istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2012 Pazar

A.C.A.B. FENERBAHÇE



galatasaraylılığım bu resimleri seriye eklemeyecek kadar gözümü almadı, kimse kusura bakmasın.

16 Eylül 2011 Cuma

EMRİNİZE AMADEYİM PAŞAM


uluslararası istanbul bienali 2007 yılından beri koç holding’in sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. hatırlayacağınız gibi geçen seneki 11. istanbul bienali bertolt brecht’in “üç kuruşluk opera” adlı eserinden yola çıkmış ve koç hanedanlığı, türkiye’de yaşayan sanatçılara, “insan neyle yaşar?” sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. sermayenin brecht’i şevkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta “istanbul beğenal, direnal ve alternatif platform” yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.

şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti istanbul’da 12 eylül’ün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. herkes yerlerini alsın! sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine koç holding gururla sunacak: “isimsiz.”

açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. adı konsun bu işin artık. okunsun ve hatırlansın. kültür sanat hamisi babacan sermaye türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu.

koç holding’in kurucusu ve sahibi vehbi koç’un 3 ekim 1980’de kenan evren’e yolladığı mektuptur:

“yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. dİsk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. komünist parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. emrinize amadeyim. “
bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.

on yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? 90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle işbirliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?

unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. ama biz o isimleri hiç unutmadık. ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden kazıyınız. göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.

15 eylül 2011, kamusal sanat laboratuarı

29 Kasım 2010 Pazartesi

KAR


birkaç gündür kar geliyorum diyordu zaten. hava sıcaklığı sıfırın altına düşüp çıkıyor, ilk kar taneleri yağmurun arasına karışıyordu. daha sonra bu kışın ilk karı yağmaya başladı. iki gün önce park halindeki arabaların üstünde, insanların fazla girip çıkmadığı bahçelerde beyazlıklar oluşmaya başladı. ve bugün işe gitmek için evden çıktığımda artık her yer bembeyazdı.

hava sıcaklığının 20 derece civarında seyrettiği istanbul'dan oldukça farklı havamız. kısacası götümüz donuyor. istanbul'un maksimumuyla nürnberg'in minimumu arasında neredeyse 30 derece fark var. hissedilen sıcaklıklara girmek bile istemiyorum, zira orada durum benim açımdan daha da sinir bozucu. ve tüm bunlar daha başlangıç: aralık ortasında nürnberg'de ısının eksi 26 dereceye kadar düşeceği tahmin ediliyor. kısacası aralık ayında bloga uzunca bir süre yazmamış olursam dölerek öldüğümü düşünebilirsiniz.

her kar yağdığında aklıma 1986 kışı gelir. istanbul bembeyaz bir kar örtüsüyle kaplanmış, okullar uzun bir süre tatil olmuş, insanlar işe dahi gidememişti. yer mantarı halimle karda yürümekte zorlandığımı hatırlıyorum. (tabii 1986 kışında boyumun ne kadar olduğunu hatırlamadığımdan bu anı bugün artık fazla bir şey ifade etmiyor.) benim açımdan kar en azından bir sene erken gelmiş, daha okula başlamamış olduğumdan okulların tatil olmasından da yararlanamamıştım. mahallenin çocukları, komşumuz seçkin amca'nın karısına evlilik yıldönümü hediyesi projesine katılmış, hep beraber üçüncü kata ulaşan bir kardanadam yapmıştık. kardanadam yükseldikçe seçkin amca'nın tırmanması güçleşmiş, ağırlık sorunu çocukların yüksek kısımları yapmasıyla çözülmüştü. 86 kışına dair anılarım parça parça ve bir sis perdesinin arkasında, hatıralarımın ne kadarı gerçekten benim hatırladıklarım, ne kadarını anne-babamın anlattıklarından kafamda birleştirdim, bilemiyorum.

bir diğer kar hatırası 90'lı yıllarda sık yaşanan kar yağışlarından birine dair. istanbul erkek lisesi'nde yatılı okuyan antalyalı bir arkadaşımız, kar yağmaya başladığını görünce kendinden geçmiş, dersten çıkıp kartopu oynamak, kardanadam yapmak istemişti. hafifçe süzülen o ilk karla kartopu falan oynanamayacağını anlatarak biz istanbullular, hayatında ilk defa kar yağışı görmesinin yaşattığı heyecanın içine etmiştik.

bugün, 30 yaşında ve karın kışla eşanlamlı olduğu bir ülkede yaşarken bile o çocukça sevinci duyuyorum. penceremden şehrin kar altında kalmış silüetine bakarken, çocukluğumda okulların tatil olmasının, günlük yaşamın askıya alınmasının, normalin dışına çıkmanın verdiği huzuru içimde hissediyorum.

kim bilir, belki de almanlar'ın güneşi delice sevmesinin nedeni, hava sıcaklığı 25 dereceyi geçtiğinde okulların, 35 dereceyi geçtiğinde iş yerlerinin tatil olmasıdır.

5 Kasım 2010 Cuma

DÜNYANIN SONU


istanbul, çevresini yiyerek kontrolsüzce büyüyen bir dev. gördüğüm büyük şehirler arasında açık ara farkla en stresli olanı. şehre adımımı attığım ilk an; daha havaalanın çıkışında sigara içip yolcu kovalayan taksilere, taksi kovalayan yolculara baktığım sırada anadolu'dan istanbul'a gelen insanların kendilerini neden el ele tutuşmak zorunda hissettiklerini anlıyorum. dışarıdan gelen, kendini şehrin dışında hisseden bir insanın kendini rahat ya da güvende hissetmesi olanaksız - ta ki gün gelip istanbul tarafından yutulana, "istanbullu" olana kadar.

