felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2010 Pazartesi

TOPLUMSAL YARATIM VE DEĞER


"tarih yaratımdır ve her toplum biçimi kendine özgü bir yaratımdır. toplumun imgesel kurumundan bahsediyorum, çünkü bu yaratım kollektif ve anonim imgelemin işi. yahudiler tanrılarını düşündüler, yarattılar, tıpkı bir şairin bir şiiri ya da bir bestecinin bir parçayı yarattığı gibi. toplumsal yaratım tabii ki, her defasında bir dünyanın, söz konusu topluma ait olan dünyanın yaratılması olduğundan bundan çok daha daha ileri gidiyor. yahudilerin dünyasında tamamen kendine özgü özelliklere sahip olan, bu dünyayı ve insanları yaratmış, onlara kurallar vermiş olan vs. bir tanrı var. aynısı tüm toplumlar için geçerli. bunun yanında yaratım, hiçbir koşulda değerle aynı anlama gelmiyor: bir şey yalnızca bireysel ya da toplumsal yaratım olduğu için değer verilmeyi haketmez. auschwitz ve gulag da tıpkı parthenon ya da paris'teki notre-dame kilisesi gibi yaratımlar. korkunç, ama yine de fantastik yaratımlar - toplama kampının sistemi fantastik bir yaratım - tabii bu onları kabullenmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. reklamcılar şöyle der: "şirketimiz diğerlerinden daha yaratıcı." saçma ve mide bulandırıcı şeyler bulmada daha yaratıcı olmaları son derece mümkün."


cornelius castoriadis, la montée de l'insignifiance (anlamsızlığın yükselişi)

26 Haziran 2010 Cumartesi

SARTRE VS. CASTORIADIS


soğuk savaş yılları çoğu entellektüel için siyasi duruşlarının, samimiyetlerinin sınandığı yıllardı. pek çoğu, ya batı ya da doğu bloğunun resmi propaganda mekanizmalarına angaje olmaları nedeniyle bir gün "ak" dediğine ertesi gün "bok" demek zorunda kaldı.

fransa solunda, sovyetler birliği'nin uydusu gibi davranan stalinist parti communiste français'nin (fransa komünist partisi) ikinci dünya savaşı'ndan 68 mayıs'ına kadar tartışmasız bir hegemonyası vardı. bu dönemde sovyetler birliği'nin kapitalist batı'ya karşı savunulmasının her solcu entellektüelin görevi olduğu düşüncesini savunan ve bu düşünceyi gerçekten tutarlı bir biçimde hayata geçiren jean paul sartre'la, "bürokratik kapitalizm" olarak nitelediği doğu bloğu'ndaki sistemin de aynen batı'daki kapitalizm gibi insanları sömüren ve baskılandıran, sınıflı bir sistem olduğunu öne sürerek akıntıya karşı kürek çeken cornelius castoriadis yıllar sonra birbirleri hakkında...

"castoriadis'in şanssızlığı, doğru şeyleri yanlış zamanda söylemesiydi."


jean paul sartre

"sartre hep yanlış şeyleri doğru zamanda söyleme onuruna sahip oldu."


cornelius castoriadis



PS "entellektüel" kelimesini yazarken, tdk'nın öngördüğü tek "l"li yazım içime sinmediğinden bilerek 2 "l" kullanıyorum.

13 Haziran 2010 Pazar

KALEDE CAMUS



"bir numaralı kaleci formasıyla albert camus, takımın hem ilk hem son adamı, savunmanın son çizgisiydi. kalesinde öylece dururken, takımdaki diğer herkes yetersiz kaldığında, topu ağlardan uzak tutmayı tek başına başarmak gibi ciddi bir sorumluluk yüklenmişti ona. aniden yön değiştiren, geri seken, sezon sonunda sürülmüş bir tarlaya benzeyen sahada zıp zıp zıplayan o yaramaz top nadiren albert'in hemen önüne düşer, genellikle de onu hiç beklemediği bir zamanda bastırırdı. önceden tahmin edemediği bu hareketler, albert'in hayatın ne kadar kaprisli olduğu yönünde değerli tecrübeler edinmesini sağladı.

