anti-kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anti-kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2012 Cumartesi

SAFLARI SIKLAŞTIRIN! AMAN SAFLAR KAÇMASIN!


iki arada bir derede kalmak. taraf olmayan bertaraf olsun. taraf olup olmamak konusunda türkçe'de başka söz bilmiyorum ya da en azından şu anda aklıma gelmiyor. taraf olmak derken, takım tutar gibi - ki onun da en makbulü "ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik"tir - taraf olmaktan bahsediyorum. incelemeden, meselenin özüne fazla kafa yormadan, akla karanın arasında başka tonların da olduğunu düşünmeden taraf tutmak en sevdiğimiz iş. "delikanlılığın" şanından.

aksine bir meseleye daha geniş bir pencereden bakmaya, ayrıntılarla, gri tonlarıyla uğraşmaya kalkan, "ölmeye, ölmeye, ölmeye" gelmeden önce "ölmeye değer mi acaba?" diye sorma gafletinde bulunan, "tehlikeli sular"a yelken açmış oluyor. "Uzlaşmaz" iki cephenin (uzlaşmaz tırnak içinde, çünkü yarın bir gün hesapları döner, öyle bir uzlaşırlar ki, ağzınız açık kalır), birbirlerine olan siniri, hırsı, nefreti; ne bir cepheye ne de ötekine koşulsuz eklemlenenlere olanın yanında hafif kalır. Zira cepheleşmeyi, kendini ağırlıklı olarak, hatta yalnızca düşmanı üstünden var etmeyi seçenler, varoluşlarıyla birbirlerini yeniden yaratırlar: yetmez ama evetçilerin en basit, yüzeysel analiz karşısında bile tuzla buz olacak önermeleri, "akp faşizmi" karşıtlarının içi boş propagandif klişelerini yaratırken; ötekilerin muhafazakarlığı, berikilerin "cin fikirliliğinin" sağlamasıdır. galatasaraylılar'ın şike olduğundan emin olması ile fenerbahçeliler'in bir haksızlığa kurban gittiklerine inanmaları aynı nedendendir: aslında ne bir şeyden emindirler ne de inanırlar. önceden seçilmiş taraflar adına; kendilerini emin olmak, inanmak zorunda hissederler. çoğunlukla da -mış gibi yaparlar. ait olunan taraflar (ki bu bağlamda "ait olmak" kavramı kilit önemde), analizlerinin sonucu değil, çıkış noktasıdır. dolayısıyla, aralarındaki zeki insanlar kendi içinde oldukça tutarlı söylemler geliştirdiklerinde dahi, teorilerinin tutarsız olması, iç çelişkileri nedeniyle çökmesi kaçınılmazdır. (ama taraf olmak her şeyden önemli olduğunda, bu da büyük bir sorun olmaktan çıkar, çökmemiş gibi yapılır, olur biter.) kaygan zemin üstüne inşa ettiğiniz binanın ne kadar sağlam olduğu, nihayetinde ikincil önemdedir. (ki bu analoji çok da doğru değil; bir zemin-bina ilişkisinden öte, çıkış noktasındaki taraf aynı zamanda yapı malzemesinin içine de karışmak zorunda.)

akp'nin bir demokratikleşme umudu mu, yoksa yeni bir faşizmin müteahiti mi olduğu tartışmaları sonucunda; solun büyük bölümü, bırakın birbiriyle dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, aynı meyhanede ayrı ayrı masalarda rakı bile içemeyecek, yolda karşılaştığında birbirine selam bile veremeyecek hale geldi. ancak bu bölünme, ayrışma; iki tarafın da en büyük değeri taraf olmaya atfetmede ve dünyayı (gerçekten ve kökten değiştirmek için) gerçekten ve kökten analiz etme konusunda tembellikte birbirlerinden hiç de ayrılmadığı, aksine buluştuğu gerçeğini değiştirmiyor. reaktif siyaset yürütme kolaycılığı, iki tarafı da "yeni"lerle uğraşmak zorunda bırakırken; türkiye'de devletin akp iktidarında da, öncesinde de kapitalizmin bekçiliğini otoriter bir biçimde yaptığı, kürt düşmanlığı konusunda değişen hiçbir şeyin olmadığı, (toplumsal sınıflar konusunda kafası karışık olanları üzmeyecek bir ifade seçecek olursak) "sokaktaki adam"ın hayatının akpli ya da akpsiz boktan olduğu ile ilgilenmemelerine yol açtı, açıyor.

"taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde yaşanan cepheleşme, türkiye'deki "gündem siyaseti" ile sınırlı kalmadı, libya ve suriye'de deplasmana çıkıldı. antikapitalist olmadan antiemperyalist olunamayacağını belki kağıt üstünde kabul edecek çevreler, bu sözün içeriğini gerçek hayata uyarlama yetisinden yoksun. (eksik olan ya zeka ya da samimiyet - hangisi daha kötü karar veremedim.) resimli sözlüklerde "diktatör" kavramının karşısında yerini alabilecek şahsiyetleri, antiemperyalizm ve - ne anlama geldiği belirsiz - "halkçılık" konularında bon pour l'orient ilan etmekten kaçınmadılar. her yin'in bir yang'ı olması gerektiği gibi, bu tavrın karşısında da bir "diktatörler devriliyor, araplar demokratikleşiyor" saçmalığı konumlandı. oysa, (kendin için beğenmeyeceğin, istemeyeceğin şeyi "araplar" için onaylamanın ırkçılığı bir yana,) diktatörlüktense (kapitalizmin iyi gün yönetimi olarak değil, gerçek bir) demokrasinin yeğ olduğunu bilenlerin, on binlerce kilometre öteden komuta edilen "demokrasi"lerin asla demokratik olamayacağını da bilmeleri gerekir. (eksik olanın zeka mı, yoksa samimiyet mi olduğuna karar vermek yine size düşüyor.)

ırak'ta saddam hüseyin'i desteklemeden, afganistan'da taliban'ı, el kaide'yi antiemperyalist halk kahramanı ilan etmeden savaşa karşı çıkmayı pekala da başarmıştık. ve yanlış hatırlamıyorsam, bunu yaparken zorunlu olarak "demokrasi düşmanı" ilan edilmemiştik. peki o zaman bugün libya'daki nato bombardımanlarına, suriye'ye yapılması hala muhtemel olan bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmak için neden esad'ın, kaddafi'nin tarafında yer almamız gerekiyor? ya da kaddafi'nin, esad'ın aşağılık diktatörler olduğu gerçeği, karşıt güçlerin "iyi çocuklar" olduğuna inanmamız için neden yeterli olsun? bu soruların tamamına cevap veren, vermek isteyen yok. çünkü bu ve benzeri soruların tamamını - samimi bir biçimde - yanıtlamaya kalktığınızda cephelerde ilk çatlaklar belirecek. hoş, sonuçta söz konusu ülkelerde yaşayan insanların kaderi ile gerçekten ilgilenen de yok; bu tartışmada ne on milyonlarca insanın ne de başlarına gelenlerin, türkiye'deki tarafların kendini başka coğrafyalara yansıtmasına hizmet etmekten başka bir işlevleri var.

taraf olmayan bertaraf olsun. peki, tamam, ben - size kalırsa - bertaraf olmaya hazırım. kendini fil sananların tepişmesinde, iki tarafın da en çok ezmek isteyeceklerinin benim gibiler olacağını biliyorum. maksat, kafalar karışmasın, saflar sıkılaşsın (bu cümlede saf çift anlamlı). siz tepişe durun, hanginizin kazandığının benim için (ve aslında kendinizden başka kimse için) bir önemi yok. sonuçta ya kapitalizm (ve tüm sınıflı toplumlar) karşısında eleştirel düşünce kazanacak ve yeni bir dünyaya yelken açacağız ya da aynı boktan filmi izlemeye devam edeceğiz.

6 Ocak 2012 Cuma

HARE KRİŞNA, HARE HARE...


geçtiğimiz noelin ilk günü budapeşte'de bedava sıcak yemek dağıtan hare krişna tarikatının standının önünde yüz metrelerce uzanan kuyruk. iyi ki din hürriyeti geldi de, "özgür dünya"ya eklenmesinin yirmi yıl ardından macaristan'da, insanların karnını doyuracak tarikatlar var. özgürlük böyle bir şey olsa gerek...

16 Eylül 2011 Cuma

EMRİNİZE AMADEYİM PAŞAM


uluslararası istanbul bienali 2007 yılından beri koç holding’in sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. hatırlayacağınız gibi geçen seneki 11. istanbul bienali bertolt brecht’in “üç kuruşluk opera” adlı eserinden yola çıkmış ve koç hanedanlığı, türkiye’de yaşayan sanatçılara, “insan neyle yaşar?” sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. sermayenin brecht’i şevkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta “istanbul beğenal, direnal ve alternatif platform” yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.

şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti istanbul’da 12 eylül’ün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. herkes yerlerini alsın! sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine koç holding gururla sunacak: “isimsiz.”

açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. adı konsun bu işin artık. okunsun ve hatırlansın. kültür sanat hamisi babacan sermaye türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu.

koç holding’in kurucusu ve sahibi vehbi koç’un 3 ekim 1980’de kenan evren’e yolladığı mektuptur:

“yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. dİsk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. komünist parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. emrinize amadeyim. “
bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.

on yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? 90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle işbirliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?

unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. ama biz o isimleri hiç unutmadık. ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden kazıyınız. göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.

15 eylül 2011, kamusal sanat laboratuarı

26 Haziran 2011 Pazar

OTOMOBİL ÇAĞI


eric hobsbawm, 1789 fransız devrimi'yle 1848 alman devrimi arasındaki zamanı anlatan devrim çağı adlı kitabında, "tarımın ve metalurjinin, yazının, kentin ve devletin icadından bu yana insanlık tarihindeki en büyük dönüşümün yaşandığı dönem" olarak tanımladığı çağın beraberinde getirdikleri hakkında bir fikir vermek için  - toplumun ekonomik örgütlenmesine dair olan - "sanayi", "sanayici", "fabrika", "orta sınıf", "işçi sınıfı", "aristokrasi", "proletarya" - (her ne kadar siyasetle ekonomi arasında net ayrım çizgileri çekmek zor olsa da) daha çok siyasi anlamlar taşıyan - "muhafazakar", "liberal", "sosyalizm"; bugün yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş "bilim insanı", "mühendis", "ekonomik kriz", "istatistik", "sosyoloji" (ve daha birçok modern bilim dalı), "gazetecilik" ve "ideoloji" gibi kavramların doğumunun yanında "demiryolu" ve "tren"in bu dönemde ortaya çıkmasını da örnek gösterir.


gerçekten de söz konusu dönem, bir "demiryolu çağı"dır. demiryolu öncesi dönemde at arabasıyla yolculuk, pahalı olması açısından yalnızca ayrıcalıklı kesimin kullanımına açık olması bir yana, yavaştır ve - demiryolu taşımacılığının aksine - büyük çapta mal ve hammaddenin bir yerden bir yere götürülmesine olanak vermez. trenin doğuşu ve yayılması, hem endüstriyel kapitalizmin, hem de modern devletin doğuşuna ve yayılmasına eşlik etmiş, olanak vermiştir. 1760 yılında londra'dan glasgow'a gitmek 12 gün sürerken, 1800 yılında bu süre 62 saate inmiştir. bunun yanında, demiryollarının yaygınlaşmasının, mal ve hammadde taşımacılığının kolaylaşması, ucuzlaması ve hızlanmasıyla ekonominin "küreselleşmesi", mektubun yaygınlaşmasıyla şehirlerarası iletişimin artması vs. demiryolunun birçok belirleyici etkisi oldu. (hobsbawm, konuya derinlemesine eğiliyor, devrim çağı'nı ısrarla tavsiye ederim.)

kapitalist toplumun karakterinde benzer bir dönüşüm, otomobille birlikte gerçekleşti. tren, gemi gibi kitle taşıma araçlarının aksine, kişinin "sürüden ayrılarak" kendi yönünü kendinin tayin etmesine izin vermesiyle "bireyselleşme"ye yaptığı vurguyla, sınıf bilincinin yerine atomize "birey" bilincinin geçmesine etki etmiş, kapitalist ekonomiyle tencere-kapak ilişkisi kuran bu bilincin ortaya çıkışını sembolize etmiş olması bir yana; otomobil endüstrisi, otomobilin seri üretiminin başlamasıyla beraber merkez ülkelerin ekonomisinin motoru haline gelmiştir. (otomobil endüstrisinin kapitalizmin (yeni bir üretim döngüsünün başlangıcı) ve işçi sınıfının mücadelesinin gelişimde oynadığı rol için, bkz: beverly silver, emeğin gücü.)


