hamburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hamburg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2012 Çarşamba
1 MAYIS UFUKTA GÖRÜNDÜ!
almanya'nın aralarında berlin, nürnberg, hamburg, stuttgart vs. şehirlerde alman sendikalar birliği dgb'nin yürüyüşlerinden bağımsız olarak gerçekleştirilen gerçekleştirilen devrimci 1 mayıs yürüyüşlerinin ortak çağrı videosu.
21 Mart 2011 Pazartesi
A.C.A.B. - XXX: EL EMEĞİ GÖZ NURU
resimde gördüğünüz alman polisinin geçmişte eylemcilere tazyikli su sıkmak için kullandığı zırhlı bir araç. daha sonra satın alınmış, aachen şehrinde trafiğe kaydedilerek AC:AB 1910 plakasını almış. (AC aachen şehrinin plaka kodu, 1910'sa st. pauli futbol klubü'nün kurulduğu yıl.) rivayete göre ses sistemi yüklenerek yürüyüşlerde müzik yayını ve konuşma yapmakta kullanılıyormuş. antidoto'yla st. pauli'de çektik bu resimleri.
17 Mart 2011 Perşembe
İSTANBUL'DAN ST. PAULI'YE
bir önceki yazıda geçtiğimiz haftasonunu st. pauli maçı izlemek amacıyla hamburg'da geçirdiğimi söylemiştim, şimdi de bana eşlik eden antidoto'dan bir yazı...
st. pauli futbola başka türlü bakmaya çalışan insanlar için özel bir kulüp oldu her zaman. endüstriyel futbola sonuna kadar karşı durmaları, anti nazi/faşist politik örgütlenmeleri, cinsiyetçilik-ayrımcılık-ırkçılık karşıtı sloganları ve pankartları, taraftar profili falan derken tüm dünyada bir efsaneye dönüştü kulüp. böyle bir efsaneyi yerinde görmek benim için uzun zamandır bir hayaldi. sonunda yaptım planı, kırdım kafayı, aradım outlaw’ı geliyorum dedim. kendi de söylemiş zaten, pek sallamadı başlarda ama baktı iş ciddi, gecesini gündüzüne kattı biletleri ayarladı sağolsun.
benim için en uygun tarih içeride oynayacakları stuttgart maçının tarihiydi. şehri gezmek, taraftarı tanımak, efsanenin gerçekliğine şahit olmak için 2 günüm vardı ve bu 2 günü olabilecek en iyi şekilde kullandım sanırım. hamburg’u daha iyi bilenler anlatır ama st. pauli mahallesi başlı başına bir efsane. mahalle şehrin gece hayatının merkezi. her yan pavyonlar ve genelevlerle dolu. zaten kerhane mahallesi diyorlarmış kendilerine almanya’da. neyse, mahalleye ilk girdiğimde gördüğüm punk elemanlardı. deri ceketleri, pembe-mor-yeşil saçları, hayvan gibi botları, her yanlarından sarkan zincirleri, ellerinde köpekleri ve illa ki bir yerlerinde yapışmış olan anti-nazi armaları. 15-22 gibi bir yaş aralığına sahip bu ekip, st. pauli’nin de potansiyel taraftar kitlesiymiş. işgal merkezinin çevresinde gezinen, faşistlerle ve polisle çatışmalara giren, sağda solda yatıp kalkan bu çocuklar her hafta maçtalar. bir takımın taraftarlarının hatrı sayılır kısmının bu gençlerden oluştuğunu düşünmek bile hayal gibi. bu arkadaşların bir kuşak büyükleri ise daha ziyade mahallenin barlarındalar. özellikle st. pauli taraftarının gerçek anlamda efsanesi olan jolly roger’da bulunuyorlar. yaşları 30’u geçmez muhtemelen, inanılmaz politik insanlar ve işçi sınıfına mensuplar. yani fabrikalarda, küçük işletmelerde, ofislerde beyaz yakalı ya da mavi yakalı olarak çalışıyorlar. iş çıkışı jolly roger’a geliyor, biralarını içip marşlarını söylüyor, nazilere küfür ediyorlar. mahallenin her yanına bu politik atmosfer sinmiş durumda. balkonlardan sarkan st. pauli bayraklarının yanında “acab” stickerları, anti-nazi bayrakları, duvarlarda yazılamalar sıradan şeyler.
