alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2012 Salı

BİLDİRME İKTİDARI



on küsür yıl önce orwell mı haklı çıkıyor yoksa huxley mi minvalinde bir yazı yazmıştım. o zamanlar burroughs'la tanışmamıştım tabii. alıntı, 1964 yılında - gösteri toplumu'nun basılmasından üç, google'ın devreye girmesinden 23 yıl önce - yazılan nova express'ten.






"düşman stratejisindeki hata şimdi gayet açık — makina
stratejisidir bu ve makina yeniden yönlendirilebilir — yumuşak daktilo’da
yazılmış bağlantıları bulunan makina sadece sizin direktiflerinizi
tekrarlar çünkü hiçbir şey yaratamaz — operasyon çok tekniktir — bir fotomontaja
bakın — bir ifadeyi esnek resim diliyle verir — fotomontajla
verilen bir ifadeye x diyelim — x’in çeşitli yönlerini tanımlamak için x
sözlerini x renklerini x kokularını x imajlarını vesaire kullanabiliriz —
şimdi biz x’i hesap makinasına yüklüyoruz ve x ilgili renkleri, çakışmaları,
duygu yüklü imajları vesaire tarıyor biz birtakım öğeleri çıkararak
yahut ekleyerek ve makinaya yoğunlaştırmak istediğimiz faktörleri yeniden
yükleyerek x’i seyreltebilir ya da yoğunlaştırabiliriz — bir teknisyen
çağrışım kalıplarıyla düşünmeyi ve yazmayı öğrenir ki daha sonra
bunlar çağrışım ve çakışma yasalarına göre değiştirilebilir — çağrışım ve
koşullandırmanın temel yasasını amerika’daki öğrenciler bile bilir: bir
nesne, duygu, koku, söz, imajla çakışan her nesne, duygu, koku, söz
yahut imaj onunla çağrışım yapacaktır — bizim teknisyenlerimiz gazete
ve dergileri söylenen içerikten ziyade çakışma ifadeleriyle okumayı öğrenir —
biz bu ifadeleri çakışma formülleri şeklinde dile getiriyoruz —
bu formüller elbette dünya halklarını kontrol altında tutar — evet
insanların bugünden sonra bin yıl süresince neler düşüneceğini göreceğini
hissedeceğini ve duyacağını tahmin etmek oldukça kolaydır bu dönemde
kullanılacak çakışma formüllerini yazmışsanız eğer — ama
teknik ayrıntılar sizin anlayacağınız ve makinalar — bunların hepsinin
temel kusurları vardır ve hep elden geçirilmeleri, kontrol edilmeleri, değiştirilmeleri
gerekir hesap makinalarının tüm kalıpları her dakika silinir
ve bağlantısı kesilir — hızlı beyin dalgalarımız ve uzun hesaplar — ve izninizle ben yavaş yavaş sokulan rakiplerimin eleştirilerini yanıtlama fırsatını
kullanayım — benim acı ve zevk eşiklerini belirleyen araştırmalara
katıldığım ya da bunları teşvik ettiğim doğru değildir — bu gezegeni kontrol
altında tutan acı ve zevk çağrışımı formüllerini geliştirmek için bu
deneylerin özet halindeki raporlarını kullandım — etkisiz hale getirilmiş
bir beyine sunulan materyalden yola çıkarak çalışan bir fizikçiden daha
fazla bir sorumluluk kabul etmiyorum — ben insan sinir sisteminin bir
fiziğini kurdum ya da daha doğrusunu söylersek insan sinir sistemi benim
kurduğum fiziği belirliyor — elbette ben tümüyle farklı prensipler üzerine
çalışan başka bir sistem kurabilirim — acı kantitatif bir faktördür — zevk
de — aklanma davalarından ve toplama kamplarından alınmış materyaller
ve cesaretin sınırlarını belirleyen nagazaki ve hiroşima raporları vardı
bende — en kesin verilerimiz amerika’daki drog bağımlılarının işlemden
geçirildiği lexington, kentucky’den geldi — eroin yoksunluğunun bağımlıda
yarattığı acı kontrol koşullarında test edilmeye mükemmel elverişlidir —
acı, bağımlığın derecesine ve yoksunluk aşamasına göre
kantitatiftir ve hücre-saran ajanlar tarafından kantitatif bir şekilde hafifletilir —
acı ve zevk limitleri belirlenmişse ve çakışma formülleri oluşturulmuşsa
bin yıl süresince ya da formüller işlerliğini koruduğu sürece
insanların neler düşüneceğini tahmin etmek oldukça kolaydır — izin verilirse
başka yedek formüller de yapabilirim — hiç kimse kalitatif bir matematik
kurmak için pek kafa yormamış — benim formüllerim bunun
icabına baktı — şimdi burada bir hesap makinası var — elbette kalitatif
verileri işleyebilir — renk mesela — makineye mavi bir fotoğraf yüklerim
mavi bölüm’e geçer ve yüz ya da bin tane mavi fotoğraf hışır hışır çıkarken
makine mavi bir ozon kokan blues melodiler çalar tüm şairlerin
mavi sözleri yazı şeridinin üzerinden akarak dışarı çıkar — ya da bin
tane roman yüklerim ve son sayfaları tararım — bu bir niteliktir öyle değil
mi? bitti mi?”

