blog hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2012 Perşembe
KISA KISA: DURUM RAPORU
bloga daha sık, belki biraz daha "ağır" konularda yazmak istiyorum. ancak günlük hayatın üstümde kulaklarımı uğuldatacak bir basınç oluşturması şimdilik engel oluyor. (esneyince geçmeyen bir basınç bu!) şu an itibariyle işsiz ve parasızım. evsizliğe ise bir hafta kaldı. bu koşullarda blog, öksüz kalmasa dahi, ister istemez ikinci plana atılıyor.
almanya'da polisin yıllardır araştırır gibi yaptığı "döner cinayetleri" çözüldü. cinayetlerden ve daha birçok eylemden sorumlu olan "nasyonal sosyalist yeraltı" örgütü ve alman devletinin aktif-pasif işbirliği hakkında birikim'e yazdım. yazıya buradan ulaşabilirsiniz: "döner cinayetleri" - almanya'da naziler ve devlet.
3-5 şubat tarihlerinde, hamburg üniversitesi'nde gerçekleştirilecek olan "kapitalist moderniteye karşı alternatif konseptler ve kürtlerin arayışı" başlıklı konferansa gideceğim. konuşmacılar arasında antonio negri ve kürt hareketi'nin en önemli güncel teorik referanslarından biri olan murray bookchin'in sağ kolu janet biehl, israil'in gazze ablukasını delmek için yola çıkan ve saldırıya uğrayan mavi marmara'nın yolcularından, sol parti üyesi (ve eski milletvekili) profesör norman paech, profesörlüğü bırakmasından bu yana şiddet karşıtı anarşist dergi "graswurzel revolution"da yazan alman siyaset bilimci wolf-dieter narr (ve araya nasıl kaynadığını anlamadığım nuray mert de) var. arundhati roy ve immanuel wallerstein ise konferansa birer mesaj göndererek katılacak. katılmak isteyenlerin bu adrese mail atarak rezervasyon yaptırması gerekiyor: networkaq@gmail.com (bildiğim kadarıyla kalacak yer konusunda da yardımcı oluyorlar.)
sel yayıncılık, arthur schopenhauer'in "eristik diyalektik - haklı çıkma sanatı"nı yayımlamış. schopenhauer, tecrübeli (ve sinsi) tartışmacıların, rakiplerini alt etmek için başvurdukları ayak oyunlarını, özünde bir tartışmama bilgisi olan "haklı çıkma sanatı"nı çok güzel ortaya koyuyor. alın, okuyun, faydalanın derim.
ece temelkuran'ın işten çıkartılması; türkiye'de, türkiyeli ne kadar solcu varsa, hepsini bir şekilde meşgul etti. anaakım medyada yazılabileceklerin, söylenebileceklerin sınırının yeniden çizilmesi (ya da varolan sınırın üstünden bastıra bastıra geçilmesi) anlamında önemsiz bir olay değil tabii. ancak, ece temelkuran'a üzülen solcuları anlamak da kolay değil benim açımdan. işten çıkartılmadan önce çalıştığı son ayın maaşı, tahmin ediyorum, benim almanya'da bir yıl geçindiğim paraya denk. işim gücüm yok, ece hanım'ın, temizlikçisinin bir aylık maaşını yeni (ve muhtemelen ihtiyaç duymadığı) ayakkabılara yatıramayacak olmasına mı üzüleceğim? o, bana üzülsün.
peter weiss'ın başyapıtı "direnmenin estetiği"ni türkçe'ye çevirebilir miyim acaba diye düşünüyordum. ama kitap zaten 2005'te türkçe'ye çevrilmiş (ve çoktan tükenmiş bile). bir yerden elinize geçirebilirseniz kesin okuyun. kitabın tanıtım yazısından: “peter weiss’ın romanı 1937-1944 arasındaki antifaşist direnişi ve bu direnişin içinde yer alan gerçek kişilerin öykülerini/yaşantılarını merkez alarak, tarihi antik yunan’dan bu yana sanat ve siyaset düzlemlerinde isimsiz bir ben anlatıcının (sınıf bilincine sahip aydın bir işçinin) bakış açısıyla yeniden kuran bir metin. direniş motifi çerçevesinde solun tarihinin, yazarının sözleriyle 'sosyalizm adına yapılmış hatalarla' hesaplaşılması ve sanatın toplumsal işlevinin sorgulanması metinde iç içe geçen iki temel düzlem. roman, metin kişilerinin öyküleriyle sınırlı kalmayıp sanat ve siyaset tarihinin de temel sorunlarını karakterlerin perspektifinden yansıtarak gündeme getiriyor. bu bakımdan tarihsel /toplumsal gerçeklik metne, karakterleri dolayımlı olarak belirleyen bulanık bir fon gibi değil, doğrudan doğruya entelektüel bir tartışmanın konusu olarak giriyor.” (ben, haddim olmayarak, kitabın adını "direnişin estetiği" olarak çevirmeyi tercih ederdim. ama çağlar tanyeri ve turgay kurultay, kitabın yalnızca birinci cildini değil, tamamını çevirerek çok ağır bir işin altına girmişler, "direnmenin estetiği"ni türkçe'de de okunabilecek olması sevindirici.)
fatih terim başında olduğu sürece galatasaray taraftarlığımı tatil ettiğimi söylemiştim. ama maçları izliyor ve takım kazandıkça seviniyorum. elimden geldiğince tükürdüğümü yalamamak için direniyorum. kendimi, bin kere tövbe edip, yine içmeye başlayan alkolikler gibi hissediyor, hafiften utanıyorum.
Etiketler:
almanya,
antifa,
antonio negri,
arthur schopenhauer,
blog hakkında,
direnmenin estetiği,
edebiyat,
futbol,
galatasaray,
kısa kısa,
kürt sorunu,
nazi,
peter weiss
12 Ağustos 2011 Cuma
BLOG: TUMBLR
blogu bölmeye karar verdim. bundan sonra daha kişisel yazıları, yine güneşli pazartesiler adını taşıyan bir tumblr blogunda yayımlayacağım. başlangıç olarak blogspot'taki yazıların bir bölümünü aktardım, zamanla iki blog birbirlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye başlayacak. burasıysa daha çok siyasi yazıların yer aldığı, ama bugüne kadar olduğu gibi sinemadan spora, yemek kültüründen edebiyata aklıma ne eserse yazdığım bir blog olmaya devam edecek. ilgilenenler guneslipazartesiler.tumblr.com adresinden diğer yazılara da ulaşabilir.
Etiketler:
blog hakkında,
güneşli pazartesiler,
tumblr
11 Nisan 2011 Pazartesi
NADASIN SONU
güneşli pazartesiler, açıldığı günden şimdiye değin hiç geçtiğimiz günlerdeki kadar uzun nadasa bırakılmamıştı. "ben yapmadım, miki yaptı" der gibi olsun istemem, ama blogspot yasağı yazmamamda iki açıdan etkili oldu. birincisi blogu okuyan insanların sayısında yasak nedeniyle yaşanan düşüşün moral bozucu bir etkisi oldu. insan "tiraj kaygısı"ndan uzak olsa dahi, sonuçta okunsun diye yazıyor. blogspot yasağının güneşli pazartesiler'i okuyan insanların sayısını bir günde yarı yarıya azaltmasının yanında bir süreliğine türkiye'ye giderek benim de yasağın kurbanı haline gelmem gibi bir etkisi de oldu. (evet, bilgisayar konusunda o kadar bilgisiz-beceriksizim!)
yaklaşık iki haftalık bir istanbul ziyaretinin ardından kaldığım yerden devam ediyorum, ancak iki haberim var: birincisi, özgürlükçü solun farklı renklerinden insanların birarada yazacağı mütevazi bir sayfa projemiz var. bu sayfa projesi, bir yandan zaten birçoğu blog yazan bizler için blogspot yasağının olumsuz etkisinden kurtulmanın bir yolu, diğer yandan tek tek insanların kişisel blogları üstünden ulaştıklarından daha fazla okura ulaşabileceğimizi umuyoruz. özgürlükçü solun adının akp'ye destek-akp karşıtlığı sığlığındaki bir tavırla özdeşleştirilmeye çalışıldığı bugünlerde - kendi çapımızda - bir müdahalenin anlamının, belki de tarihe bir not düşmek açısından, ulaşacağı okur sayısından da büyük olma olasılığı olduğunu düşünüyorum. daha fikir düzeyinin ötesine geçmemiş olan bu projenin hayata geçmesi durumunda güneşli pazartesiler daha kişisel, bilmiyorum tabir ne kadar doğru kaçar ama, daha "geyik" yazılara ev sahipliği yapacak. ikinci haber de yine blogspot yasağının sıkıştırmasının bir sonucu: ortak sayfa projemiz hayata geçene dek siyasi gündeme dair yazdıklarımı başka internet sitelerine vermeyi ve güneşli pazartesiler'i daha kişisel yazılara ayırmayı düşünüyorum. iki konudan birinde daha net bir gelişme olduğunda bugüne kadar güneşli pazartesiler'i okuyan insanları habersiz bırakmayacağım.
