libya ne başka bir ülkeye saldırdı, ne de herhangi bir ülkeyi tehdit etti. bu yüzden, kararda libya'nın neden tehdit oluşturduğuna dair herhangi bir açıklama yer almıyor. onun yerine, güvenlik konseyi'nin "şu anda sivil nüfusa karşı gerçekleştirilen yaygın ve sistematik saldırıların, insanlığa karşı işlenmiş bir suç teşkil etme olasılığının değerlendireceği" belirtiliyor. kararda "olasılık" sözcüğü geçiyor. bu olasılığı destekleyen olgulara ise değinilmemiş.

ancak haziran başı, güvenlik konseyi kararının iki buçuk ay ardından, birleşmiş milletler insan hakları konseyi'ne bağlı bir soruşturma komisyonu konuya dair bir rapor yayınladı. bu rapor, yalnızca libya'nın resmi ordusunun değil, isyancıların da insanlığa karşı suç işlediğini iddia ediyor. süddeutsche zeitung 3 haziran 2011'de; soruştuma komisyonunun, "kaddafi kontrolündeki bölgede cinayet işlendiğine ve işkence yapıldığına dair işaretler olduğu, ama isyancıların kontrolündeki bölgede de, özellikle afrikalı göçmen işçilere karşı insanlık dışı davranışlarda bulunulduğu ve hatta savaş suçları işlendiği" sonucuna vardığını yazıyordu.

güvenlik konseyi kararının maddeleri

kararın birinci maddesi; "acil ateşkes, şiddetin ve sivillere yönelik saldırıların ve insanlık dışı davranışların tamamen sonlandırılması"nı talep ederken; ikinci madde, "krize, libya halkının meşru taleplerine ters düşmeyen bir çözüm bulunması için yoğun bir çaba gösterilmesi"nin gerekliliğini vurguluyor. iki madde de, kağıt üstünde içsavaşın her iki tarafı için de geçerli.

fakat savaş koalisyonu, "acil ateşkes"i yalnızca kaddafi'nin birliklerine kabul ettirmek istiyor. ve böylece libya içsavaşı'nda isyancıların tarafında yer alıyor. bu, "bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına yönelik her tür şiddeti ya da şiddet tehdidi"ni yasaklayan birleşmiş milletler şartı'nı açık bir biçimde ihlal etmek anlamına geliyor.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi dahi "herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale" etmeye karar verme hakkına sahip değil. (bm şartı'nın 1. bölümünün 2. maddesinin 4. ve 7. paragrafları)

ancak kararın yedinci ve altıncı maddeleri neredeyse sınırsız bir savaş için yetki niteliğinde. bu maddelerde güvenlik konseyi, savaş yürütmeyi arzulayan devletlere "libya'da saldırı tehdidi altındaki sivilleri ve yaşam alanlarını korumak için gerekli tüm önlemleri alma" yetkisini tanıyor. bu konudaki yegane kısıtlama libya topraklarında "diğer devletlere ait her tür işgal birliği"nin yasak olması. ancak müdahil güçler bu kısıtlamanın kara kuvvetlerinin sınırlı bir süre için kullanılmasını kapsamadığı kanaatinde.

altıncı madde, sonuçta "libya hava sahasının tüm uçuşlara kapatılması"nı öngörüyor. bu maddeden kaynaklanan "uçuş yasağına uyulması için gerekli tüm önlemlerin alınması" yetkisi, nato'ya savaş izni olarak hizmet ediyor.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi, böylece kaddafi'yi  artık çıkarlarının güvenilir bekçisi olarak görmeyen ve şimdi - uluslararası hukuka aykırı bir biçimde - askeri müdahaleyle libya'da bir rejim değişikliği yapma şansını sezen devletlere, amaçlarına ulaşmakta yardımcı olma görevini üstlendiğini ortaya koyuyor.

birleşmiş milletler kararını veto etme hakkına sahip olan rusya ve çin, oylamada çekimser kalarak kararın geçmesine izin verdiler. rus ve çin hükümet sözcülerinin, sonradan bombardımanlardan duydukları "üzüntü"yü dile getirmeleri saflık olarak adlandırılabilirdi, ancak batılı savaş ittifakına yapılan bu eleştiri gerçekte yalandan ve su katılmamış alaydan ibaret. çünkü saldırıların nasıl yürütüleceği baştan belliydi. washington, londra ve paris hükümetleri, libya'daki içsavaşı "isyancılar"ın zaferiyle sonlandırmak istediklerini hiçbir zaman gizleme gereği duymadı.

daha 11 mart'ta, kısacası birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi vermesinden bir hafta önce, abd devlet başkanı obama şöyle demişti: "kaddafi'nin yanlış tarafta olduğuna inanıyorum. muhalefetle ilişkiye geçeceğiz ve kaddafi'yi iktidardan indirme amacımıza ulaşmak için uluslararası kuruluşlara başvuracağız." (ndr info: das forum, 26.03.2011)

hiçbir zaman ateşkesi sağlama amacı güdülmedi. hiçbir zaman içsavaşın tarafları arasında yapılacak bir anlaşmaya dayalı bir çözüm göz önüne dahi alınmadı. venezüela'nın, türkiye'nin ve afrika birliği'nin aracılık yapma girişimleri dikkate dahi alınmadı.

ve çin ve rus hükümetleri de biliyor ki, birleşmiş milletler nato'nun savaşını ne düzeltebilir, ne de durdurabilir. çünkü veto hakkına sahip olan abd, fransa ve ingiltere'nin onayı olmadan şu anda geçerli olan karar artık değiştirilemez.