"demiryolu çağı", 19. yüzyılda kapitalist dünya pazarına egemen olan ülkelerde aşağı yukarı eşzamanlı olarak başlamıştı. endüstriyelleşme hamlesini ilk olarak gerçekleştiren üç ülkede, büyük britanya, abd ve almanya'da, demiryollarının temelleri aynı on yıl içinde atıldı: büyük britanya'da 1825 (stockton-darlington), amerika birleşik devletleri'nde 1829 (baltimore-elicott mills), almanya'da 1835 (nürnberg-fürth). bu ülkelerde demiryollarının yayılması da büyük ölçüde eşzamanlı olarak gerçekleşti: demiryolu ağı, abd'de 1840 yılında 49 bin kilometreden 1900 yılında 311 bin kilometreye; avrupa'daysa 1860 yılında 52 bin kilometreden 1900 yılında 284 bin kilometreye ulaşmıştı.


20. yüzyılın başlangıcından itibaren yavaş yavaş demiryolunun yerini alan ulaşım/taşımacılık teknolojisinin, otomobilin, gelişimiyse oldukça farklı oldu. başını petrol şirketi standard oil'le john rockefeller ve dünyanın ilk otomotiv devi ford motor company'yle henry ford'un çektiği yeni bir sermaye fraksiyonunun güçlenmesiyle "petrol ve otomobil çağı" başlamış oldu. petrolün ulaşım/taşımacılık sektöründe bir numaralı yakıt haline gelmesi, amerika birleşik devletleri'nin kapitalist dünyanın en büyük gücü haline gelmesiyle eşzamanlı olarak gerçekleşti. (burada abd'nin gücünün petrolün piyasayı ele geçirmesinin mi, yoksa petrolün piyasayı ele geçirmesinin abd'nin gücünün mü kaynağı olduğunu sormak, bizi bir çeşit "yumurta-tavuk" çıkmazına sokacağından anlamsız.) abd'de 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen "otomobil devrimi"nin batı avrupa'ya ulaşması yüzyılın ortalarını buldu. ve şu anda, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, doğu avrupa ve rusya'da egemenliğini ilan etmekle meşgul, yirmi-otuz yıl içinde - çin ve hindistan başta olmak üzere - dünyanın geri kalanının otomobil mülkiyetinin/kullanımının yaygınlığı ve endüstrisinin ekonomide oynadığı rol açısından merkez ülkeleri yakalaması bekleniyor.


otomobilin dünya çapında yaygınlaşmasının (ve nihayetinde koşulsuz egemenliğini kabul ettirmesinin) yüz yıldan uzun bir zaman dilimine yayılması, bu ulaşım/taşımacılık teknolojisinin - özellikle doğa katliamı açısından - olumsuz sonuçlarının büyük ölçüde gözardı edilmesini kolaylaştırdı.


1908 yılının ekim ayında ford, seri üretim için ilk prototipini ("t-model") geliştirdi ve seri üretim aynı yıl içinde başladı. aynı model, 1913 yılından itibaren - yeni bir üretim rejimine adını veren "ford"izm'in teknolojik ayağı - akarbantta üretilen ilk otomobil oldu. (ford, akarbant fikrini chicago'daki mezbahalardan almıştı. domuz ve sığır yerine otomobil parçaları, kendilerine verilen mekanize görevi yerine getiren işçilerin önünden "akarak" geçiyordu.) general motors ve chrysler gibi diğer otomobil üreticileri, akarbantın yanında fordizm'in diğer iki belirleyici özelliğini de ford'dan devraldılar: kitlesel tüketim için otomobil üretimi (ki bu kitleye kısa bir süre sonra fabrikanın kendi işçileri de dahil olacak, "tatmin edici" ücret politikası böylece maaşın otomobil için geri ödenmesiyle dengelenecekti.) ve işin sürekli yinelenen, mümkün olduğunca küçük parçalara ayrılmış bir süreç olarak örgütlenmesi anlamına gelen taylorizm


ford'un başını çektiği bu gelişme, gerçekten de gerek üretim, gerekse ulaşım/taşımacılık ilişkileri ve enerji sektörü açısından kökten bir değişim anlamına geliyordu. 1920 yılına gelindiğinde abd'de 20 milyon otomobil trafikteydi. bu, 1000 kişiye 190 otomobil düşmesi anlamına geliyordu. otomobilin kapitalist batı avrupa'da benzer derecede yaygınlaşması, ancak 50 yıl sonra, 1960'ların sonlarında gerçekleşti. otomobilin yalnızca kullanımının yaygınlığı değil, üretimi açısından da abd on yıllarca tartışmasız olarak pazara egemendi: 1960 yılında dünyada varolan otomobillerin yüzde 70'i abd şirketlerinin (ya da gm/opel, ford europe ve simca-chrysler gibi avrupa'daki ayaklarının) üretimiydi. 


