gostenhof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gostenhof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Haziran 2011 Pazar
ÖLEN ADAM
bugün ölen bir adam gördüm. yoksulluktan ölüyordu. ben vardığımda, tükürdüğü kan kaldırımı kırmızıya boyamıştı çoktan. içmişti, hem de yalnızca öldüğü o boktan haziran gününde değil, her gün, uyanık olduğu her an içmişti. kim bilir, belki sevdikleri vardı bir hayrının dokunmadığı, kırk söze, bin yemine rağmen içmeye devam etmişti, belki de kimi kimsesi yoktu. tek bildiğim, ölürken yalnızdı. diğer alkolikler, ambülans çağırmakta yavaş kaldılar. alışmışlardı herhal yalnızlıktan ölen insanları görmeye ya da kafaları iyiydi yalnızca. kan tüküren adamı geniş kaldırımın ortasına yatırdılar, köpeklerin içine sıçtığı çalılığın hemen yanında yatıyordu, çevresini her gün içtiği meyhanenin masalarıyla çevirip üstüne bir battaniye örttüler. ben sadece baktım.
bugün ölen adama baktım. sadece baktım, hiçbir şey yapmadım. yapacak hiçbir şey yoktu...
24 Mayıs 2011 Salı
BEN YAZANA KADAR
gün gelecek elbet mahallemi anlatacak sözleri de bulacağım, ama o zamana kadar bu görüntülerle yetinin. free running ve parkour grubu vibramove'dan estetik hareketler (sakın evde denemeyin) ve arkaplanda gostenhof...
14 Mayıs 2011 Cumartesi
GOSTENHOF, 1 MAYIS
yaşadığım mahalle olan gostenhof'tan iki bir mayıs videosu, birincisi saat 10:33'te çekilmiş. polisin "devrimci 1 mayıs" yürüyüşünün geçtiği bütün sokaklarda park yasağı ilan etmesi nedeniyle bomboş olan sokağı gösteriyor. ikincisiyse yürüyüşün geçtiği anı...
10:33
14:33
10:33
14:33
31 Aralık 2010 Cuma
YILBAŞI
patlamalardan korkuya kapılan köpekler ev yönüne kaçmaya çalışıyor, sakinleştirmekte zorlanıyorum. durdurup elimden geldiğince korkularını gidermeye çabalıyorum, hiçbir işe yaramıyor. panikle tasmaya asılan iki köpeğe rağmen buzda kaymadan eve varmak bir sanat olsa, başyapıtlarından birini, bu akşam ben yaratmış olurdum.
yılbaşını tek başına evde geçirmenin gariplik alameti olduğuna kanaat getirenlerin baskısına göğüs gerip dört duvarımı hiç terketmeyeceksem eğer, yeterince sigaraya ihtiyacım var. kahretsin ki, yanıma para almayı unutmuşum. akılsız başın cezasını bu sefer sadece ayaklar çekmeyecek. köpekleri eve bırakıp tekrar dışarı çıkıyorum.
bozuk param olmadığından - hiç ısınamadığım - otomatları kullanma şansım yok. ışığın kardan yansıyarak aydınlattığı sokaklarda ilerliyorum. yılbaşı gecesi mahalledeki bütün restaurantlar, meyhaneler kapalı. dört bir yönden patlama sesleri geliyor. arada gökyüzünde havai fişeklerin patlarken etrafa saçtıkları renkleri görüyorum.
havai fişeklere hiçbir zaman ısınamamış olsam da, köpeklerin korku dolu halleri içimde bir nefret yaratana kadar küçümseyen bir bakışı yeterli görürdüm. artık tiksiniyorum. protestan kilisesinin olduğu geniş caddeye varıyorum. kilisenin arkasındaki ispanyol marketinin önünde şık giyimli, kadınlı-erkekli bir grup duruyor. adamlardan biri elindeki silahla 5-6 el havaya ateş ediyor. kulaklarına tıpaç takmışlar. bana bakıp sırıtıyorlar. karşılık vermeden yanlarından geçip gidiyorum.
