edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2012 Pazartesi

"GRASS AKILLICA BİR ŞEY SÖYLEDİ"

"grass'ın yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor."

bay grosser, günter grass ve metnine dair konuşmak ister misiniz?

evet, hem de çok. grass'ın tarafındayım ve onu destekleyenler bu tartışmada çok suskun. "hükümetimiz çıldırdı mı?" diye kendine soran haaretz gazetesi hariç.

neden grass'ın tarafındasınız?

çünkü "şiir"inde akıllıca bir şey söylüyor. yazdığı, tabii ki bir şiir değil, ama içeriği biçiminden çok daha önemli: israil hükümeti kışkırtıyor. ancak, iran'a gerçekten saldırırlarsa ve iran'ın elinde tel aviv'e yollayabileceği roketler varsa ne olacak? o zaman savaş başlayacak.

ama israil siyaseti hakkında nesnel eleştiriler, almanya'da da, tabu değil ki.

ama hemen "bu antisemitizm," deniyor. sinirlenilmesini anlayabilirim, ama her eleştiriyi değil. en korkunç tepki, frankfurter allgemeine sonntagszeitung'da grass'ın yahudi devletine saldırdığını iddia eden marcel reich-ranicki'ninkisi.

siyonist düşüncenin öncüsü theodor herzl'in ve david ben-gurion'un da dediği gibi, israil bir yahudi devleti değil, kapıları bütün yahudilere açık olan bir devlet. ayrıca grass'ın nerede yahudilere karşı bir şey söylediğini göremiyorum. israil hükümetini eleştiriyor, bunu sonradan da bir kez daha vurguladı. reich-ranicki grass'ın ezelden beri antisemitist olduğunu söylüyor, bu bir zırva.

eleştiride sizi rahatsız eden tam olarak nedir?

kendime, saldırıların neden bel altı olmak zorunda olduğunu soruyorum. reich-ranicki, hakkındaki eleştiri aynı metni gibi haaretz'te yer bulmuş olmasına rağmen, grass'ın kendi kendisinin reklam straetjisyeni olduğunu söylüyor. belki de burada reklam stratejisyeni olan israil hükümetidir: dikkatleri kendi siyasetinden, mesela yerleşimcilere karşı siyasetinden başka yerlere çekebilmek için iran'dan kaynaklanan tehlikeye gereksinim duyuyor.

peki alman hükümeti?

helmut schmidt tarafından da eleştirilmiş olan "right or wrong, my country"nin karşısına, joachim gauck'un 2010 yılındaki bir konuşmasında david grossmann'dan alıntıladığı "my country, right or wrong. if right - to be kept right; and if wrong - to be set right" ilkesi konmalı. ve tekrar: burada konu olan yahudiler değil, israil hükümeti. "siz bunu söyleyebilirsiz, bay grossner, ama biz söyleyemeyiz." bu cümleyi almanya'da o kadar sık duyuyorum ki.

nasıl cevap veriyorsunuz o zaman?

"sizin bunu yapmanıza kim engel oluyor?" diye soruyorum. örneğin, almanya'nın israil'e gönderdiği son denizaltıya yönelik eleştiriler neredeydi? o zaman yeşiller'den birazcık eleştiri geldi, başka da bir şey olmadı. ülkenizde liselere gittiğimde de, lise son sınıf öğrencileri bir alman'ın israil'e yönelik tavrının nasıl olması gerektiğini soruyor. ben de onlara kendilerinin bir suçunun olmadığını, ama hitler'i ve III. reich'ı hatırlamanın ve insanlık onurunu bugün her yerde savunmanın görevleri olduğunu söylüyorum. ama tabii bu filistinliler için de geçerli. ve israil böylesi değerleri savunuyorsa, bunu filistinliler söz konusu olduğunda da yapmalı.

grass'ı da suçladığınız bir şey var mı?

belki waffen-ss üyesi olduğunu çok uzun bir süre söylememiş olması. ama bu konuda şunu da eklemeliyiz: o zaman waffen-ss'te olup da ss üyesi olmayan 900 bin alman genci vardı.

siz de 2010 yılında grass'a benzer bir şekilde tepki çekmiştiniz. o zaman bir kristal gece anmasında konuşmuştunuz. israil'in filistin politikasını açıkça eleştirdiğiniz için almanya'daki yahudiler konseyi [zentralrat der juden in deutschland] konuşmanızı engellemeye çalışmıştı.

annemin ve babamın aileleri ve anne-babam yahudi. ve o zaman eleştirimin yahudi öznefreti olduğu iddia edilmişti. bunun üstüne, kendimi öznefret duygusu geliştiremeyecek kadar çok sevdiğimi söylemiştim. ben o zmaan daha az saldırıya uğramıştım. henryk m. broder'in saldırısı hariç, ama o zaten karşısına çıkan herkese saldırıyor. ardından, düşüncelerimi barışçıl bir biçimde dile getirdiğim için her şey yoluna girdi. ben şimdiye kadar hiç grass kadar kötü muamele görmedim.

kısa bir süre sonra almanya'daki yahudiler konseyi'nin başkanlığına gelen dieter graumann da etkinlikteydi.

graumann, konsey'in tepkilerinin o zaman o kadar sert olmayacağını söyledi. ama şimdi yine sertler, bunu üzücü buluyorum. ayrıca, konsey'in ismini - ignatz bubis'in kendini gördüğü gibi - 'yahudi almanlar konseyi' olarak değiştirmesini kalpten diliyorum.

grass tartışması fransa'da nasıl karşılanıyor?

daha çok grass'ın tarafında olan ve almanya'daki ruh halini anlamlandıramayan birkaç kısa yazı yayımlandı. (yahudiliğe değil) israil'e yönelik eleştiriler burada olağan. benim gibi eleştirenler belki kimi zaman antisemitist olarak görülüyor, ama biz, fransa cumhuriyeti'nin değerli vatandaşları olduğumuzdan, saldırıya uğramıyoruz. almanya'da durum farklı, çünkü bir alman olarak israil'e karşı çıkamayacağınız söyleniyor.

grass bir röportajında "fransa'da bu yüzden tecrit edilen alfred grosser" dedi. siz böyle hissetmiyorsunuz yani.

tecrit edildiğime, en azından fransa'da tecrit edildiğime inanmıyorum. ve almanya'da da en azından yarım asırdır "delidir, ne yapsa yeridir," dediklerinden istediğimi yapabiliyorum.

15 Nisan 2012 Pazar

"GRASS'IN YAHUDİLERLE BİR SORUNU VAR"

türkiye basınına da - daha çok magazin olarak olsa da - yansıyan grass tartışmasına dair herhalde en önemli şeyi, grass'ın "şiir"ini türkçe'ye çevirmiştim. ortada hem bir birey olarak günter grass'ı, hem de şiir olmayan "şiir"ini aşan, söylem alanında hegemonya yaratmanın, varolan bir hegemonyanı korumanın nasılına dair pek çok şey anlatan bir tartışma olduğundan; konuya dair iki metin daha çevirip güneşli pazartesiler'de yayımlamayı uygun gördüm. bu metinlerin her ikisi de, yahudi (ya da en azından yahudi kökenli) olan iki yazarla yapılan röportajlar: birincisi, israilli yazar, ressam ve gazeteci yoram kaniuk'un alman jungle world (aslında "anti-alman" yazmak gerekiyordu, ama olsun artık o kadar) dergisine verdiği röportaj. aşağıda da okuyabileceğiniz gibi kaniuk, günter grass'ı sert bir biçimde eleştiriyor. ikinci röportajsa, grass'ın "şiir"ini de yayımlayan süddeutsche zeitung'un konuştuğu alman yahudisi kökenli fransız siyaset bilimci ve sosyolog alfred grosser. bir aksilik çıkmazsa, grosser ile yapılan röportajı da yarın türkçe'ye çevirip bloga eklemiş olurum.

"neden grass iran'da en ufak muhalefetin bile ezilmesi üstüne bir şiir yazmıyor?"


günter grass'ın sözde şiirinin içeriğinden haberdar olduğunuzda ilk tepkiniz ne şekilde oldu?

dürüst olmak gerekirse: pek ilgimi çekmiyor. bu şiirin herhangi bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. grass'ın israil ve yahudiler hakkındaki fikirleri her zaman sorunluydu. beyan ettiği fikirleri başkaları antisemitizm olarak nitelese de, ben öyle demezdim. yalnızca yahudilerle bir sorunu var.1991'de alman televizyonunda onunla bir tartışmam olmuştu. ben almanya solunun, aynı zamanda alman firmalarının 80'li yıllarda saddam hüseyin'e zehirli gaz satmasını da protesto etmeden, yalnızca abd'nin o zaman ırak'a karşı yürüttüğü savaşı protesto etmesini eleştirmiştim. almanlar, yahudiler ve gaz; bu bağlantı artık varolmamalıydı ve bunu ona söyledim. o zaman uzun bir tartışmamız oldu ve benim çıkardığım sonuç, onun çok zor bir insan olduğu ve bütün bunlarla ilişkisinin sorunlu olduğuydu.

ben de iran'a saldırma yanlısı değilim. israilliler'in çoğunluğu değil zaten. iktidardaki israil hükümetine karşı mücadele ediyorum ve bunu çok uzun süredir yapıyorum. ancak bu, biz israilliler'in meselesi. neden grass iran'da en ufak muhalefetin bile ezilmesi üstüne bir şiir yazmıyor? iran hükümeti sürekli israil'i haritadan silmek istediğini açıklıyor. iran devamlı almanya'yı haritadan silmek istediğini tekrarlıyor olsaydı, almanya bu kadar sakin olur muydu, bilmiyorum. iran'a yapılacak muhtemel bir saldırıya dair tartışmaların, bizi korkutan nükleer tesislerine yapılacak bir saldırıyla ilgili olduğu gözden kaçmamalı.

grass durumu, sanki israil iran'a karşı nükleer bir ilk saldırı planlıyormuş ve tüm iran halkını yok etmek istiyormuş gibi yansıtıyor.

bu, tabii ki, tamamen saçmalık. 75 milyon iranlı var. abd bile 75 milyon iranlı'yı yok edemez. israil'de tartışılan, tabii ki, iran'ı yok etmek değil, nükleer tesislerini imha etmek. israil'in iran'ın tamamını yok etmek istediğini iddia etmek düpedüz budalalık. yahudilerin pesah'ta kanlarından matsa yapmak için hristiyanları öldürdüğünü iddia etmekten bir farkı yok. grass iyi bir yazar olabilir, ama bunların hepsi tamamen abartılı. insancıl saikleri olduğundan da şüpheliyim. insan nasıl zehirli gazı protesto etmeden savaşı protesto edebilir? grass nükleer savaş ve bu türden bir savaşın israil gibi küçük bir ülke için ne anlama geleceği hakkında ne biliyor ki? ve grass yaşamadığı bu bölge hakkında genel olarak ne biliyor ki?

nükleer silahları olmasaydı, israil uzun süre önce ortadan kaldırılmış olurdu. ve bu, nükleer silahları kullandığımız için değil, kullanmadığımız için böyle. israil küçük bir ülke. tek istediğimiz var olmak. ve iran'ın nükleer programı hakkında kaygı duyulan tek yer israil değil. komşu devletlere karşı kullanacağını ilan eden birisinin eline nükleer silah geçmesine izin vermemiz, büyük bir soruna yol açar.