abd, kapitalist dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini, dolar'ın tahtının sallanmasıyla ve ekonomisinin üretkenliğindeki düşüşle büyük ölçüde kaybetmeye başlamış olsa da, otomobilin yaygınlığı açısından halen 1000 kişiye 780 otomobille dünya çapında birinci sırada. (hatta kişi başına birden fazla otomobilin düştüğü amerikan şehirleri mevcut.) avrupa birliği'ndeyse ilk olarak 2008 yılında iki kişiye bir otomobil sınırı aşıldı. ancak avrupa ülkeleri arasında da kayda değer farklar var: lüksemburg, 1000 kişiye 661 otomobille başı çekerken, hemen arkasında 1000 kişiye 597 otomobille italya yeralıyor. (almanya 566/1000, isviçre 519/1000, avusturya 506/1000, slovakya 247/1000, bulgaristan 230/1000 - rakamlar 2008 yılına ait.)


rusya'daysa 1000 kişiye ancak 174 otomobil düşüyor. ukrayna ve beyaz rusya gibi görece gelişmiş eski sovyet cumhuriyetlerinde de otomobilin yaygınlığı rusya'ya yakın. bugün avrupa birliği üyesi olan eski doğu bloku ülkelerinde otomobilin geçtiğimiz on yılda hızla yaygınlaşmış olmasıyla başlamış olan "batıdan doğuya" yayılma hareketi, otomobil endüstrisinin orta vadedeki stratejisini ortaya koyuyor. orta vadede slovakya, bulgaristan, rusya, ukrayna, beyaz rusya gibi doğu avrupa ülkelerinin batı avrupa, batı avrupa'nınsa abd standartlarına yaklaşması, iştah kabartıcı bir pazar kuşkusuz. ancak, bu gelişmenin, avrupa'da trafikten kaynaklanan zararlı madde emisyonlarına bağlı hava kirliliğini ikiye katlayacağı öngörülüyor.


otomobilin dünya çapında yaygınlık kazanması, avrupa'dakinden çok daha büyük bir gecikmeye tabi: dünya nüfusunun büyük bir bölümünün hayatında otomobil halen kayda değer bir rol oynamıyor. mal taşımacılığının önemli bir kısmı, günümüzde halen kamyonlar aracılığıyla değil, yürüyerek, bisikletle, gemi ve demiryolu aracılığıyla gerçekleşiyor. kuzey amerika, batı ve orta avrupa, avustralya ve japonya'da dünya nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 17'si yaşarken, varolan otomobillerin yüzde 70'i bu bölgelerde.


avrupa birliği içinde otomobilin en az yaygın olduğu bulgaristan dahi dünyanın başka bölgeleriyle karşılaştırıldığında bir "otomobil toplumu": bulgaristan'da 1000 kişiye 230 otomobil düşerken, çin ve hindistan'da bu oran 11/1000 ve 10/1000 (sayılar 2005 yılına ait). almanya'nın dört büyük eyaleti bayern, baden-württemberg, sachsen ve nordrhein-westfalen'deki otomobil sayısı, dünya nüfusunun yaklaşık üçte birine ev sahipliği yapan çin ve hindistan'daki otomobillerin toplamından fazla.


bu alanda yalnızca çin ve hindistan'ın bulgaristan'ı yakalaması, 600 milyon otomobilin daha trafiğe çıkması anlamına geliyor ki, bu da şu anda dünyada varolan bütün otomobillerin sayısına eşit. otomobil ve petrol devlerinin uzun vadeli planlarını hayata geçirmeleri, trafikten kaynaklı hava kirliliğinin ve trafik kazalarında hayatını kaybeden insanların ikiye katlanması anlamına gelmesi açısından bile, "dünyanın sonu"nu 2012 değilse de, birkaç on yıl gecikmeyle getirebilecek korkunçlukta bir senaryo.


endüstrinin devleri, reklam kampanyalarını "bireysel özgürlük" sloganlarıyla süsleyedursun, "otomobil toplumu"nun en kolay ölçülebilir sonucu kitlesel ölüm ve yaralanma oldu. ilk otomobilin satıldığı günden bu yana 35 milyon insan trafik kazalarında hayatını kaybetti. yalnızca 2005 yılında dünya çapında 1 milyon insan trafik kazalarında öldü, 35 milyon yaralandı ve 5 milyon insan ağır yaralanarak kalıcı sakatlıklarla hayatını sürdürmek durumunda. 2030'ta ölenlerin sayısının yıllık 2, yaralananlarınsa 70 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. dünya sağlık örgütü who, trafik kazasında ölme ve yaralanma olasılıklarının 25 yıl içinde dünya çapında insan sağlığını tehdit eden bir numaralı unsura dönüşeceğini öngörüyor.


bu insanlar, "hareket özgürlüğü"nün değil, kapitalizmin ulaşımı kara çevirme dinamiğinin kurbanları...