arkadaşlarımın taktığı adıyla "kabe"ye gidiyorum. ak sakallı sahibinin, her gün sabahtan akşama kadar arapça islami şarkılar çaldığı internet caféye. akşam 6'dan sonra sigara satma yasağını umursamadığından mahallede yanında bozuk parası olmayan herkesin uğrak yeri "kabe". sabah 8'den geceyarısına kadar tezgahın arkasındaki yerinden ayrılmadan mahallenin göçmen çocuklarının ego shooter oyunları oynayıp türkçe-almanca karışık küfretmesini dinleyen arap, sık gelen bütün müşterilerinin hangi sigarayı içtiğini ezbere biliyor.
neden sonra "kabe"ye varıyorum. ışık açık, çocuklar yılbaşını kutlamak için erken çıkmışlar. dükkanda tek başına duran işletmeci, yalnızca sigara yasağını değil, tezgahın öte yanında kalan hiçbir şeyi umursamadığından kapatmamış. her zaman hafif aralık duran kapıyı açıp içeri giriyorum. yüzüme sıcakla beraber tanıdık arapça müzik çarpıyor. başımla selam veriyorum; arap, "iki tane mi?" diyor, selam vermek için kaldırdığım başımı indirerek onaylıyorum.
yeniden soğuk. artık sadece sigaraları ve kendimi hızla evimin güvenliğine ulaştırmam gerekiyor. daha sakin olacağı umuduyla ara sokaklardan dönmeye karar veriyorum.
sokağın ortasında ateş yakmış gençler, şarap şişesini çevirip, karga sesleriyle bağıra çağıra "aldırma gönül"ü söylüyor. hiç uzun uzadıya konuşmamış, gerçekten tanışmamış olsak da, ateşin başındaki gençleri tanıyorum. haydut'un heybetli duruşunda arzuladıkları pitbulllar'ı, spor bmwler'i gören gençlerin gözlerindeki saygıyı görüyorum. bir-ikisini polisin eziyetlerine ya da - başlarına güneş geçtiğinden olacak - mahalleye girme aptallığını gösteren nazilere karşı savunmuşluğum var. kendimi hızlı adımlarla eve atmak için yanlış sokak... adımlarımı yavaşlatıyorum. selamlaşıyoruz, şarap şişesi uzanıyor. iki yudum alıp geri veriyorum. bana vermek için sırayı bozup cıgarayı uzatıyorlar. "yok" diyorum, "eve gitmem lazım, beklerler." nereden bilecekler evde köpeklerden başka bekleyen kimsenin olmadığını...
birkaç adımda köşeye ulaşıyorum. artık eve iyice yaklaştım. duvarında kırmızı boyayla pkk yazan apartmanın giriş katından üçüncü sınıf disko müzikleri geliyor. hemen ileride solda ultralar'ın camları kara naylonlarla örtülmüş ruhsatsız meyhanelerinden los fastidios yankılanıyor. içeriyi göremesem de, seslerden hınca hınç dolu olduğunu anlıyorum. bir kez daha köşeyi dönünce artık sokağımdayım.
buzda kaymamaya dikkat ederek elimden geldiğince hızlı eve doğru ilerliyorum. girişte duvarı tekmeleyip ayakkabılarımın altındaki karı döküyorum. artık apartmanın içindeyim. salına salına merdivenleri çıkarken pati izlerinin üstüne basmaya özen gösteriyorum ki, karla karışık çamuru içeriye taşıyanın kim olduğun anlaşılmasın.
anahtar, parkamın cebinde siyah deri tasmanın ve sigaraların altında kalmış. donmuş parmaklarımla arayıp çıkarıyorum. kapıyı açıp köpekleri selamlıyorum. belki de ilk defa ayrı kaldığımız süre, bana da onlara olduğu kadar uzun geldi.
tencerede glühwein ısıtıyorum. elimde kupa bilgisayarın karşısındayım artık. yazmaya başlıyorum...