PS hazırlayacağımız sayfayla ilgili yardım tekliflerine açığız, hatta teknik konularda muhtacız diyebilirim. bana autonomia_r@web.de adresinden ulaşırsanız sevinirim...
Etiketler:
blog hakkında
4 Mart 2011 Cuma
BLOGGER YASAK
bir "interzone"a girdik, bir de baktık ki, yokluğumuzu fırsat bilen tc mahkemeleri blogger'a erişimi engellemiş. kısacası şu anda yazdığım satırları kaçınız okuyabilecek bilmiyorum. (bu yazıda küfretmemek için elimden geleni yapacağım, yoksa edeceğim küfürler interneti tümden kapattıracak kalitede...)
geçmişte youtube üstündeki yasak önce kalkıp, hemen sonra yeni bir gerekçeyle yeniden geri döndüğünde "açıyorum, kapıyorum, ben bu işi çok seviyorum" başlıklı bir yazı yazmıştım, blogger'a erişimin engellenmesi konusunda diyeceklerim de üç aşağı beş yukarı aynı şeyler olduğundan, okumayanlar okusun derim...
uzun zamandır türkiye'de yaşamadığımdan, dns ayarları vs., ne tür yöntemler var erişim engellenen sitelere girmek için bilemiyorum. blogları okumaya devam etmek isteyen insanların kendi emekleri ve birbirlerini bilgilendirmeleriyle o konuda da bir şeyler yapılacaktır kesin...
bense, kısa süre içinde bir domain alıp blogu taşıyarak sorunu kökten çözmeyi hedefliyorum. zira bu yasak ne ilk, ne de son olacağına dair bir garanti var elimizde. umarım bu taşınma işi, güneşli pazartesiler'i takip edenlerin sayısında ciddi bir düşüşe yol açmaz.
her tür öneri ve yardıma açığım, söylemeden geçmeyeyim dedim...
Etiketler:
blog hakkında,
sansür
26 Ocak 2011 Çarşamba
KISA KISA: ÇILDIRMAYA AZ KALDI
| bu resim de pek derli toplu kaçtı, durum aslında bundan çok vahim... |
güneşli pazartesiler'i düzenli takip edenler, bu ay yazma yoğunluğumda bir düşüş olduğunun farkına varmışlardır tahmin ediyorum. efendim, tezimi vermeme üç kaldı, o yüzden bloga fazla zaman ayıramadım. kitapların, makalelerin arasında kendimi kaybetmiş, bilgisayarın başında yazmaktan, yazdığımı silmekten, sonra tekrar yazmaktan farklı bir bilinç düzeyine erişmiş durumdayım. (siz dünyadaki okurlarıma: o bilinç düzeyinin adı "nirvana" değilmiş, boşa kasmayın, sonra hayal kırıklığına uğrarsınız.)
bir düşünürün hakkında yazmak için çalışmalarına yoğunlaşırken fazla derine dalıp vurgun yeme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsam, düşünüre karşı bilinçdışı bir kin geliştirmeye başlıyorum. hayır, habermas hakkında yazarken sorun olmuyordu, zira kendisi zaten sevilecek bir varlık değil, ama castoriadis'e ayıp oldu. yirminci yüzyılın en kendine özgü düşünürlerinden biri ve hem marxizm eleştirisi, hem de geliştirdiği "otonomi tasarı"sı, en azından dikkatle okunmayı ve - kendi kendine de olsa - tartışılmayı hakediyor. (demiştim ben farklı bir bilinç düzeyine eriştim diye, işte böyle, artık kendi kendimle tartışır oldum...)
tunus'ta ve mısır'da olanları heyecanla takip ediyorum (daha doğrusu etmeye çalışıyorum tezimin izin verdiği ölçüde); yaşananlar ve potansiyel sonuçları hakkında klavye tıklatmak isterdim. ama hayat koşulları izin vermedi, kısmet artık bir dahaki büyük ayaklanmaya. (yeni eriştiğim bilinç düzeyinden gelecekte olan ayaklanmaları öngörebiliyorum...)
dünyaya yukarıdan bakabileceğim, zamanın ve mekanın ötesinde bir yere erişme fantazisi aklıma nedense sezen aksu'nun "haydi gel benimle ol" şarkısını getirdi, herhalde "oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize" dizesi nedeniyledir...
mektubumu bitirirken büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. anneme, babama söyleyin, merak etmesinler, yine normale dönüp "ben" olacağım...
Etiketler:
blog hakkında,
cornelius castoriadis,
haydi gel benimle ol,
kısa kısa,
müzik,
sezen aksu,
üniversite,
video
5 Ocak 2011 Çarşamba
SEÇTİKLERİM (2010)
sezona iyi başlayıp sonradan çaptan düşen futbol takımlarının sezon sonu klişesidir: "biz gönüllerin şampiyonuyuz." bu cümle, her on söylenişinden birinde ancak gerçektir. 2010 yılında en çok okunan on yazıyı yayınlamıştım, şimdi de "gönlümün şampiyonları"nı yayınlıyorum...
10) artık sevmeyeceğim: istanbul'u sevmekten vazgeçişimi yazdım...
9) geri dönmek: "benim istanbul'umda hala sigara içilir vapurda, kimse vapurları kaldırıp, yerlerine deniz otobüsü geçirmekten bahsetmez. rakının yanında en güzel sigara gider hala. galata köprüsü'nün en güzel yanı, güneşli bir günde okulu kırıp karaköy yönüne - özgürlüğe - yürümektir. benim istanbul'umda arkadaşlarım hala serseri ve devrimcidir."
8) mephisto vs. faustus: istvan szabo'nun "mephisto"sundan yola çıkarak sanat-siyaset ilişkisi üstüne bir karalama: "o 'sadece bir tiyatrocu'dur. ve 'sadece bir tiyatrocu' olduğu için bir böceğe dönüşmüştür..."
7) edelweißpiraten: faşizme kul olmayı reddeden, yaşamlarını bir "vicdani red"de çeviren "aslanayağı korsanları"nın ("edelweißpiraten") hikayesi...
6) geceye övgü / gece insanları: gand'dan ve benden geceye ve geceleri yaşayanlara birer güzelleme; ikisini birbirinden ayırmak içimden gelmedi...
5) resimlerini çöpe atan adam: "bir adam tanıdım, resim çiziyor, ama ressam değil."
4) yaşlanmak: otuzuncu yaşın hatırına yaşlanma fikriyle bir hesaplaşma...
3) "jedem das seine": weimar'ın yanıbaşındaki toplama kampı buchenwald'ın ve tutsakların özgürlük mücadelesinin hikayesi: "milan kundera 'insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır' demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz."
2) hayaletler ve ben: kendilerini toplama kamplarına götüren trenler için bilet almak zorunda bırakılanları unutmamak için...
1) ben seni unutmayacağım: hiç unutmadığım, hiç unutamayacağım kardeşim carlo giuliani'nin anısına...
10) artık sevmeyeceğim: istanbul'u sevmekten vazgeçişimi yazdım...
9) geri dönmek: "benim istanbul'umda hala sigara içilir vapurda, kimse vapurları kaldırıp, yerlerine deniz otobüsü geçirmekten bahsetmez. rakının yanında en güzel sigara gider hala. galata köprüsü'nün en güzel yanı, güneşli bir günde okulu kırıp karaköy yönüne - özgürlüğe - yürümektir. benim istanbul'umda arkadaşlarım hala serseri ve devrimcidir."
8) mephisto vs. faustus: istvan szabo'nun "mephisto"sundan yola çıkarak sanat-siyaset ilişkisi üstüne bir karalama: "o 'sadece bir tiyatrocu'dur. ve 'sadece bir tiyatrocu' olduğu için bir böceğe dönüşmüştür..."
7) edelweißpiraten: faşizme kul olmayı reddeden, yaşamlarını bir "vicdani red"de çeviren "aslanayağı korsanları"nın ("edelweißpiraten") hikayesi...
6) geceye övgü / gece insanları: gand'dan ve benden geceye ve geceleri yaşayanlara birer güzelleme; ikisini birbirinden ayırmak içimden gelmedi...
5) resimlerini çöpe atan adam: "bir adam tanıdım, resim çiziyor, ama ressam değil."
4) yaşlanmak: otuzuncu yaşın hatırına yaşlanma fikriyle bir hesaplaşma...
3) "jedem das seine": weimar'ın yanıbaşındaki toplama kampı buchenwald'ın ve tutsakların özgürlük mücadelesinin hikayesi: "milan kundera 'insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır' demişti. buchenwald'da, dachau'da, ausschwitz'te yaşanan vahşeti unutmamak da; bizim - bugün yaşayan insanların - toplama kamplarında, savaşlarda hayatını yitiren ve yaşananlara tanıklık eden bütün insanlara, ama sadece onlara değil, aynı zamanda kendimize ve belki de daha doğmamış çocuklara borcumuz."