"istanbullu" olduğunuzda (ya da benim gibi "istanbullu" doğmuşsanız), şehrin gürültüsü ve insan düşmanı vahşeti ortadan kalkmıyor. istanbul hiç durmadan, yedi gün yirmi dört saat stres üreten bir endüstri kompleksi. tek değişen "istanbullulaşmış" bünyenin strese dair farkındalık eşiğinin yüksekliği. sürekli gerginsiniz, ama kendi gerginliğinizin bilincinde değilsiniz. nasıl insan ancak çok ses çıkaran bir makineyi kapattığında, sessizliğe kavuştuğunda gürültünün aslına ne kadar rahatsızlık verici olduğunu kavrar, işte "istanbullulaşmış" insan ancak canavarın kollarından kendini kurtarıp şehrin dışına kaçtığında "katlanılmaz" bir şeye katlandığının farkına varıyor.

çoğu istanbullu'nun şehrin stresinden kaçma mekanı adalardır. eminönü ya da bostancı'dan kalkan vapur şehri aheste aheste geride bırakır ve arabaların, ışıklı reklam tabelalarının, -eğer pazar günü gitme aptallığından muzdarip değilseniz - kalabalıkların yerlerini denize, ağaçlara ve sessizliğe bıraktığı bir vahadır adalar. ama vahada olan her insan gibi siz de çevrenizin çöl olduğunu unutamazsınız bir an için olsun. geri döneceğinizi, vapurun eminönü'de iskeleye yanaşacağını ve şehrin harala gürelesinin yeniden çevrenizi saracağını bilirsiniz. adalar, istanbul'un central park'ıdır. şehrin içinde, şehrin katlanılabilir olmasını sağlar - her ne kadar central park'ın aksine şehir planlamacılığının ürünü değil, istanbul'un her şeyi yutarak genişlemesinde, evde toz alırken unutulmuş, atlanmış bir nokta gibi kalsalar da...

benim kaçtığım yer adalar değil, anadolu kavağı oldu hep. beykoz'da şehri terkedip, virajlı orman yolundan kavak'a ulaşmak, gerçekten şehrin dışına çıkmaktı çünkü. nürnberg'in - zaman zaman can sıkıcı düzeye ulaşan - sakinliğinden kopup da, bir anda yıllar sonra istanbul'un stresinin içinende bulunca lendimi, yine anadolu kavağı'na kaçtım. bu kez deniz yolundan. boğaz boyunca suyun kenarına dizilmiş ("yayılmış" mı demeliyim yoksa?) yalıların içimde yarattığı hissi daha önce anlatmıştım, ama sonunun iyi biteceğini bildiğim bir filmde protagonistlerin başından geçenleri ciddiye al(a)mamak gibiydi yalılar'da somutlanan zenginliği izleyişim. vapur, en sonunda anadolu kavağı'nın küçük iskelesine yanaştığında hızla tepeyi tırmandım - hedefimden şaşmadan: ceneviz kalesi...

şehrin artık "olmadığı" yerde, ceneviz kalesi'nin eteğinde açılan caféler, şehrin aslında hiç bitmediğini, hiç bitmeyeceğini, birgün sığınağımı da yutacağını fısıldasa da, tıkadım kulaklarımı. ceneviz kalesi'nden aşağıya baktığımda boğaz karadeniz'e kavuşuyordu, şehir bitmiş, yerini ufka kadar uzanan karadeniz'e bırakmıştı her zaman olduğu gibi...

rahatlamıştım ve yıllardır olduğu gibi "şimdiye kadar her şey yolunda" dedim. ellinci kattan aşağıya düşüşümüzün kaçıncı katındaydı karadeniz'in istanbul'a uzanan kollarına ilk kaçışım ve bugün kaçıncı kattayız, bilmiyorum, ama her kaçışımda "şimdiye kadar her şey yolunda"ydı. her istanbullu gibi içgüdüsel olarak bilsem de "önemli olan(ın) düşüş değil, yere çakılma anı olduğu"nu...

27 Ekim 2010 Çarşamba

KISA KISA - SON SÖZ


uzunca bir istanbul ziyaretini sonlandırıp "memleket"e, nürnberg'e döndüm. çeyrek asıra yakın yaşadığım istanbul'da üç hafta geçirdim, son günlerde nürnberg'e dönme arzusu ruh halimi belirlemeye başladı. bunu da, insanın hayatının "normalite"sinin ne kadar hızlı değiştiğine dair bir ilginçlik olarak kaydedelim.

istanbul'da birçok eski dostu görebildim. hem geçirdikleri dönüşümü, hem de aynı kalan özellikleri gözlemlemek ilginçti. eski dostların yanında almanya'da olduğum sürede gelişen internet tanışıklıklarını gerçek hayata taşıma şansına eriştim: los lunes al sol'un "daimi konuk yazar"ı gand, blogda da güneşli pazartesiler hakkında bir yazısını yayınladığım hemzemin.net'ten fikir, antidoto, kiya ve daha birçok isimle muhabbet ettik.

tabii görmek isteyip de göremediklerimin sayısı - her zaman olduğu gibi - görebildiklerimden çok oldu. herhalde üç günlüğüne de gelsem, üç aylığına da bu durumda değişen bir şey olmayacak. her istanbul'a gelişimde zaman ayırıp görüşemediğim, bana bozulan arkadaşlarımın sayısında bir artış oluyor. hiç gelmeyinceyse kimse bozulmuyor. böyle devam ederse çözüm istanbul'u tümden boykot etmekte.