17 Kasım 2010 Çarşamba
CASTRO'NUN VEDASI
biliyorum castro'nun devlet başkanlığını bırakmasının ardından epey bir zaman geçtiğini. ve hayır, daha ölmedi. benim bahsettiğim castro da zaten fidel değil, angelo castro.
nürnberg'in yoksul göçmen mahallesi gostenhof'ta, eski adıyla "gostanbul"da, dünyanın en güzel kahvesini içtim. nürnberg'den komşu şehir fürth'e giden ana caddenin üstünde, angelo castro'nun cafésinde. küçük, içeride iki, kapının önünde iki masası olan "al pacino", ki masanın başında ayakta durmak gerekiyordu, sandalye dahi yoktu (almanya'da oturulacak bir café, büfe vs. işletebilmek için mekanda iki tuvalet bulunması zorunluluğu var. bu şartı yerine getiremeyenler "stehcafé" ("ayakta durulan café") işletiyorlar.), öyle büyük bir beklentiyle gidilecek bir yer değildi. küçük, basit, yanından geçip gittiğinizde farkına bile varmayacağınız bir mekandı. ama dedim ya, dünyanın en güzel kahvesini yapardı.
angelo castro, esmer, orta boylu, 40'lı yaşlarının sonlarında, judo şampiyonluklarını ve antrenörlüğünü artık mazide bıraktığından "aile babası göbeği" göze çarpan, napoli göçmeni bir italyan. kanda napolililik olduğundan gizlemediği, ama çocukca bir mafya merakı vardı. kendisi küçük yaşta almanya'ya geldiğinden napoli çevresinin fiili devleti olan mafyayla bir ilişkisi olmamış hiç. zaten konuştuğumuzda "benim merakım filmlere, gerçek mafyanın sempati duyulacak bir tarafı yok" diyordu ve mafyanın hayatından uzak olmasından memnundu. caféye adını veren al pacino'nun scarface'ten bir resmi asılıydı duvarda. bir de angelo'nun babasının resmi vardı, hafiften çok sevdiğim ve on iki yıl önce yitirdiğim dedemi andıran. angelo napolili dedim zaten, maradona'nın imzalı bir resminin de al pacino'yla angelo'nun babasının arasında yerini aldığını söylemesem de tahmin edersiniz herhalde.
"al pacino", ilk pazar günleri önüne parkeden otuz-kırk motorsikletle dikkatimi çekmişti. angelo kendisi de motor hastası olduğundan, nürnberg yakınlarında oturup da motoru olan her italyan'la arkadaştı. pazar öğleden sonraları toplu turlarını bitiren italyan motorcular soluğu angelo'da alırdı.
sanırım angelo'nun kahvesini içip de italyan olmayan ilk insanlardan biriydim. kahvesinin lezzeti kulaktan kulağa yayıldıkça, başlangıçta yalnızca italyan cemaatinden oluşan misafirleri de çeşitlendi ve çoğaldı zaten. "misafir" demek, bilinçli bir tercih, çünkü angelo'ya kahve içmeye gittiğinizde "müşteri"den çok "misafir"diniz. yoksa iki euro'ya bu kadar muhabbet satılmaz hiçbir dükkanda.
zamanla bütün ailesini tanıdım angelo'nun. "al pacino" bildiğiniz aile işletmesiydi zaten. karısıyla "gurbet"te olmak ve "memleket"e geri dönmenin zorlukları üstüne sohbetlerimizi özleyeceğim kesinlikle. annesinin babaannemi andırmasını da buraya yorumlamadan not düşeyim. (hastayım diye çorba yaptı kadıncağız bana.)
ben istanbul'dayken angelo caféyi bir arkadaşına devretmiş. yorgun ve stresli gözüküyordu zaten son zamanlarda. bir süre tadilat nedeniyle kapalı kaldı "al pacino", bu hafta yeniden açıldı. yeni sahibi de napolili olduğundan maradona ve al pacino'nun resimleri duvarda hala, yalnızca angelo'nun babası yerini terketmiş. café, tadilattan sonra pek bir şık olmuş. ama angelo'nun muhabbeti yerini "ticaret"e bırakmış. kahvenin tadı da eskisi gibi değil - kahve muhabbetin bahanesi değil mi zaten...