2) hayaletler ve ben: kendilerini toplama kamplarına götüren trenler için bilet almak zorunda bırakılanları unutmamak için...
1) ben seni unutmayacağım: hiç unutmadığım, hiç unutamayacağım kardeşim carlo giuliani'nin anısına...
Etiketler:
blog hakkında
3 Ocak 2011 Pazartesi
EN ÇOK OKUNANLAR (2010)
aslında daha önce bir "en çok okunanlar" listesi blogun sağ kolonunda sabit duruyordu, ancak bu listeyi iki sebepten kaldırmayı uygun gördüm. birincisi, kimi yazıların daha çok okunmuş olmasının güzellikleri hakkında bir şey söylemiyor oluşuydu ki, zaten benim beğendiğim yazılarla en çok okunanlar arasında da büyük bir fark var(dı). güneşli pazartesiler'in "ne kadar 'tık', o kadar 'şık'" ilkesi karşısında eğilip bükülmesi hoşuma gitmedi. ikincisi, blogun normal adresini girip yazıları tarih sırasına göre yukarıdan aşağıya okuyan insanların (ki tahmin ediyorum düzenli olarak okuyanların önemli bir bölümü bu gruba giriyor.) herhangi bir yazının adresini girmediklerinden bu istatistiğin dışında kalması, dolayısıyla dışarıdan link verilen, bu linkler üstünden ulaşılan yazıların tepeye tırmanmasıydı. kısacası istatistik aslında en çok okunanları değil, en çok tıklananları gösterdiğinden fazla bir anlam ifade etmiyor(du).
daimi olarak sayfada görünmesinin blogu piyasalaştırdığına, fast-foodlaştırdığına karar vermiştim listenin. ama yılda bir kere yayınlanmasının aynı etkiyi göstermeyeceğini umarak her ocak ayında geçen yılın en çok okunan (tıklanan) yazılarının bir listesini yayınlamaya karar verdim. yukarıda açıkladığım nedenlerden listenin tam doğru olamayacağının farkında olarak keyfini çıkarın derim. bir de sözünü ettiğim fast-foodlaştıma etkisine karşı 2010'da güneşli pazartesiler'de yayınlananlar arasından bir "seçme yazılar" listesi yayınlamaya karar verdim. umarım "seçme yazılar" başlığı nedeniyle - amiyane tabiriyle - götümün kalktığını, kendimi albert camus sandığımı düşünmezsiniz...
10) borgessiz bir yazı: borges blog'un yazarı orhan uluca'nın birgün gazetesi'nde yazmaya başlamasıyla tetiklenen tartışmanın konularına kişisizleştirilmiş bir bakış. anaakım medya-blogosfer ilişkisi, internetin radikal demokratik bir ortam olarak kullanılma şansı gibi konulara değiniyor.
9) umut vaadeden yeni nesil 1: behzat ç: gand'ın behzat ç'yi kısaca tanıttığı ve kronik yeni nesil karşıtlarına karşı emrah serbes'i acilen okunacaklar listesinin tepesine yerleştrimeyi öneren yazısı. aynı zamanda, her şeyin eskiden daha iyi olduğu iddiasıyla iktidarlarını pekiştiren gerontokratların suratllarına yeni nesilin gerçekten "umut verici" olduğunu haykırmak için gand'ın yazmayı sürdüreceğini umduğum bir dizinin ilk yazısı.
8) internet=porno?: pornografik içeriğin internette kapladığı inanılmaz alan hakkında kısa bir haber. muhtemelen "internet" ve "porno" kelimeleri yazının bu kadar tıklanmasının başlıca sebebi...
7) funny games in salo: şiddeti kolay hazmedilebilecek biçimde estetize eden bir sinemaya karşı şiddeti olduğu gibi mide bulandırıcı, sinir bozucu bir şey olarak gösterme iddiasındaki avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"i ve pier paolo pasolini'nin "salo ya da sodom'un 120 günü" hakkında bir yazı. (bu listede olmasına sevindiğim nadir yazılarımdan.)
6) ben "türk" oldum: türkiye'de "türk olmak"tan kaçıp "gurbet"te zorlanışımın hikayesi. blog daha doğru düzgün okunmazken yazdığım "ben 'türk' oldum"un o günlerden sıyrılıp insanlara ulaşması benim açımdan ayrıca sevindirici. bir gün sonra yazdığım ekle beraber okumanızı öneririm.
5) hapishanenin osmanlı'ya gelişi: tarihçi güntekin yıldız'la osmanlı'da hapishanenin tarihi hakkında yapılan bir söyleşinin notları.
4) polisi sinirlendirmek için 40 öneri: polisi çileden çıkarmak için yöntem arayışı. gand, "boş vaktin çok galiba" demiş, gerçekten çokmuş anlaşılan...
3) her şey mümkün diego: arjantinli futbol ve maradona aşığı gazeteci carlos malbrán'ın maradona'ya yazdığı açık mektup. işin aslan payı tabii bana değil malbrán'a ait.
2) behzat ç hakkında laf ebeliği: bir behzat ç yazısı da benden. kendini bana izlettirebilecek türk dizisi bulmuşken, ne olmuş, ne olmamış bir bakayım dedim...
1) inception'ı nasıl bilirsiniz?: "memento"dayla beraber "bu adamın çektiği her filmi izlemeli" dedirten christopher nolan'ın "inception"ının izleyicinin yorumuna bırakılan sonu hakkında internette dolaşan teorilerin bir derlemesi.
daimi olarak sayfada görünmesinin blogu piyasalaştırdığına, fast-foodlaştırdığına karar vermiştim listenin. ama yılda bir kere yayınlanmasının aynı etkiyi göstermeyeceğini umarak her ocak ayında geçen yılın en çok okunan (tıklanan) yazılarının bir listesini yayınlamaya karar verdim. yukarıda açıkladığım nedenlerden listenin tam doğru olamayacağının farkında olarak keyfini çıkarın derim. bir de sözünü ettiğim fast-foodlaştıma etkisine karşı 2010'da güneşli pazartesiler'de yayınlananlar arasından bir "seçme yazılar" listesi yayınlamaya karar verdim. umarım "seçme yazılar" başlığı nedeniyle - amiyane tabiriyle - götümün kalktığını, kendimi albert camus sandığımı düşünmezsiniz...
10) borgessiz bir yazı: borges blog'un yazarı orhan uluca'nın birgün gazetesi'nde yazmaya başlamasıyla tetiklenen tartışmanın konularına kişisizleştirilmiş bir bakış. anaakım medya-blogosfer ilişkisi, internetin radikal demokratik bir ortam olarak kullanılma şansı gibi konulara değiniyor.
9) umut vaadeden yeni nesil 1: behzat ç: gand'ın behzat ç'yi kısaca tanıttığı ve kronik yeni nesil karşıtlarına karşı emrah serbes'i acilen okunacaklar listesinin tepesine yerleştrimeyi öneren yazısı. aynı zamanda, her şeyin eskiden daha iyi olduğu iddiasıyla iktidarlarını pekiştiren gerontokratların suratllarına yeni nesilin gerçekten "umut verici" olduğunu haykırmak için gand'ın yazmayı sürdüreceğini umduğum bir dizinin ilk yazısı.
8) internet=porno?: pornografik içeriğin internette kapladığı inanılmaz alan hakkında kısa bir haber. muhtemelen "internet" ve "porno" kelimeleri yazının bu kadar tıklanmasının başlıca sebebi...
7) funny games in salo: şiddeti kolay hazmedilebilecek biçimde estetize eden bir sinemaya karşı şiddeti olduğu gibi mide bulandırıcı, sinir bozucu bir şey olarak gösterme iddiasındaki avusturyalı yönetmen michael haneke'nin "funny games"i ve pier paolo pasolini'nin "salo ya da sodom'un 120 günü" hakkında bir yazı. (bu listede olmasına sevindiğim nadir yazılarımdan.)
6) ben "türk" oldum: türkiye'de "türk olmak"tan kaçıp "gurbet"te zorlanışımın hikayesi. blog daha doğru düzgün okunmazken yazdığım "ben 'türk' oldum"un o günlerden sıyrılıp insanlara ulaşması benim açımdan ayrıca sevindirici. bir gün sonra yazdığım ekle beraber okumanızı öneririm.
5) hapishanenin osmanlı'ya gelişi: tarihçi güntekin yıldız'la osmanlı'da hapishanenin tarihi hakkında yapılan bir söyleşinin notları.
4) polisi sinirlendirmek için 40 öneri: polisi çileden çıkarmak için yöntem arayışı. gand, "boş vaktin çok galiba" demiş, gerçekten çokmuş anlaşılan...
3) her şey mümkün diego: arjantinli futbol ve maradona aşığı gazeteci carlos malbrán'ın maradona'ya yazdığı açık mektup. işin aslan payı tabii bana değil malbrán'a ait.
2) behzat ç hakkında laf ebeliği: bir behzat ç yazısı da benden. kendini bana izlettirebilecek türk dizisi bulmuşken, ne olmuş, ne olmamış bir bakayım dedim...