19 Şubat 2012 Pazar

TAYFUN GÖNÜL YOĞUN BAKIMDA


1998 yılında hazırladığı "anarşizm nedir?" broşürüyle anılan ve bazı anarşist oluşumlara ve dergilerin çıkmasına ön ayak olan türkiye'deki ilk vicdani retci anarşist tayfun gönül dün geçirdiği ağır kalp enfarktüsü sonucu özel gaziosmanpaşa hastanesine (çukurçeşme caddesi no:51 gaziosmanpaşa istanbul) kaldırıldı. koma halindeki tayfun şu an yoğun bakımda. doktorlar tayfun'un durumunun ağır ve riskli olduğunu belirtiyorlar.

tayfun gönül, en son şubat ayında ilk sayısı çıkan anarşist gazete adlı yayına ön ayak olmuştu.
tayfun'a acil şifalar diliyoruz...

çıkardığı bazı kitap, broşür ve makaleleri:

- düzenden kaosa| zuhur; gediz akdeniz İle söyleşi kitabı (kaos yayınları)

- anarşizm nedir? broşürü (kaos yayınları)

- tıp etiğinde yeni bir paradigma arayışı: "KARMAŞIKLIK - ÖLÜMLE BARIŞMAK" - tayfun gönül - k. gediz akdeniz 
 
türkiye'nin ilk vicdani retçisini hatırlayın (bianet)

(internationala.org'dan alıntıdır.) 

PS tayfun'un son durumuna dair bilgiler: " bugün kendisini ziyaret eden arkadaşları tayfun'un son durumuna dair bir mail gönderdiler. mail'de tayfun'un böbrek yetmezliği, solunum yetmezliği, KOAH, sol akciğerde ödem, kalp kaslarının kasılamaması nedeniyle kanın yeterince pompalanması gibi sıkıntılar yaşadığı belirtiliyor. tayfun'un bilinci açık olmasına rağmen diyaliz ve solunum cihazlarına bağlı tutulduğundan sürekli uyutuluyor. doktor risk durumunu orta-yüksek (ortanın yükseği) olarak tanımlamış. yoğun bakım odasına giren arkadaş ayrıca tayfun'un durumunu şayet bir kriz daha yaşanmaz ise umutlu göründüğünü belirtti."

23 Ocak 2012 Pazartesi

AĞLAMA DEĞMEZ HAYAT

aşağıda internette karşıma çıkan iki farklı metin var. ikisi de - genel anlamda - "bizim taraf"tan, ancak sonuçta uzaktan da olsa herhangi bir alakamın olmadığı çevrelerden. söz konusu iki metni kaleme alan çevrelerin, kuşkusuz kayda değer bir toplumsal dönüşüme katkı yapacak ne güçleri ne de siyasi perspektifleri var. ancak birer "güleriz ağlanacak halimize" belgesi olarak; tüm güçsüzlüğü ve etkisizliğine karşın kendini dev aynasında görme hastalığından muzdarip radikal solun, amacı kendinde bir varoluşa sürüklenişine tanıklık ediyorlar.