16 Ağustos 2010 Pazartesi
GOSTENHOF'TA BİR PAZAR
türkiye'de oruç tutmayan adamın da iftar sofrasında yerini alması, dini bayramların, dar anlamda dini olmaktan çıkıp bir nevi "toplum bayramı" haline gelmesi sadece türkiye'ye ya da islama özgü değil. almanya'da da katoliklerin yoğun olduğu bölgelerde cuma günleri balık yeme geleneği inançlı insanları aşmış örneğin, ahçısı anarşist olan lokanta bile cuma menüsüne mutlaka bir balık yemeği de koyuyor. benim gibi hayatında hiçbir dine inanmamış bir insan da - parası olduğunda - balıkları afiyetle mideye indiriyor. nürnberg'in merkezinde olduğu "franken" (frankonya) bölgesinin yöresel bir geleneği de pazar günleri "schäufele" yemek. "schäufele" domuzun kürek kemiğinin üstündeki etle beraber özel bir sosta saatlerce pişirilmesiyle yapılan yöresel bir yemek.
dün de pazar "schäufele"mi yemek üzere evden çıktım. havanın serince olması sayesinde midem düğümlenmeden ve alnımda boncuk boncuk terler birikmeden yiyebildim pazar yemeğimi. normalde pazarları palais schaumburg'a gidince üç-beş-on tanıdıkla karşılaşırım, dün bu anlamda bir istisnaydı. tek başıma oturarak bir yandan kitabımı okudum, bir yandan da yemek yedim.
daha sonra gostenhof-west'te ilk defa düzenlenen avlu bit pazarını dolaştım. münih'te gelenekselleşmiş olan mahallelinin binaların avlularında tezgah açıp ihtiyacı olmayan eşyaları satması bizim buralara yeni yeni geliyor. mahallenin doğu yakasında mayıs ayında bir kez gerçekleştirilen etkinlik, oturduğum mahalle olan gostenhof'un batı yakasında 30-40 kadar apartmanın katılımıyla gerçekleşti. bit pazarı, hem yoldan geçerken görülmeyen avluları görmek için iyi bir bahane oldu. gerçekten asmalarla, çiçeklerle bezenmiş çok güzel avlular vardı. hem de insanların biraraya gelmelerini, apartmandan apartmana geçerek birbirleriyle sohbet etmelerini görmek güzeldi. çoğu apartmanda aynı zamanda kekler, pastalar da yapılmıştı. yapılan satış biraz da kahve eşliğinde yapılan muhabbetin bahanesiydi.
normal bit pazarlarında organizatöre ya da belediyeye ödenen tezgah açma bedeli ortadan kalktığından fiyatlar da oldukça düşüktü. ben de fırsattan istifade on kadar kitap, bir film ve bir müzik cd'sini 11 euro'ya aldım, ki bu da beni bir hafta mutlu etmeye yeter. (kitaplar iyi çıkarsa okurken alacağım haz da cabası tabii.) fiyatlar beni o kadar şımarttı ki, 10 euro'ya bulduğum bir deri koltuğu çok pahalı olduğuna kanaat getirdiğim için almadım. şimdi - bir gün sonra - yaptığım salaklığın şokunu üstümden atmaya çalışıyorum...