1) inception'ı nasıl bilirsiniz?: "memento"dayla beraber "bu adamın çektiği her filmi izlemeli" dedirten christopher nolan'ın "inception"ının izleyicinin yorumuna bırakılan sonu hakkında internette dolaşan teorilerin bir derlemesi.
Etiketler:
blog hakkında,
en çok okunanlar
28 Aralık 2010 Salı
OKUYUN, OKUTUN!
okuduğum bloglar arasından bir potpuri yapıp tanıtmak, tavsiye etmek ne zamandır aklımdaydı. ama şimdiye kadar adını anmadıklarım bozulacak korkusundan (artık ne kadar gerçekçidir bu korku, ne kadar paranoyakçadır, siz karar verin.) elim gitmedi. artık bu korkuyla yüzleşmenin vaktidir diyor ve şimdi yazıyorum...
"önsöz"e bir-iki ufak açıklayıcı ek: zaten çok okunan, benim buradan tavsiye etmemin hiçbir şey değiştirmeyeceği blogları atlıyorum, biraz daha kıyıda köşede kalmış olanlar lehine pozitif ayrımcılık yapıyorum, haberiniz ola. bunun yanında bir de spor (siz bunu "futbol" diye de okuyabilirsiniz tabii) bloglarını parantezin dışına atıyorum.
özel detaylar müzesi: panmonroe'nun tavsiyesi sayesinde tanıştığım "özel detaylar müzesi" kesinlikle ilgi çekici. özellikle "çingene" adlı hikayeyi okumanızı tavsiye ederim. "dönmedim, yıldım ve teslim oldum, savruldum" diyen onur'a elimizden geldiğince "omuz verelim"; verelim ki, güneşli pazartesiler'in siyam ikizleri, ikizliklerini, birbirlerine yapışıklıklarını unuttuklarından düşmüş tüm insanlar omuz omuza yeniden ayağa kalkabilsin. içine düştüğümüz kuyudan çıkalım ve gökyüzünün tamamını görüp, yeniden hayal kurabilir olalım...
yıkım'a giden adam: belki "klasik futbol"dan tanıdığınız kaan kavuşan, isimsiz düşünceler'le başlayıp ardını getirmediği "madem sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz, futbolu başka konularla harmanlayayım o zaman" projesini "yıkım'a giden adam"da yeniden canlandırıyor. keyifle okunan bir blog, bir kahvesini içmek üzere uğrayın, tadından hoşnut kalırsanız yatıya da kalırsınız...
kiya hoca: kiya hoca iftiharla sunar! iyi yazdığı kadar iyi adamdır da. bu durumda kendisiyle iftihar etmek de, burnu havadalık değil, kendini bilmektir. başka hiçbir şeyle değil, ama bu hayatta asla siz olamayıp, hep sen kalmakla iftihar etmeli insan. siz olamayıp, sen kalanlar, haydi hep beraber kiya hoca okumaya...
sapere aude: benim üç senede öğrenebileceğim her şeyi öğrendikten sonra arka kapısından terkettiğim istanbul sbf'de doktora öğrencisi olan süha karadeniz, blog macerasına yeni adım atmış. ama merak etmeyin, nicelik açığını nitelik kesinlikle örtüyor. ve - belki de en önemlisi - "her şeyi bilmek" yerine soru soruyor süha karadeniz...
evrensel blok: spor blogu önermeyeceğim demiştim, ama kendini "ırkçılığa, sansüre, endüstriyelleşmeye, ötekileştirmeye karşı futbol bloku" olarak tanıtan "evrensel blok" istisna, zira futbol haricinde her konuda yazdılar şimdilik. çok da iyi yaptılar. keşke daha sık güncellense dedirtenlerden...
netzwerk für kritik der gegenwart: dream white, kavramlarla, düşüncelerle, sorular ve cevaplarla ağzınıza bir tutam felsefe çalıyor...
askerler anlatıyor: aslında uzun zaman önce tavsiye edecektim, ancak benden önce yıldıray oğur tavsiye etti. zaten blog da zamanla benden çok yıldıray oğur'un tavsiye edeceği bir hal aldı. blogu tanıtmak için şöyle demişler: "bu sitenin çıkış noktası umut. bu ülkeye barış gelecekse herkesin ama herkesin emek vermesi gerektiğine inanıyoruz. farklı seslere kulak vermenin, paylaşmanın ve konuşmanın vicdanları dirilteceğini umuyoruz. yaşadıklarımızı paylaştıkça beylik ezberler yerini gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların tartışılmasına bırakacak.asker olarak doğulmuyor, bizlere nasıl asker olunduğunu anlatmanızı bekliyoruz." bir nevi nadire mater'in "mehmet'in kitabı"nda yaptığını her "asker"in kendi başına yapması üstüne kurulmuş "askerler anlatıyor". ne yazık ki, eklenen yazılar gittikçe "ben mühendisim, bana patates soydurdular" minvalinde askerlik kurumunun, militarizmin kendisinden çok bu orduyu sorgular, sonu "alavere dalavere, kürt mehmet nöbete"ye çıkacak bir yola girip, "askerler anlatıyor"u bir küçük burjuva ağlama duvarına benzetse de, blog bu haliyle de kesinlikle okunmaya değer.
mollotof - "üzgün olma, kızgın ol": at last, but not at least... mustafa konur'u mutlaka okuyun. kesinlikle şimdiye kadar denk geldiğim en güzel blog. ne yazık ki çok nadir yenilense de, mustafa konur'un birkaç ayda bir yazması, benim koca koca defterleri karalamalarla doldurmama yeğdir. hatta üstünde baskı kurun, daha sık yazsın, daha sık yenilesin "mollotof"u.
bunlar bir çırpıda aklıma gelenler; okuduğum, sevdiğim bloglardan unuttuklarım mutlaka olmuştur, affola...
Etiketler:
blog hakkında,
internet,
yazmak
7 Aralık 2010 Salı
YASADIŞI YEMEK TARİFLERİ
daha önce "ben nasıl 'ben' oldum?" sorusuna cevap aramıştım. "ben" olmasaydım, felsefeye ve siyasete böylesine merak salmasaydım "kim" olurdum - ya da daha isabetli ifadesiyle "nasıl" olurdum? söylemek güç, kafamda ne kursam, size ne anlatsam spekülasyondan ibaret olacak. ama "böyle olmasaydım nasıl olurdum?" sorusuna cevap vermek ne kadar güçse, "ne olmak isterdim?" sorusunu yanıtlamak da bir o kadar kolay benim açımdan: aşçı!
evet, aşçı olmak isterdim! yanlış hatırlamıyorsam "büyünce ne olmak istiyorsun?" sorusuna son kez net bir yanıt verebilmem ilkokulun ilk yıllarına denk geliyor. yıllarca kendimden emin bir biçimde "yangıncı" olacağımı söyledim. itfaiyeci olmaktı arzum, ama sanırım "itfaiyeci" kelimesi yabancı (ya da zor) geldiğinden olacak, hayatımın tek tutkulu kariyer hedefinden vazgeçene kadar "yangıncı" kelimesini kullanmayı tercih ettim. neden itfaiyeci olmak istiyordum, kırmızı üniformaları mı çekici gelmişti, "itfaiyeci"nin koşulsuz iyiliği mi, artık hatırlamıyorum. ama amerikalı kadınların itfaiyecileri "en seksi meslek" ilan etmelerinin rolünün pek de büyük olduğunu zannetmiyorum.
ve birgün itfaiyecilik hayalinden öylesine vazgeçiverdim, çocukların hayallerine çoğunlukla yaptığı gibi gömdüm ve unuttum hayalimi. o günden bu güne "büyüyünce" ne olacağım sorulduğunda - kendime ve diğer insanlara - öylesine yanıtlar vermekle geçti çocukluğum, gençliğim. çalıştığım ya da çalışmayı arzuladığım bütün işlerin - benim açımdan - tek çekici yönü "kötünün iyisi", hayal dünyamda her zaman beterin de beterine yer olmasıydı. ta ki yemeğe olan ilgimi aşçılığa dönüştürebileceğim fikri aklıma gelene kadar...
oysa bugünkü aşçılık hayalim, çocukluğumdaki "yangıncı" olma arzusundan bile daha az gerçekçi. (ki "yangıncı" olmaya hayatım boyunca "itfaiyeci"liğe olduğundan çok daha fazla yaklaştım...) bugün zevk için yemek pişiren, yiyen ve konuşan bir çeşit "gurmeliği kendinden menkul" yemekseverim.
iki hafta önce "yunan usulü musakka" yaptığımda yemeğin tarifini internette yayınlamak fikri kafamda beliriverdi. ve böylece "aşçı ben"in yaşayabileceği paralel bir evren olarak "yasadışı yemek tarifleri" doğdu. hemen yemek konusunda paylaşacak bir şeyleri olduğunu düşündüğüm insanları bu yemek tarifleri blogu projesine dahil etmek için çabalamaya başladım. ornella'nın blogun kapsamını yemek tariflerinin yanında hikayelerden tarihe, mekan tanıtımlarından yemek sohbetlerine yemekle ilgili her şeyi içerecek biçimde genişletme önerisi, "yasadışı yemek tarifleri"nin daha doğmadan dönüşmesine yol açtı.