sosyalist kamuoyuna


13 ocak 2011 tarihinde sosyalist parti ve sosyalist kurtuluş kolektifi temsilcileri, sosyalist gelecek parti hareketi ve toplumsal özgürlük parti girişimi temsilcilerinin mevcudiyetinde biraraya gelmiştir. sosyalist partinin, İl örgütü binasındaki işgale sosyalist kurtuluş kolektifi tarafından son verilmesi ve il binasının anahtarının sgph, töpg ve sbhye devredilmesi taleplerinin kabul edilmesi sonucu gerçekleşen bu toplantıda bileşenler şu akde varmıştır:


sosyalist parti, binanın İstanbul İl örgütü binası olduğunu, taleplerinin binanın kendilerine bırakılması olduğunu söylemiştir. sosyalist kurtuluş kolektifi, binanın kendilerine bırakılması, eşyaların ihtiyaca uygun paylaşılmasını talep etmiştir. sosyalist kurtuluş kolektifinin bu önerisi üzerine sosyalist parti temsilcileri konuyu, 15 ocak 2012 pazar günü gerçekleştirilecek olan İstanbul İl örgütü genel üye toplantısına taşıyacaklarını bildirmişlerdir. ardından 17 ocak 2012 salı günü tekrar toplantı yapılmasına karar verilmiştir. taraflar, bu süre zarfında bina kullanımının toplantıda mevcut bulunan töpg ve sgph bileşenlerinin denetimine verilmesinde mutabık kalmışlardır.


toplantı esnasında sosyalist kurtuluş kolektifinin devrimciler mafyaya teslim olmazlar başlıklı açıklaması da tartışma konusu olmuştur. töpg ve sgph adına toplantıya katılan temsilciler daha önce sosyalist partiyle yapılan görüşmede, sosyalist partinin mafya ilişkilerini çağrıştıran ya da başka türlü şiddeti ima eden bir söyleminin olmadığını, sosyalist kurtuluş kolektifiyle yapılan görüşme esnasında kendi kanaatleri çerçevesinde yapmış oldukları yorumların böyle bir yanlış anlamaya yol açmış olabileceğini söylemişlerdir.


işçilerin sosyalist partisi
sosyalist kurtuluş kolektifi
toplumsal özgürlük parti girişimi
sosyalist gelecek parti hareketi
sosyalist birlik hareketi

yukarıdaki metin, insanları ya da "sosyalist kamuoyu"nu ilgilendireceği düşünülüyor olacak ki, internette yayımlanmış. insanlığın kurtuluş umudu olma iddiasındaki bir hareketin, ne kadar zavallı hallere düşebildiğini göstermesi açısından, aslında ağlanacak bir duruma işaret ediyor. ancak bu kadar boktan bir dünyada yaşamamız yetmezmiş gibi; "başka bir dünya" yaratma iddiasının, solun biriktirdiği sorunların damıtılmış bir ifadesine dönüşerek karikatürleşmesi karşısında gülelim derim. zira ciddiye alıp ağlamaya kalkarsak, bırakın açılmayı, içinden çıkılmaz bir depresyona sürüklenmemiz işten bile değil.