takım içindeki bu özel pozisyonda zirveye ulaşabilmek için çok çabalayan albert bir yandan da temiz bir sayfa açmak gibi zorunluluklarla boğuşmak zorundaydı, tatmin edilmesi imkansız bir hırs aynı zamanda da zafer vaatleriyle doluydu. gol çizgisinde tek başına sürdürdüğü hayatı da buna benziyordu, sorun tam karşısına dikilmişti, kabullenmenin meşru bir seçenek olmadığını biliyordu. 'sahada kan ter içinde koşturan on arkadaşının başarısını bir anda yerle bir eden beceriksiz kaleci' kaderinin önüne geçmesi gerekliydi. işte albert'in bu anlamsız mantığı, ortak çabalarla gerçekleştirilecek bir amacın ağırlığını tek başına yüklenmeye çalışmasına sebep oluyordu.

bütün oyun karşı tarafın ceza alanında sürerdi;bu arada albert ayağına gelen topu muhteşem bir vuruşla hedefine göndermek istediği, ama her nedense topu hep taca çıktığı zamanlarda tirübünlerde 'yuuuuhhh' diye bağıran şakacı taraftarların bu samimi takılmalarına kendini kaptırıp düşüncelere dalacak fırsatı bulurdu..."



mark perryman, filozoflar futbolcu olsaydı

20 Mayıs 2010 Perşembe

BEN NASIL "BEN" OLDUM?


ben nasıl "ben" oldum? cevaplanması ne kadar da zor bir soru. bireyin nasıl şekillendiğine dair - insanın yüz hatlarından karakterinin okunabileceğine dair saçmalıklar öne süren ezoterik açılımlardan bireyin karakterinin tamamen toplum tarafından yaratıldığı yargısıyla karşımıza çıkan toplumsal determinizme kadar uzanan - çok çeşitli teori var.

hangi çağda, hangi toplumda, kimin çocuğu olarak dünyaya geldiğimizin karakterimizin oluşumunda yok sayılması olanaksız derecede büyük bir rol oynadığı aşikar. aksini savunmak yerçekiminin aslında olmadığını savunmaktan pek farklı değil bence. ama ortaya çıkan sonucu sadece basit nedensellik ilişkilerinde aramanın da bizi tatmin edici bir yanıta götürmediğini düşünüyorum. sonuçta bir adaletsizlikler çağında, türkiye'de, istanbul'da ve hatta kıtaplığında marx-engels kitapları (da) olan bir evde doğmanın "ben" olmamda etkisi büyük. ama herşey "baba biz sağcı mı, yoksa solcu muyuz?" sorusuna 1988 yılında (sekiz yaşındayken) aldığım cevaba indirgenebilir mi? ya da belirli kitapların anne-babamın kitaplığında durması kadar benim onları alıp okumam da önemli değil mi?

okumak derken: belirli kitapları okumuş olmamı bir kenara bırakırsak, okuma-yazmayı öğrenmemden bu yana kitaplara sevdalanmamı "şöyleydi de böyle oldu"yla açıklayabilir miyiz? örneğin ilkokul öğretmenim teşvik etmiş olsaydı beni okumaya, okuduğum kitapların sayısı öğretmeniminkini muhtemelen daha ilkokul üçüncü sınıfta geçmiş olmazdı herhalde... (ki bunda en az benim ilkokulun ilk üç senesinde elime geçirdiğim her kitabı okumuş olmam kadar öğretmenimin pek okumamasının da rolü var tabii - ve buradan bu sayfayı da okumayan ilkokul öğretmenime selam gönderiyorum: eskiden de sevmezdim, ilk karşılaşmamızın yaklaşık 25 sene sonrasında da hala sevmiyorum.)