şimdilik "yemek asla sadece yemek değildir" diyen üç yazar (gand, ornella ve ben), yemekle ilgili her şeyden bahsetmek için yola çıktık, muhtemelen birkaç kişi daha önümüzdeki günlerde aramıza katılacak. proje "yemekle ilgili söyleyecek sözüm var" diyen insanların katılımına açık.
"yasadışı yemek tarifleri" şu an boş bir alan, ama biz o alanda yemek tarifleri ekip, yemek muhabbetleri biçip, yemek kültürü toplamayı arzuluyoruz.
uzun lafın kısası yazmak ve okumak isteyen herkesi bekleriz...
yasadisi-yemek-tarifleri.blogspot.com
Etiketler:
blog hakkında,
yasadışı yemek tarifleri,
yemek
17 Kasım 2010 Çarşamba
KOPYA ÇEKTİM!
blog yazan herkeste bir "ben orjinalim", "benim yazdığım kimseninkine benzemez" havası var. sanırsın "yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın" kampanyası kapsamında yeni yeni nazımlar, brechtler fışkırıyor blogosferin neresine baksan... kazın ayağı aslında öyle değildir, herkes kenardan kenardan diğerlerinin kağıdına bakar yazarken. "dur, bir bakayım nasıl olacak ben de biraz kopya çekersem" dedim. ve bir sürü blogda denk geldiğim arama motorlarının bloga yönlendirdiği saçmasapan aramalardan bir seçme yayınlamaya karar verdim. ortaya bu çıktı:
eroin kullanan kisi ehliyetindn puan gider mi: arama motoru mantıklı bir iş yapmış bu arkadaşı bana göndererek, bir süre uyuşturucu bağımlılarına danışmanlık yapmışlığım var. konuya az çok hakimim anlayacağınız da... ne desem bilemiyorum, nasıl bir mantıktır...
köpek porno / hapishanede türk koğuşu seks / 70 li yillarda sikis pornosu / alman küçük sex / alman kısa metraj 18 yas pornoları / almanlar sokakta sikiş.yolr / amdan götten / amdan sikiş / annemde istedi cinsel hikaye / annemle sex hikayeleri / amerikan askerlerinin ırak hapishanesinde kadın ve gençlere tecavüz video / araplarda sexsi kadınlar / araplarda sex pornosu / bakış sikişi öpüş dudak / beleş hart porno izlenmesine izin ver / ben adam gibi reklamsız porno izlemek istiyorum / büyük yaraklar ponosı com / cekilen bütün swinger filmleri / diyarbakir sex pornosu / diyarbakırdaki çingenelerin pormo + seks videoları / cat porno / dog porno / dog pony tecavuz pornosu / dortmund da sikis / harika alman köy pornosu / kücük yastaki tayvalı kızların pornosu / küçük kızların tecavüz filmleri / köpekle porno yapan kadın / köreli küçük pornosu / kuzey ırakta amerikan askerinin siktiği kadınlar pornosu / kadınla köpek sexs /...: bir noktada kesmek lazım. zaten eleyerek yazdım, daha da bir sürü burada yayınlanmayı sonuna kadar hakeden örnek var, ama devam edersem gerçekten porno siteye dönecek yakında blog. "porno" kelimesinin geçtiği bir tek yazı yazmışım şimdiye kadar, google bir milyon acayip fantaziye sahip insanı bloga yönlendirmiş. yazdığım da internette pornografik içeriğin ne kadar çok yer tuttuğu. google analytics sağolsun, blogda yazdığım başka hiçbir şeyin ampirik sağlamasını yapmak bu kadar kolay olmamıştı. işin kötü yanı, uzun süredir pornografi hakkında bir yazı yazmak istiyorum, ama artık gözüm korktu...
abd cok yalan kötü kilise hepimiz rakı efes: komplo teorisi okumak istemiş herhalde, misyonerlerin hepimizi alkolik yaptığı hakkında falan...
baks baninin gerçek filmi insan larla çekilmiş olan: "roger rabbit" olabilir ya da "space jam"...
beyoğlundaki kovboy ürünleri satan mağazalar: şehir rehberi olmuşuz...
filozoflar kaç saat uyurdu: bu da, "marx üç saat uyur, on altı saat kütüphanede çalışır, beş saat de devrimi örgütlerdi"; "platon günde iki saat uyurmuş" gibi hikayelerin gazına gelmiş bir vatandaş olsa gerek...
göt saplantısı bir hastalıkmış: "göt" insan vücudunun güzide bir parçası, ben de çok severim kendisini de, saplantı be kardeş, adı üstünde...
götten kaka çıkaran oyun: içim bir tuhaf oldu, ama google bu aramayı yapanı "sodom'un 120 günü" yazısına yönlendirdiyse ben arama motoru kullanmayı bırakıyorum bundan sonra...
çocukların pencereden düşmemesi için güzel sloganlara örnek: çocuklar pencereden düşmesin, şeker de yiyebilsinler!
Etiketler:
blog hakkında,
google analytics
3 Eylül 2010 Cuma
ONDAN, BUNDAN, ŞUNDAN
bu haftasonu çok yoğun bir çalışma temposu içinde olacağımdan yazma şansım olmayacak. dolayısıyla yazmadan geçen her gün yazılabilecek yeni konular da birikmeye devam edecek. zaten günlük çalışma tempomdan, yaşımın otuzu bulmasıyla "kel ve göbekli" bir adama dönüşmeden önce mezuniyet tezini bitirme arzum ağır bastığından ve daha birçok nedenden istediğim kadar yazamıyor; aklımdan geçenler, üstüne kafa yorduğum konular çoğunlukla unutulmaya terkediliyorken bir de araya böyle kısa süreliğine de olsa "ölene kadar mokoko" tarzı bir çalışma temposu girecek...
bu sürede daha önceden söz verdiğim(i sandığım, ama şimdi bakınca bulamadığım) los lunes al sol (güneşli pazartesiler) tanıtım yazıları girecek. hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biri olan, motorcycle diaries'le beraber siyasi film nasıl çekilir belgeseli olarak da izlecebilecek bir film los lunes al sol. kendimi bloga adını veren film hakkında "çok güzel" bir yazı yazmak "zorunda" hissettiğimden, bir türlü başına oturamadığım bir yazıydı... ben de üç kişiden film hakkında yazmalarını istedim: karşılıklı yazışmalarımızda bana "santa" adını takan hemzemin.net'ten fikir; filmi bana öneren ve judy, jenifer, jason gibi değişen takma adlarla blogun trolü rolünü üstlenen, "kardeşim" diyebileceğim bay e. ve son olarak - zaten tanıdığınız - gand...
aslında los lunes al sol yazıları bir üçleme değil, dörtleme olacaktı. ancak ben bir türlü yazamadığım ve beni kırmayıp yazan insanları da daha fazla bekletmek istemediğim için bu haftasonu yazıları yayınlamaya karar verdim. kim bilir, belki gelecek hafta dönüşüm bir türlü yazamadığım los lunes al sol yazısıyla olur...
ayrıca ben burada yokken ağırlıklı olarak futbol yazan, ama futbol yazarken "sadece futbol" yazmayan bloggerların bir kollektif olarak yazmak üzere hayat verdikleri evrensel blok'a bakabilirsiniz. futbolun "sadece futbol" olmamasının da ötesinde, tabii hayat da "sadece futbol" değil ve evrensel blok'da okuyabileceğiniz yazılar konu sınırlaması tanımıyor. bunun yanında borges'in mutluluk algısı'nı - eğer hangi bağlamda yazıldığını biliyorsanız, bu bağlamdan bağımsız olarak - okumanızı öneririm. yalnızca mutluluk ve acı kavramlarının göreceliliğine değil, genel olarak algı ve değerlendirmenin bir objektivite bünyesinde kavranamayacağına dair okunursa daha da anlamlı olacak bir yazı. son olarak, her ne kadar güncellenmese de, daha önce okumamış herkese, türkçe blogosferin süreklilikten yoksunluğu insanı en çok acıtan blogu mollotof'a göz atmadan geçmeyin derim...
ben yokken mustafa konur'un dediği gibi "üzgün olmayın, kızgın olun!", ki ben dönünce kaldığımız yerden devam edebilelim...
Etiketler:
blog hakkında
29 Ağustos 2010 Pazar
BORGESSİZ BİR YAZI
başlıktaki borges, arjantinli yazar jorge luis borges değil, blogger borges. yazdığım bir yazının girişinin borges'le başlaması, borgessizliği vaadetmesi, son günlerde futbol bloglarında yaşanan bir tartışmadan kaynaklı. konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler borges'in, stalker'ın ve koala'nın yazdıklarına ve altlarındaki yorumlara bakabilirler. benim derdim, tartışmaya bir "kapışma"ya katılır gibi müdahil olmak, tarafımı belli etmek, kılıcımı keskinleştirmek değil; dillendirilen kimi kavramlar, fikirler üstüne düşüncelerimi dile getirmek. dolayısıyla bu yazı "borgessiz" olacak, kimseden bahsetmeyecek, kişiselleşmeyecek.
