milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2010 Perşembe

ALMANYA'DA FAŞİZAN EĞİLİMLER



"almanya'da yabancı düşmanlığı ne kadar yaygın?" sosyal demokrat SPD'ye yakın bir vakıf olan "friedrich-ebert-stiftung" bu soruya bir yanıt bulmak amacıyla bir araştırma düzenledi. sonuçlar ne yazık ki - ve beklendiği üzere - oldukça olumsuz: almanlar'ın yüzde 34'ü yabancıların "vermeden almak" için almanya'ya geldiğini düşünüyor. ve doğu almanlar'ın yüzde 75'inden fazlası müslümanların ibadet olanaklarının sınırlandırılmasından yana.

araştırmayı yöneten bilim adamları, "aşırı sağcılığı" altı değişik temel momente ayırarak toplumun bu akıma yatkınlığını incelemişler: sağcı bir diktatörlüğü arzulamak, şovenizm, yabancı düşmanlığı, antisemitizm, sosyal darwinizm ve nasyonal sosyalizmi övme (ya da insanlığa karşı işlediği suçları görmezden gelme).

araştırmanın sonuçları, bu altı momentten toplumda en yaygın olanların yabancı düşmanlığı, şovenizm ve antisemitizm olduğunu gösteriyor. doğu almanya'da her üç, batı almanya'daysa her dört alman'dan biri yabancı düşmanı düşünceleri benimserken; "yabancılar yalnızca sosyal devleti sömürmek için almanya'ya geliyor" diyenlerin oranı doğuda yüzde 47,6, batıda yüzde 30,8, ki bu da almanya genelinde yüzde 34,3'lük bir orana tekabül ediyor.

"friedrich-ebert-stiftung"un düzenlediği araştırma bunun yanında faşizan eğilimlerin - yaygın önyargıların aksine - doğu almanya'ya özgü olmadığını bir kez daha gösteriyor. örneğin antisemitizm ya da şovenizm batı almanya'da doğudakine oranla daha çok taraftar buluyor. araştırmayı yönetenlerden oliver decker de bu fenomene dikkat çekiyor: "araştırmanın sonuçları aşırı sağcı fikirlerin doğu almanya'ya özgü bir fenomen olmadığını, toplumun merkezinde de olmak üzere her kesimde, her yaş grubunda yaygın olduğunu açıkça ortaya koyuyor."

"almanya'nın şimdi ihtiyacı olan bütün halkı temsil eden tek bir güçlü parti" cümlesinin arkasında duranların oranı yüzde 23,6 (batıda % 22,6, doğuda % 27,4). ki bu fikrin yaygınlığının artmasındaki en önemli etkenlerden biri, insanların bir yandan - haklı olarak - politikacıların kendilerini seçen insanların (ya da nüfusun genelinin) gereksinimlerine ve arzularına göre davranmadığını düşünmesi, diğer yandansa kaderlerinin iplerini ellerine alma konusunda "isteksiz" olmaları.

araştırma - daha önce de değindiğim gibi - islamofobinin artma eğiliminde olduğunu da doğruluyor: örneğin "araplar'dan rahatsız oluyorum" diyenlerin oranı yüzde 55'ken, "müslümanların ibadet özgürlükleri ciddi oranda kısıtlanmalı" diyenler almanya çapında yüzde 58,4'e ulaşmış durumda (doğuda % 75,7, batıda % 53,9).