kadınlar ve erkekler politikanın da, tribünün de tam göbeğinde eşit şekilde bulunuyorlar. futbol onlar için hayatlarının bir parçası. kendilerini st. pauli kulübü ile ifade ediyorlar. kulüp onların anti-nazi ve antikapitalizm bayrağı ve bunu mümkün olduğunca korumaya çalışıyorlar. mesela st. pauli’nin tüm dünyada böylesi meşhur olmasından çok da memnun değiller gibi. çünkü mahalle bizim gibi adamlar tarafından turistik bir gezi sahasına dönüştürülüyor ve onlar bu popülaritenin kulübün içini boşaltacağından endişe ediyorlar. nitekim kulübün fan shop'una girdiğinizde, yönetimin bu ilgiyi layikiyle nakte çevirdiğini görüyorsunuz. arı kovanı gibi işleyen bir dükkan ve alışveriş yapanların neredeyse tamamı mahalle dışından gelen turistler.
stadın içi ise apayrı bir dünya. millerntor’un girişinde turnike falan yok. kısa bir aramadan geçip biletinizi kapıda duran abiye gösteriyor ve stada adımınızı atıyorsunuz. koridorlar tamamen stickerlar ve anti faşist yazılamalarla dolu. bizim gittiğimiz kale arkası tribünü stadın lokomotifi görünümünde. tezahüratlar oradan başlıyor ve hiç bitmiyor. statta bira satılmasına ve maç sırasında yüzlerce sigaralık içilmesine rağmen ne bir taşkınlık, ne bir kavga ne de tezahüratın bir an azalması söz konusu değil. her tribünde pankartlar var ve erbakan’ın ölümüne üzülen cinsten değil bunlar, ırkçılığa-cinsiyetçiliğe-ayrımcılığa karşı hazırlanmış pankartlar. öyle ki, kulüp st. pauli’yi neden seviyorsunuz sorusunun cevabını en iyi şekilde pankarta yansıtanları ödüllendiriyor ve maçın devre arasında ellerinde pankartlarıyla sahanın içinde turluyor pankart sahipleri. o pankartlarda yazanlardan bazıları şöyle “çünkü biz rakip takımı aşağılamak için taraftarına ibne demiyoruz”, “çünkü biz faşizme ve ırkçılığa karşı st. pauliliyiz” tezahüratların çoğu devrimci marşların melodilerinden uyarlanmış ve gol sevincinde off spring çalınıp pogo yapılıyor. kulübün taraftara bir başka güzelliği de, bulunduğumuz kale arkasını koltuksuz olarak tasarlamışlar ve bilet fiyatları da %50 indirimli.
st. pauli’ye gittiğinizde futbolun neden asla sadece futbol olamayacağını anlıyorsunuz. sesleri kesilen, susturulan, yok sayılan insanların kendilerini en iyi bu biçimde ifade edebildiklerine canlı olarak şahit oluyorsunuz. cinsiyetçi küfürler, ırkçı sloganlar olmadan bir tribünün nasıl güzel tepkiler verdiğini görebiliyorsunuz. ve en önemlisi, başka bir dünyanın mümkün olduğuna bir daha inanıyorsunuz...
antidoto
14 Mart 2011 Pazartesi
ST. PAULI - WE LOVE YOU!!!
geçtiğimiz haftasonu hamburg'daydım, antidoto'yla beraber st. pauli - stuttgart maçını izledik. hamburg'a dair söylenecek çok söz, aktarılacak çok gözlem var, ama hepsini bir yazıda toparlamak mümkün olmadığından girişi sankt pauli tribünüyle yapıyorum. gerisi de - umarım - bir ara gelir...