libya dışişleri bakan yardımcısı halit kaim, daha kararın açıklandığı gün, trablus hükümeti'nin ilan ettiği ateşkesi gözlemlemek için uluslararası bir komisyonun libya'ya gönderilmesini önerdi. focus online, 19 mart günü şöyle yazıyordu: "libya'da iktidarda olan kaddafi, uluslararası baskılara dayanamayarak silahları susturdu." dışişleri bakanı hillary clinton'nın yanıtı "olsaydı somut kanıtlar görürdük, ki böyle bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor" oldu. ve batı başkentlerinde, libya'daki durumu aydınlatma arzusu, ateşkesin sağlanmasına ve uluslarası bir komisyon tarafından gözlenmesine duyulandan fazla değildi. savaş yanlıları, aynı gün hava saldırılarını başlattı.

nato'nun savaş yalanları

"libya'nın diktatörü kendi halkına karşı savaş yürütüyor ve sistematik olarak sivil halkı bombalıyor." nato saldırısının başlamasından önceki haftalarda medyada çıkan haberler bu ve benzeri biçimdeydi. lüksemburg dışişleri bakanı, daha 23 şubat'ta "libya'da 'büyük çapta bir soykırım' gerçekleştiğini" açıkladı. abd'nin bm temsilcisi susan rice "kaddafi'nin kendi halkını kestiğini" iddia etti. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)

bu açıklamaların ne kadar kuşkulu olduğunu, abd savunma bakanı gates'in "pentagon'un elinde, devrim lideri kaddafi'nin sivil hakı havadan bombalattığına dair bir kanıt olmadığı, bu bilginin yalnızca basındaki haberlere dayandığı" şeklindeki açıklaması açıkça ortaya koyuyor. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)

uluslararası hukuk uzmanı reinhard merkel, 22 mart'ta frankfurter allgemeine zeitung'da "kaddafi, kendileri de savaşın bir parçası olan silahlı isyancılara karşı savaş yürütüyor. birkaç saat öncesinde fırıncı, ayakkabıcı ya da öğretmen olmuş olsalardı dahi, isyancılar silahlanıp savaşmaya başladıkları andan itibaren artık sivil olmazlardı. kaddafi'nin birliklerinin sivilleri öldürdüğü birçok kez iddia edildi, ancak hiçbir kaynakta inandırıcı biçimde belgelenmedi" yazarken haklıydı. (frankfurter allgemeine zeitung 22.03.2011)

almanya'nın libya savaşı'ndaki rolü

alman hükümeti'nin, birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi kararına 'evet' oyu vermemesine medyanın ve aynı zamanda spd'li ve yeşil parlamenterlerin duyduğu öfke büyüktü. ancak almanya'nın resmi çekimserlik açıklaması; gerçeğin, en iyi olasılıkla ancak yarısı. alman ordusu, nato hava saldırılarına aktif olarak katılmasa da; başbakan merkel, daha 19 mart'ta yapılan libya özel zirvesi'nde, alman hükümeti'nin askeri müdahalenin hedeflediği sonuçları desteklediğini açıkladı. savaş koalisyonuna "başarı" dileklerini açıkça dile getirdi. iki hafta sonra nato, almanya'nın da onayıyla libya'daki savaşın komutasını üstlendi. ve libya'da savaşan nato devletlerinin yükünü hafifletmek için awacs görevleri üstlenecek 300 alman askeri daha afganistan'a gönderildi.

başbakan, paris'te abd'nin libya savaşı için almanya'daki askeri üsleri kullanabileceği sözünü verdi. nato savaşın komutasını üstlenene kadar; abd saldırılarının komuta merkezi, pentagon'un stuttgart'taki afrika bölgesi komutanlığı "africom"du. "us-africa command", daha saldırının başladığı gün, yalnızca libya hava kuvvetleri'nin etkisiz hale getirilmediğini, hava alanları ve uçaksavar mevzilerinin bombalanmadığını, aynı zamanda kaddafi'nin kara kuvvetlerinin de bombardımanın hedefleri arasında yer aldığını açıkladı. almanya'daki spangdahlem amerikan hava üssünden havalanan hayalet uçaklar da saldırılara katıldı. aynı şekilde abd'nin kullandığı awacs uçaklarının komuta merkezi de almanya'da yer alıyor. bu uçaklar, uçan hava gözetleme ve uçuş komuta merkezleri olarak iş görüyor ve şu anda libya'daki hedeflere gerçekleştirilen nato saldırılarını koordine ediyor.

almanya, böylece daha önce yugoslavya, afganistan ve ırak savaşlarında da olduğu gibi libya savaşında da önemli bir işleve sahip.

kaddafi rejimi ve libya'daki yaşam koşulları

ingilizler'in iktidara getirdiği kral 1. idris'in, "özgür subaylar hareketi" tarafından 1969'da devrilmesinin ardından libya devlet başkanlığını üstlenen muammer kaddafi, uluslararası siyasette antiemperyalist bir rol oynayan "arap sosyalizmi"nin savunucusu olarak kabul ediliyordu.

kaddafi, tobruk'taki ingiliz hava üssünü ve trablus'daki dev abd hava üssü "wheelus field"i kapattırdı. petrol sahalarını ve tüm petrol endüstrisini kamulaştırdı. tarlaları kamulaştırılarak yoksul köylüler arasında paylaştırdı. bedava sağlık hizmeti, dul, yetim ve yaşlılar için para yardımı, zorunlu ve parasız eğitim ve trablus, bengazi ve sebha'da üniversitelerin açılmasını içeren bir sosyal politikayı petrol gelirlerinden finanse ederek hayata geçirdi.

devlet, ev inşaatları ve tarım için faizsiz kredi veriyor. libya, diğer afrika ülkelerine oranla oldukça yüksek bir maaşın yanında düşük bir ev kirası düzeyine ve devlet tarafından sübvanse edilen temel gıda maddelerinde sabit fiyatlara sahip. bugüne kadar gecekondu mahallelerinin ve dilencilerin sayısı hep yok denecek kadar az oldu.