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ORHAN PAMUK'U ELEŞTİRMEK


öyle "ben kara kitap'tan sonrasını okumadım" diye afra tafra yapacak kadar eski bir orhan pamuk okuru değilim. ilk okuduğum romanı yeni hayat'tı, ancak 90'lı yılların ortalarında, gerçekten ünlü olduğunda tanımıştım pamuk'u.

türkçe öğretmenimin kitabı elimde gördüğünde türkçe'yi kötü kullandığını söylediğini hatırlıyorum, ki bu eleştirisinde yalnız da değildi. orhan pamuk'un yazar olarak ünlenmesi edebiyat camiasının neredeyse tamamının eleştirileriyle kol kola gitmişti. yeni hayat'ta o dillere dolanan türkçe bozukluğu gözüme çarpmamıştı; bilmiyorum, daha o zamandan hataları abartıldığından, kitle psikolojisiyle üstüne çullanıldığından mı, yoksa benim kendi türkçem'in de yetkin olmamasından mıydı...

hayatımda hiçbir zaman gerçek anlamda orhan pamuk okuru olmadım, ama şimdi dönüp baktığımda masumiyet müzesi ve öteki renkler hariç bütün romanlarını okuduğumu görüyorum. edebiyat eleştirmeni değilim, ki kendi çapımda eleştirel bir okumaya da tabi tutmadım eserlerini. ama aklımda dili kullanışı kurgulama yeteneğinin arkasından topallayan bir yazar kalmış. ama bu pamuk'un türkçesi'nin yalnızca "mükemmel" ya da "büyüleyici" olmadığı anlamına gelir, daha fazlası değil. ki bir yazarın dille oynama yeteneğinin hikaye kurgulama yeteneğinden daha az gelişmiş olmasına birbirinden alabildiğine farklı iki yönden yaklaşılabilir: ya kolunuzu dimdik uzatıp, işaret parmağınızı dilin biraz hoyratça kullanılmasına doğrultur, ortalığı velveleye vermek için avazınız çıktığı kadar bağırırsınız; ya da türkçesi pamuk'tan hiç de daha iyi olmayan sayısız yazarın şişinerek gezindiği bir edebiyat camiasında kurgu yeteneğinin neresinden baksanız en azından kalburüstü olduğunu farkedersiniz.

kar ve benim adım kırmızı'yı almanya'ya geldikten sonra almanca okudum. ve ne yalan söyleyeyim, orhan pamuk'u çevrildiği dilde okumanın, yazdığı dilde okumaktan daha az "hırpalayıcı" olduğunu keşfettim.

macarca başladığı edebiyat macerasını almanca sürdüren ve hayatının son yirmi yılında ingilizce yazarak sonlandıran macaristan doğumlu avusturyalı yazar arthur koestler, okur kitlesi anadilinin yaygınlığını katlayan her yazarın eserlerinin çevrileceğini hesaba katarak yazmak zorunda olduğunu söylemişti. bugün orhan pamuk'un edebiyat "başarı"sının da türkçe'yi nasıl kullandığından çok, romanlarının belirli dillere iyi çevirmenler tarafından çevrilmesine bağlı olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok.

ilber ortaylı adana'da düzenlenen bir konferansta şöyle konuşmuş:

"kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifade geçiyor:
'imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.'
bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. camilerde balkon yoktur, minarenin şerefesi vardır. ezanı da imam okumaz müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz içeriden okur.
bu örnekle de sabittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar."


ilber ortaylı için "doğru şey"in ne olduğunu bir kenara bırakıp, doğrudan örneğin kendisiyle ilgilenelim. (tabii örneklenen cümle gerçekten orhan pamuk'tan alıntıysa) pamuk'un cümlesi, hayatında hiçbir camiyi içeriden görmemiş olduğunu gösteriyor belki (ki bu da benim açımdan yerilecek bir şey değil, benim de bir camiyi içerden görmeye en yaklaştığım an ayasofya'yı gezmemdi), ama türkiye'nin toplumsal yaşantısını tanımak yalnızca ezanı imamın değil de müezzinin okuduğunu bilmek midir? "toplumun gerçekleri"ne neden cuma namazına gitmek dahildir de, örneğin kadıköy sahilinde şarap içmek değildir? ya da üniversitenin tuvaletinde sevişmek? merter'de müşteri kovalayan travestiler? bir toplumun bir "gerçekliği" mi vardır?