17 ocak 1974: yaban hayvanı katliamı tamamlandı, son anadolu parsı da öldürüldü


türkiye cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra geçen 50 yıllık süre zarfında anadolu'da korkunç bir doğa katliamı yaşandı. kendilerinden başka hiçbir canlı türünün yaşam hakkını zerrece dikkate almayan kemalistler, geniş topraklarda orman namına bir şey bırakmadıkları gibi, yaban hayvanlarının kökünü kazıdılar. bir zamanlar anadolu'da yaşamış olan pek çok hayvan türü artık müzelerde bile görülemiyor.
cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte "laik, ilerici, çağdaş" yaşam tarzına sahip olduklarını iddia eden kemalistler, kurdukları tek parti diktatörlüğüyle aslında "bizden olmayana hayat hakkı yoktur" demek istiyorlardı. nitekim kendilerini güçlü hissettikleri andan itibaren egemenliklerini pekiştirmek için halkın üzerinde ağır bir baskı uygulamaya başladılar, kendilerine muhalif olabileceğini hissettikleri tüm odakları "gerici, mürteci, vatan haini" suçlamasıyla dağıttılar, özerklik vaat ettikleri kürtleri katliama tabi tuttular.
kemalistler kendilerinden olmayan hemen her şeye düşman oldukları için, doğanın büyük bir hızla tahrip edilmesine seyirci kaldılar. ormanlar ve doğal kaynaklar tahrip edildi; yaban hayvanlarının hiçbir denetim ve yaptırıma tabi tutulmadan avlanmaları, bir zamanlar canlı bir yaban yaşamının hüküm sürdüğü anadolu topraklarının ıssızlaşmasına, türlerin ortadan kaybolmasına neden oldu.
yok olan bu türlerden biri, anadolu parsı olarak bilinen hayvandır. romalılar zamanında anadolu'nun her tarafında yaygın bir şekilde yaşadığı kayıtlardan anlaşılan parsa dair bilgiler, 19. yy'da gezginlerin anlatımlarında da yer alıyordu. 1930'lı ve 40'lı yıllara gelindiğinde ise anadolu parsı'na artık ender olarak rastlanıyordu.
anadolu parsı'na dair son kayıt, 1974 yılında beypazarı'nda yapıldı. 17 ocak 1974 yılında ankara'nın beypazarı ilçesinin 5 km batısında bağözü köyünden havva köksal adlı kadına saldıran pars, insan yiyen bir canavar olduğu gerekçesiyle öldürüldü. oysa parsın doğal ortamında avlanabileceği hiçbir hayvan kalmamış, bu yüzden köylere inip besin temin etmek ihtiyacını hissetmişti. kemalistler bu hayvanı korumak için en küçük bir çaba bile göstermedikleri gibi, doğal kaynakları hızla yok ederek soyunun tükenmesini hızlandırdılar. böylece anadolu'nun insanlardan çok daha uzun bir süredir sakini olan bu tür, ortadan kalkmış oldu.
ortadan kalkan sadece anadolu parsı değildi; kaplan, sazlık kedisi, ceylan, arap tavşanı gibi türler de süratle yok oldular. kürdistan'da gerillaların saklandığı gerekçesiyle yakılan ormanlar, yine yaban hayatına vurulan ağır bir darbe oldu.
kemalistler en iyi bildikleri işi yapıyorlar ne de olsa...


(resim: hürriyet gazetesinin 22 ocak 1974 tarihli nüshasında konuyla ilgili yayınlanan bu haber, gazetenin yaklaşımını göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.)

ikinci metnimiz, marksist.org'dan alıntı. twitter'da paylaştığımda gelen bir cevabı, üstüne söyleyecek bir şey olmadığından buraya alıyorum: "inanılmaz! şeytan kemalistlerle,tarihsel maddeci parsın antagonist çatışması konulu bir fabl ama yazarı marksist analiz sanıyor."

17 Aralık 2011 Cumartesi

İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK


aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.

abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.

wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.

bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.

bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.

bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.

zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.

bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.

bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.

başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.

diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.

7 Kasım 2011 Pazartesi

"KARLSRUHE'NİN TEMİZ ÇALIŞACAĞINI UMUYORUM"

recep tayyip erdoğan'ın almanya ziyaretinde yapılan protesto eyleminden...

recep tayyip erdoğan'ın almanya ziyareti sırasında bir grup alman hukukçu; erdoğan, 2003'ten günümüze görev yapan milli savunma bakanları ve genelkurmay başkanları hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işledikleri, uluslararası anlaşmalarca yasaklanmış silahları kullandıkları iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. britta eder, heinz-jürgen schneider ve heike geiswald, basına da sundukları 108 sayfalık metinde 2003-2010 yılları arasındaki on olayı ele aldıklarını, geçtiğimiz ekim ayında öldürülen 24 gerillaya yönelik kimyasal silah kullanıldığı iddiasını da dosyaya ekleyeceklerini söylediler.

gitta düperthal'ın, suç duyurusunun arkasındaki demokrasi ve uluslararası hukuk derneği'nin başkanı ve avukat heike geiswald'la yaptığı, junge welt gazetesinde yayımlanan röportajı türkçe'ye çevirmeye karar verdim.

hafta başı hamburglu avukatlar, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemek iddialarıyla türkiye başbakanı erdoğan hakkında karlsruhe'de suç duyurusunda bulundular. hemen ardından erdoğan, almanya ziyareti sırasında başbakan angela merkel'den kürdistan işçi partisi yanlılarıyla mücadelede destek sözü aldı. bu sizi şaşırttı mı?