bir zamanların geri kalmış çöl ülkesi, varlıklı bir arap ülkesine dönüştü. dünya bankası'nın verilerine göre, kişi başına düşen gelir 1970 - 2010 arasında 5.800 dollar'dan 12.000 dollar'a çıktı. libya, afrika kıtası'ndaki en yüksek kişi başı gelire sahip. örneğin 80 milyon mısırlı'nın yarısı günde 2 dollarlık yoksulluk sınırının altında yaşarken, libya'da aylık ortalama maaş 510 euro seviyesinde. (martin lejeune, taz, 24.03.2011)

birleşmiş milletler gelişme istatistiği hdi ("human development index") de, libya'nın afrika kıtası'ndaki en gelişmiş devlet olduğunu ortaya koyuyor. libya, hdi sıralamasında güney afrika ve mısır'dan oldukça yukarılarda ve aynı zamanda suudi arabistan, rusya ve türkiye'nin de üstünde.

libya hükümeti, altyapı projelerine ve endüstrileşmeye geçtiğimiz onyıllarda milyarlarca dollar harcadı. bu projelerin en büyüklerinden biri "great man-made river project". uzun vadede libya, mısır, sudan ve çad'a tatlı su ulaştırması tasarlanan gmmr projesi, dünyanın en büyük içme suyu ve sulama sistemi. su; çölde yer alan, yaklaşık 500 metre derinlikteki dev yapay yeraltı göllerinden, 1300'den fazla pompa ve binlerce kilometre uzunluğundaki bir boru ağı aracılığıyla, halka içme suyu sağlamak ve toprağı tarıma elverişli hale getirmek amacıyla sulamak için, örneğin libya'nın kuzeyindeki kıyı bölgelerine aktarılacak.

boru ağı için gereken devasa boruların üretimi için fabrikalar açıldı. ayrıca ülkedeki cadde ağının genişletilmesine ve kıyı şeridi boyunca inşa edilen demiryoluna milyarca dollar akıtıldı.

tüm bunlara rağmen işsizlik oranı yaklaşık yüzde 30 ve özellikle gençler arasında yüksek. bu durumun sorumlusu, tüm büyük altyapı projelerinde libyalılar'ın değil, yabancı işçilerin çalıştırılması. içsavaş başladığında libya'da, çoğunluğu komşu ülkeler mısır ve tunus'un yanında çin, bengladeş, türkiye ve kara afrika'dan gelen yaklaşık bir buçuk milyon göçmen işçi olduğu tahmin ediliyor. bu işçilerin, aralarında 30 bin çinli de bulunan birkaç yüzbini içsavaş nedeniyle libya'dan kaçtı ya da merkezi yurtdışında olan şirketleri tarafından kaçırıldı.

isyanın daha ilk günlerinde; isyancıların, güney kore merkezli bir şirketin, binden fazla bengladeşli işçinin çalıştığı şantiyelerine saldırdığı haberleri yayıldı. libya'nın doğusunda türk şirketlerine ait 30 şantiye yerle bir edildi. libya'da yaklaşık 200 türk şirketi, özellikle inşaat sektöründe faaliyetteydi ve toplu konutlar, alışveriş merkezleri ve oteller inşa ediyordu.

mısırlı göçmen işçiler de tehdit altında. mısır dışişleri bakanlığı'nın verdiği bilgilere göre, isyanın ilk günlerinde 4 bin kişi, birkaç mısırlı öldürüldüğünden ve geri kalanların hayatı tehlikede olduğundan libya'dan kaçtı. (frankfurter rundschau 21.02.2011)

en büyük tehlikeyle karşı karşıya olanlarsa siyah afrikalılar. çoğunun, içsavaşların devam ettiği ya da diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerine dönme şansı yok.

arap televizyon kanalı al jazeera, "özgürlük savaşçıları"nın siyah afrikalı göçmen işçilere uyguladığı ırkçı katliam görüntülerini yayınladı. sahra çölü'nün güneyindeki ülkelerden gelen, sayılarının düzinelerce olduğu tahmin edilen  işçi öldürülürken, görgü tanıklarının da belirttiği gibi, yüzlercesi, gözü dönmüş hükümet karşıtları siyah afrikalı lejyoner avına çıktığından saklandı. (african migrants targeted in libya, al jazeera, 28.02.2011)

isyanın nedenleri

libya'da şubat ayının ortalarında, tunus ve mısır örneklerini izleyen isyanın patlak vermesinde belirleyici olan neden, yoksulluk ve sefalet değil, şüphesiz kaddafi rejimi ve rejim yanlısı aşiretlerin otoriter iktidar politikalarıydı.

libya'daki insan hakları ihlalleri, uluslararası af örgütü'nün ("amnesty international") ülke raporlarına göre sayısız diğer ülkedekinden farklı olmasa da; nato savaş koalisyonu'nun arap müttefiklerinde, örneğin suudi arabistan'da, durum çok daha kötü. tabii bu, libya'daki insanlar için bir avuntu olmaktan uzak.

bunun yanında, ülkeye binlerce göçmen işçi alınırken çok fazla sayıda insanın işsiz olması da önemli bir etkendi.

alman hükümetine de danışmanlık yapan "bilim ve siyaset vakfı" ("stiftung wissenschaft und politik"), 12 mart'ta yayınladığı durum tespit raporunda, 17 şubat isyanı'nın "çoğunluğu geçlerden oluşan libyalılar'ın tunus ve mısır'daki devrimleri taklit etme çabası olarak başladığını" açıklıyordu. "karakolları ve devlet dairelerini ateşe vererek ayaklanmayı ateşleyenler"in çoğunluğunu, "işsiz ya da geçimini sağlamasına yetecek kadar çalışmayan genç erkekler" oluşturuyordu. (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)

ayaklanmanın merkezi, eskiden ülkenin siyasi ve ekonomik merkezi olan doğu bölgesi sirenayka. bu bölgede aşiret ilişkileri, ülkenin batısındaki trablusgarp'ta olduğundan çok daha güçlü. 1969'da devrilen kral, sirenaykalı'ydı ve iktidarı bölgedeki aşiretlere dayanıyordu.