her zamanki üşengeçliğimle maillerimi kontrol ederken gördüm, antidoto yazmış: "mart ayında st. pauli maçına gidelim!" insanların öyle 3-4 ay sonra almanya'ya geleceklerini söylemelerine (ve daha sonra gelmemelerine) alışkın olduğumdan her zamanki gibi bir "neden olmasın"la geçiştirmiştim ilk başta, ama bu adam kararlı çıktı, bir yandan mail, diğer yandan twitter taaruzuyla benim de işin peşini bırakmamamı sağladı. (antidoto, "manyaklık" payesini tek başına götürmeden önce belirteyim de, arada kaynamasın: ben de az yol gitmedim nürnberg'den hamburg'a: 600 küsür kilometre.)
ben, "maça gider miyiz" sorusuna "nasıl olsa hallolur" rahatlığıyla "tamam" demiş, biletleri de ayarlayacağıma söz vermiştim. ama komşunun tavuğuna bakarken kazın ayağıyla ilgili bir sorun yaşayacağımızı yavaş yavaş kavramaya başladım. "usta biz iki bilet ayarlayıver" dediğim ne kadar hamburglu tanıdık varsa, sanki hepsi bize karşı bir komplo için bir araya gelmiş, amaçları bizi millerntor'dan uzak tutmakmış gibi "hayal aleminde mi yaşıyorsun, öyle kafana estiği gibi st. pauli maçına gidilir mi" dedi ya da aşağı yukarı aynı anlama gelen sözler söyledi. meğerse millerntor, almanya'da en zor bilet bulunan stadyummuş, sezon başı kombinelerin yanında tek tek maç biletleri de yalnızca klüp üyelerine yönelik satışa çıkarılıyor, sezon içinde maç haftası yalnızca birkaç yüz bilet normal satılıyor, kısa, ama zorlu bir mücadelenin ardından bir avuç bilet kapanın elinde kalıyormuş. bilmiyorduk, öğrenmiş olduk. ama bir kere maça gitmeyi kafaya koymuştuk, hatta antidoto uçak biletini çoktan alıp cebe atmıştı. artık inançla, azimle ve tabii her şeyden çok da paraya kıyarak, arzın talebi karşılamadığı her durumun şahı karaborsaya yelken açtık.
neyse karaborsada bilet kovalama aşamasında çektiğim sıkıntıları anlatmayacağım, benim içimi baymıştı, bari sizinkini baymasın. sonuçta internetten iki tane bilet ayarlamayı başardık. başardık başarmasına da, hem tuzu biraz fazla kaçtı, hem de maçtan iki gün önce postayla gelene kadar kadar biletlerin elimize geçmeyeceğine dair paranoyamı istikrarlı bir biçimde besledim. biletleri elimde tuttuğum an, paranoya paranoya mıymış yoksa haklı bir şüphe mi karar veremedim: zarfın içinde millerntor'a girmek için kapı gibi iki bilet vardı, ama bizim girmek istediğimiz güney taraftaki kale arkası tribününe değil, kuzeydeki deplasman tribününe...
normalde cumartesi oynanması gereken maç, federasyon tarafından pazar gününe alınınca, bir yandan hamburg'da, özellikle de "mahalle"de gezinme, diğer yandan biletleri değiştirme mücadelesi verme şansımız oldu. cumartesi akşamı elimizde biralarla o kadar turladık ki, normal koşullarda o kadar yürüyen adama maraton tamamlama sertifikası veriyorlar. gece bitip biz yatacağımız yere yollanırken, girip çıktığımız mekanların arasında st. pauli taraftarının efsane barı "jolly roger" da vardı.