"apaçi", "çemkirmek" gibi sözcükler eskiden yoktu, şimdi varlar. hayat ne kadar boktan gelişiyorsa, dil de o kadar boktan gelişiyor. biri fildişi kulelerinde türkçe'yi korumayı ve "güzelleştirme"yi hedefleyen tdk ve şürekasına kulelerinden çıkıp hayatı güzelleştirmeye dair bir şeyler yapmaları gerektiğini anlatsın lütfen...

dildeki dönüşüm kuşkusuz "apaçi" ve "çemkirmek"le sınırlı kalmamış. dev bir inşaat alanı olarak düşünülebilecek istanbul'da "kentsel dönüşüm", "mutenalaştırma", "nezihleştirme" vs. kavramlar da solun siyaset diline girmeye başlamış. "kentsel dönüşüm" tartışmalarının tophane saldırısının ardından yoğunlaşmaya başlamış olması da ilginç bir gelişme: bir yandan express ve bir+bir'de sanatçıların, hatta alternatif sanatçıların bu süreçte oynadıkları rolün de mercek altına alınması olumlu örneğin, diğer yandan yalnızca insanların yaşadıkları mahallenin pahalılaşması sonucu yapısal bir zorla şehrin dışına itilmeleriyle açıklanamayacak bir şiddetin meşrulaştırılması tehlikesi de yok değil. ne zamandır nürnberg'de yaşadığım mahallenin, gostenhof'un yaşadığı dönüşüme dair yazmak istiyordum, fırsat olmamıştı. mümkün olursa önümüzdeki günlerde yaşadığım sokakta heykel ya da resim satın almanın domates ya da ekmek almaktan daha kolay hale gelmesini, çok değil birkaç yıl önce ödediğim kiranın dahi bugün hayal haline gelmesini - belki de istanbul'la paslaşarak - yazacağım.

kitlesellik açısından bir gözlem yapma şansım olmadı, ama solun türkiye'de gündemi belirlemek, insanların yaşamına temas etmek anlamında bu kadar güçsüz olduğu bir dönem hatırlamıyorum. umarım bu "bitiş" yeni bir başlangıcın, dogmatik olmayan bir solun doğumunun habercisidir. bu konuda almanya'dan umut etmekten başka yapabilecek fazla bir şeyim yok ne yazık ki...

23 Ekim 2010 Cumartesi

ARTIK SEVMEYECEĞİM



artık sev(e)miyorum istanbul'u. evime falan dönmedim ben, yabancı bir şehre geldim. ve bu yalnızca monogam ilişkimizin bitmesinin ardından geçen altı yılda onun benden daha fazla değişmiş olmasından değil. artık bir başka gözle bakıyorum istanbul'a. ne içerideyerim, ne de dışarıda.

her istanbullu gibi "tek"ti benim sevgilim. bırakın istanbul kadar sevmeyi, istanbul'la karşılaştırabileceğim bir şehir dahi yoktu. bilmiyor değildim sevgilimin pisliğini. bir "orospu"ya aşık olmaktı benimkisi. gözlerimi yalnızca boğaz'a, adalar'a, anadolu kavağı'na çevirip, varoşlara, banliyö treninde yorgun ve sıkkın bakışlarını birbirlerinden kaçıran insanlara, seyyar satıcılara, fahişelere, torbacılara ve yankesicilere yumacak kadar kör olmadım hiç. ama sevdim, istanbul bir "orospu"ydu ve ben o "orospu"yu gerçekten sevdim.
ama artık bitti. artık sevmeyeceğim. yıllar bakışlarımdaki büyüyü bozdu. bunca pisliğin ortasında açan birkaç "bataklık çiçeği" gözlerimi al(a)mayacak artık. ilk defa bu kadar çıplak görebiliyorum istanbul'u. ve insanlarına, insanlarıma yaptıkları için nefret ediyorum artık ondan!


güzelliğinin yitip gitmiş bir geçmişin yalnızca makyajla ayakta tutulan hayali olduğu o kadar açık ki! bir "gerekli şeyler dükkanı" istanbul ve hiçbir şey aslında göründüğü gibi değil! boğaz mı güzel? binlerce insanın denizi bile görmeden sefil yaşamlara mahkum olduğu bir şehirde - içlerinde çalışan yoksulların oturan zenginlerden kat be kat fazla olduğu - yalıların sarmaladığı boğaz mı güzel? milyonlarca insanın kenarında bir bardak su içebilecek paradan bile yoksun olduğu boğaz?

neden istanbul manzarası yalnızca geceleri bu kadar büyüleyici? sakın şehrin o çirkin çehresini görmediğimizden olmasın? peki ya gündüzleri? göremiyor musunuz hala istanbul'un milyonlarca insan için kan, ter ve gözyaşından ibaret olduğunu?


dünyanın kaç şehrinde zenginler bu kadar zengin, yoksullar bu kadar yoksul ve çoktur? dünyanın kaç şehrinde bu kadar açık yaşanır zenginlik de, yoksulluk da? ve dünyanın kaç şehrinde zenginlik zenginlerin başarısı, yoksulluk yoksulların utancıdır yalnızca?

istanbul'u istinye parklar'da, akmerkezler'de, boğaz'daki yalılarında yaşayanlar size onun ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. inanacak mısınız? yıllarca sömürüp, posasını işten attıkları yoksulların bindiği otobüslerin ter koktuğunu bilirler, gecekondular yıkılsın isterler - hak, hukuk yerini bulsun diye... evinizi, mahalleniziyse hiç görmemişlerdir. lüks otomobillerinin içinde geçip gitseler bile hayatınızın kıyısından, bilmezler nasıl yaşadığınızı, görmezler istanbul'un gerçek yüzünü. kördür onların gözleri!

bakmazlar, görmezler; çünkü onların istanbul'u güzel, sizinkisi çirkindir. ve size de anlatırlar yedi tepeli şehrin güzelliğini. siz de inanırsınız - tıpkı benim de çeyrek asır inandığım gibi! onların gözü kör, sizinkilerse yalnızca kapalı. açın gözlerinizi, sevmeyin istanbul'u!