libya'nın doğusunda yaşayan insanlar, muhtemelen siyasi ve ekonomik açılardan ayrımcılığı uğradı. ancak bu konu hakkında; şimdiye kadar, isyancılar tarafından da yayınlanmış net bir bilgi yok.

başlıca nedenlerden birinin, aşiretler arasındaki kemikleşmiş rekabet olması büyük bir olasılık. "bilim ve siyaset vakfı", "aşiret ilişkileri, libya siyasetinde önemli bir rol oynuyor. kaddafi'nin yönetimi altında aşiretler, hiyerarşideki yerlerine göre resmi makamların ve devletin elindeki kaynakların paylaştırıldığı toplumsal birimler olma işlevini üstlendi. [...] (isyancılar arasındaki) siyasi aktörlerin çoğunluğunun derdi, devletin yapısından çok kaynakların paylaşımı. [...] son ayaklanmanın patlak vermesinin öncesinde kaddafi rejimi'nin karşıtları, esas olarak etkisi son derece küçük olan sürgündeki partilerden ve silahlı islamcılardan oluşuyordu." muhalif gruplar arasında şu anda "yalnızca müslüman kardeşler örgütsel bir sürekliliğe ve özellikle kuzeydoğudaki şehirlerde yoğunlaşan kayda değer bir tabana sahip. aşırı islamcılar da, en çok 90'lı yıllarda silahlı grupların etkin olduğu kuzeydoğuda var." (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)

kaddafi'yi cehennemin dibine göndermeyi istemek, tabii ki libyalılar'ın en doğal hakkı. ancak isyancıların bunun için halkın çoğunluğunun onayına ihtiyacı var. ve bu desteğe sahip olmadıkları açıkça ortada.

isyancıların önderliği, bunun yerine trablus'a kadar önlerine çıkan bütün engelleri bombalayarak yolu açacak nato'ya güveniyor. ancak bu, kuzuyu kurda emanet etmekten başka bir şey değil. çünkü emperyalist devletler, yalnızca kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının peşinde; ne demokratik kendi kaderini tayin hakkı, ne de ülkenin zenginliklerinin adil paylaşımı gibi bir dertleri var.

savaşın hedefleri ve abd'nin ve ab devletlerinin çıkarları

libya, afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip. petrol ihracatının yüzde 70'ini avrupa birliği ülkelerine yaparken, bunun yüzde 29'luk kesimini italya'ya, yüzde 14'ünü fransa'ya, yüzde 11'ini almanya'ya, yüzde 10'unu ispanya'ya ve yüzde 4'ünüyse ingiltere'ye gerçekleştiriyor. italya, petrol gereksiniminin neredeyse dörtte birini (yüzde 24) libya'dan karşılarken; bu oran, fransa'da yüzde 10, almanya'da ise yüzde 6. libya'nın petrol ihracatının yüzde 13'lük kısmı çin'e. italya, libya'nın doğalgaz ihracatının büyük bir bölümünün gerçekleştiği ülke: italya, doğalgaz ithalatının yüzde 13'lük kısmını libya'dan karşılıyor. (us-energy information administration (eia), international trade center (itc), trademap 2011)

2004'te libya'ya yönelik yaptırımların sona ermesinden sonra, yabancı yatırımcılar yeniden ülkeye sokuldu ve neredeyse tüm batılı enerji şirketleriyle, bunun yanında çin ve rus şirketleriyle de milyarlarca dollarlık anlaşmalar imzalandı.

bu şirketlerin arasında ingiliz-hollanda menşeli bp, fransız petrol şirketi total, italyan enerji şirketi, alman rwe ve basf'ın doğalgaz ve petrol bölümleri, repsol (ispanya), abd'den exxon ve oasis group, gazprom (rusya) ve çin'den national petroleum corporation (cnpc) bulunuyor.

italyan eni şirketi, hem libya petrol sektöründeki, hem de genel olarak ülkedeki en büyük yabancı yatırımcı durumunda. eni, 2007'de 2047'ye kadar petrol ve doğalgaz temin hakkını garanti altına alan, 28 milyar dollarlık bir sözleşme imzaladı.

alman basf'ın petrol sektöründeki temsilcisi olan wintershall, libya petrol sektöründe 2 milyar dollarlık paya sahip. alman enerji devi rwe'ye bağlı olan dea, 40 bin kilometrekareden büyük bir petrol ve doğalgaz yatağının imtiyazını elde etti ve bu alanda yaklaşık 700 milyon dollarlık bir yatırım yapmayı planlıyor.

bp, 55 bin kilometrekarelik yeni bir sahada araştırma yapma hakkı için 900 milyon dollar'ın üstünde bir bedel ödedi ve uzun vadede 20 milyar dollarlık yatırım yapmayı planlıyor. abd, şimdiye kadar libya'da oldukça zayıf bir varlık gösteriyordu. exxon, 2008'de araştırma amaçlı sondaj hakları için yalnızca 97 milyon dollar ödemişti.

ancak, libya hükümeti yabancı şirketlere yatırım lisanslarını epsa-4 adında bir sisteme dayanan sert koşullar altında verdi. böylece, libya devletine ait olan petrol şirketi noc ("national oil corporation of libya") ülkede çıkarılan petrolün yaklaşık yüzde 90'lık bölümününün kontrolünü elinde tutmayı başardı. enerji devleri için dünya çapında en düşük kar oranlarına sahip petrol çıkarma koşulları libya'da.

kaddafi, en geç 2009'dan bu yana artık güvenilir bir ortak olarak görülmüyor.