orhan pamuk da istanbul'da doğup büyümüş bir insan olarak kendi içinde yaşadığı "gerçekliğe" hakimdir kuşkusuz - her ne kadar camiye giden insanınkinden ya da benimkinden farklı bir gerçeklikse de bu. pamuk'un istanbul burjuvazisinin "gerçekliği"nde büyüdüğünü okurun gözünün içine sokan istanbul - hatıralar ve şehir'dir herhalde. (kitabı okuduktan sonra "bu mu lan istanbul?" diyip istanbul anılarımı yazma isteği uyanmıştı içimde.)

bir dili "kusursuz" kullanabilmek için "imam" yerine "müezzin", "balkon" yerine "şerefe" (ben özellikle bu kelimeyi çok sık kullandığımdan iyi bir yazar kabul edilebilir miyim acaba?) yazmak gerekiyor. ama insan bu tür şeyleri sorar, öğrenir. "toplumun gerçekleri"ne doğrudan temas etmek bir zorunluluk değil bu noktada. yoksa genelevde geçen bir hikaye yazacak her insan için altı ay pezevenklik yapmak zorunlu bir eğitim süreci olurdu. (pamuk'un romanları başka dillere çevrildiğinde söz konusu hataların ve benzerlerinin o dilde karşılığı olmayan kelimeler nedeniyle silinecek olması da cabası.)

orhan pamuk'da eleştireceğim birçok özellik var: romanlarına sinmiş dışarıdan, daha doğrusu yukarıdan bakma kültürü, hikayelerinin okunup iz bırakmadan insanın hafızasını terketmesi, ününe kıyasla hiçbir "usta işi" eser ortaya koyamamış olması, bu liste uzar gider. ama ben orhan pamuk'u eleştiremiyorum...

spiegel'e verdiği, faşist bir linç kampanyasını tetikleyen ropörtajın çok öncesinde edebiyat camiasında başlayan "harcama" kampanyası - ki edebiyat camiası kendini dışarıya göstermeye çalıştığından çok daha sefildir, bu tür kampanyalar sanatsal kriterlerden çok kimin "ağır abi" olacağına dair mücadelelerdir, sonrasında "malum olaylar" ve her eleştirinin gittikçe artan biçimde yanlış insanlarla omuz omuza durmak anlamına gelmeye başlaması...

benim doğduğum topraklarda ermeniler katledildi, bugün hala kürtler öldürülüyor, bütün bunların "emperyalistlerin propagandası" olduğunu iddia edenlerin bıyıkları aşağıya sarkan kesimi pogrom girişimleri için eline geçen hiçbir şansı kaçırmıyor. ve orhan pamuk - bence - ortalama bir yazar.

oh be, içimde kalmıştı!

19 Haziran 2010 Cumartesi

MASAL ŞEHİR


tren istasyonu... yağmur yağıyor... haydut "ıslanmak istediğinden emin misin?" ya da "hepsi senin suçun" der gibi yukarıya doğru, yüzümün içine bakıyor. istasyonun önü tanıdık geliyor. sadece siyah üniformaları, kasklarıyla usk polisleri aklımdaki resmin eksik kalan parçası...

bamberg'e daha önce bir kere, 2008 yazında gelmiştim npd'nin parti kongresine karşı düzenlenen yürüyüşe katılmak için. antifaşist pankartlar yerini almanya bayraklarına bırakmış, iki yıl önce bu zamanlar beynimi kavuran güneşse yağmura. yürüyüş rotasını yeniden yürüyorum şehir merkezine ulaşmak için.

ilerledikçe istasyonun çevresindeki yeni ve inşaları sırasında estetik yerine yalnızca işlevsellik gözetilmiş binalar - bankalar, 7-8 katlı birkaç iş hanı, ki bu yükseklik bamberg'de neredeyse gökdelen anlamına geliyor - yerini daha alçak, eski evlere bırakıyor. yağmur şiddetini arttırdıkça ayakkabılarıma bakarak yürümeye devam ediyorum. zamanla evler seyrekleşmeye başlıyor, nehrin kenarında bir açıklığa ulaşıyorum.