ahmedinejad, grass'ın iddia ettiği gibi yalnızca bir "sözde kabadayı" mı?

onu kişisel olarak tanımıyorsa, bunu nereden bilecek ki? ahmedinejad sürekli israil'i imha etmekten ve yahudileri öldürmekten bahsediyor. bu, bir gerçek. bunu ciddi söyleyip söylemediğini bilemeyiz. hitler de "kavgam"da yahudilerin ortadan kaldırılacağını ilan etmişti ve kimse ciddiye almamıştı. en azından, ahmedinejad'ın iyi, sevilecek bir komşu olmadığı kesin. o, bir beyinsiz. ve grass ahmedinejad hakkında böyle düşünüyorsa; bu, onu da biraz beyinsiz yapar. dediğim gibi, grass'ın antisemitist olduğunu düşünmüyorum, çünkü bir antisemitist daha sinsice davranırdı. ama dünyada grass'ın hakkında şiir yazabileceği o kadar çok korkunç şey bulunabilir ki. ancak grass yahudileri suçlayabileceği bir şey istiyor.

grass, israil'in dünya barışı için bir tehdit olduğunu öne sürüyor.

israil 7 milyon nüfuslu, küçük bir ülke. dünya haritasına bir bakın: israil o kadar küçük ki, adını yanına, denize yazmak zorundasınız. peki o zaman biz nasıl dünyadaki bütün savaşlardan sorumlu olabiliriz? bu ülkeyi, yahudileri imha edilmekten kurtarmak için yarattık. israil bu nedenle var. o zamandan bugüne ülke güçlendi, ama biz kimseyi tehdit etmiyoruz. israilliler, her ne kadar almanlar'ın 70-80 yıl önce yaptıklarıyla bir sorunumuz olsa da, "biz almanlar'ı sevmiyoruz," bile demiyorlar. fakat ahmedinejad, "yahudiler insanlığın yüz karası ve israil yok edilmeli," diyor. bu, günter grass'ın hoşuna gidiyorsa; bu, onun sorunu. ama grass zaten hep böyleydi. daha onu tanıdığım 60'lı yıllarda israil onun için bir sorundu. hiçbir zaman bir yahudi hakkında yazamadı. hiçbir zaman holokost hakkında yazmadı. fakat bu, o kadar da onun geçmişinin bir parçasıydı ki. yahudi çocukların nasıl artık okula gelmediklerini, onun yerine toplama kamplarına gönderildiklerini gördü. yahudi öğretmenleri, tanıdığı başka yahudiler vardı. yine de hiçbir zaman bu konu hakkında bir öykü yazamadı.

grass'ın waffen-ss üyeliğini altmış yıldan uzun bir süre saklamış olduğu gerçeği ile bu durum arasında bir bağlantı olabilir mi acaba?

ben böyle bir şeyin olabileceğini uzun zaman önceden düşünmüştüm, ama kimse bana inanmamıştı. 1991 yılında televizyondaki birinci ırak savaşı'yla ilgili tartışmada, kendimi bir düşmana konuşuyormuş gibi hissetmiştim, çünkü seçici bir ahlakı olduğunu göstermişti. ondan sonra bir daha birbirimizle konuşmadık. bana fikrimi sormanız, açık konuşmak gerekirse, bana grass'ın ne dediğinden çok daha fazla şey ifade ediyor. sanırım artık ondan geçmiş. ilgi çekmek hoşuna gidiyor. çünkü daha sonra fazla sayıda iyi kitap yazamadı. ilk kitabı "teneke trampet" olağanüstüydü, birkaç tanesi daha öyleydi, ama artık... sürekli hakkında hiçbir fikri olmadığı konularda düşüncelerini açıklıyor. burada israil'de biz - suriye'de, mısır'da, kuzey afrika'da gerçekleşen - bir arap devriminin ortasında yaşıyoruz. grass, suriye hükümdarı başar el-esad'ın kendi halkının neredeyse 10000 üyesini öldürtmesine itiraz ediyor mu? bu, buradan 200 kilometre uzakta gerçekleşiyor. biz bu konularda endişelenmek zorundayız. çünkü bu bir kırım, bir toplu katliam.

birkaç yıl önce "yengeç yürüyüşü"nü yayımladığında, grass'ı "adi bir yalancı" olarak adlandırmıştınız.

evet, bu doğru. ancak bu, ondan nefret ettiğim ya da antisemitist olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor. yalnızca bir sorunu olduğunu düşünüyorum.

bu sorun aslında alman tarihi değil mi?

bu, o zaman büyüyen ve hala hayatta olan insanlar için bir alman sorunu. onlar için zor bir durum bu. ben alman olsaydım, her hafta bir saat ağlardım. sanki ucuz gaz kalmamış gibi, çocukları doğrudan ateşe atmaya karar verildi. bu, binlerce yahudi çocuğa yapıldı. bu günter grass'ın hatası mı? hayır. bu sizin hatanız mı? hayır. ancak bu sizin ülkenizde gerçekleşti. grass bu konu hakkında düşünmeli. çünkü 70-80 yıl tarihsel açıdan hiçbir şey değil. almanlar grass'a bu kadar kafa yormamalı. almanya'da alman tarihiyle ilgili o kadar çok olumlu girişim gerçekleştirildi ki.

grass hakkındaki birçok haberin altında yer alan okur yorumlarını okuduğumuzda, almanlar'ın çoğunluğunun grass'dan çok da farklı düşündüğünden şüphelenmek için sebeplerimiz var. siz de, almanlar'ın üçte ikisinin israil'i - iran, ırak ya da kuzey kore'nin önünde - dünya barışına karşı en büyük tehdit olarak gördüğünü gösteren anketleri mi düşünüyorsunuz?

biz yahudiler iki bin yıl boyunca her şeyin suçlusu ilan edildik. yahudilerin şeytani bir halk olduğu inancının kökleri avrupa'da çok derinlerde. başarılı olan güya hep onlarmış. kibar davranmayan güya hep onlarmış. her neyse. ne olursa olsun, yahudiler suçlanıyor. ya da israilliler. bugün almanya'da yaşayan bir sürü yahudi var. itiraf etmeliyim ki, bu benim için garip bir durum. bence yahudiler en az yüz yıl orada yaşamamalı, çünkü her şey orada başladı. diğer yandan almanlar ve yahudiler uzun yıllardır bir arada yaşıyor ve harika alman gençler var. bu yüzden arada güçlü bir bağ da var. ve o yüzden bugün bu kadar çok israilli genç berlin'e yaşamaya gidiyor. o zamanlar yahudileri gaz odalarına gönderme emrinin verildiği şehre. almanya'da yahudiler bin yıldan uzun süre önce de yahudi oldukları için öldürüldü. ve sonra yine yahudiler geldi. ve yine öldürüldüler. bu açıdan bakıldığında bu, belki de aynı zamanda bir yahudi sorunu. günter grass, yahudileri tekrar tekrar öldürmüş olan alman tarafının luther'e ve goethe'ye kadar uzanan devamlılığını temsil ediyor.

ama bütün bunlar beni artık ilgilendirmiyor. bana sorduğunuz için bu konuda konuşuyorum. yine de konuşmamızın üstünden iki dakika geçtiğinde artık bu konuyu düşünmüyor olacağım.

11 Nisan 2012 Çarşamba

WAS GESAGT WERDEN MUSS - GÜNTER GRASS


süddeutsche zeitung'da yayımlanan was gesagt werden muss ("söylenmek zorunda olan şey") adlı "şiir"i, günter grass'ın dünya çapında bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. (şiir tırnak içinde, çünkü ortada bir şiir olmadığını, grass'ın yaklaşık on cümleden oluşan bir yazıyı - anlayamadığım bir sebepten - dizeler halinde yazmayı seçtiğini düşünüyorum. şiirden hiç anlamam, yanılıyor da olabilirim tabii. ancak grass'a tepki gösterenlerin arasında da şiirinin şiir olmadığını söyleyenlerin sayısı hiç de az olmadığından, en azından bu konuda yalnız değilim.)

grass'a gösterilen tepkileri sıralamak mümkün değil. alman gazetelerinin neredeyse hepsi, "şiir"i yayımlayan süddeutsche hariç, grass'ın utanılacak bir şey yaptığında hemfikir. sol parti hariç tüm partiler, hatta yazarın her seçim öncesi oy topladığı SPD bile grass'a tavır almış durumda. amerikan basını da - gördüğüm kadarıyla - alman basınının tavrını paylaşmasının yanında daha sözünü esirgemeyen bir görüntü çiziyor.

örneğin, maryland üniversitesi'nde modern avrupa tarihi profesörü olan jeffrey herf, new republic'te yayımlanan yazısında grass'ın "şiir"ini "ahlakı açıdan boş ve politik açıdan utanç verici" olarak tanımlamış. the national interest'te jacob heilbrunn, "mide bulandırıcı sözleri"nin ve "vahşi, ateşli ve iftiracı dili"nin yanında günter grass'ın geçmişte ss üyesi olması nedeniyle ahlaki açıdan bu sözleri söylemeye hakkı olmadığını öne sürüyor. (grass 17 yaşındayken birkaç haftalığına waffen-ss üyesi olmuştu.) commentary daily internet sitesinde jonathan s. tobin, avrupa'da antisemitizmin nazizm dönemindekine yakın bir güce eriştiğini vurgularken, grass'ın "ulusunun vicdanı" olarak görülmesinin buna dalalet ettiğini öne sürüyor. velhasıl, abd cephesinden denk geldiğim yorumlar, ya grass'ın ya bütün almanlar'ın ya da avrupa'nın tümünün antisemitist olduğu minvalinde.

almanya'daysa CDU genel sekreteri hermann gröhe de, SPD genel sekreteri andrea nahles de grass'ı sert bir biçimde eleştirdiler. hatta SPD grass'ın artık parti için oy toplamasını istemediğini duyurdu. embesiller için bild ve entellektüel embesiller için welt gazeteleri etrafına kurulmuş springer imparatorluğu, nobel ödüllü yazarın ipini çekmek için ite kaka en ön sıraya fırlamayı başardı. eh, olacak o kadar, springer imparatorluğu'nun bayağı bir linç tecrübesi var. "nobel ödüllü yazar" demişken: nobel ödülünün geri alınıp alınmaması da tartışma konusu olmadı değil.

israil devleti ise grass'ı persona non grata ilan etti; bu, 84 yaşındaki yazarın israil'e girişinin yasak olduğu anlamına geliyor. israil içişleri bakanı eli jischai "grass gerçekleri çarpıtan ve yalancı eserlerini yaymayı sürdürmek istiyorsa, bunu gidip iran'dan yapmasını öneriyorum," derken; bir bakanlık sözcüsü, grass'ın "şiir"inin "israil devletine ve halkına yönelik nefret ateşini körüklemeyi amaçladığını" ve bunun "daha önce ss üniforması giyerek açıkça destekediği fikrin aynısı olduğunu" belirtti.

yukarıda da söylediğim gibi, grass'a gösterilen tepkilerin hepsine değinmek olanaksız. bu nedenle, denk geldiğim tepkilerin bir bölümünü - tartışmaya nasıl bir ruh halinin egemen olduğu hakkında bir fikir vermesi açısından - derledim. en iyisi, tepkilerin ne kadar haklı, ne kadar haksız olduğu konusunda kendiniz karar verin. günter grass'ın "şiir"inin neden şiir olduğunu anlayamadığımdan ve şiir çevirecek beceriyi kendimde görmediğimden was gesagt werden muss'u düzyazı olarak çeviriyor, zaten var olmayan edebi değerinin bu şekilde kaybolmasının da olanaklar dahilinde olmadığını düşünüyorum.