16 Ekim 2010 Cumartesi

ELVEDA BEYOĞLU

insanın, hayatının uzun yıllarını geçirdiği, doğduğu, büyüdüğü, ilk aşkını yaşadığı şehirle arasına bu kadar çabuk mesafe koyabilmesi garip. istanbul'a her geldiğimde evime, eski evime geri dönmüş gibi hissetsem de, göçüp gitmemin üstünden sanki on yıllar geçmiş, istanbul'daki yaşantım tarih öncesine ait ya da gerçekliğinden anlatanın kendisinin de emin olamadığı masalsı bir hikayeymiş gibi.

istanbul'la arama giren mesafe belki kendimi "evde" hissetmeme engel, ama aynı zamanda şehre dönüp bakmak istediğimde yirmi beş yılda göremediklerimi birkaç haftada görmemi sağlıyor. duygusal mesafenin yanında istanbul'u iki görüşümün arasına giren uzun aralar da şehrin karakterinde yaşanan dönüşümleri ister istemez fark etmemi sağlıyor.

kuşkusuz istanbul'u nerede ne değişmiş incelemek için gezecek olsam, yerden mantar gibi biten sitelerden, ortaya çıkan yeni yeni mahallelerden bahsederdim. ama ziyaretimin ağırlık noktası insanlarla buluşmak olduğundan günlerim çoğunlukla beyoğlu'nda geçti. işte o yüzden istiklal caddesi ve çevresinin geçirdiği dönüşüm dikkatimi en çok çeken, kafamı en çok meşgul eden oldu.

caddenin trafiğe kapatılması ve yanan köprüaltı'nın beyoğlu'na taşınmasıyla 90'ların başlarında yeni bir çehre kazanmaya başlayan istiklal caddesi, 90'lı yılların istanbul'unda alternatif kültürün ve radikal solun yörüngesine girdiği alan olmuştu. caddeyi dolduran kalabalık birbirinden farklı binbir çeşit insana ev sahipliği yapsa da, "mahalle"de gezilemeyecek kıyafetler giyen insanlar, deri ceketli rockerlar, solcular, aslında varolmayan punklar, eşcinseller, feministler sayıca çoğunlukta olmadıkları istiklal caddesi'nin rengini belirliyor, istiklal mikrokozmosunda 12 eylül sonrası türkiye'nin başka hiçbir yerinde olmadığı ölçüde "ideolojik hegemonya"ya erişiyordu.

ne sattığını sahibinin bile bir cümleyle özetleyemeyeceği, bir başka mekanda daha ikinci kirasını ödeyemeyeceğinden batması kesin olan dükkanlar; kullanılmış deri ceketten cüneyt arkınlı, aydemir akbaşlı eski türk filmi afişlerine ("atını seven kovboy", "dünyayı kurtaran adam"), korsan eylem sonrası topluca gözaltına alınmak için çay içmeye gidilen cafélerden biranın neredeyse beleş olduğu barlara kendine özgü bir havası vardı beyoğlu'nun.

bugün kendi elit sanat-sepet mikrokozmosunu yaratmış cihangir, arada operasyon yiyen öğrenci evleri haricinde biraz oto hırsızlığı, biraz uyuşturucu piyasası görmezden gelinecek olursa bildiğiniz "mahalle"ydi. istiklal caddesi'ne yakınlığı dışında insanları çeken hiçbir yani yoktu ve geceleri her sokağa girip çıkmak istemezdiniz, şanssız bir gününüzdeyseniz götün metalle imtihanı pek de olasılık dışı değildi.

derdim yitirilmiş bir cennete ağıt yakmak değil, istiklal caddesi (ve çevresi) hiçbir zaman cennet olmadı. ben bildim bileli bir tüketim mabediydi: legal, illegal, scheiß egal - insan dahil - her şeyin satıldığı ve müşteri bulduğu bir cehennemle şehrin başka hiçbir mahallesinin yaşam şansı tanımadığı sayısız altkültürün cennetinin iç içe geçtiği bir cehennetti beyoğlu...

bugün hala sayısız sol parti merkezi, dergi bürosu, café beyoğlu'nda, tkp'liler caddede gazetede satarken hala eskisi gibi antipatik - bir tek isimleri artık sip değil, her cinsten altkültürün de içine girip saklanacak bir deliği var arka sokaklarda. haftada kaç basın açıklaması, kaç yürüyüş yapıldığını bilmiyorum. dün istiklal caddesi'ne rengini verenler silinmemiş, ama silikleşmiş. altkültürlerle sol "itilmişle kakılmış"a dönüşmüş.

dün cadde nüfusunu oluşturan insanlar - bu gelişmelerden hoşnutsuz - çoktan köşelerine çekildiğinden mi, işe girip-evlenip-çoluğa çocuğa karışıp uslananların yerine arkadan yenileri gelmediğinden "lemmings döngüsü"nde bir kırılma yaşandığından mı bilinmez; "lüzumsuz" şeyler satan küçük dükkanlar kepenklerini bir bir indirmiş/indiriyor. atlas pasajı, aznavur pasajı'nın -eskiden de sevmezdim ama - tabelası kalmış yadigar.