11 Nisan 2010 Pazar
BOŞ GEZENİN BOŞ KALFASI
bu kadar boş bir gün geçirip bu kadar zevk aldığım uzun zamandır olmamıştı. sabah kendi standartlarıma göre görece erken kalktıktan sonra haydut'u dışarı çıkardım. sonra evde aylak aylak vakit öldürürken bir arkadaşım aradı, dışarı çıktık. yüz metre ya gitmiştik ya gitmemiştik ki, telefon çaldı, arayan mahallenin punkları. bir yan sokağımız nürnberg'in punk sokağı, bavyera'da bir sokakta metrekareye bu kadar çok punk'ın düşmesi inanılmaz, ki eskiden ben de orada oturuyordum. neyse bunlar apartmanlarının bahçesinde mangal yapıyorlarmış. zaten açtık, kalktık gittik. aç karnına alışverişi abarttıklarından bizim de karnımız doydu, hatta bayağı bir yemek atıldı sanırım.
hava kararana kadar bira içip müzik dinledik. bu arada porno pony adlı kuzey almanyalı bir pop-punk grubundan elemanlar vardı, onlarla da tanıştım (videosu aşağıda). kandaki alkol düzeyi artıp tartışmalar cıvıtmaya başlayıp, mahalle punkları grup üyelerini "popçu" diye aşağılayınca yavaşça apartmanın giriş katındaki meyhaneye doğru kaydık.
sonrası eve dönüş, haydut'la bir mahalle turu daha, ve bu saate kadar çay içip müzik dinlemek. yarın sabah erkenden buchenwald toplama kampı'nda mahkumların isyan ederek özgürlüklerini kazanmalarının anısına yapılan bir etkinliğe katılacağım, hayatımda ilk defa bir toplama kampını içeriden görmüş olacağım. nürnberg'e dönünce halim olursa anlatırım.
hava kararana kadar bira içip müzik dinledik. bu arada porno pony adlı kuzey almanyalı bir pop-punk grubundan elemanlar vardı, onlarla da tanıştım (videosu aşağıda). kandaki alkol düzeyi artıp tartışmalar cıvıtmaya başlayıp, mahalle punkları grup üyelerini "popçu" diye aşağılayınca yavaşça apartmanın giriş katındaki meyhaneye doğru kaydık.
sonrası eve dönüş, haydut'la bir mahalle turu daha, ve bu saate kadar çay içip müzik dinlemek. yarın sabah erkenden buchenwald toplama kampı'nda mahkumların isyan ederek özgürlüklerini kazanmalarının anısına yapılan bir etkinliğe katılacağım, hayatımda ilk defa bir toplama kampını içeriden görmüş olacağım. nürnberg'e dönünce halim olursa anlatırım.
1 Nisan 2010 Perşembe
SEYR-İ SEYİR
geçtiğimiz salı günü almanya'nın bence en nefret edilesi futbol takımı olan bayern münchen şampiyonlar ligi çeyrek finalinde manchester united'la karşı karşıya geldi. futbol yorumculuğu gibi bir iddiam olmadığından, ben de maçı seyrettiğim ortamı anlatmaya karar verdim. (yok, illa "maç nasıldı, ben onu öğrenmek istiyorum" diyorsanız, başka kapıya!)
birkaç kasa birayı yüklenip maçı izleyeceğimiz eve yollandık. ev diyince normal bir ev anlamamak gerekiyor: sabit nüfusu üç kişiden ibaret olsa da, bodrum'un yaz-kış nüfus farkı gibi geleni gideniyle 6-7 kişinin sürekli takıldığı, kapısı ancak kimse evde olmadığında kitlenen (dışarıda da kapı kolu olduğundan normalde kapıyı açmak için anahtar gerekmiyor), anahtarının bahçenin hangi köşesinde "saklı" olduğunu bilenlerin sayısının nürnberg'de rivayete göre bilmeyenleri geçtiği meyhane-kerane melezi bir yer. hiç paranız olmasa da gidip yiyip içip kafayı bulabilir ya da on beş dakikalığına uğramış olmanıza rağmen ev ahalisi aç kalmasın diye 50 euro bayılmak durumunda kalabilirsiniz. evden hiç çıkmadığınızın anlaşılması bu karambolde 3-4 günü buluyor, ki ben evsiz kaldığım bir dönemde bir ay boyunca salondaki kanepeyi işgal ederek bu dalda rekoru elimde bulunduruyorum.