yanlış yöne sapmış olmalıyım. sağ tarafta küçük bir fırın var. haydut'u dışarıda bırakıp fırına giriyorum. "şehir merkezine nasıl gidebilirim?" tezgahın arkasındaki fırıncı kadın emin olamıyor - bu büyüklükte bir şehirde (70 bin nüfus) alışılmadık bir durum. bir köşede tek başına kahve içen adama adıyla hitap ederek sorumu yineliyor. adam, almanya'nın başka bir yöresinden gelen bir insanın anlamayacağı kadar sert bir lehçeyle yolu tarif ediyor.

tekrar dışarı çıkıyorum. haydut yine "belanı bulasın" der gibi gözlerime bakıyor. neyse ki çok uzun yanlış yöne yürümemişiz. geldiğim yolu geri yürüyorum. birkaç yüz metre sonra sağa dönünce yeniden nehri ve karşı yakaya giden köprüyü görüyorum. kısa bir yürüyüşten sonra şehir merkezine varıyorum.

yağmur hızını iyice arttırdı, artık iyiden iyiye rahatsız edici olmaya başlıyor. şehir merkezinde almanya renklerinin yoğunluğunun göze batması haricinde ilgi çekici hiçbir şey yok. neredeyse her küçük alman şehri bir diğerinin kopyasıdır: aynı caddeler, aynı mağazalar, ilk bakışta aynı insanlar...

neden sonra public viewing alanına ulaşıyorum. az sonra almanya sırbistan'a karşı dünya kupasındaki ikinci maçına çıkacak. almanya forması giymiş, sarı-kırmızı-siyah bayraklar taşıyan, çoğunluğu ilk biraları içmek için maçın başlamasını beklememiş bir kitle dev sinema perdesinde maçın gösterileceği alana girmeye uğraşıyor. insanlara değmemeye özellikle gayret ederek alanın yanından geçip gidiyorum. sanki insanlara dokunsam, onlarla konuşsam kitlenin milliyetçiliği bulaşıcı bir hastalık gibi bana da geçecekmiş gibi...

dünyada tiksintiyle karışık bir korkunun içimi kaplamasına yol açan iki kitleden biri türk bayrağı taşıyor, diğeriyse alman. birincisiyle birçok defalar yüzyüze geldim, sayesinde "kitlenin linç psikolojisi"ni yakından tanıdım. ikincisiniyse yalnızca geçmişten aktarılan hikayelerden tanıyorum: büyük savaş, toplama kampları, yaşamını dikenli tellerin arasında bırakan yahudiler, komünistler, eşcinseller, çingeneler...

bir süre sonra üstü kapalı bir yere oturup yağmurun geçmesini beklemekten başka bir şansım olmadığına karar veriyorum. 100 metre kadar sonra karşıma bir italyan dondurmacısı çıkıyor, dışarıdaki masalar - muhtemelen yağmurdan çok güneş ışınlarından korumak için konmuş - şemsiyelerin altında. bir cappuccino söylüyorum. maç başlayalı birkaç dakika olmuş, dondurmacı maçı dev ekran televizyonda gösteriyor.


cappuccino'nun tadı çok kötü, ben içip bitirene kadar iyice soğuyacak. çevrem yağmurdan korunmak için public viewing alanından kaçmış insanlarla dolu. neredeyse hepsi bira içiyor. maçın ilk yarısı bitince kalkıyorum. klose atıldı, almanya 1-0 geride. "kitle"yle aramdaki mücadeleden başarıyla ayrılmışım gibi bir ruh haline kapılıyorum. yağmurun şiddeti de azaldığından keyfim yerinde.