12 Kasım 2010 Cuma

DOĞMAMIŞ ÇOCUKLARA MASAL

almanya'da hükümetin kararlaştırdığı kemer sıkma paketine karşı yarın nürnberg'de bir yürüyüş düzenlenecek. aşağıdaki metin, çeşitli otonom gruplardan ve alman komünist partisi'nden oluşan anti-kapitalist blok'un yürüyüşe çağrı bildirisi. bugün içinde bulunduğumuz durumu ve herşeyin nasıl daha iyiye gidebileceğini, insanların özgür ve kardeşçe yaşadığı bir gelecekte doğmuş çocuklara masal olarak anlatma yolunu seçtiklerinden metin hoşuma gitti ve türkçe'ye çevirerek blogda yayınlamaya karar verdim. umarım sizin de hoşunuza gider...

I.



bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kambur zaman içinde insanlar yine büyük şirketlerin ve patronlarının yarattığı bir krizi yaşıyorlarmış. o zamanlar büyük tiranlar dünyayı yönetirmiş. tiranların hizmetkarlarına siyasetçi, polis, asker ve hukukçu adı verilirmiş. bu hizmetkarlar, hep birlikte insanların çoğunluğunu, fabrikaları ve diğer üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çıkarlarına hizmet etmeye ikna ederlermiş. umutsuzluk ve ne yapacağını bilememe hali insanlara hakimmiş. herkes, yıllardır süregelen işsizlikten, güvencesiz ve sefil çalışma koşullarından ve artan fiyatlardan mahvolmuş ve umutsuzluğa kapılmış haldeymiş. gündemde eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik mücadeleleri varmış. bir zamanlar işçiler tarafından, işçiler için kurulan örgütler, uzun zaman önce o zamanlar egemen olan kapitalizmin herşeyi kapsayan sistemi tarafından yutulmuş. insanların kafalarına ve kalplerine korku ve umutsuzluk egemenmiş, çünkü kaderleri kar peşinde koşan acımasızların merhametine ve keyfiyetine bağlıymış. yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorundalarmış, ve toplumsal zenginlikleri yaratanlar onlar olmalarına rağmen, kapitalistler neredeyse herşeye el koyarmış. iş güçlerini satacak alıcı bulamayanlar, tıpkı pazara tüketici olarak katılacak kadar parası olmayan herkes gibi egemenlerin gözünde lüzumsuz insanlarmış.

birçok insan umutsuzluktan egemenlerle birlik olmuş, kimisi doğruyu yaptığına inanarak, kimisi de yaptığından vicdan azabı çekerek. kendilerini emre amade iş makinaları olarak sunarak, egemenlerin gözüne girmeyi umut ediyorlarmış. iktidardakiler, önceleri cömert gözükmüşler ve kendilerine biat edenlere sadaka dağıtmışlar. dünyanın daha yoksul yörelerinde "lüzumsuzlar" ölüme terkedilirken, metropollerdeki zenginler birkaç parça kırıntının sofralarından aşağıya düşmesine izin vermişler. ve birçok insan kendi ürettikleri zenginliğin küçük bir bölümünü alabilmekten mesutmuş. ne var ki, o zamanlar direnmeye cesaret eden herkes acımasızca kovuşturmaya uğruyormuş.