"neden susuyorum? aşikar olan, planlı tatbikatlarda hazırlığı yapılmış olan, sonunda ölmeden kurtulmayı başaran bizlerin olsa olsa dipnot olacağı şey hakkında neden susuyorum?
egemenlik alanında bir atom bombası üretildiğinden şüphelenildiği için, bir lafta kabadayı tarafından boyunduruk altına alınmış ve tertiplenmiş tezahürata güdümlü iran halkını ortadan kaldırabilecek olan, öne sürülen ilk darbe hakkı.
gizli tutulsa da yıllardır büyüyen, ama hiçbir denetime tabi olmadığından kontrol dışı, bir nükleer potansiyele sahip öteki ülkenin adını açıkça söylemekten neden kendimi men ediyorum?
bu konuya dair, benim suskunluğumun da tabi olduğu, genel suskunluğu, sıkıntı verici bir yalan ve kendisine uyulmaması halinde cezalandırmayı vadeden bir zorunluluk olarak görüyorum; 'antisemitizm' yaygın bir hüküm.
ancak şimdi, sadece ona özgü, benzersiz suçları tarafından zaman zaman ziyaret edilen ve hesap sorulan ülkemden - buna karşılık, uyduruktan, geçmişin telafisi ilan edilse de, tamamen ticari olarak - israil'e, özelliği her şeyi yok eden patlayıcı başlıkları, tek bir atom bombasının varlığı bile kanıtlanamamışsa da, yarattığı tasanın kanıt yerine geçtiği yere yönlendirebilmek olan bir denizaltı daha gönderilecek olduğundan, söylenmek zorunda olan şeyi söylüyorum.
peki şimdiye dek neden sustum? bu gerçeği, gönülden bağlı olduğum ve kalacağım israil'den beklediğimi bir hakikat olarak dile getirmeyi bir daha asla çıkmayacak bir leke taşıyan soyumun yasakladığını düşündüğümden. 
neden şimdi, yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle söylüyorum, nükleer güç israil'in zaten kırılgan olan dünya barışını tehlikeye attığını? yarın söylenmesi çok geç olabilecek şey söylenmek zorunda olduğu için ve - alman olarak zaten yeterince suçlu olan - bizler, öngörülebilir olduğundan suç ortaklığımızın alışılageldik bahanelerin hiçbiriyle inkar edilemeyeceği bir suçun tedarikçisi haline gelebileceğimiz için. 
ve itiraf ediyorum: batı'nın riyakarlığından gına geldiği için artık susmuyorum. ayrıca, birçoklarının kendini suskunluktan kurtaracağını, fark edilebilir tehlikeye neden olandan şiddetten vazgeçmesini talep edebileceğini ve aynı zamanda, israil'in nükleer potansiyelinin ve iran'ın nükleer tesislerinin, iki ülkenin hükümetleri tarafından da kabul gören uluslararası bir merci tarafından, hiçbir engelle karşılaşmadan, sürekli olarak denetlenmesinde ısrar edebileceğini umabiliriz.
ancak böyle herkese, israilliler'e ve filistinliler'e, onların da ötesinde, çılgınlık tarafından işgal edilmiş bu bölgede düşmanca iç içe yaşayan bütün insanlara ve nihayetinde kendimize de yardımcı olabiliriz."

PS günter grass'ın "şiir"i düzyazı olarak bir şeye benzemedi diye üzülmeyin, "şiir" olarak da bir şeye benzemiyordu zaten. ancak "şiir"inin ne kadar kötü olduğunu yeni keşfeden linççilere, bu adam hayatı boyunca kötü şiir, üstüne bir de on küsür tane kötü roman yazarken nerede olduklarını sormak istiyorum.

27 Mart 2012 Salı

BİLDİRME İKTİDARI



on küsür yıl önce orwell mı haklı çıkıyor yoksa huxley mi minvalinde bir yazı yazmıştım. o zamanlar burroughs'la tanışmamıştım tabii. alıntı, 1964 yılında - gösteri toplumu'nun basılmasından üç, google'ın devreye girmesinden 23 yıl önce - yazılan nova express'ten.






"düşman stratejisindeki hata şimdi gayet açık — makina
stratejisidir bu ve makina yeniden yönlendirilebilir — yumuşak daktilo’da
yazılmış bağlantıları bulunan makina sadece sizin direktiflerinizi
tekrarlar çünkü hiçbir şey yaratamaz — operasyon çok tekniktir — bir fotomontaja
bakın — bir ifadeyi esnek resim diliyle verir — fotomontajla
verilen bir ifadeye x diyelim — x’in çeşitli yönlerini tanımlamak için x
sözlerini x renklerini x kokularını x imajlarını vesaire kullanabiliriz —
şimdi biz x’i hesap makinasına yüklüyoruz ve x ilgili renkleri, çakışmaları,
duygu yüklü imajları vesaire tarıyor biz birtakım öğeleri çıkararak
yahut ekleyerek ve makinaya yoğunlaştırmak istediğimiz faktörleri yeniden
yükleyerek x’i seyreltebilir ya da yoğunlaştırabiliriz — bir teknisyen
çağrışım kalıplarıyla düşünmeyi ve yazmayı öğrenir ki daha sonra
bunlar çağrışım ve çakışma yasalarına göre değiştirilebilir — çağrışım ve
koşullandırmanın temel yasasını amerika’daki öğrenciler bile bilir: bir
nesne, duygu, koku, söz, imajla çakışan her nesne, duygu, koku, söz
yahut imaj onunla çağrışım yapacaktır — bizim teknisyenlerimiz gazete
ve dergileri söylenen içerikten ziyade çakışma ifadeleriyle okumayı öğrenir —
biz bu ifadeleri çakışma formülleri şeklinde dile getiriyoruz —
bu formüller elbette dünya halklarını kontrol altında tutar — evet
insanların bugünden sonra bin yıl süresince neler düşüneceğini göreceğini
hissedeceğini ve duyacağını tahmin etmek oldukça kolaydır bu dönemde
kullanılacak çakışma formüllerini yazmışsanız eğer — ama
teknik ayrıntılar sizin anlayacağınız ve makinalar — bunların hepsinin
temel kusurları vardır ve hep elden geçirilmeleri, kontrol edilmeleri, değiştirilmeleri
gerekir hesap makinalarının tüm kalıpları her dakika silinir
ve bağlantısı kesilir — hızlı beyin dalgalarımız ve uzun hesaplar — ve izninizle ben yavaş yavaş sokulan rakiplerimin eleştirilerini yanıtlama fırsatını
kullanayım — benim acı ve zevk eşiklerini belirleyen araştırmalara
katıldığım ya da bunları teşvik ettiğim doğru değildir — bu gezegeni kontrol
altında tutan acı ve zevk çağrışımı formüllerini geliştirmek için bu
deneylerin özet halindeki raporlarını kullandım — etkisiz hale getirilmiş
bir beyine sunulan materyalden yola çıkarak çalışan bir fizikçiden daha
fazla bir sorumluluk kabul etmiyorum — ben insan sinir sisteminin bir
fiziğini kurdum ya da daha doğrusunu söylersek insan sinir sistemi benim
kurduğum fiziği belirliyor — elbette ben tümüyle farklı prensipler üzerine
çalışan başka bir sistem kurabilirim — acı kantitatif bir faktördür — zevk
de — aklanma davalarından ve toplama kamplarından alınmış materyaller
ve cesaretin sınırlarını belirleyen nagazaki ve hiroşima raporları vardı
bende — en kesin verilerimiz amerika’daki drog bağımlılarının işlemden
geçirildiği lexington, kentucky’den geldi — eroin yoksunluğunun bağımlıda
yarattığı acı kontrol koşullarında test edilmeye mükemmel elverişlidir —
acı, bağımlığın derecesine ve yoksunluk aşamasına göre
kantitatiftir ve hücre-saran ajanlar tarafından kantitatif bir şekilde hafifletilir —
acı ve zevk limitleri belirlenmişse ve çakışma formülleri oluşturulmuşsa
bin yıl süresince ya da formüller işlerliğini koruduğu sürece
insanların neler düşüneceğini tahmin etmek oldukça kolaydır — izin verilirse
başka yedek formüller de yapabilirim — hiç kimse kalitatif bir matematik
kurmak için pek kafa yormamış — benim formüllerim bunun
icabına baktı — şimdi burada bir hesap makinası var — elbette kalitatif
verileri işleyebilir — renk mesela — makineye mavi bir fotoğraf yüklerim
mavi bölüm’e geçer ve yüz ya da bin tane mavi fotoğraf hışır hışır çıkarken
makine mavi bir ozon kokan blues melodiler çalar tüm şairlerin
mavi sözleri yazı şeridinin üzerinden akarak dışarı çıkar — ya da bin
tane roman yüklerim ve son sayfaları tararım — bu bir niteliktir öyle değil
mi? bitti mi?”

12 Ocak 2012 Perşembe

KISA KISA: DURUM RAPORU


bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.

almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.

3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)

sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.

ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.

peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)

fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

FAHİŞELER


petkanov, devlet savunma avukatları milanova ve zlatarova ile işbirliği yapmayı reddettiği için, iddia ve savunma makamları arasındaki olağan sayılan mesleki nezaket görüşmelerinin, bizzat sanıkla yapılması gerekeceğine karar verildi. bu yüzden, celse ertelendiğinde petro solinski savunma makamının görmeye hakkı olduğu belgeleri de yanına alarak adalet bakanlığı'nın (eski devlet güvenlik dairesi) altıncı katına gitti. günün bu ikinci karşılaşmasında eski başkan oldukça rahatlamış görünüyordu, ama bu daha istekli olduğu anlamına gelmiyordu.

her sabah bir milis, stoyo petkanov'a beş ulusal gazeteyi getiriyor ve onları bir yığın halinde masasının üzerine koyuyordu. her sabah petkanov, sosyalist (eski komünist) parti'nin borazanı olan gerçek gazetesini seçip alıyor, ulus, halk, özgürlük ve özgür zamanlar adlarını taşıyan öteki gazetelere dokunmadan öylece bırakıyordu.

"şeytanın diyecekleriyle ilgilenmiyor musunuz?" diye kayıtsızca sordu solinski bir öğleden sonra, petkanov'u parti incilinin üzerinde iki büklüm bir halde bulduğunda.

"şeytan mı?"

"özgür basınımızın gazetecileri."