eskiden galatasaray'dan aşağıya kafa dinlemek için inilirdi, şimdi starbucks'da çilekli latte macchiato içmek için iniliyor. gitar almayacak insanın tünel'de işi yoktu, şimdi barları, caféleri, lokantalarıyla - parası yetenler için - yeni bir dünya yaratılmış tünel'de, galata'da.

kapanan kitapçıların yerini yeni beyoğlulular'a şık ürünler satacak mağazalar almış. bir sahaflar inatla tutunuyor, bir de mephisto gibiler değişerek yeni koşullara uyum sağlamayı başarmış - omurgasızlığın şanındandır! ada açıldığı gün de "biz para kazanacağız, çok para kazanacağız!" diye bağırırdı da, fortagiller'e "halktan kopukluk" tartışmalarından gına gelmiş olacak 30 liraya yemek satıyorlar.

durdurulacak bir dönüşüm gibi durmuyor olan biten, zaten kimsenin de bir şeyleri durdurmak ister gibi bir hali yok. belki de son gidişlerim bunlar beyoğlu'na, gitmesem de, görmesem de benim köyüm olmaktan çıkıyor artık beyoğlu. gittikçe caddeden daha fazla uzaklaşan delikler de tıkanacak muhtemelen bir gün ve belki de gün gelecek benim bir kez daha beyoğlu'na gitmek için bir nedenim olmayacak.

13 Ekim 2010 Çarşamba

"BACK TO THE FUTURE"


sevdiğiniz, çok güzel bir insanın kötü bir özelliğini, ne bileyim leş gibi ayak kokusunu duyup özlediğinizi farkettiniz mi hiç? ben şeyleri özlediğini çoğunlukla onlara yeniden kavuştuğunda hisseden bir insan olarak gördüm ki istanbul'un trafiğini bile özlemişim. özlemek aslında doğru sözcük değil, başıma gelen aslında bazı şeylerin hala bıraktığım gibi olduğunu görüp sevinmek. eski sevgilinizin hala cazgır, kardeşinizin hala huysuz bir insan olduğunu görmek gibi; hayatın - üstünden yıllar da geçse - alıştığınız, bildiğiniz gibi olmasının verdiği rahatlama benim hissettiğim...

istanbul'dayım; yıllar sonra doya doya istanbul'u yaşıyorum... medresede nargile içiyor - nargile içmek ne kelime, 14 yaşımdan beri gençliğime eşlik etmiş garsonların kahveyi sade, nargileyi açık içtiğimi hatırlıyor olmalarının sevincini yaşıyorum. eminönü'nde balık-ekmek yiyor, boğazıma saplanan kılçıkları çıkartıyorum. vapura biniyor, yasağa inat sigara içiyor, güneşin batarken -istanbullular'ın bulut sandığı - hava kirliliğiyle yaptığı oyunları izliyorum. ve mükemmel bir şehrin olanaksızlığının muhteşem bir şehrin olmasına engel olmadığını en güzel istanbul'da, istanbulum'da görüyorum.

geri dönmek belki olanaksız, çoğu şey bıraktığım gibi değil, hayat hızla akıp gidiyor, insanın hayatını oluşturan küçük şeyler değişiyor, ama adı bir zamanlar üstünde kurulduğu yedi tepeyle anılan, şimdiyse artık o tepelerden ahtapot gibi uzattığı kollarıyla başı sonu olmayan bir alana yayılan istanbul'un manzarasını ne kadar da az değiştiriyor herşey...

on yıl, on beş yıl önce düşmeyeyim diye kolumu kavrayan, kanayan yarama atkısını basan gençler bugün artık yanımda mı ki, kolumu tutsun, kanamamı durdursun, ama her birinin yerini - işsiz gezen, orada burada güvencesiz çalışan, mahallelerinden şehre inen, hayatın üniversite sınavından, diplomalardan, kariyerden ibaret olmadığını gören, attığı her adımda gezindiği üniversite koridorlarını deniz gezmiş'in de adımladığını içinde hisseden - başka gençler almış. çocuğu olan arkadaşım belki salı akşamını meyhanede geçiremeyecek, zaten sabah da erkenden işe gidecek, gidip yatması, fazla da yorulmaması gerek, o artık "sorumluluk sahibi", ama bütün meyhaneler dolu ve insanlar içiyor. sanki herşeyin değişmesi, yine herşey aynı kalabilsin diye...

"değişmeyenler"le başladım istanbul gezime, yoksa kalp kırıklığı egemen olacaktı burada geçirdiğim günlere, ama "değişenler"e de sıra geliyor yavaş yavaş. daha birlikte rakı içilecek, "kader"e küfredilecek ne kadar çok insan var, ve ben onlara "kader"in aslında olmadığını, herşeyi kendilerinin yaptıklarını söylemeyeceğim bu kez...

geri dönmek geçmişe ne mümkün, ama ben yaşanmamış ve yaşanmayacak bir geleceğin varolma ihtimaline geri dönüyorum... bir süreliğine...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

ALEXİS, DİMİTRİS VE BEN


alexis almanya'da doğmuş, erasmus öğrenci değişim programıyla bir yıllığına okumak için selanik'e gitmesinin haricinde - ki o bir yılı da öğrencilerin üniversite işgalleri, yürüyüşler ve grevlerle geçirmesiyle zaten üniversiteyle pek alakası olmamış - yunanistan'ı yalnızca yaz tatillerinden tanıyor. bizim alexis de tüm benzerleri gibi ne zaman yunan, ne zaman alman olacağı belli olmayan bir insan. "transkültür" kavramının iki bacaklı hali.