"sırf sen derdini anlatacaksın diye üç garip adamın yazısını, onlardan da garip bir araba dolusu adamın yorumlarını okuyamam şimdi" diyenler için tartışmanın blogların ticarileşmesi, anaakımlaşması, böylece amatör ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olması ve kimi bloggerların internetteki yazma faaliyetlerini anaakım medyaya sıçrama tahtası olarak algılaması ekseninde döndüğünü söyleyebilirim.
insan neden blog yazar? bu soruya tek bir yanıt vermenin olanaklı olduğunu düşünmüyorum. kimisi normal hayatta dillendiremediği görüşlerini bir şekilde başkalarıyla paylaşmak isterken, bir diğeri yazma eyleminin kendisinden hoşlanıyor olabilir. "her konuyu ben bilirim" de yazmanın motivasyonu olabilir, başka insanlarla düşünsel iletişime geçme arzusu da. tabii bloggerlığı yazarlık, gazetecilik vs. kariyerine atılan ilk adım olarak kavramak, blogla "ünlü" olmak için taktiksel bir ilişki kurmak da mümkün.
los lunes al sol'ün doğumu benim yazmaktan hoşlanmama, özellikle de günlük hayatımda neredeyse sadece almanca konuşmam ve yazmam nedeniyle türkçe yazma gereksinimi tatmin etme arzuma dayanıyor. birileri yazdığım şeyleri okumaktan haz aldığı sürece de - büyük olasılıkla - yayın hayatını sürdürecek. (tabii hoşunuza gittiği için okuduğunuzu varsayıyorum, bir diğer açıklamaysa mazoşizm olabilir...)
kısacası blog yazmaya başladığımızda neden, ne hakkında, nasıl ya da hangi amaçla yazdığımız hakkında ant içmiyor, bir sözleşmeye imza atmıyoruz. dolayısıyla kimseye "bloggerlık etiği"ne, "amatör ruh"a ihanet etmiş muamelesi yapmanın bir anlamı yok.
kuşkusuz yazma faaliyetinin profesyonelleşmesi, yazarla yazı arasındaki ilişkide ciddi dönüşümlere yol açacaktır. ne bileyim, yıldırım türker ya da engin ardıç okur kitlesini kaybetmeye başladığında kariyer, geçim korkuları nasıl kaçınılmazsa, bu korkuların yazma faaliyetlerini daimi olarak - belirli ölçüler dahilinde - belirlemesi de kaçınılmazdır. bugün bu yazıdan iğrenip los lunes al sol'ü okumayı bırakırsanız benim çok da umrumda olmaz açıkçası. çünkü bir şeyler yazıp internette yayınlamaktan haz dışında hiçbir çıkarım yok. bunun da ötesinde, hiçbir şey kazanmadığımdan kaybedecek bir şeyim de yok.
bu durum tabii insanın kendisini nasıl algıladığıyla da bağlantılı. yazdıklarımı okuyan insanların hayatına "anlam" kattığım yanılsamasına kapılır, blogum üstünden düşünsel bir devrim yapma hülyasına kendimi kaptırırsam kaybedecek bir şeyim olduğuna, işin daha da kötü - ya da belki gülünç olan tarafı - beni artık okuyamayacak olan insanların da bir şeyler kaybedeceğine inanmaya başlayabilirim.
ki blogosferin kendi içinde "ünlü"lerini yaratmış olması, birkaç insanın blogları üstünden tanınıp anaakım medyada köşe sahibi olması ya da kitap yazma teklifleri alması - tahmin ediyorum - blog yazan birçok insanda "umut fakirin ekmeği" etkisi yarattı. bir nevi blogosferde - "ikinci lig"de - başarılı olanların anaakım medyaya - "birinci lig"e - yükselme, internette dolanan birkaç on bin sanal kişiliğin ötesinde bir ün elde etme şansına kavuşacağı vaadi artık her yerde.
öncelikle okunma arzusuyla hiçbir sorunum olmadığını belirteyim. öyle bir arzum olmasa internette değil, evde deftere yazardım. ancak "ne yazarsam daha çok okunurum?" sorusunun mutlak egemenliğiyle bir sorunum var. los lunes al sol bir pazar yeri değil ve ben kendimi ya da yazdıklarımı pazarlamak için burada değilim.
anaakım medyada hiç çalışmadım. ama geçmişte anarşist bir gazete ("özgür hayat") çıkarma deneyimim olduğundan ve eşimin dostumun profesyonel olarak gazetecilik yapmasından hareketle gazetecilikten çok da uzak bir yaşamım olmadı. bunun yanında bir dönem çevirmenlik yaparak geçindiğimden kaleminden geçinmenin nasıl bir şey olduğunu da biliyorum. gazetecilik yapan kimsenin kırılmasını, üzülmesini istemem, ama profesyonel gazetecinin yazma eylemiyle ilişkisinin, geçimini fuhuştan sağlayan bir insanın seksle ilişkisine benzer olduğunu düşünüyorum. haz yerini gerekliliğe, "ödev"e bırakıyor. yazmak - kalitesi ya da içeriği değil, yazarın algılayışı anlamında - "sanat" olmaktan çıkıyor, teknik bir "iş" haline geliyor. kısacası "hobi"nizden geçinmeye başladığınız anda "hobi" olmaktan çıkacak.
siyasi bir motivasyonla ve para kazanmamış olmamız bir yana, ayakta tutmak için gerektiğinde cebimizden para verdiğimiz bir gazeteyi çıkarmak dahi ciddi ve "yapmayanın bilemeyeceği" sıkıntılar, inanın mazoşist olmayan bir insanın kolay kolay zevk alamayacağı uykusuz geceler anlamına geliyor. burada örneğin "canım istemedi" diye referandum hakkında hiçbir şey yazmadım. özgür hayat'ı çıkarırken söz verilen filistin-israil yazısının gelmemesi, benim gece dörtte oturup "muhteşem" olmasa da, gazetenin genel kalitesini düşürmeyecek bir makaleyi kıçımdan uydurmam anlamına geliyordu, ki sabah baskıya yetişebilsin.
gazetecilik yapmak gibi bir arzum olsaydı - ki parasız kaldığım birçok zaman almanya muhabirliği yapabilir miyim diye düşünmedim değil - bunu blog üstünden kovalamak herhalde en son başvuracağım yöntem olurdu. aile dostlarından siyasi tanıdıklara, istanbul erkek lisesi mezunu olmanın - isteseniz de, istemeseniz de - getirdiği "masonik" ilişkilere, "bir yerlere kapağı atmanın" sayısız kanalı mevcut. "bakın bende ne biçim çevre var" demek değil derdim, kimsenin "başarı"sını kıskanacak bir durumum olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
başarı tırnak içinde yukarıda, çünkü tırnağın dışına çıkacak bir başarı da yok ortada şimdilik. zira durum anaakım medyanın blogger'ın önünde diz çökmesi değil, daha çok bir çeşit "alan memnun, satan memnun" ilişkisi. karşılığında para almadan ya da üç otuz paraya yazılan yazılar, ilişkinin bir tarafının kariyer sıçraması umutları açısından katlanılacak bir dönemken, ilişkinin diğer tarafı, yani medya açısından bu umutların sömürülmesinden ibaret. kısacası bir çeşit "stajyerlik" müessesesi iş başında.
gelelim blogların "anarşist"liğine... bu kavramın kullanılmasının kafa karışıklığı yarattığını düşünüyorum. birçok insan, doğrudan siyasi bir tavır, bilinçli bir profesyonellik ya da anaakım medya karşıtlığı olarak algılıyor. sayısız insanın parma'nın yeni transferlerinden, modadan ya da gündelik yaşamın sıradan - ve belki de seviyesiz - bir pencereden izlenmesinden oluşan yazıları, bu anlamda "anarşist" falan değil tabii ki.
blogosferin "anarşist" olan yanı yapısal açıdan demokratikliği. benim gibi teknik özürlü bir insanın bile internette yazmayı becerebilmesi. ve yazdıklarımın sansürlenmeden, piyasa değerine bakılmadan yayınlanması. "yazar"la "okur" arasındaki ayrımın - isterse herkesin yazabilecek olması anlamında - ortadan kalkması. ki bu durum da yalnızca bloglara değil, internetin geneline özgü. iran'da sokakların hareketlendiği dönemde anaakım medyanın yayın boykotunun youtube, twitter vs. üzerinden delinmesi bile bu konuda çok fazla şey anlatıyor.
internetin, dolayısıyla blogların da, yarattığı dönüşüm şu ana kadar yeterince incelenemedi, açıklanamadı. ki kimi gelişmelerin uzun vadedeki sonuçlarını bugünden değerlendirmek pek de olanaklı değil. ancak internetin insanlığın yaşamında en azından matbaanın icadı kadar büyük bir iz bırakacağını söylemek için de kahin olmaya gerek yok.