"özgür, özgür. bu sözcüğü tam bir fetiş haline çevirmişsiniz. kamışınızı kaldırıyor mu bu sözcük? özgürlükmüş, pantolonunun kıpırdadığını görelim, solinski."

"şimdi mahkemede değilsiniz. izleyen hiç kimse yok." yalnızca sağır dilsiz rolü yapan bir askerden başka.

"özgürlük," dedi petkanov vurgulayarak, "özgürlük çoğunluğun iradesine uymaya dayanır."

solinski önce yanıt vermedi. bu cümleyi daha önce duymuştu ve bu cümle ona dehşet veriyordu. sonunda, "buna gerçekten inanıyor musunuz?" diye mırıldandı.

"özgürlük dediğiniz her şey yalnızca sosyal seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır."

"parti üyelerinin yararlandıkları özel dükkanlar gibi mi? onlar çoğunluğun iradesine uyuyorlar mıydı?"

petkanov gazeteyi elinden bıraktı. "gazeteciler fahişedirler. ben kendi fahişelerimi yeğlerim."

başsavcı bu karşılıklı söz dalaşını umut kırıcı ancak yararlı buldu. rakibini tanıması, onu hissetmesi, önceden görülemeyen  yanlarını önceden görmeyi öğrenmesi gerekiyordu. bu yüzden sözünü bilgiççe sayılabilecek makul bir tonda sürdürdü, "kategori farklılıkları vardır, biliyorsunuz. belki de davanızı özgür zamanlar'da okumalısınız. herkesin benimsediği tutumu benimsemiyor bu gazete."

"kendimi bu sıkıntıdan kurtarabilir ve bunu yapmak yerine başımdan aşağı bir kova bok dökebilirim."

"anlamak istemiyorsunuz, değil mi?"

"solinski, bu tartışmanın beni ne kadar usandırdığı konusunda en ufak bir fikriniz yok. biz bütün bunları onyıllar önce düşündük ve doğru sonuçlara vardık. birkaç ay boyunca topaç gibi döndükten sonra, baban bile kabul etti bunu. ona içten selamlarımı ilettin mi?"

"'özgür gazete' sözcükleri sizin için hiçbir anlam ifade etmiyor, değil mi?"

başsavcı sanki yeryüzünün düz mü, yoksa yuvarlak mı olduğu kuramını tartışıyormuş gibi, petkanov abartılı bir duygusallıkla iç çekti. "bu bir çelişkidir. bütün gazeteler bir partiye, bir çıkara aittirler. ya kapitalistlere ya da halka. bunun farkına varmamış olmanız beni şaşırtıyor."

"yazdıkları gazetelerin sahibi olan gazeteciler var."

"o zaman bunların temsil ettikleri parti, partilerin en kötüsüdür, bencilliğin partisidir. burjuva bireyselciliğinin saf bir ifadesi."

"bunu öğrenmek size şaşırtıcı gelebilir, ama bir de çeşitli konular üzerindeki görüşlerini değiştiren gazeteciler var. kendi sonuçlarına varma, sonra bu sonuçları inceleme, derken yeniden inceleme özgürlüğüne sahip olan ve görüşlerini değiştiren gazeteciler."

"güvenilmez fahişeler, demek istiyorsunuz," dedi petkanov. "nevrotik fahişeler."


julian barnes, oklukirpi

20 Haziran 2011 Pazartesi

KÖPEKLERİ SEVEN ADAM

mercader'in troçki'yi öldürdüğü oda...

2001 yılında adios hemingway'le uluslararası üne kavuşan leonardo padura fuentes, yalnızca modern küba polisiyesinin yaratıcısı/yenileyicisi olarak değil, polisiyeyi "gerçek edebiyat"tan dışlayan, ikinci sınıflaştıran anaakım edebiyat seçkinlerine inat, cinayeti, toplum eleştirisinin filizlendiği bir tarh olarak kullanan bir okulun temsilcisi olarak da önemli. böylece, paco ignacio taibo, robert brack, henning mankell gibi isimlerin yanında yerini alıyor.

padura, adios hemingway'in sekiz yıl sonrasında, 2009 yılında, muktedir ve muhafazakar edebiyat çetecilerinin taibo'nun dört el ve huzursuz ölüler'iyle sarsılan tahtına, polisiyenin edebiyat olmadığı hurafesini tarihe gömecek darbeyi köpekleri seven adam'la vuruyor.

köpekleri seven adam, polisiyenin alışılagelmiş örgüsünün aksine, gerilimi "acaba ne olacak?" basitliğinin ötesine taşıyarak sonunu hepimizin bildiği bir öyküyü anlatmayı tercih ediyor: troçki cinayeti. hikayenin sonunun tarihe geçmiş olması itibarıyla merakı tetiklemiyor oluşu, gerilimi taşıyan unsura dönüşür; yazar, okura bildiğini tekrar anlatırken, bildiğini sandığını tekrar gözden geçirmesine, "milyonların istatistiği"yle başaramadığını bir kez de tek bir kişinin, troçki'nin, "trajedi"siyle denemesine kapıyı aralıyor. ("bir kişinin ölümü trajediyken milyonlarca insanın ölmesi yalnızca istatistikten ibarettir" sözünün stalin'e atfedilmesi bir şehir efsanesi aslında, ama olacak o kadar.) padura, kitabın sonsözünde  "troçki cinayetini, yirminci yüzyılın büyük ütopyasının, birçoğumuzun umut bağladığı o sürecin, yozlaşması hakkında kafa yormak için kullanmayı amaçladım" diyerek derdini açıkça ortaya koyuyor zaten.

köpekleri seven adam'ın (bence) amacına ulaşmasında, troçki cinayetinin sürreal karakterinin yanında padura'nın öyküyü anlatmakta gösterdiği ustalık da önemli bir rol oynuyor. üç farklı zeminden yola çıkarak, aynı noktada, katalan komünist ramon mercader'in troçki'yi 21 ağustos 1940 günü bir buz baltasıyla öldürmesinde birbiriyle düğümlenen üç farklı öyküden bir büyük anlatı yaratıyor padura.

her üç öykünün de (anti)kahramanı köpekleri seven birer adam. ve bu üç adamı birbirine bağlayan yegane şey köpeklere olan sevgileri. yazarlık denemesini hayal kırıklığına uğrayarak geçmişte bırakmış ivan cardenas maturell, 1977 yılında küba'daki bir kumsalda rus tazılarına olan sevgisi üstünden, kendisine ramon mercader'in öyküsünü anlatacak olan yabancıyla konuşmaya başlıyor. ve mercader'in köpeklere olan tutkusu, kendisi gibi köpek sevdalısı olan troçki'nin, haklı olarak güvenmediği müstakbel katilini evine almasına neden oluyor.

ivan cardenas, romandaki varoluşunu yalnızca padura'nın hayalgücüne borçlu olduğumuz tek kişilik, aynı zamanda köpekleri seven adam'ın "hikaye anlatıcısı". okur, ivan cardenas'ın ağzından kendi yaşam öyküsünü, troçki ve mercader'inkilerle dönüşümlü olarak dinliyor. ivan'ın, yazar olarak genç yaşta yakaladığı başarının ardından parti çizgisine ters düşen bir yazı yüzünden "istenmeyen evlat"a dönüşerek parlak bir gelecek vaadeden kariyerinden olması ve bir veterinerlik dergisinde çalışmak zorunda kalması, seksenli yılların başlarında gelecek vaadeden genç bir gazeteci olan padura'nın aynı nedenden bir gençlik dergisine sürülmesini anımsatıyor. ivan cardenas'ın karşı koyacak cesareti kendinde bulamayarak kaderini kabullenmesi, padura'nın örtük bir özeleştirisi olarak okunmaya uygun.

troçki'nin öyküsü, alma ata'da sovyetler birliği'nden sürüleceğini haber aldığı günle başlıyor. ve padura, okura troçki'ye büyükada'dan fransa'ya, oradan norveç'e ve sonunda meksika'ya uzanan sürgün yaşantısında eşlik etme olanağını sunuyor. padura'nın "iyi yazar"lığının en iyi kanıtı, belki de troçki gibi ya sevilecek ya da nefret edilecek tarihsel bir figürü "insan" olarak anlatabilmesi. troçki'yle, bir yandan idealleri için baş eğmez bir savaşçı tanışıyor okur. ama diğer yandan eski şaşalı günlerinin ardından gittikçe yalnızlaşarak etkisizleşmeye giden yolda duyduğu öfkesinden ve hayal kırıklığından, sovyetler birliği'nin stalinizm bataklığında gittikçe daha derinlere gömülmesinden dolayı dehşete düşmesine, kaybettiği yoldaşlarının ve ailesinin yasını tutmasına belki de şimdiye kadar hiç olmadığı derecede "insan" olarak çıkıyor karşısına. ne kadar acınacak bir karakterse troçki, bir o kadar da acıtıyor: son günlerinde kendisine sadık kalan bir avuç yoldaşını otoriter yöntemlerle "doğru çizgi"den sapmaktan alıkoymaya çalışması, bir zamanlar topları kronstadt'ta devrimin ruhunu yaşatmak adına isyan eden bahriyelilere çeviren kızılordu komutanını bir an için olsun su yüzüne çıkarıyor. ama bir canavar değil troçki, devrimin terör hakimiyetine dönüşmesinde kendi oynadığı rolü - en azından yalnız kaldığı anlarda kendisine - itiraf edebilecek kadar da zeki ve dürüst.

troçki'nin katilinin, ramon mercader'in öyküsü, annesi tarafından - stalin döneminde on binlerce insanın hayatını kaydıran - sovyetler birliği içişleri halk komiserliğinde göreve alınmasıyla başlıyor. tam olarak neyin parçası olduğunun, ne yaptığının bilincinde olmadan, annesini hayal kırıklığına uğratma korkusuyla "dava için" her şeyi yapmaya ant içen, zayıf bir karakterle tanışıyor okur. üç yıl boyunca profesyonel bir katil olarak eğitilen mercader, "katil aklı"nı içgüdülerine baskın çıkarmayı, kimliğini değiştirmeyi, kusursuz yalan söylemeyi, işkenceli sorgulara göğüs germeyi ve tabii ki öldürmeyi öğreniyor. insanlıktan çıkacak, artık bir birey değil, makinanın bir dişlisi olacak kadar "dava"yla bütünleşiyor. ancak kendini tarihe geçirecek cinayeti işlemeden kısa bir süre önce, kendinden çok daha güçlü bir karakter olan troçki'nin de etkisiyle öğrendiklerini sorgulamaya başlıyor. kafası alabildiğine karışıyor mercader'in. mercader'le troçki'nin kesişen hayatları, okurun daha kitabın kapağını açmadan bildiği kaçınılmaz sona, mercader'in troçki'yi çalışma odasında öldürmesine doğru son hızla yol alırken, insan kaderin olmadığına, katilin katil olmak zorunda olmadığına inanmak istiyor. ve nihayetinde mercader, o ünlü "buz baltası cinayeti"ni işleyeceği ağustos günü kendisine anlatılan bütün "siyasi" gerekçelerin ve inandığı "dava"nın yalnızca birer yalandan ibaret olduğundan tamamen emin. zaman o kadar yavaşlıyor ki, bir an için troçki ölmeden duracağını sanıyor insan.

ama troçki ölüyor. ve mercader artık inanmadığı "dava" uğruna yirmi yıl hapis yatıyor. işlediği cinayetin canavarca karakterinin yarattığı pişmanlık içini kemirirken, hem inançlarını, hem de kimliğini kaybediyor katil. aynı troçki gibi katili de, tek bir eylemle tarihe geçen, suratı olmayan bir figürden gerçek bir "insan"a dönüşüyor. ve okur, yalnızca troçki için değil, mercader için de üzülüyor.

padura, gerçek hayatta olduğu gibi "siyah"la "beyaz"ın yerlerini "gri"nin tonlarına bıraktığı bir kitap yazmayı başarmış. bir yandan olayların tüm karmaşıklığını yansıtmayı, diğer yandan "anlamak"la "affetmek" arasındaki mesafeyi korumayı becermesiyle, okurun polisiyeyi köklerini agatha christie basitliğinin çok ötesine, dostoyevski'nin suç ve ceza'sına kadar salan bir tür olarak tanımasına olanak sağlıyor.