sen servetini karaborsacının önüne dök, üstüne kalk hamburg'a git, sonra stuttgartlılar'ın arasına deplasman tribününe otur. yok öyle yağma! internet sen nelere kadirsin; esirgeyen ve bağışlayansın. taraftar forumunda deplasman biletlerini kale arkasıyla değiştirme önerimiz kabul gördü. telefon numaralarımızı değiş tokuş ettik, maçtan birkaç saat öncesine millerntor'un önünde sözleştik. karaborsacı kazığını yediğimiz internet, bir kapıyı kaparken bir kapıyı açıyordu. biletleri değişmek üzere buluştuğumuz adam taraftar temsilcisi çıktı, deplasman tribünüyle kale arkası arasındaki fiyat farkını bile ödedi ve hatta "bir daha bilete ihtiyacınız olursa ben ayarlarım" diyerek kartını da verdi.
biletler cebimizde, biralar elimizde jolly roger'ın önünde takılmaktan ve maçı beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. gerçi ben paranoyanın suyunu çıkarıp acaba biletler sahte midir diye de düşünmedim değil, ama maç başlamadan bir süre önce "südkurve"de yerimizi almış, iyice ortamın keyfini çıkarmaya başlamıştık. bütün stadda antifaşist ve ırkçılık karşıtı pankartlar asılmıştı. (ayrıca "efes pilsen basketbol takımı adı olur mu?" tartışmasında "avrupa'da da yasak içki reklamı yapmak" diyenlere itafen küçük bir enstantane: aynı zamanda st. pauli'nin forma reklamını da veren astra biralarının staddaki bir reklam panosunda türkçe'ye "allahın emri: astra iç!" ("anweisung von oben: astra trinken!") şeklinde çevrilebilecek bir slogan yazıyordu.)
hayatımda çok solcu, daha doğrusu solla özdeşleştirilen tribün görmüştüm de, böylesini görmemiştim. bir kere tribün ahalisi "solcu delikanlı" değil, gerçekten solcuydu. "sadece futbol"a karşı tavrını koca bir pankartla ortaya koyuyordu: "çünkü o her zaman futboldan fazlası" ("weil es immer mehr ist als fußball")... tribündeki kadınların ne sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı, ne de tribüne gelmelerinin bedeli erkekleşmekti. (türkiye'de tribünü az buçuk tanıyanlar bilir, düzenli olarak maça giden kadınların çoğu erkek egemen küfürler konusunda da, "maçoluk" konusunda da tribün ortalamasının altında kalmaz.) örneğin hemen yanımızda iki genç kadın maç boyunca cigaralık ve bira içip tezahürat yaptı ve türkiye'de olsa bütün tribünün "önce kim taciz edecek" sorusuna cevap bulmak amacıyla birbirini bıçaklamasıyla sonuçlanacak bu durum st. pauli tribünündeki en normal olaydı. zaten kuru-sulu takılmak yerine maç biterken hala tamamen ayık olan az sayıdaki zavallıdan ikisi bizdik. (hadi ben araba kullanacaktım, antidoto'nun zoru neydi?)
st. pauli hakkında edecek daha çok lafım var, ama antidoto'ya da yazacak iki kelime bırakmak için şimdilik daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. dün gece st. pauli çok daha iyi oynadığı stuttgart'a belki son dakika golüyle 2-1 kaybetti, ama "südkurve" en azından iki gönül kazandı. futbolun da, tribünün de ırkçılık, cinsiyetçilik ve buram buram "sıradan faşizm" olmak zorunda olmadığını gördük. gözümüz gönlümüz açıldı.
son olarak: stuttgartlılar, hamburg'a gidiş-dönüş 1338 kilometrelik yolculuklarına rağmen federasyonun maçları akşam oynatmak konusundaki ısrarına isyan ediyordu. yediyi çeyrek geçe gibi biten maçtan sonra sabaha karşı üçte eve vardım, stuttgart taraftarının bu konuda sonuna kadar yanındayım... (sahi, biz niye "gece oynansın" diye bağırdık zamanında o kadar? hadi, ben çocuk sayılacak yaştaydım o zamanlar, binlerce insan niye bağırdı?)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)