üç-beş blogger gazeteciliğe, profesyonel yazarlığa adım atsın. ya da birkaç sayfa kıyısına köşesine reklam almaya başlasın. sonuçta "aşırı demokrasi"den rahatsız olanlar yapısal bir çözüm geliştirmeyi başaramadığı sürece bu "anarşistlik" devam edecek. borges köşe yazarlığına başlasa, ben birgün zamansızlıktan blog yazmayı bıraksam da, bunun blogosferin genel karakterine tek başına kayda değer bir etkisi olmayacak.
Etiketler:
blog hakkında,
medya,
yazmak
24 Temmuz 2010 Cumartesi
BLOGLAMA
şubat ortasında başlamışım bu blogu yazmaya, beş ayı biraz geçmiş yani...
bu arada başlangıçta "me, myself and I"dan oluşan okur profilinde de hafiften bir değişiklik olmuş. birilerinin ilgisini çekmiş yazdıklarım demek ki. ilk yazımda blogun hedefinin, günlük yaşamımda artık yer bulamayan türkçe'yi kullanmak ve artık türkiye'de yaşamadığım için kopmakta olan arkadaşlık bağlarımı tazelemek, burası üstünden bir şekilde iletişimi canlı tutmak olarak belirlemişim. birinci hedefe iyi kötü ulaştığımı söyleyebilirim şimdilik. türkçem yavaştan pasını attı ya da atıyor. ama ikinci hedefin yanına bile yaklaşamamışım. geçmişten gelen kaç arkadaşım bu blogu okuyor bilemiyorum. ama blog üstünden karşılıklı bir iletişim kesinlikle söz konusu değil.
bunun yanında los lunes al sol üzerinde diğer okurlarla da karşılıklı iletişim sorunlu. blogosferde en az yorum yapılan blog ödülü için kapışır burası birkaç başka blogla herhalde. okunup da yorum yapılmamasının nedeni ne olabilir peki? üstüne söz söylenemeyecek kadar mükemmel yazmadığıma ya da yorumlarla iletişime geçilmeyecek kadar antipatik olmadığıma, daha doğrusu olsam dahi beni tanımayan bir insan bunu bilemeyeceğine göre, ben de bilmiyorum nedenini. (bu da blogu okuyan insanlara ilk ve son sitemimdir herhalde...)
baştan üstüne yazacağım belirli bir alan belirlememiştim; ama daha çok ırkçılık, göçmenlik, bunların yanında "yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat" ilkesi doğrultusunda gezi yazıları yazacağımı tahmin ediyordum. bu konular los lunes al sol'de hatırı sayılır bir yer tutsa da, tasarladığımdan daha "serbest" takılmışım.
ilgi ve "uzmanlık" alanım olan siyaset felsefesineyse bilinçli olarak fazla girmedim, zira aklıma eseni yazmak yerine tarihsel materyalizmin eleştirisine ya da liberalizm-demokrasi ilişkisi üstüne yoğunlaşsam "uzman blogu" gibi bir şey olacak, "me, myself and I"ın yerini yalnızca "sen, ben, bizim oğlan" kabilinden boş zamanlarında pierre bourdieu okuyan birkaç "manyak" alacaktı. oysa ben başından beri her insanın diğerlerine anlatacak basit hikayeleri olduğu ve insanların birbirlerini hikayeleri üstünden tanıyıp anlayabileceği fikrinden hareketle yazıyorum. büyük bir değişiklik olmazsa da bu şekilde devam edeceğim.
çoğu şey aynı kalacak anlayacağınız. ama şimdilik - ufak mı yoksa büyük mü olduğu zamanla ortaya çıkacak - bir değişiklik var: canı istedikçe ya da vakit buldukça bir kişi daha, bazılarınızın flying dutchman blogdan tanıdığı gand (fd'deki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz) eşlik edecek bana.
Etiketler:
blog hakkında,
gand
28 Haziran 2010 Pazartesi
AKLIMA GELENLER - KISA KISA
blog yazmaya karar vermemde mustafa konur'un blogunun etkisi oldu, onu okumadan önce - diğer bloglara karşı önyargılı olduğum ve okumadığımdan olacak - sanki blog sığ bir günlük gibi kullanılacak ya da geyik yapılacak, mainstream görüşlerin tekrarlanmasına hizmet edecek bir alanmış gibi geliyordu. mustafa konur'un blogunu şans eseri okuduktan sonra fikrim değişti.
bloga adını verirken hiç düşünmedim, aslında bir çırpıda isim vermek pek becerebileceğim bir şey değildir, ama los lunes al sol (güneşli pazartesiler) benim için açık ara dünyanın en iyi filmi olduğu için zorlanmadım. (filmi anlatan bir yazı yazacaktım aslında, ama yazıyı gereğinden fazla önemsediğimden üstümde baskı oluştu, yazamadım. bekleyin, çok büyük ihtimalle bu konuda da bir gelişme olacak. o zamana kadar siz de filmi izleyin!)
blog yazmama neden olan birden fazla neden vardı, zaten ilk yazımda da anlatmıştım bunu, ama ağır basan kesinlikle türkçe bir şeyler karalama ihtiyacı oldu, çünkü ailemle haberleşme ve döner alma dışında hiçbir alanda türkçe kullanamıyorum. dolayısıyla türkçem gittikçe köreliyor. biraz biraz okuyarak da gidermeye çalışıyorum bu sorunu, ama yazmanın işlevi daha farklı, zira okuyarak daha çok pasif kelime hafızamı taze tutmuş oluyorum.
hakkında yazmayı düşündüğüm şeylerin bir listesini yapıyorum, şu anda liste inanılmaz uzadı. hepsini yazmam sanırım imkansız. (siz bir de edinmeyi düşündüğüm kitapların listesini görün, hepsini alsam ne zaman okurum bir fikrim yok, onu da geçtim şu andaki ekonomik durumumla sadece o kitapların parasını karşılayabilmek için 10-15 yıl çalışmam gerek.)
profil resmimde kafama tuvalet kağıdı sarılı. elimdeki kitabi - kafamın tuvalet kağıdınana sarılı olmasında oynadığı rol büyük olduğundan - anmadan geçemeyeceğim: paco ignacio taibo II'nin che guevara biyografisi. taibo, che'yi kahramanlaştırmadan, efsane che'yi değil, insan che'yi anlatma iddiasıyla yola çıkmış bu kitabı yazarken. sonuçta elimde tuttuğum yine de bir efsaneydi, ama insani bir efsane.
tuvalet kağıdını kafama saransa ben kendim değilim. kitabı aralıksız okuma arzum, kendisiyle hiç ilgilenmemem, nadiren ağzımı açtığımda söylediklerimin ya che ya da taibo hakkında bilgiler ve yorumlarla sınırlı olması ve ısrarla - daha önceden birlikte gideceğimize söz verdiğim - konsere gitmeyi reddetmem sonucunda cinnet geçiren sevgilim sarmaladı kafamı tuvalet kağıdıyla. amacı, rahatsız olup kitabı bir kenara bırakmam, bu sayede ortaya çıkan iletişim aralığında beni konsere gitmeye ikna etmekti. ve benim kararlı direnişim sonrasında bu anı resmederek tarihe kaydetme gereksinimi duydu.
yazdığım yazılar arasında en çok hoşuma gidenler, aynı zamanda en az okunanlar oldu. nasıl "ben" olduğuma dair, buchenwald ve "geri dönmek" hakkında yazdıklarım belki kuralı bozmayan istisnalar olarak anılabilir. oysa benim yazarken en çok keyif aldığım yazılar, berlin'de bay e'yi ziyaret ettikten sonra kreuzberg ve neukölln izlenimlerim ve bir siyaset felsefesi seminerine katılmak için gittiğim passau'yu anlatan yazımdı... bakın o kadar link de verdim, utanın da okuyun bari...
bir kere "porno" kelimesini "tag" olarak koydum, blog tıklama patlaması yaşadı. reklam aldığı için vs. tıklamalardan çıkar sağlayan bir insanın dağı taşı "porno", "big tits", "liseli kızlar" gibi kelimelerle donatmasının tıklamalar üstünde atom bombası etkisi yaratacağına kanaat getirdim böylece; ama insanın derdi "tıklanmak" değil de okunmak olunca bir anlamı yok tabii... (bir ara pornografi hakkında da yazmak istiyorum, ama bakalım ne zamana kısmetse artık.)