13 Haziran 2011 Pazartesi

KUŞ BEYİNLİ ENTELLEKTÜEL

stalker'dan semprun hakkında bir şeyler karalamasını rica ettim, o da beni kırmadı...


kitapçılarda geçirdiğim vaktin haddi hesabı yoktur. gazetelerin kitap ekleri, web siteleri, arkadaş tavsiyeleri filan bir yere kadar; rafları didik didik etmek ise neredeyse hobi. jorge semprun’u keşfim de böylesi bir çabanın bir sonucuydu. büyük yolculuk ismi fazlasıyla klişe, muhtemelen “semprun” ilgimi çekmiştir. yazar bilgisi, arka kapak yazısı ve ilk bir-iki sayfa derken kitabı almıştım. okuduktan sonra, direniş’e katılıp buchenwald’ı yaşayan bu adamı öyle merak etmiştim ki romanlarından önce iç hesaplaşmalarıyla dolu olan otobiyografik kitapları federico sanchez’in özyaşamöyküsü ve federico sanchez’den selamlar’a sarmıştım...

çocukluğu ispanya iç savaşı’yla ve sürgünle geçmiş, fransa’da nazilere meydan okurken toplama kamplarının dehşetini yaşamış, franco’ya yıllarca yeraltından nanik çekmiş, bu sırada pce’nin geleneksel bağnazlığına karşı çıkarak partiden ihraç edilmiş, edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüş, costa-gavras’la güzel işler kotarmış, sıradışı bir kültür bakanı olmuş... 20. yüzyılın en dikkate değer dönemlerinde onun ayak izlerine rastlıyoruz kısacası. 

son birkaç on yılını “piyasa cangılı, totaliter hayvanat bahçesinden iyidir” sözünün ışığında geçirmiş olsa da; bizdeki, ne teoriye ne eyleme bir katkısı olmuş, malumatfuruş, liberalizme onursuzca meyletmiş, kerameti kendinden menkul, dokunulmaz entelektüel güruhla hiçbir ortak yönü yok semprun’un. psoe hükümetinin kültür bakanlığı koltuğunda otururken de iktidar mefhumu üzerine düşünüp o meşhur eleştirelliğini dile getiren, sol değerlerin özgürlükçülüğüne vurgu yapan biriydi. radikal demokrasi tezlerinin de etkisiyle avrupa birliği’nin siyasi liberalizmine ve ispanya’nın faşizm sonrasında kaydettiği aşamaya yaptığı övgüler bile sadece onun özgürlükçü karakterinden dolayı köhne sola ders olabilecek satır aralarına sahip.

entelektüel dedim, aynı zamanda bir nevi filozoftu da. felsefeyi içselleştirerek okumuşluğunun kanıtı olan pasajları romanlarına öyle güzel yedirmiştir ki... tabii bu, mantıksallığını hayatının her döneminde yansıttığı anlamına gelmiyor. buchenwald’da yoldaşlık yaptığı, en gizli parti görevlerini beraber yerine getirdiği josef frank düzmece slansky davası’nda ölüme yollanırken, partideki adıyla federico sanchez, kendi deyimiyle “stalinleşmiş entelektüel”, frank’ın masum olduğunu bilmesine rağmen vicdanı ve aklı sakatlayan stalinizm ve parti ruhuna duyduğu sadakat nedeniyle sesini çıkaramamıştı. özyaşamöyküsündeki en etkileyici bölümlerden biri bu çetrefil durumda yaşadığı utanç ve eziklik, yani kendisiyle hesaplaşmasıydı.

türkçedeki kitaplarının ancak yarısını okumuş biri olarak dahi onun hakkında yazacaklarım buraya sığmaz. pce’nin stalinist dogmalardan beslenen körlüğüne, bağnazlığına, tutuculuğuna isyan ettiği, partiden atılmasına neden olan toplantının etrafında dönen, ancak her dönemden anılarla örülü olan federico sanchez’in özyaşamöyküsü’nü imkan olsa da solcuyum diye ortaya düşen her gence okutsak. partinin efsanevi lideri la pasionaria “kutsal parti ruhu” adına onu “kuş beyinli entelektüel” olmakla itham etmişti; semprun gibi kuş beyinlilere ihtiyacımız hala öyle büyük ki...

14 Şubat 2011 Pazartesi

LORD BYRON: TARİHİN İLK VAMPİRİ


john william polidori, bir kısım edebiyat tarihçisi hariç bugün kimsenin anmadığı bir isim. tarihin ilk bilinen vampir öyküsünün yazarı. italyan yazar ve şair polidori'nin öyküsü "the vampyre" 1819 yılında londra'da yayınlandıktan ancak seksen yıl sonra bram stoker'ın kont drakula'sı vampiri edebiyat dünyasına kazıyacak ve böylece belki de yeni bir tür ("genre") yaratacaktı.

soluk benzi, dinmek bilmeyen açlığı ve lanetliliğiyle kendini takip edecek tüm vampir figürlerinin temelini atan "the vampyre" ingilizce'de yayınlanmasının hemen ardından birçok dile çevrildi. bram stoker kont drakula'yı polidori'nin lord ruthven'inden esinlenerek yaratana değin "the vampyre" dünyanın yalnızca ilk değil, aynı zamanda en çok tanınan vampir öyküsüydü. ancak polidori hiçbir zaman öyküsünün ününden beslenemedi ve ölümüne kadar aynı zamanda bir dönem doktorluğunu yaptığı lord byron'ın gölgesinde kaldı.

polidori'yle byron'un ilişkisi, bize yalnızca polidori'nin edebiyat dünyasındaki silikliğini değil, "the vampyre"ın doğumunu anlamada da yardımcı olacak nitelikte. zira hem öykü uzun yıllar byron'ın adıyla birlikte anıldı, hem de polidori "the vampyre"ın iskeletinin kayda değer bir bölümünü byron'ın olgunlaşmamış bir öykü girişiminden alıyor ve tarihin ilk vampiri lord ruthven polidori'nin gözünden byron'ın bir yansıması.

percy bysshe shelley

polidori, ingiliz sanat tarihi hakkında kapsamlı bir kitap yazacak olsak dipnotlarda kendine mutlaka yer bulacak bir italyan ailesinden geliyor: babası gaetano polidori ingiliz filozof ve şair john milton'ı italyanca'ya ilk çeviren insan ve kızkardeşinin ingiltere'de sürgünde yaşayan gabriel rosetti'yle olan evliliğinden olan iki çocuğu ünlü "ön-raffaelocu kardeşler", dante gabriel ve william michael rosetti. 1795 yılında doğan john william polidori de şair olarak ünlenmeyi arzulasa da, ailesinin de yönlendirmesiyle edinburgh'de tıp eğitimi almayı tercih etmiş ve 1816 yılında - daha 20 yaşındayken - dünyanın modern anlamdaki ilk bestseller yazarı lord byron'ın özel doktoru olarak çalışmaya başlamış. ancak polidori'yle byron'ın birlikteliği çok kısa sürecek, byron ilkbaharda işe aldığı genç doktorunu aynı yılın yazının sonunda işten çıkaracaktı. ama birlikte geçirdikleri birkaç ay polidori'ye "the vampyre"ı yazacak esini vermeye yetecekti.

polidori, byron tarafından işten çıkarıldıktan sonra akrabalarını ziyaret etmek ve sanatçılığını ekonomik açıdan destekleyecek birilerini bulmak amacıyla italya'ya gitti. bir yıl sonra hayal kırıklığına uğramış bir biçimde londra'ya geri dönecek, bir muayenehane açacak ve 1821 yılında, daha 26 yaşında, akıl sağlığını kaybetmiş bir halde ölene değin şehirde kalacaktı. "the vampyre"ın 1819'da yayınlanmasından ölümüne kadar polidori, ünü kendisininkini kat be kat aşan öyküsünün yazarı olarak kabul edilmek için beyhude bir mücadeleye girişecekti.

hep gölgesinde kalacağı byron'la birlikte geçirdiği 1816 baharı ve yazı polidori'nın kısa süren edebiyat yaşantısının merkezini oluşturuyor. o yüzden lord byron'a ve iki yazarın ortak hikayesine geri dönelim: lord byron, 1816 nisan'ında - çoktan dünya çapında üne kavuşmuş bir yazar olarak - ingiliz işçilerinin devrim mücadelesi vermesi gerektiğine inandığından ve bu mücadeleyi desteklemenin, işçileri mücadeleye çağırmanın şairin görevi olduğuna karar verdiğinden hakkında yürütülen siyasi kovuşturmadan kaçmak amacıyla ingiltere'yi terketmeye karar verdiğinde, byron'a eşlik eden kafilede genç doktor polidori de vardı.

lord byron
byron ve yanındakiler, bir süre hollanda'da gezindikten sonra yazı geçirmek üzere cenevre gölü kıyısında bir eve yerleşti. byron'ın yaz aylarındaki komşusu 23 yaşındaki şair percy bysshe shelley'di. shelley ve byron çevresindeki ilişkiler başka bir yazıya, hatta bir kitaba konu olabilecek derecede karmaşık: kendini dine karşı mücadeleye adamış olan shelley, özgür aşkı savunuyordu. ilk karısının - shelley'in aşk yaşantısının da azımsanamayacak bir pay sahibi olduğu - intiharının adından mary wollstonecraft godwin'le birlikte cenova gölü kıyısına yerleşmişti. mary wollstonecraft godwin, erken feminist mary wollstonecraft'ın ve ilk anarşistlerden filozof william godwin'in kızıydı. godwin, her ne kadar felsefi olarak özgür aşkı savunsa da, anlaşılan gerçek hayatta tezinin arkasında duracak olgunluğa sahip değildi. ve böylece kızını ve kızının sevgilisini görmeyi reddediyordu. irlandalı katoliklerin haklarını ve irlanda'nın bağımsızlığını savunan shelley ve lord byron, o yaz cenevre'de tanıştıktan sonra siyasi sürgün yoldaşlığıyla birbirlerine bağlanacak italya'da görüşmeyi sürdüreceklerdi. byron ve shelley'ye eşlik eden bir diğer figürse mary'nin üvey kardeşi ve byron'ın sevgilisi claire'di.