şehir merkezinde yemek yiyecek bir lokanta arıyorum. haydut'la fırın ya da dönerci gibi bir yere girme şansım yok. çin büfesi ve vejeteryan lokantasında da cevap olumsuz. yağmurdan ve yemek yiyecek bir yer aramaktan sıkılmış bir halde tipik bir bavyera meyhanesine giriyorum.

meyhanenin görüntüsünde on yıllardır değişen hiçbir şey olmamış olmalı. ilk masaya oturuyorum. geniş salondaki ahşap masaların çoğu boş. arkamda alkolik görünümlü, orta yaşlı bir kadın kuşkonmaz çorbası içiyor. bir başka masada üç yaşlı alman - suratları alkolden kıpkırmızı olmuş - kafayı çekip eskiden herşeyin daha güzel olduğundan bahsediyor. duvarlarda aile fotoğrafları. siyah-beyaz resimlerden biri dikkatimi çekiyor: genç bir adam - muhtemelen meyhanecinin babası - nazi üniformasıyla çektirmiş. yemek ısmarlıyorum, et gevrek, tadı kötü, ama yine de birayla birlikte mideye indiriyorum.

çıkmadan önce meyhaneciye altstadt'a ("eski şehir") nereden gidileceğini soruyorum. gitmem gereken yolu dolaptan çıkardığı bir haritanın üzerinde işaretleyip bana hediye ediyor. dışarı çıkarken artık iyice sarhoş olmuş yaşlılardan birinin arkamdan "çocuk amerikalı, ama iyi almanca konuşuyor" dediğini duyuyorum.

tekrar dışarıdayım. ben meyhanedeyken yağmur tamamen dinmiş, güneş açmış. artık kazağımın kuruyabileceğine inanarak keyifle yürümeye başlıyorum. birkaç dakika sonra altstadt'tayım. ve bamberg'in neden "dünya kültür mirası" ilan edildiğini bir kez daha anlıyorum. barok kelimesinin sözlükteki karşılığı bamberg olmalı. eski, ama bakımlı evler, meyhaneler, lokantalar, turistik eşya satan dükkanlar... bir-iki kitapçıya girip çıkıyorum, ilginç bir şey yok.

nehrin kenarına iniyorum. iki yıl önce olduğu gibi kendi kendime "hangi evde otursam" oyununu oynayıp, bahçede yapılan bir kahvaltıdan sonra sisli bir günde kayığımla nehirde gezintiye çıkmanın nasıl olacağını düşlüyorum. altstadt'ın barok havasını bozan nadir binalardan birinin - şehrin hapishanesinin - arkamda olduğunu unutup hayallere dalmışken tipimden işkillenen bekçinin gelmesiyle uzaklaşma vaktinin geldiğini anlıyorum.

bir sonraki hedef dom'un bulunduğu tepe. şehre yukarıdan bakmak için çıktığım tepede ilgimi şehir manzarasından çok piskoposların katolik kilisesinin dünyevi iktidarını sergilemek için yaptırdığı dom ve konaklar çekiyor.

şehirden ayrılmadan, belki bir daha asla gerçekleştiremeyeceğimin bilinciyle iki yıl önceden kafama koyduğum bir şeyi yapıyorum: yaşlı şapkacıdan siyah bir melon şapka alıyorum. bir daha ne zaman yolum bamberg'e düşer bilmiyorum, ama yaşlı şapkacı herhalde artık yaşamıyor olacak. haydut şapkamdan işkillenip bir-iki havlasa da sonunda sakince yanımda yürüyor. ve ben güneşin tadını çıkararak nürnberg trenine binmek üzere gara doğru yol alıyorum...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

ALEXİS, DİMİTRİS VE BEN


alexis almanya'da doğmuş, erasmus öğrenci değişim programıyla bir yıllığına okumak için selanik'e gitmesinin haricinde - ki o bir yılı da öğrencilerin üniversite işgalleri, yürüyüşler ve grevlerle geçirmesiyle zaten üniversiteyle pek alakası olmamış - yunanistan'ı yalnızca yaz tatillerinden tanıyor. bizim alexis de tüm benzerleri gibi ne zaman yunan, ne zaman alman olacağı belli olmayan bir insan. "transkültür" kavramının iki bacaklı hali.