14 Şubat 2010 Pazar
İLK YAZI
insanın ne kadar söyleyecek sözü olursa olsun, ilk neyi söyleyeceğine karar vermesi ne kadar da zor. şu anda karaladığım harflerle bir blog hikâyesi başlamış oluyor; belki uzun bir romanın ilk sayfalarını yazıyorum, belki de iki üç bir şey yazdıktan sonra bir daha dönüp bakmayacağım...
türkçe'yle olan ve geçmişte biriktirdiğim arkadaşlarımla olmayan ilişkim bu blog'un doğuş hikâyesi. belki de bu yüzden türkçe'yle aramdaki - gittikçe silikleşen - bağı ve arkadaşlarımın eşekliğini anlatmak en uygun başlangıç.
istanbul'da doğdum, büyüdüm, başka diller öğrensem de kendimi türkçe ifade ettim, annemle de türkçe konuştum, ilk sevgilimle de. haliyle de "seni seviyorum"la "I love you", "devrim"le "revolution" arasında hep bir fark oldu benim için. buna bir de türkçe'nin benim için hayat karsısında bir silah olması (kendimi bildim bileli çevremde gözle görüp elle tutabildiğim her şeye karşı okudum, yazdım, konuştum.) eklenince anadilimin hayatımda oynadığı - daha doğrusu oynamış olduğu - rol biraz daha açıklığa kavuşuyor.

macar yönetmen istván szabó'nun bir tiyatrocunun kariyeri uğruna vicdanının sesini bastırarak faşizmin suç ortağı olmayı kabullenmesini anlatan mephisto'sunda ana karakter hendrik höfgen'in nazilerin iktidara gelmesinin ardından almanya'yı neden terk etmediği sorusuna verdiği cevap filmi izlediğimde bir daha çıkmamak üzere aklıma kazınmıştı: (aklımda kaldığı sekliyle yazıyorum) "ben tiyatrocuyum, almanca konuşabildiğim sürece sahnede olabilirim, yurtdışındaysa yalnızca bir hiçim." istanbul'da yapacak bir şeyim kalmadığına karar verdiğimde, türkçe'yi terk etmek beni en çok zorlayan, o güne kadar biriktirdiğim her şeyi terk edip gitme kararımı geciktiren düşünce olmuştu. höfgen'in kendi küçük hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu "şeytan”a (nazilere) satışının anlayış gösterilecek hiçbir yanı olmasa da, dille aramdaki bağ anlamında dönemsel bir ruh ikizliği yaşadım kısacası kendisiyle. (işte böylece mephisto hakkında yazmak da farz oldu.)
neyse, hendrik höfgen kaldı, bense gittim sonuçta. ve yıllar geçti, asla unutmayacağınıza söz verdiğiniz sevgilinizin hayalinin gittikçe silinip gitmesi gibi, benim türkçe'yle aramdaki bağ da yaşamımdan çıkmaya başladı. hayatıma istanbul sonrası giren hiçbir şey türkçe olarak girmedi. bir şey hakkında türkçe mi, yoksa almanca mı daha iyi, daha rahat konuşup yazabileceğim o şeyin hayatımın hangi dönemine ait olduğuyla ilişkili artık.
bugün dönüp de hayatımın son yıllarına baktığımda, istanbul'daki ben'in olabileceğine asla inanmayacağı bir şeyin gerçekleştiğini görüyorum: "ich liebe dich" demek benim için - sanırım - "seni seviyorum"dan daha fazla şey ifade etmeye başladı. ve ben türkçe iki haftada bir annem-babamla telefonda konuşup, haftada bir döner ısmarlayıp, almanca postyapısalcılık, küreselleşme ya da hegel hakkında konuşup yazıyorum. iste bu blog "kader"e isyan ve eski sevgiliyi anmak için hayatıma kattığım bir yenilik.

blog yazmaya karar vermemin bir diğer nedeni - yukarıda da yazdığım gibi - arkadaşlarımın eşekliği. (tabii, bir insan "bütün arkadaşlarım eşek" diyorsa bu olsa olsa kendi eşekliğine işaret ediyordur.) yıllarca birlikte yediğim içtiğim, sayısız boktan duruma birlikte girip çıktığım arkadaşlarımla aramdaki ilişki aramızdaki 2500 kilometrenin kurbanı oldu. artık ne benim aklıma geliyor onları aramak, ne de onlar bir dertleri olduğunda benimle konuşma ihtiyacı duyuyor. kendimi önceleri ilişkiyi sürdürmeye çalışan taraf olarak kısmen aklayıp, suçun çoğunu onlara havale etmek kolayıma geliyor herhalde, ama o kadar mektup yazdık be kardeşim, bir hayvan da cevap yazsın...
budur yani bu blog'un hikayesi, biraz türkçe yazıp, biraz da bizim eşeklere yazdıklarımı okutturmak. fazlası da yanıma kar kalır artık...
türkçe'yle olan ve geçmişte biriktirdiğim arkadaşlarımla olmayan ilişkim bu blog'un doğuş hikâyesi. belki de bu yüzden türkçe'yle aramdaki - gittikçe silikleşen - bağı ve arkadaşlarımın eşekliğini anlatmak en uygun başlangıç.
istanbul'da doğdum, büyüdüm, başka diller öğrensem de kendimi türkçe ifade ettim, annemle de türkçe konuştum, ilk sevgilimle de. haliyle de "seni seviyorum"la "I love you", "devrim"le "revolution" arasında hep bir fark oldu benim için. buna bir de türkçe'nin benim için hayat karsısında bir silah olması (kendimi bildim bileli çevremde gözle görüp elle tutabildiğim her şeye karşı okudum, yazdım, konuştum.) eklenince anadilimin hayatımda oynadığı - daha doğrusu oynamış olduğu - rol biraz daha açıklığa kavuşuyor.
macar yönetmen istván szabó'nun bir tiyatrocunun kariyeri uğruna vicdanının sesini bastırarak faşizmin suç ortağı olmayı kabullenmesini anlatan mephisto'sunda ana karakter hendrik höfgen'in nazilerin iktidara gelmesinin ardından almanya'yı neden terk etmediği sorusuna verdiği cevap filmi izlediğimde bir daha çıkmamak üzere aklıma kazınmıştı: (aklımda kaldığı sekliyle yazıyorum) "ben tiyatrocuyum, almanca konuşabildiğim sürece sahnede olabilirim, yurtdışındaysa yalnızca bir hiçim." istanbul'da yapacak bir şeyim kalmadığına karar verdiğimde, türkçe'yi terk etmek beni en çok zorlayan, o güne kadar biriktirdiğim her şeyi terk edip gitme kararımı geciktiren düşünce olmuştu. höfgen'in kendi küçük hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu "şeytan”a (nazilere) satışının anlayış gösterilecek hiçbir yanı olmasa da, dille aramdaki bağ anlamında dönemsel bir ruh ikizliği yaşadım kısacası kendisiyle. (işte böylece mephisto hakkında yazmak da farz oldu.)
neyse, hendrik höfgen kaldı, bense gittim sonuçta. ve yıllar geçti, asla unutmayacağınıza söz verdiğiniz sevgilinizin hayalinin gittikçe silinip gitmesi gibi, benim türkçe'yle aramdaki bağ da yaşamımdan çıkmaya başladı. hayatıma istanbul sonrası giren hiçbir şey türkçe olarak girmedi. bir şey hakkında türkçe mi, yoksa almanca mı daha iyi, daha rahat konuşup yazabileceğim o şeyin hayatımın hangi dönemine ait olduğuyla ilişkili artık.
bugün dönüp de hayatımın son yıllarına baktığımda, istanbul'daki ben'in olabileceğine asla inanmayacağı bir şeyin gerçekleştiğini görüyorum: "ich liebe dich" demek benim için - sanırım - "seni seviyorum"dan daha fazla şey ifade etmeye başladı. ve ben türkçe iki haftada bir annem-babamla telefonda konuşup, haftada bir döner ısmarlayıp, almanca postyapısalcılık, küreselleşme ya da hegel hakkında konuşup yazıyorum. iste bu blog "kader"e isyan ve eski sevgiliyi anmak için hayatıma kattığım bir yenilik.
blog yazmaya karar vermemin bir diğer nedeni - yukarıda da yazdığım gibi - arkadaşlarımın eşekliği. (tabii, bir insan "bütün arkadaşlarım eşek" diyorsa bu olsa olsa kendi eşekliğine işaret ediyordur.) yıllarca birlikte yediğim içtiğim, sayısız boktan duruma birlikte girip çıktığım arkadaşlarımla aramdaki ilişki aramızdaki 2500 kilometrenin kurbanı oldu. artık ne benim aklıma geliyor onları aramak, ne de onlar bir dertleri olduğunda benimle konuşma ihtiyacı duyuyor. kendimi önceleri ilişkiyi sürdürmeye çalışan taraf olarak kısmen aklayıp, suçun çoğunu onlara havale etmek kolayıma geliyor herhalde, ama o kadar mektup yazdık be kardeşim, bir hayvan da cevap yazsın...
budur yani bu blog'un hikayesi, biraz türkçe yazıp, biraz da bizim eşeklere yazdıklarımı okutturmak. fazlası da yanıma kar kalır artık...
Etiketler:
anadil,
arkadaşlık,
blog hakkında,
dil,
gitmek,
istanbul,
mephisto,
türkçe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)