avrupa'da daha önce hiçbir yazarın erişemediği bir üne sahip olan byron efsanesi, o dönem bestseller teriminin tanımını yapmakla meşguldü: "the corsair" 1814 yılında yayınlandığı ilk gün tam 13 bin adet satmıştı.
"queen mab"le tanrıtanımaz olarak damgalanan shelley'nin ingiltere'deki ünüyse, kitlesel bir hayranlıktan çok nefretle iç içe geçmişti. ve shelley cenova gölü kıyısındaki o yaz "hymn to intellectual beauty" ve mont blanc"la ingiliz romantizminin en önemli eserlerinden ikisini verecekti.

john william polidori

soylu ailelere mensup, ünlü ve kitlesel nefretin ve hayranlığın öznesi şair/yazarların ve devrimci bir aileden gelen wollstonecraft kardeşlerin arasında, polidori bir yandan eşitler arası birlikteliğin bir parçası, diğer yandan byron'ın maaşlı doktoru olarak patron-işçi ilişkisinde akvaryumdaki küçük balıktı. o yaz mary'ye biraz italyanca öğretti, grup gölde tekne gezilerine çıkar ya da isviçre'de rousseau'nun izini sürerken eşlik etti, ama sürekli huzursuz, mutsuzdu ve diğerleriyle anlaşamıyor, kavga çıkarıyordu. kısacası polidori, - çok da haksız olmayan - "eşitler arası ilişki"de kendisi dışındakilerin biraz daha eşit olduğu inancıyla, entellektüel yeteneğinin ve birikiminin hakkınca kabul görmediğini hissediyordu. polidori'nin grupla kurduğu ilişkinin iki hali arasındaki "diyalektik"ten "the vampyre" doğacaktı: bir yandan "eşitler arası ilişki" öykü için esin kaynağı oluştururken, diğer yandan polidori'nin byron'a olan nefreti, belki de kıskançlığı edebiyat tarihinin ilk vampiri lord ruthven'de cisimleşecekti.

yağmurlu günlerde ve akşam yemeklerinden sonra şarap eşliğinde korku hikayeleri okunur ve anlatılırken, doktorasını kabuslar ve uyurgezerlik üstüne yapmış olan polidori, doğaüstü olaylar hakkındaki hikayeler ve algı yanılsamalarının bu hikayelerin ortaya çıkışındaki rolü üzerine teoriler hakkındaki bilgisiyle daha önce hiç olmadığı kadar grubun merkezinde olacaktı. tıp bilgisi ve konu hakkındaki çalışmaları sayesinde korku hikayelerinin beslendiği hurafeleri açıklayacak, beslendikleri algı yanılsamalarına ve - charles darwin'in dedesi olan - erasmus darwin'in tanımladığı organik yaşamın yasalarına dair grubu aydınlatacaktı.

byron ve shelley etrafındaki grubun edebiyat tartışmalarının ve korku hikayesi seanslarının tek meyvesi polidori'nin "the vampyre"ı değildi: mary wollstonecraft godwin'in de daha sonradan shelley'le evlenerek mary shelley adını almasının ardından yayınlayacağı, bugün dahi ününden hiçbir şey kaybetmemiş romanı "frankenstein"ın fikrinin doğması da aynı yaza denk düşüyor.

gruptaki herkesin kendi uydurduğu bir korku hikayesini anlattığı bir akşam, lord byron yunanistan'a giden iki ingiliz'in hikayesini anlattı. hikaye çeşitli garip olaylar sonucunda ingilizler'den birinin ölümüyle sonuçlanıyordu. o gece byron'ın anlattıkları, daha sonra radikal değişikliklerle polidori'nin "the vampyre"ının iskeletini oluşturacaktı. ancak byron'ın öyküsünde vampirlere yer olmaması bir yana, lord byron daha sonradan vampir fikrini saçmasapan ve mide bulandırıcı bulduğunu açıklayacaktı.

polidori, 1816 yazının ardından işten çıkarılmadan önce byron'ın hikayesinden yunanistan'a giden iki ingilizi ödünç alarak "the vampyre"ı yarattı. polidori'nin öyküyü yazmasıyla yayınlanma tarihi arasında neler yaşandığı kesin olarak bilinmiyor. ancak öykünün el yazmasının polidori tarafından yine cenevre gölü kıyısında bir evde kalan düşes breuss'a verildiği kesinlik taşıyor. el yazması, muhtemelen polidori'nin lord byron tarafından işten atıldıktan sonra italya'da kaldığı dönemde bir şekilde ingiltere'ye ulaşmış olmalı. polidori'yle "the vampyre"ın yolları ancak 1819 nisan'ında öykü "the new monthly magazine"de byron'ın imzasıyla yayınlandığında yeniden kesişecekti. derginin, bir yanlış anlama sonucu mu, yoksa byron'ın ismini paraya çevirmek amacıyla mı hareket ettiğini muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. sonuçta kesin olan bir şey varsa, o da yayıncının "the vampyre"dan çok büyük paralar kazandığı ve "the new monthly magazine"de yayınlanan ilk baskının yayın hakları korunmadığı için ne öyküyü yayınlayan diğer yayınevlerinin, ne de diğer dillere çevirisinin polidori'ye beş kuruş para kazandırdığı.

mary shelley

byron, her ne kadar sonradan imzasıyla çoktan birçok ülkede bestseller statüsüne ulaşan "the vampyre"ı yazmadığını resmen açıklayacak olsa da, polidori iki yıl daha para sıkıntısı ve sağlık sorunlarıyla boğuştuktan sonra ölene dek öyküsünün yazarı olarak kabul görmeyi başaramadı.

"the vampyre", lord byron'a iki ingiliz'in yunanistan'a gitmesi fikrinden çok daha fazlasını borçlu. polidori, byron'ın açıkça betimlemekten kaçındığı iki ingiliz yol arkadaşının silik hatlarını belirginleştirirken byron'dan ve kendisinden, daha doğrusu bu iki figürü kendi algılayışından yola çıkacaktı: melek kadar masum genç bir adam ve eşlik ettiği, kendinden yaşça büyük, şeytani bir ikincisi. genç adamın yaşlı olana, lord ruthven'e, karşı duyduğu hayranlıkla karışık nefret polidori'yle byron arasındaki gerilimli ilişkiyle, lord ruthven'in insanları kolayca etkisi altına alan karakteriyse lord byron'ın çevresine uyguladığı çekim gücüyle örtüşüyor. polidori, yanında bulunduğu dönemde, hem doktoru, hem de hayranı olduğu byron'ı bir yandan gece gündüz ziyaret ediyor, ünlü yazara yakınlaşmaya çalışıyor, diğer yandan byron'ın yakınında olmaktan huzursuzluk duyuyordu. byron'ın çekici parlaklığıyla polidori'nin sıradan görüntüsü ve kısıtlı edebi yetenekleri tam bir tezat oluşturuyordu.

ancak polidori'nin edebiyat tarihinin ilk vampirini lord byron'dan esinlenerek yarattığını açıkça ortaya koyan başka kanıtlar da var: caroline lamb, 1816'da yayınlanan romanı "glenarvon"da konuya hakim olan her okurun kolayca - 1813'e kadar aşk ilişkisi yaşadığı - byron'la özdeşleştirebileceği biçimde yarattığı kahramanına ruthven soyadını vermişti. caroline lamb'in ilişkilerinin bitiminden sonra dahi byron'a karşı hissettiği takıntı derecesindeki tutkudan vazgeçmemesi, ünlü yazarın kamuoyunda ölene dek "kadın avcısı" olarak görülmesine yol açacaktı. polidori'nin vampir ruthven'iyle lamb'in kadın avcısı ruthven'i arasındaki benzerlik, birincisinin yalnızca genç ve güzel kadınları hedef almasında daha da belirginleşiyor; polidori'nin vampirinin kurban listesi, byron'ın efsaneleşmiş aşk yaşantısını ve arkasında bıraktığı "enkaz"ları anımsatıyor. daha sonraki tüm vampirleri solgun benizli yapacak örneği yaratan polidori'nin etkilendiği byron'ın da - o dönem çalışırken güneşe maruz kalmama ayrıcalığını sembolize ettiğinden özellikle güzel kabul edilen - aşırı açık ten rengi nedeniyle ünlü olduğunu hatırlatmakta fayda var.

nosferatu'dan drakula'ya polidori'nin izini sürmek mümkün.

byron döneminin yaşayan edebiyat efsanesi olarak, yalnızca kadınları değil, erkekleri de etkiliyor; güzelliği, karizması ve özgüveni byron'a çevresindeki herkese karşı bir çeşit büyüleme yeteneği veriyordu. "the vampyre"daki ruthven figürünün genç yol arkadaşı ve öyküdeki diğer figürler üstündeki etkisiyle, byron'ın polidori üstündeki (muhtemel) etkisini karşılaştırmak da sanırım gerçekçilikten uzak olmayacaktır. polidori, kendini özdeşleştirdiği genç ingiliz kahramanında byron'da gördüğü tüm iyi, vampir ruthven'deyse tüm kötü özellikleri birer bedene büründürüyor.

polidori'nin yarattığı vampir figürü, drakula'dan nosferatu'ya ve günümüze kadar uzanan sayısız figürün yaslandığı örnek olarak modern sanat dünyasının vampir kavramını yarattı. kısacası lord byron bilinen ilk vampir öyküsünün yazarı değil, (yazılı) edebiyat tarihinin ilk vampiriydi...

23 Aralık 2010 Perşembe

NEDİR TARİH, FLORITA?


"peki ya bütün savaşlar, beyaz şehir'de tanık olduğun kadar anlamsızsa? tarihçilerin sonradan vatansever duyguları tatmin etmek için adanmışlığın, cesaretin, kanaatkarlığın ve prensiplere bağlılığın anlamlı ifadelerine dönüştüreceği, içinden korkuya, aptallığa, açgözlülüğe, bencilliğe, gaddarlığa ve küçük bir azınlığın hırslarına, ihtiraslarına ve fanatizmine acımasızca kurban edilen büyük çoğunluğun bilgisizliğine dair her şeyi silip atacağı insani bir kaos. cangallo savaşı'nın hikayesi, "farce"ı, belki yüz yıl sonra perulular'ın tarih kitaplarında vatan tarihinde altın bir sayfa olarak yer alacak, kahraman şehir arequipa'nın seçilmiş başkan general orbegoso'yu savunuşunu, general gamarra'nın isyancı birliklerine yiğitçe karşı koyuşunu ve kanlı olduğu kadar cesur bir mücadelenin sonunda (birkaç gün sonra büyülü güçlerin araya girmesiyle galip gelmek üzere) yenilişini anlatacak. evet, florita: yaşanan tarih gaddarca ve aptalcadır, yazılı olansa hurra-vatansever bir yalanlar örgüsü."

mario vargas llosa, cennet başka yerde

PS elimde kitabın türkçesi olmadığından almanca'dan çevirdim. elinde kitabın türkçesi olan varsa bir çeviri karşılaştırması ilginç olabilir.