türk hükümeti, yıllardır almanya'dan pkk'nin buradaki siyasi etkinliklerini kovuşturmasını talep ediyor. gerçekten de, pkk yanlılarının kovuşturulması için "terör örgütü oluşturma"yı cezalandıran 129a paragrafı kullanıldı. ayrıca, söz konusu etkinliklerin almanya'da gerçekleştiğini kanıtlama zorunluluğunu ortadan kaldıran 129b paragrafından da yararlanıldı. türk hükümeti'nin bu taleplerine hemen yanıt veren yalnızca şimdiki hükümet olmadı. kürtler'in partiye yakın örgütlenmeler kurmasını engelleyen pkk yasağını ilk uygulayan avrupa devleti 1993'te almanya'ydı. 2008'de alman içişleri bakanlığı, roj tv'nin bir prodüksiyon firmasını pkk'nin örgüt ağınının bir parçası olduğu iddiasıyla yasakladı.

sizce başbakan angela merkel'in türk başbakanına pkk'ye karşı mücadelede daha fazla destek sözü vermesinin arkasında bilgisizlik mi yatıyor; yoksa merkel yargısız infazlar, işkence ve cesetlere kötü muamele konularında erdoğan'a ve subaylarına yönelik suçlamalardan haberdar mı?

alman uluslararası ceza yasasına dayanarak yaptığımız suç duyurusundan haberi var mı bilmiyorum. ancak suçlamalar yeni değil, başbakan ve hükümetin geri kalanı haberdar olmalı. merkel, kürt direnişine baskı yapma çağrısına alışık olduğumuz üzere olumlu yanıt verdi. türk hükümeti, kürtler'in her tür siyasi etkinliğinin terör olduğunda diretiyor. onların bakış açısından kürtler'in haklarını savunan herkesle mücadele edilmeli. alman devleti, pkk'yi terör örgütleri listesi kapsamına alarak kriminalize etti. türkiye'deki sorunun, içsavaş benzeri bir durum olduğu almanya'da hiç anlaşılmıyor.

erdoğan'a karşı yaptığınız suç duyurusu bu siyasi atmosferde ne kadar başarı vaat ediyor?

karlsruhe'deki federal savcılığın temiz çalışacağını ve olayın üstünü örtmeyeceğini umuyorum. türkiye'deki sorun şiddetlendiği için şimdi suç duyurusunda bulunduk. son dönemdeki gelişmeler hakkında alman basınına yansıyan tek şey, pkk'nin 19 ekim'de ırak sınırındaki türk hedeflerine saldırısı. anlatılmayan, bunun türk ordusunun sivil halka da yönelen sayısız saldırısına yönelik bir cevap olduğu. suç duyurumuz son derece ciddi olaylara dayanıyor. bu kararı almamıza yol açan, 2010 yazında türk ordusu'nun gerillalara karşı kimyasal silah kullanması ve sivil halka yönelik dramatik insan hakları ihlalleriydi.

erdoğan almanya ziyareti sırasında, türkiyeli göçmenlere almanca sınavı zorunluluğu getirilmesini insan hakları ihlali olarak niteledi. aynı zamanda kürtçe türkiye'de eğitim dili olarak yasaklı.

erdoğan'ın "insan hakları ihlali" sözlerini ağzına alması alay eder gibi. zorunlu almanca sınavları hakkında tartışmamız gerekiyor. ama erdoğan gibi, birilerinin insan haklarına layık olduğu, başkalarınınsa olmadığını düşünen biri başlattığında değil. kısa bir zaman önce alman vakıflarını pkk'yi desteklemekle suçladı. amacı, kürtler'e yapılan her tür yardımı terör ilan etmek.

daha önce alman uluslararası ceza yasasına dayanarak bu çapta insanlar hakkında dava açıldı mı?

bu yasa 2003'te yürürlüğe girmişti. federal savcılık 2005'te, ırak'ta savaş suçu işlediği ve işkenceden sorumlu olduğu iddiasıyla hakkında suç duyurusunda bulunulan amerikan savunma bakanı donald rumsfeld'in davasını görmeyi reddetti. bu karardan önce rumsfeld, hakkında dava açılması halinde münih'te yapılan nato güvenlik konferansı'na katılmamakla tehdit etmişti. 2010 yılında federal savcılık, ruanda'da savaş suçu işlendiği iddialarıyla ilgili dava açtı.

16 Eylül 2011 Cuma

EMRİNİZE AMADEYİM PAŞAM


uluslararası istanbul bienali 2007 yılından beri koç holding’in sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. hatırlayacağınız gibi geçen seneki 11. istanbul bienali bertolt brecht’in “üç kuruşluk opera” adlı eserinden yola çıkmış ve koç hanedanlığı, türkiye’de yaşayan sanatçılara, “insan neyle yaşar?” sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. sermayenin brecht’i şevkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta “istanbul beğenal, direnal ve alternatif platform” yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.

şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti istanbul’da 12 eylül’ün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. herkes yerlerini alsın! sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine koç holding gururla sunacak: “isimsiz.”

açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. adı konsun bu işin artık. okunsun ve hatırlansın. kültür sanat hamisi babacan sermaye türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu.

koç holding’in kurucusu ve sahibi vehbi koç’un 3 ekim 1980’de kenan evren’e yolladığı mektuptur:

“yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. dİsk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. komünist parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. emrinize amadeyim. “
bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.

on yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? 90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle işbirliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?

unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. ama biz o isimleri hiç unutmadık. ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden kazıyınız. göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.

15 eylül 2011, kamusal sanat laboratuarı

23 Ağustos 2011 Salı

LİBYA'DA NATO SAVAŞI - DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN Mİ?

aşağıdaki metin, claus schreer tarafından isw (institut für sozial-ökologische wirtschaftsforschung - sosyal ekolojik ekonomi araştırmaları enstitüsü) için kaleme alınmış. libya'daki isyancıların yönetici kademesinin ve batılı devletlerin içsavaştaki amaçlarını anlamak adına önemli bilgiler içerdiğini düşündüğümden, gecikmeli olarak da olsa türkçe'ye çevirdim.



süddeutsche zeitung 8 haziran 2001'de "nato libya'nın başkentini kesintisiz olarak bombalarken, isyancılar trablus üstüne yürüyor" başlığını atmıştı. şimdiye kadar 700'den fazla sivil nato bombardımanının kurbanı oldu.

nato, hava saldırılarıyla isyancılarla trablus arasındaki engelleri ortadan kaldırıyor. cia'in ve ingiliz gizli servisi mi-6'in özel timleri, bombalanacak hedefleri keşfetmek için haftalardır libya'da. ve batılı devletler, bm silah ambargosuna karşın isyancıları en modern silahlarla donatıyor.

tunus'ta ben ali'nin ve mısır'da mübarek'in halk isyanları sonucunda iktidardan indirilmesinin ardından; bu diktatörleri on yıllarca silahlandırmış, finanse etmiş ve kollamış olanlar, hatalarından öğrendiklerini, artık arap halklarının yanında yer aldıklarını ve refah, demokrasi ve insan hakları mücadelelerini desteklediklerini iddia ediyor.

londra, washington ve paris hükümetleri; bu yalancı propagandanın eşliğinde ve sivil halkın korunması bahanesiyle, libya'da uluslararası hukuka aykırı bir savaş başlattı. birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin çoğunluğu, ingiltere, abd ve fransa'ya bu konuda tam yetki verdi.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin kararı

birleşmiş milletler güvenlik konseyi; kararını, "libya'daki durumun dünya barışı ve uluslararası güvenlik için bir tehdit oluşturduğu" anlamına gelen bm şartının yedinci bölümündeki 1973. maddesine dayandırıyor.

ancak bu iddia kesinlikle doğru değil. libya ne başka bir ülkeye saldırdı, ne de herhangi bir ülkeyi tehdit etti. bu yüzden, kararda libya'nın neden tehdit oluşturduğuna dair herhangi bir açıklama yer almıyor. onun yerine, güvenlik konseyi'nin "şu anda sivil nüfusa karşı gerçekleştirilen yaygın ve sistematik saldırıların, insanlığa karşı işlenmiş bir suç teşkil etme olasılığının değerlendireceği" belirtiliyor. kararda "olasılık" sözcüğü geçiyor. bu olasılığı destekleyen olgulara ise değinilmemiş.

ancak haziran başı, güvenlik konseyi kararının iki buçuk ay ardından, birleşmiş milletler insan hakları konseyi'ne bağlı bir soruşturma komisyonu konuya dair bir rapor yayınladı. bu rapor, yalnızca libya'nın resmi ordusunun değil, isyancıların da insanlığa karşı suç işlediğini iddia ediyor. süddeutsche zeitung 3 haziran 2011'de; soruştuma komisyonunun, "kaddafi kontrolündeki bölgede cinayet işlendiğine ve işkence yapıldığına dair işaretler olduğu, ama isyancıların kontrolündeki bölgede de, özellikle afrikalı göçmen işçilere karşı insanlık dışı davranışlarda bulunulduğu ve hatta savaş suçları işlendiği" sonucuna vardığını yazıyordu.