işte böylece bağımlılığın ve ezmenin, ezilmenin olmadığı adil bir dünyaya olan inanç zamanla insanların kafalarından ve kalplerinden silinmiş. o zamanın eğitim fabrikaları, eleştirellikten yoksun, apolitik, uysal bireylerin aralıksız üretimini garanti altına almış. üretilen bu bireyler, merhametsiz rekabet düzeninde herkesin herkese karşı mücadelesine atılmaya ve hatta efendileri için uzak diyarlarda cinayet işlemeye ve talan etmeye, bunu yaparken kendileri de ölmeye hazırlarmış. insanlar, uzun süre bu durumun doğa yasası olduğuna inanmışlar. egemenler, bu umutsuzluk dönemini dev orduları ve güvenlik kurumları, gözetleme aygıtları ve sert yasalarıyla iktidarlarını neredeyse saldırılamaz hale getirmek için kullanmışlar. daha önceleri uzun mücadeleler sonucunda egemenler, insanlara kendi ürettikleri zenginlikten biraz olsun pay vermek zorunda bıraktırılmışlarmış. ama zamanla bu da tarih olmuş. artık egemenler iktidarlarının sağlamlığına fazlasıyla inanıyorlarmış.

II.


oysa insanlar artık hükümetlere güvenmiyormuş. hükümetler de insanlara güvenmiyormuş. egemenlerin boş vaatlerine inananların sayısı gittikçe azalıyormuş. siyasetçilerin seçim programları sözde hizmet aşkıyla dolup taşıyor ve çoğu insan uysalca oy sandığına gidiyor, bereketli renk cümbüşünün içinden bir renk seçiyorlarmış. oysa ne yazık ki, tüm bu renklerin arkasında hepsi aynı sistemi temsil eden siyasetçiler, tiranların sadık hizmetkarları, saklanıyormuş. her seçimin galipleri yaklaşık yüz gün seçim vaatlerine sadık kalıyor, daha sonra "somut koşulların zorlaması" adında bir fenomenin insanların yaşam koşullarını düzeltmelerini olanaksız kıldığını anlatmaya başlıyorlarmış. oysa koşullar, egemenler için her seferinde daha da iyileşiyormuş. zenginler daha da zengin, yoksullarsa daha da yoksul hale geliyormuş. bu, tiranların sisteminin yol açtığı her krizde, krizleri izleyen her kalkınma döneminde böyleymiş. çünkü kapitalistlerin kayıpları toplumsallaştırılıyor, kazançlarıysa özelleştiriliyormuş. bu, egemenlere kaçınılmaz ve değiştirilemez geliyormuş. çünkü tiranların kalplerinden daha karanlık ve daha soğuk olan bir güç daha varmış ve bu güçten bütün dünya korkarmış. egemenlerin de boyun eydiği bu güce pazar adı verilirmiş. egemenler ve hizmetkarları, kalkınma dönemlerinde pazarın büyük bir bilgeliğe sahip olduğunu ve eğer işine karışılmazsa herşeyi kusursuzca düzenleyeceğini anlatırlarmış.

egemenlerin insanlara karşı kullandıkları dil gittikçe kabalaşıyormuş. insanın sömürüldüğü süre yeniden iki yıl uzatılmış. egemenlerin verdiği sadakalar gittikçe seyrekleşmiş ve sonunda tamamen yok olmuş. insanlar artık iyiden iyiye yoksullaşmaya başlamış. ama egemenlerin sarayları bu durumdan etkilenmemiş. işçilerin kapitalistlerden yüzyıllar süren bir mücadele sonunda koparttıkları sosyal devlet, kasasını gelirleri gittikçe düşen insanların vergilerinden doldururmuş. ve gün gelmiş, bu vergiler kapitalistlerin krizde ettikleri zararı karşılamaya ve devleti ayakta tutmaya yetmez olmuş. işte o günlerde egemen sınıf, siyasetçi adı verilen hizmetkarlarına devletin harcamalarında yeniden kısıntıya gitmelerini salık vermiş. bu kısıntı paketi, aynı zamanda ellerinden gelen her yerde harcamalarını kısması öngörülen belediyelerin batması anlamına geliyormuş. o zamanlar iş dağıtan ve karları kendi cebine atan egemenlerin, kamu yararına yapılan harcamalardan tamamen elini eteğini çekmesi anlamına geliyormuş bu paket. hatta sağlık sigortasına para yatırmaktan kurtulmuşlar. taşeron işçilik daha da yaygınlaştırılacak, gelecek kuşaklar güvenceli çalışma koşullarından yoksun bırakılacakmış. korkunç tiranlar, tüm bunların yanında kar mantığında kullanım değeri kalmayan insanlara artık ebeveynlik parası verilmemesine karar vermişler. "lüzumsuzlar", o güne kadar sosyal yardımlar sayesinde ölmemeyi başarıyorlarmış. bu sosyal yardımların ödenmesi, artık görevleri insanların yaşamını cehenneme çevirmek olan iş bulma kurumundaki kansız bürokratların keyfine kalıyormuş. egemenlerin talanı 80 milyar euro getirmeliymiş. bunun büyük bölümü işçilerin cebinden çıkmalıymış.