birkaç ayda bir iki kişilik gayrıresmi ege akşamımızı yaparız. nürnberg'de düzgün rakı içilecek bir türk meyhanesi olmadığından genelde şehir merkezindeki mykonos'a gideriz. mykonos'u yolu nürnberg'e düşen herkese tavsiye ederim, nürnberg'in - coğrafi olarak olmasa da - ortam açısından yunanistan'a en yakın noktasıdır. ve benim de istanbul'da rakı içtiğim güzel bir yaz akşamına en yakınlaştığım andır mykonos'ta masanın üstündeki mezelere cypro'nun eşlik ettiği zamanlar.

ve mykonos'ta bir akşam daha - çok geçmedi üstünden... alexis ve bana alexis'in selanik'ten gelen kuzeni dimitris eşlik etti. anlatacak hikayesi olan yeni insanlarla tanışmayı oldum olası sevmişimdir. dimitris'in soframızı üçlemesi, muhabbet dilinin zorunlu olarak almanca'dan ingilizce'ye dönmesinin verdiği sıkıntıyı bir kenara bırakacak olursak, kesinlikle ortamı güzelleştirdi. zira milliyetçiliğin, ırkçılığın her türlüsü benden uzak olsun, ama almanlar'la ne rakı, ne uzo, ne de cypro içiliyor. insanın derdi kana giren alkol miktarından çok sofra adabıyla yürütülen bir muhabbetse eğer...

türkler, ama sanırım daha çok yunanlar için üretilmiş bütün klişelere elimizden geldiğince uyarak hararetli, yüksek sesli bir muhabbete daldık. bu arada bizim heyecanlı-hızlı-yüksek sesli muhabbetimizin kimsenin birbirini dinlemediği anlamına gelmediğini almanlar'a anlatmak çok zor...

alexis'le her meyhane muhabbetimizin zorunlu açılışı haline gelmiş "acı vatan almanya tiradı"yla açıldı akşam. türkiye ve yunanistan kültürlerinin birleşerek almanya'daki yaşamın karşıtını oluşturduğu alanlar, davranış biçimleri vs. bu açılışın ana konusunu oluşturuyor ve bu açılış her defasında alexis'in alman olan annesinin, benim sevgilimin, hatta belki de hayatta en çok benzeştiğim insanın rakı-uzo-cypro sofrasına uyumsuzluğuyla sonuca bağlanıyor.

devamında ben dimitris'e selanik anılarımı anlattım: şehri, özellikle de meyhanelerini ne kadar sevdiğimi, insanların istanbullu olduğumu duyduklarında gösterdikleri yakınlığı, orada bıraktığım tanışıklıkları... dimitris de bana sutopu takımıyla seneler önce kamp yapmak için gittiği istanbul'daki izlenimlerini...

sonra güzellikler yerini "düşman kardeşler"in birbirleri hakkındaki propagandalarına, çocukluğumuzdan itibaren ege'nin karşı yakasındaki insanlar hakkında bize anlatılan hikayelere, düşmanlığa bıraktı. "düşman" değil, basbayağı sadece "kardeş" olabilmeyi, on milyonlarca insanın bizim muhabbetimizin bir benzerini yapabilmesini diledik.

bütün bunlar bugün gazetede alman silah sanayiinin ihracat rakamlarını okuduğumda tekrar aklıma geldi: 2004-2008 yılları arasında türkiye almanya'nın sattığı silahların yüzde 15,2'sini, yunanistansa yüzde 12,9'unu satın almış. (birinci ve ikinci sıradalar alman silah sanayiinin müşterileri arasında.) abd'nin, isviçre'nin, ingiltere'nin, israil'in silah ihracat rakamlarına bakıldığında da - tahmin ediyorum - benzer rakamlarla karşılaşılacaktır. karşılıklı "kardak"laşılan dönemlerin istatistikleriniyse görmek bile istemiyorum.

7 Mayıs 2010 Cuma

OKUNDUĞUNU BİLMEK GÜZEL...

evet, okunduğunu bilmek gerçekten de güzel. aşağıdaki resim "geri dönmek" başlıklı yazıma cevaben yazıda değindiğim emlakçı olan arkadaşımdan geldi, paylaşmadan edemedim...



bu tavrın bir de adı var tabii: hem suçlu hem güçlü olmak...

6 Nisan 2010 Salı

SON BALIKÇI MEYHANESİNİN ÖLÜMÜ


güneşli bir pazar günü karar verdik: "sarıyer'de midye yiyeceğiz." neden midye ya da neden sarıyer'de? hiçbir fikrim yok. işin komik yanı anadolu hisarı'nda oturan bir insanın sarıyer'de midye yemesi için mantıklı tek bir neden de gelmiyor aklıma. ama biz pek "neden" peşinde değildik, aklımıza saçmasapan bir iş gelir, ardına düşerdik.

böylece yola koyulduk, önce köprü trafiği, sonra boğazda rahatlıkla yürüyerek sollayabileceğiniz otomobil birikintisi (birikinti çünkü hareket sıfıra yakın), bizim öğlen yemeği ister istemez akşam yemeğine dönüşüverdi.

sarıyer'e vardıktan sonra da işler gittikçe boka sarıyordu, bizim gözümüzde midye-ekmekçilerle dolup taşması gereken sarıyer'de bir tane bile midye tava yiyebileceğimiz yer bulamadık. son bir umut deyip gittiğimiz sahilde de dev bir gima haricinde balık lokantalarından başka bir şey yoktu.

bilmemkaç katlı, "şık" masa örtülü, kravatlı-papyonlu-bilmemne-bey diye çağırılan şef garsonları olan balık lokantaları bize göre değildi. hem biz "başka türlü bir şey" arıyorduk, hem de biz paramızın çoğunu sarıyer'e gidebilmek için çalışırken balıkçı teknesi gibi homurdanan golf'üme mazot almak için harcamıştık.