birkaç ayda bir iki kişilik gayrıresmi ege akşamımızı yaparız. nürnberg'de düzgün rakı içilecek bir türk meyhanesi olmadığından genelde şehir merkezindeki mykonos'a gideriz. mykonos'u yolu nürnberg'e düşen herkese tavsiye ederim, nürnberg'in - coğrafi olarak olmasa da - ortam açısından yunanistan'a en yakın noktasıdır. ve benim de istanbul'da rakı içtiğim güzel bir yaz akşamına en yakınlaştığım andır mykonos'ta masanın üstündeki mezelere cypro'nun eşlik ettiği zamanlar.

ve mykonos'ta bir akşam daha - çok geçmedi üstünden... alexis ve bana alexis'in selanik'ten gelen kuzeni dimitris eşlik etti. anlatacak hikayesi olan yeni insanlarla tanışmayı oldum olası sevmişimdir. dimitris'in soframızı üçlemesi, muhabbet dilinin zorunlu olarak almanca'dan ingilizce'ye dönmesinin verdiği sıkıntıyı bir kenara bırakacak olursak, kesinlikle ortamı güzelleştirdi. zira milliyetçiliğin, ırkçılığın her türlüsü benden uzak olsun, ama almanlar'la ne rakı, ne uzo, ne de cypro içiliyor. insanın derdi kana giren alkol miktarından çok sofra adabıyla yürütülen bir muhabbetse eğer...

türkler, ama sanırım daha çok yunanlar için üretilmiş bütün klişelere elimizden geldiğince uyarak hararetli, yüksek sesli bir muhabbete daldık. bu arada bizim heyecanlı-hızlı-yüksek sesli muhabbetimizin kimsenin birbirini dinlemediği anlamına gelmediğini almanlar'a anlatmak çok zor...

alexis'le her meyhane muhabbetimizin zorunlu açılışı haline gelmiş "acı vatan almanya tiradı"yla açıldı akşam. türkiye ve yunanistan kültürlerinin birleşerek almanya'daki yaşamın karşıtını oluşturduğu alanlar, davranış biçimleri vs. bu açılışın ana konusunu oluşturuyor ve bu açılış her defasında alexis'in alman olan annesinin, benim sevgilimin, hatta belki de hayatta en çok benzeştiğim insanın rakı-uzo-cypro sofrasına uyumsuzluğuyla sonuca bağlanıyor.

devamında ben dimitris'e selanik anılarımı anlattım: şehri, özellikle de meyhanelerini ne kadar sevdiğimi, insanların istanbullu olduğumu duyduklarında gösterdikleri yakınlığı, orada bıraktığım tanışıklıkları... dimitris de bana sutopu takımıyla seneler önce kamp yapmak için gittiği istanbul'daki izlenimlerini...

sonra güzellikler yerini "düşman kardeşler"in birbirleri hakkındaki propagandalarına, çocukluğumuzdan itibaren ege'nin karşı yakasındaki insanlar hakkında bize anlatılan hikayelere, düşmanlığa bıraktı. "düşman" değil, basbayağı sadece "kardeş" olabilmeyi, on milyonlarca insanın bizim muhabbetimizin bir benzerini yapabilmesini diledik.

bütün bunlar bugün gazetede alman silah sanayiinin ihracat rakamlarını okuduğumda tekrar aklıma geldi: 2004-2008 yılları arasında türkiye almanya'nın sattığı silahların yüzde 15,2'sini, yunanistansa yüzde 12,9'unu satın almış. (birinci ve ikinci sıradalar alman silah sanayiinin müşterileri arasında.) abd'nin, isviçre'nin, ingiltere'nin, israil'in silah ihracat rakamlarına bakıldığında da - tahmin ediyorum - benzer rakamlarla karşılaşılacaktır. karşılıklı "kardak"laşılan dönemlerin istatistikleriniyse görmek bile istemiyorum.