ispanyol gazetesi "el pais", 2009'un ocak ayında şöyle yazıyordu: "libya devrim lideri muammer kaddafi, düşen petrol fiyatları karşısında alışılmışın dışında bir adım atmayı düşünüyor." kaddafi, "ülkesindeki uluslararası petrol şirketlerine ait tesislerin kamulaştırılması olasılığının varlığını reddetmiyor. bunu yapmak zorunda kalmamayı umduğunu, ancak düşen fiyatların başka bir seçenek bırakmadığını söylüyor." (die presse 26.01.2011)

kaddafi, gerçekten libya'da faaliyet gösteren kanada menşeli "verenex"i kamulaştırdığında; yatırımcılar için petrol sektöründeki en önemli branş raporu olan "heating-oil", şöyle yazıyordu: "libya, özel mülkiyeti kamulaştırmakla tehdit ediyor, gelirini arttırmak ya da firmalardan 'haraç' almak için önceden imzalanmış sözleşmeleri yeniden değerlendiriyorsa; uzun vadeli yatırım yapmak için gerekli olan güvenlik, şirketlerin elinden alınıyor demektir." (heatingoil.com, 29.09.2009)

2011 şubat'ında başlayan içsavaşın neticesinde, libya'daki petrol üretiminin yarısına yakını sekteye uğramış ve ülkenin petrol ihracatı, varil fiyatını bir anda 120 dollar'a yükseltecek biçimde çökmüştü.

avrupa birliği devletleri, isyancılarla libya hükümeti arasındaki mücadelenin sürmesinin petrol fiyatlarını daha da yükseltmesinden ve böylece ekonomileri için büyük bir doğurmasından korkuyordu. avusturya ekonomi bakanı reinhold mitterlehner, ekonomide durgunluk ihtimalinden bahsediyor ve avrupa'nın "mağrip ülkeleri'ndeki siyasi durumun bir an önce açıklığa kavuşmasına" ihtiyaç duyduğunu söylüyordu.

kaddafi, batı için bir belirsizlik faktörüne dönüşmüştü.

enerji kaynaklarının üstündeki devlet kontrolü, ithalat yasakları ve fiyat kontrolleriyle devlet tarafından yönlendirilen ekonomi, hiçbir zaman batı'nın neoliberal prensipleriyle uyumlu olmamıştı. şimdi artık tehlikeye giren yalnızca petrol arzının devamlılığı değildi; avrupa, ayrıca içsavaş dolayısıyla afrika'dan gelen bir mülteci dalgası tarafından da "tehdit ediliyordu".

tehlikeye giren bir diğer şeyse, avrupalı enerji şirketlerinin 400 milyar dollar yatırım yapmayı planladıkları "desertec-project"ti. "desertec"in, kuzey afrika'nın çöllerinde güneş enerjisinden elde edilen elektrikle tüm avrupa'nın ihtiyacını karşılaması tasarlanıyordu. libya, bu projenin temel yerleşimlerinden biri olmasının yanında, elektriğin avrupa'ya aktarılmasında transit ülke durumunda.

ve göz ardı edilemeyecek bir faktör, libya'nın imf ve dünya bankası'nın tekelini tehdit etmesiydi.

bu nedenle, savaşan nato devletlerinin hedefinde libya merkez bankası'nın döviz fazlasından yaptığı yurtdışı yatırımları da var. bu yatırımlar, "libyan investment authority" tarafından yönetiliyor ve değerlerinin 150 milyar dollar'ın üstünde olduğu tahmin ediliyor. libya devleti; gerek ülkedeki, gerek afrika'nın başka yerlerindeki büyük kalkınma programlarını döviz rezervlerinden finanse ediyor. (il manifesto, 22.04.2011)

bu projelere, libya'nın dünya bankası'ndan kredi almadan finanse ettiği "great man-made river" projesi ve afrika'nın ilk telekomünikasyon uydusunun geliştirilmesi örnek gösterilebilir.

45 afrika devleti 1992'de, "afrika bölgesel uydu iletişimi" (rascom) örgütünü kurdu. biraz olsun kabul edilebilir koşullarda bir finansman, yıllarca imf ve dünya bankası tarafından engellendi. sonunda libya 300 milyon, afrika ve batı afrika kalkınma bankaları toplam 80 milyon dollar'la projeye dahil oldu. böylece afrika 2007'de ilk iletişim uydusuna sahip oldu. tüm afrika'nın kullanacağı ikinci bir uydu, 2010 haziranı'nda uzaya gönderildi. bu sayede afrika, avrupa'nın uydularının (örneğin intelsat) kullanımı için talep ettiği yıllık 500 milyon dollarlık ücreti ödemekten kurtulmuş oldu.

daha önemlisi; libya'nın, afrika birliği'ne ait üç bağımsız finans kurumunun oluşturulması için yaptığı yatırımlar: merkezi yaounde'de (kamerun) olan afrika para fonu, merkezi trablus'ta olan afrika yatırım bankası ve merkezi abuja'da (nijerya) olan afrika merkez bankası.

bu kurumların başarıyla kurulması; afrika ülkelerinin, (neokolonyal ve emperyalist iktidarın araçları olan) imf ve dünya bankası'ndan kendilerini kurtarmasını sağlayacaktı.

libya'daki rejim değişikliğinden sonra nato güçleri, bir gün afrika'nın bağımsızlığını olanaklı kılacak olan bu kurumları ortadan kaldıracaklar.

abd devlet başkanı obama, 25 şubat'ta birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin yaptırım kararını açıklamasının üstünden daha bir gün geçmişken, abd'nin libya devleti'ne ait, değeri 30 milyar dollar'ı aşan finans yatırımına el koymasını sağlayan bir "executiv-order"a imza attı. birkaç gün sonra avrupa birliği de, libya'ya ait yaklaşık 45 milyar dollarlık yatırımı dondurduğunu açıkladı.

libya'nın finans yatırımlarına neden el konduğunu, (60'lı yıllardan bu yana abd hükümet danışmanı olan) zbigniew brzezinski, 28 nisan 2011'de tagesspiegel'le yaptığı röportajda açıkladı: "verili koşullarda müdahale etmenin, libya'nın kontrolünü kaddafi'ye bırakarak, ona arap dünyası'nın en önemli batı karşıtı liderine dönüşme olanağını tanımaktan daha iyi olduğu fikrindeydim."