tam ümidimizi kesmek üzereydik ki, küçük bir meyhane gördük dev balık lokantalarının arasına sıkışıp kalmış. girişine ağlar asılmış, balkonundan asmalar sarkan. içeri girdik, üç kişi bir porsiyon midye tavayı paylaştık, birer tane de efes içtik. hesaba paramız yetişmedi, ama binbir özürümüzün arasında "siktiret abi, sana bir şey olmasın" tadında bir "bir dahaki sefere ödersiniz"le uğurlandık.

ve bir dahaki sefer gelecekti, tıpkı üçüncü, dördüncü, beşinci seferlerin de geleceği gibi. gazete kağıtlarının üstünde balık, meze, rakı üçlüsüne zeki müren eşlik edecekti. iki katlı bu daracık meyhanenin giriş katında meyhaneci kendi içerdi hep, bir de louis armstrong'un yandan yemişi bir akşamcı. şarkı söylerken güzelleşen sesi, konuşurken bilimkurgu filmlerinde içinde yaratık girmiş adamlarınkine benzerdi. yaşıyor mu o adam acaba hala?

meyhaneci aslen matematik öğretmeniydi. meyhane eskiden evken orada doğmuş, büyümüş, ya da öyle anlatırdı. ya kazandığı para pek umurunda değildi ya da hesap yapma konusundaki yeteneksizliği matematik öğretmenliğini bırakmasına sebepti. hayatımdaki en saçmasapan hesapları o meyhanede masanın üstüne bıraktım. çoğu zaman ucuza gelirdi kafayı çekmek, ara ara içime oturan hesaplar ödemedim de değil. hatta kimi zaman "at bir şeyler" der, kestirir atardı hesap konusunu.

benim gördüğüm bir balıkçı meyhanesinin son demleriydi, gelenin gidenin önemli bir kısmını kıçımın-entellektüeli-ortasınıf-ben-balıkçı-meyhanesine-gittim tiplemeleri oluşturuyordu. ama eski tayfa daha ölmemiş ve inatla terk-i mekan eylememişti.

üç yıl kadar oluyor, nadir istanbul ziyaretlerimden birinde geçmişe dönüp bir bakmak arzusuyla gittim küçük meyhaneye. geçmişe dönülemeyeceğini, dönüp bakmak isteyenin en çok güvenebileceğinin kendi anıları olduğunu bilebilmeliydim oysa. eşeklik ettim. eski sevgilimin görüşmeden geçirdiğimiz yıllarda "düzgün" bir insana dönüştüğünü görmek gibi bir şeydi benimkisi. louis armstrong orada değildi, matematik öğretmeni meyhaneyi devretmiş, "muhabbet" ticarete dönüşmüştü.

ah istanbul, ben sana ne ettim de, sen bana bunları yapıyorsun...

4 Mart 2010 Perşembe

GERİ DÖNMEK



insan terkettiğine geri dönemez. söylemek istediğimin mantığı basit, zaten amerika'yı baştan keşfetmenin de kimseye bir faydası yok (hay allah, christoph colomb'u tarihe geçiren tam olarak da bu değil miydi?), benden binlerce yıl önce söylenmiş: "insan aynı ırmakta iki kez yıkanamaz." ayrıldığınız sevgilinizle yeniden birlikte olabilir, terkettiğiniz memleketinize geri dönebilirsiniz tabii, ama hiçbir şeyi bıraktığınız gibi bulamazsınız. bu, benim gibi temelli terk-i diyar eyleyenlerin değil de, geri dönmek üzere gidenlerin sorunuymuş gibi duruyor ilk başta, ama işin aslı öyle değil.

aşağı yukarı beş yıl olmuş istanbul'dan ayrılalı. aslında o kadar da uzun bir süre değil, ama bildiğim duyduğum "geri dönmek" diye bir şeyin olamayacağını anlamama yetiyor da artıyor bile. zaten yaşamımdan memnunum, hiçbir yere geri dönmek gibi bir arzum yok, ama bir şeyi yapmak istememek başka, yapamayacağını bilmek başka. bir kez gidince, bir daha asla bir yere "evim" diyemeyeceğini bilmek zor.

istanbul'da doğdum, büyüdüm, hayatımda önemli bir yeri olan çoğu ilki istanbul'da yaşadım. şehrimin, başımdan geçenler, edindiğim tecrübeler anlamında karakterimin gelişiminde önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. bir anlamda istanbul'un anısıyla yaşıyorum. ama anılarımdaki istanbul'un artık olmadığını da biliyorum.

nazım usta sormuş: "mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?" ilginç tabii, ama ben olsam abidin'e başka bir şeyi sorardım: "senin hiç arkadaşın emlak komisyoncusu oldu mu abidin?" ne yani, birlikte serserilik yaptığım adamın takım elbiseyle gezmesi, ben görmeyeli bilmem-ne-bey olması, japonya'ya taşınmaktan daha mı az kültür şoku benim için? ya okul, öğretmen, eğitim denince yedi sülalesine küfredilmiş gibi tepki veren adamın öğretmen olması?

benim istanbul'umda vapurda dışarıda oturulur, bir güzel sigara tüttürülürdü. meyhanede meze arasında sigara içilir, sigara arasında meze yenirdi. oysa sizin istanbul'unuzda bunlara yer yok. bugün okudum, alkazar sineması kapanıyormuş, zamana yenilmiş. oysa alkazar benim için günaltay'la okulu kırıp david cronenberg'ün crash'ini seyrettiğim sinema olarak kalacak. günaltaysa hepimizi terkedeli çok zaman oldu.

benim istanbul'umda hala sigara içilir vapurda, kimse vapurları kaldırıp, yerlerine deniz otobüsü geçirmekten bahsetmez. rakının yanında en güzel sigara gider hala. galata köprüsü'nün en güzel yanı, güneşli bir günde okulu kırıp karaköy yönüne - özgürlüğe - yürümektir. benim istanbul'umda arkadaşlarım hala serseri ve devrimcidir.

kısacası benim istanbul'um sizin istanbul'unuzu döver.