16 Şubat 2010 Salı

BEN "TÜRK" OLDUM



ben türk oldum... ben nezle oldum gibi söylenince ne kadar da komik geliyor kulağa... ama ben gerçekten türk oldum...

yıllarca kendimi her bir bok olarak görmüştüm de, türk olarak görmemiştim. sonunda türkiye'nin bana veremediği "türklük bilinci"ni almanya verdi. ortaokul, lise çağım elimden geldiğince her bayrak töreninden, istiklal marşı'ndan kaçmakla geçti, beden derslerinde onuncu yıl marşı'nı okumak kalbimi can sıkıntısından başka hiçbir şeyle dolduramadı. eylemde dövüp gözaltına alan polisin, satırlarla üniversiteyi basan faşistin gözünde "vatan haini" olmaktan duyduğum gururu, kafa kâğıdımda "türkiye cumhuriyeti vatandaşı" yazmasından duymadım. "dini" hanesinde islam yazıyor zaten; bana sormadan bana din icat eden bürokrasi bir de milliyet yapıştırmış, çok da umrumdaydı...

dünya vatandaşı olarak almanya'ya geldim, vatandaşlık değiştirip "türk" oldum. nasıl türkiye cumhuriyeti devleti bana sormadan "türk" olduğuma karar verdiyse, almanya'nın devleti de halkı da - yine benim fikrimi almadan - "türk" ilan edip eşeğin götüne soktu beni. kiracı olarak istemeyen ev sahibinden pasaportumu gördükten sonra pisliğin suyunu çıkartan polise, millet-memleket bilmeden gayet güzel geçen bir gecenin ardından "türk" olduğumu öğrenip (valla italyan numarası yapmadım!) bıraktım kahvaltıyı, bir kahveyi esirgeyen hatundan (eski) sevgilimin "iyi düşündün mü, ilerde bu herif seni dövmeye başlamasın?" diyen annesine - önüme çıkan bir dolu insan kalbimi kırdı.



türkiye'de üstüme zorla geçirilen türk kimliğini çıkarıp atmak çok da zor olmamıştı, ama burada yap(a)madım - dedim ya "ben türk oldum". ne kadar "türk" olmak istemesem de, nürnberg'de, berlin'de türk olmamak istemenin, avrupa kökenli beyaz amerikalıların gözünde "gündüz feneri" olan bir adamın chicago'da, baltimore'da "ben siyah değilim" demesi kadar hükmü vardı.

benim gibi sonradan olma değil, doğuştan "almanyalı türk" olan adamın kendini nasıl gördüğünü kavradım, cartel gibi bir ucube nasıl bir ruh halinden doğar, içimde hissettim. bir toplumun sergei bubka'nin rekorlarıyla kafa bulsan, osuruktan elektrik enerjisi üreten alet icat etsen de seni kabul etmeyecek olmasının, okuyup "adam" da olsan "biz sana mühendis-avukat-doktor olamazsın değil, alman olamazsın dedik" demesinin bir insan için ne anlama geldiğinin farkına vardım. elli yıldır almanya'da "türk" olmak zorunda bırakılan insanlar hakkında "bizi avrupa'da kötü tanıtıyorlar" diye beyaz türklerden tiksindim.

evet, ben "türk" oldum... ne anladık bu işten? siz ne anladınız bilemiyorum, ama ben şunu anladım:


“ben, san francisco’da bir eşcinsel, güney afrika’da bir siyah, avrupa’da bir asyalı, ispanya’da bir anarşist, israil’de bir filistinli, san cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, almanya’da bir yahudi, polonya’da bir çingene, quebeck’te bir mohawk, bosna’da bir pasifist, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, gecekondu mahallesinde bir çete üyesi, işten atılmış bir işçi, mutsuz bir öğrenci ve tabii ki chiapas dağlarında bir zapatist'im”

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...