içsavaşın başlamasıyla, durum temelden değişmişti.

libya'nın petrol rezervlerinin çoğunluğunun bulunduğu kuzeydoğusunu kontrolü altına alan silahlı ayaklanma; batı'ya, trablus'taki yıllarca el üstünde tutulmuş "dost"undan ve artık güven vermeyen iş ortağından kurtulma şansını verdi.

sevgi ile övülen "özgürlük savaşçıları", bölgenin aşiret reisleri, petrol ve doğalgaz gelirlerini şimdiye kadar kaddafi'yle paylaşmışlardı. şimdiyse, görünüşe göre tek avantacı kendileri olmak istiyorlar. batı'yı, askeri yardım gelmezse tüm petrol arzını durdurmakla tehdit ediyorlar.

libya'nın en önemli petrol ve doğalgaz limanları, ülkenin doğu sahilinde yer alıyor. yine bu bölge, libya'nın rezervlerinin yüzde 80'ine sahip olan, daha güneyde yer alan sirte petrol yataklarından gelen boru hatlarının kesişme noktası.

ab enerji komiseri günther oettinger, neden kaddafi'ye finansal açıdan zarar vermek için libya'nın petrol ve doğalgaz ihracatına yönelik yaptırımlara yönelinmediği sorusunu şu sözlerle yanıtlıyordu: "yeniden işletilmeye başlayan petrol ve doğalgaz yataklarının çoğunun artık kaddafi'nin elinde olmadığını sanıyoruz."

ingiltere başbakanı david cameron, 1 mart 2011'de yaptığı açıklamada, "libya'nın ve halkının geleceği için albay kaddafi'nin rejimi son bulmalı. ve kaddafi ülkeyi terk etmeli. bu sebepten, kaddafi rejimi'ni izole etmek, paradan uzaklaştırmak, iktidarını azaltmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız."

anlaşılan, isyan olmasaydı, batı gelecekte de kaddafi'yle anlaşmanın bir yolunu bulacaktı. ne de olsa, yalnızca petrol değil, silah anlaşmaları da son derece iyi gidiyordu.

2004-2010 yılları arasında ingiltere, fransa, italya ve almanya'nın kaddafi rejimine sattığı silahların değeri bir milyar euro'nun üstünde.

avrupalı silah şirketi eads; 2009'dan içsavaşın başlamasına kadar, raket rampaları ve tanksavar raketleri satmayı sürdürdü. silahların üreticisi, eads'ın yan şirketi olan mbda, internet sayfasında "milan 3" sistemini, "geliştirilmiş öldürme potansiyeli" olan, isabet oranı çok yüksek bir silah olarak pazarlıyor. bu silahın kaddafi'ye satılacak olan son partisi, 28 şubat 2011'de yürürlüğe giren silah ambargosu nedeniyle durduruldu.

kaddafi, her şeyden önce libya'yı "avrupa kalesi"nin mültecileri engelleme mücadelesinin bir parçası haline getirdi. avrupa sınır koruma ajansı frontex'le sıkı bir işbirliği içine girdi. almanya, helikopterler aracılığıyla mülteci taşıyan teknelerin akdeniz'de tespit edilmesi görevini üstlenirken; konumları tespit edilen mülteciler, italyan gemileri tarafından yakalanarak libya sahil koruma ekiplerine teslim ediliyordu.

tıpkı mısır gibi libya da, avrupa birliği için bir "istikrar" garantisiydi. ancak, kaddafi 2010 kasımı'nda avrupa'yı yasadışı göçün önüne set çekmekte desteklemek için avrupa birliği'nden 5 milyar euro talep etti. kaddafi, bu talebiyle avrupa devletlerinin gözünde haddini aşıyordu. (focus-online, 31.08.2010)

batı'nın yeni müttefikleri

paris, londra ve washington hükümetleri; libya'nın doğusundaki isyanın önderlerinin, trablus hükümetine oranla batı'nın çıkarlarına uygun hareket etmeye çok daha yatkın olduğunu farketmekte gecikmedi.

abd dışişleri bakanı hillary clinton, 27 şubat'ta aşağıdaki açıklamayı yapıyordu: "obama hükümeti, libyalılar'a muammer kaddafi'yi başlarından atmaları için gereken her tür desteği vermeye hazır. [...] doğuda örgütlenmeye çalışan çeşitli libyalılar'la ilişki kuruyoruz. isyan, ülkenin batısına da yayılırsa; oradaki libyalılar'la da ilişkiye geçeceğiz. [...] sonucun ne olacağını söylemek için henüz çok erken, ama bizden beklenen her tür desteği vermeye hazır olacağız." (michel chossudovsky, 07.03.2011)

fransa, 27 şubat'ta bengazi'de kurulan libya geçici ulusal meclisi'ni "libya halkının yegabe meşru temsilcisi" olarak tanıyan ilk nato ülkesi oldu. ve mahmud cibril ile abdula el-issavi'yi 10 mart'ta paris'teki elysée sarayı'nda ağırladı. her ikisi de, libya geçici ulusal meclisi tarafından batılı devletlerle ilişki kurmak ve bu ilişkileri sürdürmekle görevlendirilmişti.

ancak "libya halkının meşru temsilcileri", olsa olsa libya'nın altı buçuk milyonluk nüfusunun üçte birini temsil ediyor. ülkenin isyancılar tarafından kontrol edilen altı doğu bölgesinde bir buçuk milyon, misurata'daysa 600 bin insan yaşıyor.

yeni kurulan "ulusal meclis"in ve isyancıların hükümetinin üyeleri, ağırlıklı olarak kaddafi rejimi'nin geçmişteki yüksek bürokratlarından ve yüksek rütbeli subaylarından oluşuyor. "ulusal meclis"in başkanı mustafa abdül celil, 2007'den 15 şubat 2011'de isyanın başlamasına kadar, kaddafi hükümeti'nde adalet bakanıydı.