22 Kasım 2010 Pazartesi

15. LINKE LITERATURMESSE


almanya'da büyük kitabevi zincirleri ve amazon vb. internet siteleri küçük kitapçıların ipini çoktan çekmiş durumda. şehir merkezinde dev mağazalar açan bu zincirler, piyasa için yazılmış her türden bestseller ve bestseller olma sevdalısı kitabı rengarenk kapaklarıyla pazarlarken; türkiye'de kitapçıların raflarında hala saygın bir yeri olan sol, eleştirel yayınlar "piyasa sansürü"ne uğruyor. aradığınız kitabı bulmanız açısından büyük bir sorun teşkil etmiyor bu durum, zira hem amazon vb. üzerinden internetten ulaşamayacağınız kitap yok gibi, hem de herhangi bir kitapçıda sipariş vermeniz durumunda istediğiniz kitaba - halen piyasada bulunması koşuluyla - bir günde ulaşıyorsunuz. büyük kitapçı zincirlerinin mutlak egemenliği belki "ne aradığını bilen"ler için çok büyük bir sorun teşkil etmiyor olabilir, ama belirli bir konu hakkında bilgilenmek isteyen ya da ne var ne yok diye bakınmak için kitapçıya giden insanlar için "gözden uzak olan gönülden de uzak" oluyor.

geçtiğimiz haftasonu nürnberg'de "kitap dünyası"nın anaakımlaşmasının karşısında sol, özgürlükçü bir entellektüel varoluşun yaşam kavgasını on beş yıldır sürdüren "linke literaturmesse" ("sol kitap fuarı") düzenlendi. almanya çapında birçok sol yayınevinin ve sahafın katıldığı fuarın ağırlık noktasını bu sene anarşizm oluşturuyordu. fuarın cuma akşamı yapılan açılış etkinliğinde almanya'da son dönemde aktif olan sosyal hareketlerin temsilcileri (nükleer karşıtı hareket, stuttgart'ta halkın tepkisine rağmen milyarlarca euro'nun yeni bir tren istasyonunun yapılması için sokağa atılmasına karşı olan "stuttgart 21 hareketi", "wir zahlen nicht für eure krise" ("krizinizin bedelini ödemeyeceğiz") platformu ve işsizler hareketi), deneyimlerinden, içinde bulundukları hareketin karakterinden bahsettiler ve bu hareketlerin biraraya gelmesi, anti-kapitalist bir hareketin filizlenme ihtimalleri üstüne tartıştılar.

cumartesi ve pazar günleriyse kitap tanıtımlarıyla geçti: marx'ın damadı paul lafargue'ın yeniden basılan "tembellik hakkı"ndan ekonomik krize, gabriel kühn'ün "jakarta'dan johannesburg'a dünyada anarşizm"inden latin amerika'daki son gelişmeler ya da afganistan savaşı, sosyal demokratların ihanetiyle yenilen "almanya devrimi"nden kürdistan'a çeşitli konular hakkında geçtiğimiz yıl içinde basılmış birçok kitap tanıtıldı.

sayısız ilginç kitabın arasında kendini afyon tekkesine düşmüş eroinman gibi hisseden banaysa, içinde bulunduğum ekonomik zorluklara rağmen elimde kalan son parayı kitaplara harcamak düştü. anarşist banka soyguncusu ve kalpazan lucio urtubia'nın otobiyografisini, paco ignacio taibo'nun almanca'da yeni yayınlanan iki romanını, sömürgecilerin edebiyatından bağımsız bir edebiyat yaratma iddiasıyla yazan ngugi wa thiong'o'nun bir romanını, almanya'da otonom hareketin yaşlı kurdu karl-heinz roth'un "global kriz" adlı kitabını, "yenilenlerin hafızası" adlı anarşist hareketin tarihini anlatan bir romanı, insanın soyut düşünme yeteneğiyle kültür yaratma potansiyeline sahip olması ve türkiye'nin ikinci dünya savaşı öncesinde ve sırasında nazi almanyası'yla ilişkilerini ve anti-semitist politikalarını konu alan kitapları kütüphaneme kattım. kısacası zaten evde daha okumadığım kitaplar olduğundan bir süre daha kitapsız kalmamayı garantiledim.

"linke literaturmesse" hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler - almanca olan - bu sayfaya bakabilirler.

16 Kasım 2010 Salı

POLİSE ÇİÇEK VERMEK


"iktidarı elinde tutan insanlar kendi rızalarıyla ortadan kaybolacak değiller, haliyle polislere çiçek vermek hiç bir işe yaramaz. mevcut düzen bu düşünce tarzını teşvik eder; onların en sevdikleri şey şiddetten kaçınmak ve sevgidir. bence bir polise çiçek vermenin en güzel yolu, yüksek bir pencereden saksısıyla birlikte bırakmaktır."



william s. burroughs

31 Ekim 2010 Pazar

FUNNY GAMES IN SALO


insanın, film zevki hakkında hiçbir şey bilmediği, hatta tanımadığı birilerine bir filmi önermesi kolay bir iş değil. özellikle de önerilen film öyle herkesin beğeneceği türden değilse... bu gerçeği deneme-yanılma yöntemiyle öğrendim, öğrenirken de bayağı bir küfür işitmek durumunda kaldım. avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"ini sinemada izlemiş, çok beğenmiştim. gerilim sinemasının hız ve müziğin ritmindeki değişikliklere indirgenemeyeceğini gösteren muhteşem bir filmdi. şiddetin estetize edilmeden, saf ve - dolayısıyla - iğrenç haliyle gösterilmesini "iğrenç" bulan ve "funny games"i skandal ilan eden basının tepkilerine haneke'nin kendisi "şiddeti her zaman olduğu şekilde, tüketilemeyecek bir şey olarak göstermenin yollarını arıyorum" şeklinde yanıt verecekti. "funny games", televizyondaki ve anaakım sinemadaki estetize edilmiş, sindirilmesi kolay şiddetin normalliğine radikal, çünkü gerçekçi bir karşıt oluşturuyordu. ben daha filmin etkisinden çıkamadan, bir arkadaşımın yeni sevgilisiyle ilk buluşmasında izlemesi için hangi filmi önereceğim sorusunun birden çok cevabının olması mümkün değildi: "funny games"! arkadaşımın buluşması, benim önce telefonda, sonra da yüz yüze birer küfür tiradı yememle sonuçlandı.

(yıkılmadım, ayaktayım, "funny games"i sinirleri sağlam olan ve gerilmek isteyen herkese öneririm. ama haneke'nin 1997'de çektiği avusturya yapımı orijinal versiyonu izleyin. yıllar sonra "funny games US" adıyla çekilen amerikan yapımı remake'ten - özellikle oyunculuk açısından - kat kat daha iyidir.)



"funny games"ten ağzım yandığından yıllarca yoğurdu üfleyerek yedim. kime hangi filmi tavsiye edeceğime daha bir dikkat eder oldum, tanımadığım insanlaraysa "braveheart" gibi "everbody's darling" olan filmler dışında hiçbir şey önermedim elimden geldiğince. ama demek ki tamamen uslanmamış olacağım ki, okurlarının kimler olduğunu bilmediğim los lunes al sol'da izlemesi her babayiğidin harcı olmayan bir filmi izlemenizi telkin etmeye karar verdim: "salo ya da sodom'un 120 günü"...



"salo...", ünlü italyan yönetmen pier paolo pasolini'nin son filmi ve - bence - başyapıtı. 1975 yılında "salo..." sinemalarda gösterime girmeden öldürülen pasolini, aynı zamanda sergio citti'yle beraber - marquis de sade'ın "sodom'un 120 günü" adlı kitabına dayanan - filmin senaryosunu da yazmış. film, marquis'nin sodom'unun yanında dante'nin "ilahi komedya"sından da yapısal izler taşıyor.

marquis de sade'ın adının geçmesi, herhalde "salo..."nun neden tavsiye edilmesi güç bir film olduğu konusunda biraz olsun fikir vermiştir. (marquis de sade'ı tanımayanlar için: sadizm sözcüğünün kökü sade... sade'ın "sodom'un 120 günü"nü okumuş olanlar için: film kitaptan daha "evcil"...) ancak pasolini "sodom'un 120 günü"nü birebir beyazperdeye aktarmak yerine, ikinci dünya savaşı'nın bitiminin hemen öncesinde alman işgali altında kuzey italya'da kurulan kukla devlet salo cumhuriyeti'ne uyarlayarak tek kelimeyle muhteşem bir faşizm anlatısı çıkarmış.



artık günleri sayılı olan salo cumhuriyeti'nin elitinin dört temsilcisi yanlarında orta yaşlı dört fahişeyle 9'u erkek, 9'u kız 18 genci italya'nın çeşitli yerlerinden silah zoruyla kaçırtarak salo'daki bir şatoya kapatıyor. ve kurallara uymamanın cezasının ölüm olduğu bir oyun başlıyor. faşist elit, cinsel tacizden tecavüze, tasma takıp gezdirmekten dışkı yedirmeye, "kul"larının üstünde mutlak iktidarını kuruyor. tutsak gençlere yapılan muamele gittikçe iğrençleşirken, çaresizliklerini kabullenerek herşeye alışmalarını, her biri kendi yalnızlığıyla başbaşa olduğundan sayıca kendilerinden çok daha az olan işkencecilerinden korkmalarını ve onlara boyun eğmelerini izliyoruz.

pasolini, faşizmin mutlak iktidarının kitlelerin mutlak iktidarsızlığı anlamına geldiğini sade ve vurucu sahnelerle ortaya koyuyor. faşizmin, bok yedirilenlerin sesini çıkarmaması, ellerinden geldiğince yutkunurken gülümsemeye çalışması olduğu beynine kazınıyor izleyicinin. pasolini tüm bunları anlatırken; sinirleri bozuluyor izleyicinin, midesi bulanıp öğürmeye başlıyor. şiddet ve işkence tüm çıplaklıklarıyla her ana ve mekana o kadar egemen oluyor ki, pasolini izleyiciye gözlerini yumup bir sonraki sahneyi bekleme şansını tanımıyor. faşist elitin mutlak iktidarından da, sıradan insanların mutlak iktidarsızlığından da kaçamıyorsunuz. belki tam da bu nedenden şiddeti de-estetize etmenin peşine düşmüş michael haneke "dünyada şiddeti göstermesi gerektiği gibi, olduğu gibi, kurbanların acı çekmesi olarak göstermeyi başaran tek bir film var, o da 'salo ya da sodom'un 120 günü'" diyor...

26 Ağustos 2010 Perşembe

DEVLETLE YAZARIN RÖVANŞ KARŞILAŞMASI


doğan akhanlı türkiye'den almanya'ya göçmüş milyonlarca insandan biri. almanya'ya çalışıp para kazanmak için gelen birinci kuşaktan değil, askeri darbenin üzerinden buldozer gibi geçtiği türkiye solunun 12 eylül'den sonra soluğu almanya'da alan kesiminden.