PS sayın emlak komisyoncusu ve sayın öğretmen; ciddiye almayınız efendim, can sıkıntısından yazıyorum ben de zaten bu blog'u...

14 Şubat 2010 Pazar

İLK YAZI

insanın ne kadar söyleyecek sözü olursa olsun, ilk neyi söyleyeceğine karar vermesi ne kadar da zor. şu anda karaladığım harflerle bir blog hikâyesi başlamış oluyor; belki uzun bir romanın ilk sayfalarını yazıyorum, belki de iki üç bir şey yazdıktan sonra bir daha dönüp bakmayacağım...

türkçe'yle olan ve geçmişte biriktirdiğim arkadaşlarımla olmayan ilişkim bu blog'un doğuş hikâyesi. belki de bu yüzden türkçe'yle aramdaki - gittikçe silikleşen - bağı ve arkadaşlarımın eşekliğini anlatmak en uygun başlangıç.

istanbul'da doğdum, büyüdüm, başka diller öğrensem de kendimi türkçe ifade ettim, annemle de türkçe konuştum, ilk sevgilimle de. haliyle de "seni seviyorum"la "I love you", "devrim"le "revolution" arasında hep bir fark oldu benim için. buna bir de türkçe'nin benim için hayat karsısında bir silah olması (kendimi bildim bileli çevremde gözle görüp elle tutabildiğim her şeye karşı okudum, yazdım, konuştum.) eklenince anadilimin hayatımda oynadığı - daha doğrusu oynamış olduğu - rol biraz daha açıklığa kavuşuyor.


macar yönetmen istván szabó'nun bir tiyatrocunun kariyeri uğruna vicdanının sesini bastırarak faşizmin suç ortağı olmayı kabullenmesini anlatan mephisto'sunda ana karakter hendrik höfgen'in nazilerin iktidara gelmesinin ardından almanya'yı neden terk etmediği sorusuna verdiği cevap filmi izlediğimde bir daha çıkmamak üzere aklıma kazınmıştı: (aklımda kaldığı sekliyle yazıyorum) "ben tiyatrocuyum, almanca konuşabildiğim sürece sahnede olabilirim, yurtdışındaysa yalnızca bir hiçim." istanbul'da yapacak bir şeyim kalmadığına karar verdiğimde, türkçe'yi terk etmek beni en çok zorlayan, o güne kadar biriktirdiğim her şeyi terk edip gitme kararımı geciktiren düşünce olmuştu. höfgen'in kendi küçük hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu "şeytan”a (nazilere) satışının anlayış gösterilecek hiçbir yanı olmasa da, dille aramdaki bağ anlamında dönemsel bir ruh ikizliği yaşadım kısacası kendisiyle. (işte böylece mephisto hakkında yazmak da farz oldu.)

neyse, hendrik höfgen kaldı, bense gittim sonuçta. ve yıllar geçti, asla unutmayacağınıza söz verdiğiniz sevgilinizin hayalinin gittikçe silinip gitmesi gibi, benim türkçe'yle aramdaki bağ da yaşamımdan çıkmaya başladı. hayatıma istanbul sonrası giren hiçbir şey türkçe olarak girmedi. bir şey hakkında türkçe mi, yoksa almanca mı daha iyi, daha rahat konuşup yazabileceğim o şeyin hayatımın hangi dönemine ait olduğuyla ilişkili artık.

bugün dönüp de hayatımın son yıllarına baktığımda, istanbul'daki ben'in olabileceğine asla inanmayacağı bir şeyin gerçekleştiğini görüyorum: "ich liebe dich" demek benim için - sanırım - "seni seviyorum"dan daha fazla şey ifade etmeye başladı. ve ben türkçe iki haftada bir annem-babamla telefonda konuşup, haftada bir döner ısmarlayıp, almanca postyapısalcılık, küreselleşme ya da hegel hakkında konuşup yazıyorum. iste bu blog "kader"e isyan ve eski sevgiliyi anmak için hayatıma kattığım bir yenilik.


blog yazmaya karar vermemin bir diğer nedeni - yukarıda da yazdığım gibi - arkadaşlarımın eşekliği. (tabii, bir insan "bütün arkadaşlarım eşek" diyorsa bu olsa olsa kendi eşekliğine işaret ediyordur.) yıllarca birlikte yediğim içtiğim, sayısız boktan duruma birlikte girip çıktığım arkadaşlarımla aramdaki ilişki aramızdaki 2500 kilometrenin kurbanı oldu. artık ne benim aklıma geliyor onları aramak, ne de onlar bir dertleri olduğunda benimle konuşma ihtiyacı duyuyor. kendimi önceleri ilişkiyi sürdürmeye çalışan taraf olarak kısmen aklayıp, suçun çoğunu onlara havale etmek kolayıma geliyor herhalde, ama o kadar mektup yazdık be kardeşim, bir hayvan da cevap yazsın...

budur yani bu blog'un hikayesi, biraz türkçe yazıp, biraz da bizim eşeklere yazdıklarımı okutturmak. fazlası da yanıma kar kalır artık...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...