"ulusal meclis" 22 mart'ta, adalet eski bakanı mahmud cibril'i geçici hükümetin başına geçirdi. cibril, söz konusu günden bir hafta önce, 18-19 mart tarihinde paris'te gerçekleştirilen libya zirvesi'nde fransa devlet başkanı sarkozy ve amerikan dışişleri bakanı clinton tarafından, sanki kaddafi artık iktidarda değilmişçesine resmen ağırlandı.

mahmud cibril, batı için neredeyse mükemmel bir müttefik. "frankfurter allgemeine zeitung", cibril'i neoliberal ekonomi politikası uzmanı olarak nitelendiriyor. yıllarca iktisatçı olarak abd'de stratejik planlama ve karar alma konularında ders verdi. ve tunus, mısır ve suudi arabistan'daki genç şirket yöneticileri ve hükümet üyelerini eğitti.

2007'de libya'ya dönmesinin ardından, kaddafi rejimi'ne planlama bakanı ve ulusal ekonomik kalkınma kurumu'nun başkanı olarak hizmet etti. görevi, devlet kontrolündeki ülke ekonomisinin özelleştirilmesini yürütmekti. görevi sırasında, özellikle ingiliz ve abd şirketlerinin libya pazarında tutunmalarına önayak oldu. (frankfurter allgemeine zeitung, 25.03.2011)

isyancıların hükümetinin dışişleri bakanlığını abdül el-issavi üstlendi. önceden libya ekonomi bakanlığı ve özelleştirme planlama dairesi başkanlığı yapıyordu. kaddafi'yle arası bozulduktan ve piyasa ekonomisine geçiş reformlarının yavaş temposunu eleştirdikten sonra koltuğunu kaybetmişti.

sirenayka'nın geçmişteki güvenlik şefi de, şimdi geçici hükümetin üyesi. batı'nın yakından tanıdığı ali tarhuni, "geçici hükümet"in ekonomi, finans ve petrol bakanı. 40 yıl abd'de yaşadıktan ve yıllarca university of washington'da ekonomi ve finans dersleri verdikten sonra bu yılın mart ayında libya'ya döndü. görevi, pazar ekonomisine geçiş için hazırlıkları tamamlamak. (frankfurter allgemeine zeitung, 30.03.2011) göreve başlamasının hemen ardından yaptığı ilk işlerden biri, "özgür libya"nın ham petrolünü pazarlamak için "quatar petroleum company" ile bir anlaşma imzalamak oldu. yalnızca isyancıların elinde olan tobruk limanı dahi, günde 300 bin varil ham petrol ihraç edilebilecek kapasiteye sahip. bu, güncel pazar değeri üstünden yaklaşık günde 36 milyon ya da yılda 12 milyar dollar'a denk düşüyor.

savunma bakanlığına, 1975'te de kaddafi'yi devirmeyi denemiş olan ömer el hariri getirildi. başarısız olan darbe girişiminden sonra el hariri ve yirmi arkadaşı idama mahkum edilmişti. cezası, 1990'da 21 yıllığına ev hapsine çevrildi. 2011 şubatı'ndaki ayaklanma ona isyancıların safına geçme şansını verdi. (taz, 24.03.2011)

isyancıların ordusunun genelkurmay başkanı, kısa bir süre öncesine kadar kaddafi rejiminin yönetici kadrolarından olan abdül fatah yunus. mart ayında isyancılara katılmadan önce kaddafi'nin özel birliklerini komuta ediyordu ve üç yıldır içişleri bakanıydı. (süddeutsche zeitung, 29.03.2011)

mart başı abd'den libya'ya dönen halife haftar, aynı ayın sonunda sonunda isyancıların ordusunun komutanlığına getirildi. bir zamanlar libya ordusunda albay olan haftar'ın, kaddafi'yle arası yıllar önce bozulmuştu ve abd'den kaddafi'ye karşı silahl bir ayaklanma örgütlemeye çalışıyordu. washington post'un 26 mart 1996'da belirttiği gibi, kendine "libya ulusal ordusu" adını veren kontra benzeri bir gruba başkanlık ediyordu. abd tarafından silahlandırılan bu küçük yeraltı ordusu, virginia'da bir askeri eğitim kampına sahip ve 90'lı yıllardan bu yana libya'da ayaklanma girişimlerinde bulunuyor ve birçok terör eylemi gerçekleştirdi. ingiliz gazetesi daily mail, 19 mart 2011'de halife haftar'ı "devrimin iki büyük askeri kişiliğinden biri" olarak tanımladı.

isyancıların ordusunun komutanlarından bir diğeriyse, abd'nin düşmanı bir teröristten sözde demokrasi ve insan hakları mücadelesinde müttefiğine dönüşen ebu bin kumu. new york times'ın 23 nisan 2011'de yazdığı üzere, kaddafi rejimine karşı savaşan derne birliği'nin komutanlığını yapıyor. 11 eylül 2001'deki saldırıların ardından libyalı militan islamcı bir örgütün üyesi olarak pakistan'da tutuklanıp, el kaide'ye üye olduğu gerekçesiyle beş yıl guantanamo'da kaldı. 2007 yılında, bir yıl hapiste kaldıktan sonra kaddafi'nin siyasi tutsaklar için çıkardığı aftan faydalanarak serbest kalacağı libya'ya gönderildi. (junge welt, 26.04.2011)

gelecekteki neoliberal ekonomi politikasının yol haritası

geçici hükümet, çoktan kendi petrol şirketi "libyan oil company"yi kurdu. bu şirketin, libya devletinin petrol kurumu "national oil  company"nin yerini alması ve amerikan, ingiliz ve fransız şirketlerine uygun koşullarda lisans vermesi planlanıyor. çin ve rusya'nın libya'nın dışına itilmesi de bu planın bir parçası. buna karşılık, kaddafi 14 mart'ta amerikan ve avrupa şirketlerinin çalışma ruhsatlarını çin ve rus şirketlerine devretme tehdidinde bulundu.