12 eylül'ün ardından yeraltına geçmiş akhanlı. 1985 yılında yakalanmasının ardından eşiyle beraber, çocuklarının önünde işkence görüşlerini yıllar sonra anlatmıştı. 1987 yılına kadar kaldığı askeri cezaevi, örgüt sınırlarını aşan dostluklarla bir anlamda hayatını değiştirdi ve dostluğun, yoldaşlığın "aynı" olmaktan geçmediğini öğretti. yıllar sonra yazacağı romanlar hep hapisliğin izlerini taşıyacaktı.

hapisten çıktıktan sonra kabuğuna çekilen akhanlı 1991 yılında almanya'ya kaçarak iltica etti. almanya'da siyasi mülteci olarak kabul edilen ve türkiye tarafından vatandaşlıktan çıkarılan akhanlı, o zamandan bu yana köln'de yaşıyor. ya da daha doğrusu yaşıyordu, çünkü doğan akhanlı 8 ağustos'tan bu yana türkiye'de, metris cezaevinde ikamet ediyor.

babasının ölüm döşeğinde olması nedeniyle türkiye'ye gitme riskine giren akhanlı annesinin ve abisinin ölümlerinde yanlarında olamadığını, aynı şeyi bir kez daha yaşamak istemediğini söylüyor.

1989 yılında istanbul'daki bir döviz bürosunda gerçekleşen ve bir kişinin ölümüyle sonuçlanan soyguna katıldığı gerekçesiyle tutuklanan akhanlı, olayla herhangi bir ilgisi olduğunu redderken; doğan akhanlı'yı şüpheli durumuna düşüren ifadenin kendisi, tanığın ifadeyi ağır işkence altında verdiğini söyleyerek geri çekmesi nedeniyle - en hafif ifadesiyle - "şüpheli" durumda. soygun sırasında ölen insanın oğulları da, doğan akhanlı'nın tutuklanmasının ardından 13 ağustos'ta verdikleri ifadede yazarın eyleme katılanlar arasında olmadığını söylediler. ancak bu bilgiler savcı hüseyin ayar tarafından hakime iletilmediğinden tutukluluk durumu devam ediyor.

1998 yılında türk vatandaşlığından çıkarılan ve daha sonra alman vatandaşlığına geçen akhanlı'nın tutuklanması, uluslararası hukuk kurallarına aykırı bir biçimde alman konsolosluğu'na bildirilmezken, savcı ayar bu durumun yazarın "türk vatandaşı" olmasından kaynaklandığını iddia ediyor. yani kısacası "devlet baba" istediği zaman vatandaşlıktan atar, işine öyle gelirse de keyfince yeniden vatandaş yapıverir adamı, devlet büyüktür.

akhanlı almanya'ya iltica ettikten sonra yazmaya başladı. ve yazarken 12 eylül'le, ermeni soykırımı'yla, ama aynı zamanda dünyayı değiştirmek, devrim yapmak isteyen insanların hatalarıyla da hesaplaştı elinden geldiğince. "geçmişin unutulmaması için" yazmaya karar verdiğini söyleyen yazar, aynı zamanda soykırım ve benzeri vahşetlerin boyutunun su yüzüne çıkarılmasına yoğunlaşan "recherche international" derneğinde çalışıyor. akhanlı geçmişte yaşanan vahşetlerin unutulmaması, ama bu "hatırlama" eyleminin aynı zamanda daha fazla nefrete değil, insanlar arasında diyaloğa ve benzer vahşetlerin tekrarlanmamasına hizmet etmesi için uğraş veriyor.

"akhanlı geçmişte 12 eylül faşizmine karşı mücadelesi nedeniyle hapsedildi ve işkence gördü" diyor ragıp zarakolu. bugünse devlet belki bir yandan 1991'de elinden kurtulan "vatandaş"ından rövanşı almaya çalışıyor, bir yandan da hrant dink cinayetinin aydınlatılması için emek harcayan, ermeni soykırımı'nın unutulmaması için "kıyamet günü yargıçları"nı yazan doğan akhanlı'ya aktüel "suç"ları karşısında "devletin büyüklüğü"nü hatırlatıyor.

doğan akhanlı, sen, ben ve daha milyonlarca insan 30 yıldır her gün 12 eylül'ü yeniden yaşıyoruz...

bill murray'nin her sabah aynı güne uyandığı "bugün aslında dündü"nün absürd bir korku uyarlaması bizim yaşamımız...

7 Ağustos 2010 Cumartesi

ORHAN PAMUK'U ELEŞTİRMEK


öyle "ben kara kitap'tan sonrasını okumadım" diye afra tafra yapacak kadar eski bir orhan pamuk okuru değilim. ilk okuduğum romanı yeni hayat'tı, ancak 90'lı yılların ortalarında, gerçekten ünlü olduğunda tanımıştım pamuk'u.

türkçe öğretmenimin kitabı elimde gördüğünde türkçe'yi kötü kullandığını söylediğini hatırlıyorum, ki bu eleştirisinde yalnız da değildi. orhan pamuk'un yazar olarak ünlenmesi edebiyat camiasının neredeyse tamamının eleştirileriyle kol kola gitmişti. yeni hayat'ta o dillere dolanan türkçe bozukluğu gözüme çarpmamıştı; bilmiyorum, daha o zamandan hataları abartıldığından, kitle psikolojisiyle üstüne çullanıldığından mı, yoksa benim kendi türkçem'in de yetkin olmamasından mıydı...

hayatımda hiçbir zaman gerçek anlamda orhan pamuk okuru olmadım, ama şimdi dönüp baktığımda masumiyet müzesi ve öteki renkler hariç bütün romanlarını okuduğumu görüyorum. edebiyat eleştirmeni değilim, ki kendi çapımda eleştirel bir okumaya da tabi tutmadım eserlerini. ama aklımda dili kullanışı kurgulama yeteneğinin arkasından topallayan bir yazar kalmış. ama bu pamuk'un türkçesi'nin yalnızca "mükemmel" ya da "büyüleyici" olmadığı anlamına gelir, daha fazlası değil. ki bir yazarın dille oynama yeteneğinin hikaye kurgulama yeteneğinden daha az gelişmiş olmasına birbirinden alabildiğine farklı iki yönden yaklaşılabilir: ya kolunuzu dimdik uzatıp, işaret parmağınızı dilin biraz hoyratça kullanılmasına doğrultur, ortalığı velveleye vermek için avazınız çıktığı kadar bağırırsınız; ya da türkçesi pamuk'tan hiç de daha iyi olmayan sayısız yazarın şişinerek gezindiği bir edebiyat camiasında kurgu yeteneğinin neresinden baksanız en azından kalburüstü olduğunu farkedersiniz.

kar ve benim adım kırmızı'yı almanya'ya geldikten sonra almanca okudum. ve ne yalan söyleyeyim, orhan pamuk'u çevrildiği dilde okumanın, yazdığı dilde okumaktan daha az "hırpalayıcı" olduğunu keşfettim.

macarca başladığı edebiyat macerasını almanca sürdüren ve hayatının son yirmi yılında ingilizce yazarak sonlandıran macaristan doğumlu avusturyalı yazar arthur koestler, okur kitlesi anadilinin yaygınlığını katlayan her yazarın eserlerinin çevrileceğini hesaba katarak yazmak zorunda olduğunu söylemişti. bugün orhan pamuk'un edebiyat "başarı"sının da türkçe'yi nasıl kullandığından çok, romanlarının belirli dillere iyi çevirmenler tarafından çevrilmesine bağlı olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yok.

ilber ortaylı adana'da düzenlenen bir konferansta şöyle konuşmuş:

"kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifade geçiyor:
'imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.'
bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. camilerde balkon yoktur, minarenin şerefesi vardır. ezanı da imam okumaz müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz içeriden okur.
bu örnekle de sabittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar."


ilber ortaylı için "doğru şey"in ne olduğunu bir kenara bırakıp, doğrudan örneğin kendisiyle ilgilenelim. (tabii örneklenen cümle gerçekten orhan pamuk'tan alıntıysa) pamuk'un cümlesi, hayatında hiçbir camiyi içeriden görmemiş olduğunu gösteriyor belki (ki bu da benim açımdan yerilecek bir şey değil, benim de bir camiyi içerden görmeye en yaklaştığım an ayasofya'yı gezmemdi), ama türkiye'nin toplumsal yaşantısını tanımak yalnızca ezanı imamın değil de müezzinin okuduğunu bilmek midir? "toplumun gerçekleri"ne neden cuma namazına gitmek dahildir de, örneğin kadıköy sahilinde şarap içmek değildir? ya da üniversitenin tuvaletinde sevişmek? merter'de müşteri kovalayan travestiler? bir toplumun bir "gerçekliği" mi vardır?

orhan pamuk da istanbul'da doğup büyümüş bir insan olarak kendi içinde yaşadığı "gerçekliğe" hakimdir kuşkusuz - her ne kadar camiye giden insanınkinden ya da benimkinden farklı bir gerçeklikse de bu. pamuk'un istanbul burjuvazisinin "gerçekliği"nde büyüdüğünü okurun gözünün içine sokan istanbul - hatıralar ve şehir'dir herhalde. (kitabı okuduktan sonra "bu mu lan istanbul?" diyip istanbul anılarımı yazma isteği uyanmıştı içimde.)

bir dili "kusursuz" kullanabilmek için "imam" yerine "müezzin", "balkon" yerine "şerefe" (ben özellikle bu kelimeyi çok sık kullandığımdan iyi bir yazar kabul edilebilir miyim acaba?) yazmak gerekiyor. ama insan bu tür şeyleri sorar, öğrenir. "toplumun gerçekleri"ne doğrudan temas etmek bir zorunluluk değil bu noktada. yoksa genelevde geçen bir hikaye yazacak her insan için altı ay pezevenklik yapmak zorunlu bir eğitim süreci olurdu. (pamuk'un romanları başka dillere çevrildiğinde söz konusu hataların ve benzerlerinin o dilde karşılığı olmayan kelimeler nedeniyle silinecek olması da cabası.)

orhan pamuk'da eleştireceğim birçok özellik var: romanlarına sinmiş dışarıdan, daha doğrusu yukarıdan bakma kültürü, hikayelerinin okunup iz bırakmadan insanın hafızasını terketmesi, ününe kıyasla hiçbir "usta işi" eser ortaya koyamamış olması, bu liste uzar gider. ama ben orhan pamuk'u eleştiremiyorum...

spiegel'e verdiği, faşist bir linç kampanyasını tetikleyen ropörtajın çok öncesinde edebiyat camiasında başlayan "harcama" kampanyası - ki edebiyat camiası kendini dışarıya göstermeye çalıştığından çok daha sefildir, bu tür kampanyalar sanatsal kriterlerden çok kimin "ağır abi" olacağına dair mücadelelerdir, sonrasında "malum olaylar" ve her eleştirinin gittikçe artan biçimde yanlış insanlarla omuz omuza durmak anlamına gelmeye başlaması...

benim doğduğum topraklarda ermeniler katledildi, bugün hala kürtler öldürülüyor, bütün bunların "emperyalistlerin propagandası" olduğunu iddia edenlerin bıyıkları aşağıya sarkan kesimi pogrom girişimleri için eline geçen hiçbir şansı kaçırmıyor. ve orhan pamuk - bence - ortalama bir yazar.

oh be, içimde kalmıştı!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...