düzenli ayrımcılığın, adaletsizliğin, ezilmenin ne olduğunu ilkokulda öğrendim: ilkokul öğretmenim - birçok diğer öğretmen gibi - öğrencilerini döverdi, ama benim öğretmenim sağlam döverdi. altına yapmayı bırakalı daha birkaç yıl olmuş çocukları (ki arada sırada "kaza"lar hala oluyordu okulda tabii, ben de altıma sıçmıştım bir kere) yalnızca "görev bilinci"yle dövmekle kalmazdı; gerek fiziksel açıdan, gerekse öğretmen-öğrenci ilişkisinin hiyerarşikliği yüzünden savunmasız çocukları dövmekten cidden haz alırdı. en çok da aramızda en savunmasız olanlar - mahallemizin kapıcı çocukları - dayak yerdi. hali vakti yerinde ailelerin çocuklarını kayırırdı, hele - benim de aralarında bulunduğum - anne-babası üniversite görmüş, çocuğunun okul durumuyla ilgili olanlar çok daha az nasiplenirdi öğretmenimizin günlük dayak seanslarından. (sanırım) ezilmeye karşı ilk büyük tepkimi kafamda kırılan kalın tahta cetvelin parçalarını yerden toplayıp, arkasından gelecek dayağın bilincinde "size bunları yedireceğim" diyerek verdim. ama adaletsizliğe isyanımın kökeni ilkokulda gördüklerim, yaşadıklarımsa eğer: ben, kayırılanlar arasında yeraldığım bir adaletsizlik ilişkisinden bu sonucu çıkarırken benden kat be kat fazla dayak yemiş, aşağılanmış ilkokul arkadaşlarımı neden facebook'da ırkçılığın doruklarında birer kürt düşmanı olarak görüyorum?

marxizme çok genç yaşta duyduğum ilgiyi, algıladığım ve kabullenemediğim dünyaya karşı isyanıma içerik arayışımda ilk karşıma çıkan teori/felsefe olmasıyla da açıklayabilirim, 95-96 yıllarında radikal solun türkiye'de 12 eylül sonrası dönemin doruğunu yaşamasıyla da. ama sorduğum soruların ve vermeye çalıştığım cevapların marxizmin çerçevesini aşmasında kısmen tesadüf eseri, kısmen de iki tarafın da bilinçli seçimleri sonucunda hayatıma giren insanların oynadığı rolü yadsıyamam. eğer her hafta elimizden geldiğince düzenli olarak yaptığımız gibi bayrak töreninden kaçtığımız bir cuma öğleden sonrası yasin bana "eğer ilkokuldan beri atatürk ve ay-yıldızlı bayrak yerine lenin ve orak-çekiçli bayrak önünde marş söylemeye zorlansaydın ne değişirdi? senin sorunun birşeylerin önünde hazır-ol'da durmakla değil mi?" diye sormasaydı, ben yine "ben" olabilir miydim bugün? ama onun söylemesinden çok benim dinlemem, anlamam ve düşünmem etkili olmadı mı?

istanbul erkek lisesi yerine - örneğin - galatasaray lisesi'ne gitmiş olsaydım, bambaşka bir yöne mi akardı karakter gelişimim? ki bu koşulda etkileşime girdiğim bir dolu insanın hayatına müdahil olmayacaktım, onların hayatı nasıl olurdu bugün? sadece bir "dipnot" mu eksilirdi hayatlarından, yoksa bambaşka insanlar mı olurlardı? 11 yaşımdan 19'uma kadar öğrendiklerimin kaçta kaçı istanbul erkek lisesi'nin bana öğretmek istedikleri, ne kadarı bana öğretilmeye çalışılanlara karşı çıkışımdı?

ya babam? ne kadarım babamdan, ne kadarım ödipus bey'den miras? bu soru bana 15 yaşındayken sorulmuş olsa, babamdan biyolojik olmayan hiçbir şeyi miras almadığımı söyleyecek olmam bir kenara, bu soruyu o zamanlar kendi kendime sormamın imkansızlığı düşünülecek olursa, yıllar ne kadar da değiştiriyor insanı.

almanya'ya göçmek yerine istanbul'da yaşamaya devam etseydim dünyaya bakışımdan günlük yaşantıma birçok alanda birçok farklı gelişecektim kuşkusuz. "almanya'da türk oldum" diye yazmıştım daha önce, göçmenliğin doğru kullanıldığında, insanın sadece yerleştiği diyara değil, kendi doğduğu, büyüdüğü kültüre karşı da mesafe kazanmasına, at gözlüklerini çıkarıp atmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum.