isyancılar, aynı zamanda kendi merkez bankalarını da kurmuş durumda. yeni kurulan merkez bankasının görevi; abd ve avrupa devlerinin el koyduğu, libya devleti'ne ait 150 milyar dollar'ı aşan parayı, iade edilmesinin ardından yönetmek.

ingiliz menşeli hsbc bankasının üst düzey yöneticilerinden oluşan bir ekip, şu anda yeni kurulan "merkez bankası"na libya devletinin ingiltere'deki yaklaşık 25 milyar dollarlık yatırımıyla ne yapacağı konusunda danışmanlık yapıyor. (il manifesto, 02.05.2011)

isyancıların yönetici kademesinin, abd'nin ve avrupa devletlerinin çıkarlarıyla büyük ölçüde uyumlu hedefler peşinde olduğu açık. onlara kalırsa, libya neoliberal ekonomi politikasının ilkelerine göre yönetilecek.

isyancıların hükümetinin maliye bakanı tarhuni, zeit'la yaptığı bir röportajda kaddafi'nin ülke ekonomisinin kayda değer bir bölümünü kamulaştırmasını eleştirdi. "ekonominin itici gücünün özel sektör olması gerek" dedikten sonra ekledi: "uluslararası yatırımcılarla işbirliği içinde libya'yı bir finans merkezine çevirmeyi umuyoruz." özellikle fransız şirketleri gelecekte libya'yla karlı bir ticaret yürütmeyi umabilir: "fransa gibi baştan beri bizim tarafımızda olan ülkelerin avantaj sahibi olacağını düşünüyorum." (die zeit, 07.04.2011)

bengazi'deki geçici hükümetin başkanı mustafa abdül celil de, 22 mayıs'ta şimdi isyancıları destekleyen ülkelerin zaferlerinden kar edeceğini açıkladı: "devrimimize destek veren dostlarımız, gelecekte libya'da en iyi ticaret olanaklarına kavuşacak." (tagesanzeiger zürich, 23.05.2011)

avrupa birliği, aynı gün isyancılarla resmen diplomatik ilişki başlatarak bengazi'de bir temsilcilik açtı. avrupa birliği dışişleri yüksek temsilcisi cathrine ashton, açılışa bizzat katılırken "libya halkının vizyonu"nu övdü.

13 haziran'da alman hükümeti de, bengazi'deki geçici hükümeti "libya halkının tek meşru temsilcisi" olarak tanıdığını açıkladı.

isyancılara askeri yardım

abd devlet başkanı obama, 10 ile 17 mart arasında, kısacası birleşmiş milletler güvenlik kurulu'nun kararının hemen öncesinde cia'in isyancıları desteklemesine izin verdi. (focus.de, 31.03.2011) obama'nın verdiği izin, isyancılara silah yardımını da kapsıyordu. new york times, cia ajanlarının aynı zamanda hava saldırıları için hedef tespiti de yaptığını açıkladı. (frankfurter allgemeine zeitung, 01.04.2011; welt.de, 31.03.2011)

19 mart'ta focus online, "ingiliz gizli servisi mi-6 ajanlarının haftalar öncesinden libya'ya sızdığını" yazdı. "askeri hava alanları, uçaksavar mevzileri ve iletişim merkezleri gibi stratejik hedefleri tespit etmiş ve hava saldırıları için işaretlemişlerdi." (focus.de, 19.03.2011)

2 nisan günü, fransız gizli servisinin bengazi'deki isyancılara üç haftadan uzun süredir gizlice tanksavar mermisi ve top gönderdiği ortaya çıktı. (focus.de, 02.04.2011)

muhafazakar wall street journal, birleşmiş milletler kararının kesinleştiği 17 mart günü şöyle yazıyordu: "abd'nin ve isyacıların resmi sözcüleri, mısır ordusu'nun abd'nin bilgisi dahilinde isyancılar için sınırdan silah geçirmeye başladığını açıkladı. gönderilenler, ağırlıklı olarak makineli tüfeklerden ve cephaneden oluşuyor." (peter dale scott, www.hintergrund.de, 31.03.2011)

nato devletleri, böylece kendi aldıkları birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararına aykırı hareket ediyorlar. karar; libya topraklarında her türden silah yardımını, askeri eğitimi, askeri amaçlara hizmet edebilecek her türden teknik ve finansal yardımı yasaklıyor. (birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararının 13. maddesi)

"nihai zafer"e kadar savaş

nato savaşının bir sonraki aşaması, abd'nin insansız, yerden kumandalı uçaklarla yapacağı bombardımanlar ve ingiltere ile fransa'nın savaş helikopterlerinin sayısını arttırması.

nato ve ab devletleri, trablus rejimi devrilene dek savaşı sürdürme konusunda anlaşmış durumda. kaddafi'nin öldürülmesi de bombardımanların "meşru hedeflerinden biri" kabul ediliyor.

alman ordusunun da dahil olduğu kara kuvvetlerinin savaşa katılımı ihtimaline yönelik hazırlıklar da sürüyor. kara kuvvetlerinin savaşa dahil olması, sözde "insani yardımların güvenliğinin sağlanması" adına gerçekleştirilecek. devlet bakanı cornelia pieper (fdp), alman parlamentosu'nda "hazır bulunan avrupa birliği savaş grupları'nın ve kimi diğer birliklerin kullanımı olanaklar dahilinde" dedi. (junge welt, 08.04.2011)

nato, büyük olasılıkla korkunç sonuçları olacak ve sivil kurbanlarının sayısı gittikçe artacak bir savaş yürütüyor. isyancıların zafere ulaşması sağlanamazsa, savaş libya'nın ikiye bölünmesiyle de sonuçlanabilir. bu durumda en azından libya'nın doğusu batılı şirketler için karlı bir vahaya dönüşecektir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...