maçın başlama düdüğü çaldığında salondaki koltukların nüfusu on beşi bulmuş, evdeki bira miktarı da, devre arasında iki kişi rezervleri yenilemeye yollanana kadar idare edecek seviyeye ulaşmıştı.
nürnberg'le münih arasındaki "aşk hikayesi"nden bir başka yazıda bahsedeceğim. şimdilik kısaca şu kadarını söyleyeyim: frankonyalı herhangi bir insana bavyeralı olduğunu söylemek (nürnberg'in başkenti olmasa da, merkezi olduğu frankonya bayyera eyaletine bağlı) türkiye'deki "anaya küfretme" fenomenine denk düşüyor. bu "aşk"ın futboldaki yansıması da, kim olursa olsun bayern'in rakibini tutmak. bu anti-bayern tavrı münihliler'in son maçta şampiyonluğu kaçırdığı sezonlarda nürnberg'de insanların araba konvoyu oluşturup kutlamalar yapmasına kadar varıyor.
neyse, konuyu daha fazla dağıtmadan salı akşamına döneyim. maç başladığında on beş olan izleyici sayısı, ikinci yarıda yirmi kişiyi çoktan geçmişti. davranışları - kısmen de olsa - öngörülebilir futbol izleyicisinin arasına hakemlere karşı futbolcuları tutan bir çizgi film karakteri, kimin attığıyla fazla ilgilenmeyen bir "ben gol görmek istiyorum" adamcığı ve iki adet "sevgili" karışmıştı. (futbol izlenen ortamda "sevgili" barınmasının nasıl bir şey olduğuna dair buradan fikir edinebilirsiniz.) bu egzantrik kişiliklere, hor görüldükleri nürnberg'e inat bir akşamlığına ölümüne bayern münchen taraftarı olan iki adet de oberpfalzlı eklenmişti - ki oberpfalzlılar bizim buraların lazlarına tekabul ediyorlar.
maç; kollektif olarak, maçtan sonra gideceği sado-mazo partisine hazırlık olarak taktığına kanaat getirdiğimiz deri maskesiyle demichelis'in, önce partinin sado tarafında yer alacağı yolundaki kanaatimizi pekiştiren tekmesiyle bir serbest vuruş, hemen sonrasında serbest vuruştan yapılan ortada kayıp düşerek bir gol hediye etmesiyle başladı. oberpfalzlılar suspus olmuştu. biralar, daha çok sevebilmek için liverpoollu bir liman işçisinin oğlu olduğuna karar verdiğimiz rooney için havaya kalktı. keyfimiz galatatasaray kaçkını monsieur scarface'in frikiğinin defansın kıçına başına çarparak man u kalecisi van der sar'ı yanıltarak gol olmasına kadar sürdü.
sonrasında bayern, lineker'in "futbol sonunda hep almanlar'ın kazandığı bir oyundur" sözünü beynimize kazırcasına bir son dakika golüyle kazandı. oberpfalzlılar havalara uçarken, ben acele tuvalete gitmem gerekiyormuş gibi yaptım. sonuçta nürnbergliler sinirden, oberpfalzlılar bizim sinirimizden duydukları memnuniyetten içmeye devam ettiler.
ben çıkarken, kanındaki alkol miktarı geceyi kanepede geçireceğini düşünmeme yol açan bir oberpfalzlı ballack'ın neden oynamadığını soruyordu...
Etiketler:
almanya,
bayern münchen,
futbol,
gostenhof,
manchester united,
münih,
nürnberg
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)