hayatı örümcek ağı misali saran (tek bir nedenden tek bir sonuç türetmeyen) nedensellik ağları var kuşkusuz. ama ne -karmaşıklıkları dolayısıyla - bu ağları çırılçıplak ortaya sermek olanaklı, ne de herşeyi bu bağlamda açıklamak.

zira nedensellik ağları (bilerek "zincir" yerine "ağ" kavramını tercih ediyorum), benim örneğim üzerinden gidecek olursak, öğretmenimin bana ne söylediği kadar benim onu sevmemem, saymamam; belirli bir olaydan belirli bir sonucu çıkarmam, o olayın başımdan geçmesi ve benim öncesinde belirli tecrübeler edinmiş olmam kadar (ki bu tecrübelere teorik bilgi de dahil), olayın geçtiği gün başımın ağrıyıp ağrımadığı, kıçımda çıkan sivilce ya da aşık olup avarel gibi geziniyor olmam gibi - birbirinden farklı ağırlıkta - faktörlere de bağlı. ki bu nedensellik ağlarını çözümleyebilecek bir "elektronik beyin" üretilecek olsa dahi, "yeni" olan, varolan nedensellik ilişkilerinin kurallarıyla uyum içinde olmayan bir şey yine söz konusu beynin incelediği çerçevenin dışında kalırdı.

peki "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusunu yanıtlamak bu kadar zorsa, "biz nasıl 'biz' olduk?" sorusunu tamamen cevaplamak olanaklı mı? birileri zamanında ortaasya'dan "akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan" bir memlekete göçmemiş olsa ve bir diğerleri anadolu'dan aşağıya yer yer salınarak, yer yer kendinden geçercesine coşarak akan iki nehirin arasında medeniyetler kurmamış, aynı zamanda başka birileri antik yunanistan'da trajediyi yaratmamış olsa, almanya'da naziler yahudileri toplama kamplarında katletmemiş, nazım hikmet "vatan hainliği"nden caymış, mustafa kemal'in kafatasında kovaladığı kargalardan biri beyninin kıvrımlarına dek bir delik açmış olsa, biz tam olarak "biz" olur muyduk? hadi hepsini geçtim; halamın taşakları olsa biz "biz" olur muyduk? daha bizi "biz" yapan "yeni"ler konusunu açmadım bile...


PS ben "ben" oldum derken, beni tanıyan kimsenin yüreğine indirmemişimdir umarım, merak etmeyin, hala bir bok olmuşluğum yok, hala "ben"im...

PPS ha bir de, "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusunun cevabını bilen varsa benden esirgemesin...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

FOUCAULT, MARX, NEWTON, CASTORIADIS



michel foucault marx'a yaklaşımına dair bir soruyu cevaplarken, duyduğu saygıyı ifade etmek onu newton'la karşılaştırıyor...

"bir fizikçi newton ya da einstein'ı açıkça alıntılamaya gereksinim duyar mı? onları basitçe kullanır ve bunu yaparken ustanın düşünüşüne sadakatini belgeleyen tırnak işaretlerine, dipnotlara ya da övgü sözlerine ihtiyaç duymaz."




cornelius castoriadis de marx'ı newton'la karşılaştırıyor, ama foucault'nunkinden bambaşka bir sonuca varıyor...

"bugün newton fiziğini herşeye ve herkese karşı savunma görevini üstlenen bir fizikçi kendi kendini kısırlığa mahkum eder - ve kesinlikle anti-madde ya da aynı zamanda dalga olan parçacıklar, evrenin genişlemesi, nedenselliğin, kimliğin ve konumun tanımlanmasının kesin kategoriler olarak çöküşünden her bahsedildiğinde öfke nöbeti geçirirdi. bugün artık yalnızca marxizmin (ya da ondan ödünç alınmış kimi fikirlerin) doğruluğunu 'savunan' devrimcinin acınası hali de aynı derece umutsuz."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...