III.


bizim bugün bulunduğumuz yere ulaşılabileceğine o karanlık günlerde neredeyse hiçkimse inanamazdı. önce başlayan protestolar insanlara yeniden cesaret vermiş. "yukarıdakiler"in herşeyi yoluna koyacağına duyulan güven bir daha geri dönmemek üzere kaybolmuş. insanlar yeniden umut etmeye başlamışlar. okullarda, üniversitelerde, iş yerlerinde ve iş bulma kurumlarının önündeki bekleme sıralarında insanlar, birbirleriyle konuşmaya, acılarını ve başlarına gelen inanılmaz adaletsizlikleri birbirleriyle paylaşmaya başlamışlar. böylece edindikleri bilgiler, insanları biraraya gelme konusunda cesaretlendirmişler.

işte o zaman gösteriler her geçen gün daha da büyümeye başlamış. ama egemenler bu duruma hazırlıklılarmış. sonuçta polislerini ve gizli servislerini gittikçe daha çok iç içe geçirmiş, ordularını kendi halklarına karşı kullanmayı planlamışlarmış. böylece polisin ve sonunda ordunun saldırılarıyla cevap vermişler. yasaları değiştirmişler. insanları yargılamış, bir kez daha insanları bölmek için ırkçılığı ve milliyetçiliği kışkırtmaya çalışmışlar. fakat bu defa ezilenler birbirlerine karşı kullanılmalarına izin vermemişler. tüm farklılıkların ve sınırların ötesinde biraraya gelmişler. ve egemenlerin bütün saldırıları, daha iyi bir yaşam için verilen mücadeleyi güçten düşürmek yerine, yalnızca daha önce hiç görülmemiş bir birliğe güç katmış. sosyal devrimci örgütler birbiri ardına topraktan fışkırmaya başlamışlar. o günlerin şiarı "kapitalizmi yıkalım"mış. zaman geçtikçe insanlar gittikçe daha özgüvenli hale geliyorlarmış. değişim, uzansan dokunacak kadar yakınmış. insanlar, egemenlerin kışkırtmalarıyla ve vaatleriyle dalga geçiyorlarmış artık. dertleri, bu defa pastadan daha büyük bir dilim almaktan daha büyükmüş, insanların yararına işlemeyen ve çoğunluk için güvensizlik ve sefalet anlamına gelen ekonomik sistemin ortadan kaldırılmasıymış. üretim araçlarının herkese ait olduğu ve herkes tarafından beraberce yönetildiği bir toplum istiyorlarmış; insanların ekonominin değil, ekonominin insanların hizmetinde olduğu bir toplum.

insanların sisteme bağımlılığı sürekli azalmaya başlıyormuş, çünkü çoktan örgütlenmeye ve kendilerini savunmaya başlamışlar. tek tek yürütülen mücadeleler giderek bütünleşmeye ve savunma mücadeleleri olmaktan çıkmaya başlamış. artık işçiler işyerlerini işgal etmeye ve kapitalistleri mülksüzleştirmeye başlıyor; öğrenciler, eğitim kurumlarını işgal edip kendi gereksinimlerine göre yeniden düzenliyorlarmış. bu dönemde, dünyanın içinde bulunduğu hale karşı mücadele eden insanları tiranların güçlü karşıtlarına dönüştüren inanılmaz bir dinamizm, yaratıcılık ve yaşam sevinci ortaya çıkmış. o zamanlar büyük ekolojik krizler insanlığın varoluşunu tehdit ediyormuş. fakat kaçınılmaz gibi duran büyük felaket, insanların doğayı sistematik olarak yokeden sistemi yenmeleriyle son anda engellenmiş. sonunda egemenler iktidarlarını yitirirken, insanlar daha iyi bir yaşam için mücadelelerini sonsuza dek sürdürmeye karar vermişler. önceden egemenler tarafından çizilen, insanları uluslara bölen sınırlar silinmeye başlamış. bütün dünyada insanlar, hayatlarının iplerini kendi ellerine almak ve sömürü ve ezilmeye son vermek için ayaklanmışlar.

ve böylece insanlık bütün krizleri sonlandırmış ve tarihinde ilk defa gerçekten özgür olmuş.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...