güvenlik konseyi kararının maddeleri

kararın birinci maddesi; "acil ateşkes, şiddetin ve sivillere yönelik saldırıların ve insanlık dışı davranışların tamamen sonlandırılması"nı talep ederken; ikinci madde, "krize, libya halkının meşru taleplerine ters düşmeyen bir çözüm bulunması için yoğun bir çaba gösterilmesi"nin gerekliliğini vurguluyor. iki madde de, kağıt üstünde içsavaşın her iki tarafı için de geçerli.

fakat savaş koalisyonu, "acil ateşkes"i yalnızca kaddafi'nin birliklerine kabul ettirmek istiyor. ve böylece libya içsavaşı'nda isyancıların tarafında yer alıyor. bu, "bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına yönelik her tür şiddeti ya da şiddet tehdidi"ni yasaklayan birleşmiş milletler şartı'nı açık bir biçimde ihlal etmek anlamına geliyor.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi dahi "herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale" etmeye karar verme hakkına sahip değil. (bm şartı'nın 1. bölümünün 2. maddesinin 4. ve 7. paragrafları)

ancak kararın yedinci ve altıncı maddeleri neredeyse sınırsız bir savaş için yetki niteliğinde. bu maddelerde güvenlik konseyi, savaş yürütmeyi arzulayan devletlere "libya'da saldırı tehdidi altındaki sivilleri ve yaşam alanlarını korumak için gerekli tüm önlemleri alma" yetkisini tanıyor. bu konudaki yegane kısıtlama libya topraklarında "diğer devletlere ait her tür işgal birliği"nin yasak olması. ancak müdahil güçler bu kısıtlamanın kara kuvvetlerinin sınırlı bir süre için kullanılmasını kapsamadığı kanaatinde.

altıncı madde, sonuçta "libya hava sahasının tüm uçuşlara kapatılması"nı öngörüyor. bu maddeden kaynaklanan "uçuş yasağına uyulması için gerekli tüm önlemlerin alınması" yetkisi, nato'ya savaş izni olarak hizmet ediyor.

birleşmiş milletler güvenlik konseyi, böylece kaddafi'yi  artık çıkarlarının güvenilir bekçisi olarak görmeyen ve şimdi - uluslararası hukuka aykırı bir biçimde - askeri müdahaleyle libya'da bir rejim değişikliği yapma şansını sezen devletlere, amaçlarına ulaşmakta yardımcı olma görevini üstlendiğini ortaya koyuyor.

birleşmiş milletler kararını veto etme hakkına sahip olan rusya ve çin, oylamada çekimser kalarak kararın geçmesine izin verdiler. rus ve çin hükümet sözcülerinin, sonradan bombardımanlardan duydukları "üzüntü"yü dile getirmeleri saflık olarak adlandırılabilirdi, ancak batılı savaş ittifakına yapılan bu eleştiri gerçekte yalandan ve su katılmamış alaydan ibaret. çünkü saldırıların nasıl yürütüleceği baştan belliydi. washington, londra ve paris hükümetleri, libya'daki içsavaşı "isyancılar"ın zaferiyle sonlandırmak istediklerini hiçbir zaman gizleme gereği duymadı.

daha 11 mart'ta, kısacası birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi vermesinden bir hafta önce, abd devlet başkanı obama şöyle demişti: "kaddafi'nin yanlış tarafta olduğuna inanıyorum. muhalefetle ilişkiye geçeceğiz ve kaddafi'yi iktidardan indirme amacımıza ulaşmak için uluslararası kuruluşlara başvuracağız." (ndr info: das forum, 26.03.2011)

hiçbir zaman ateşkesi sağlama amacı güdülmedi. hiçbir zaman içsavaşın tarafları arasında yapılacak bir anlaşmaya dayalı bir çözüm göz önüne dahi alınmadı. venezüela'nın, türkiye'nin ve afrika birliği'nin aracılık yapma girişimleri dikkate dahi alınmadı.

ve çin ve rus hükümetleri de biliyor ki, birleşmiş milletler nato'nun savaşını ne düzeltebilir, ne de durdurabilir. çünkü veto hakkına sahip olan abd, fransa ve ingiltere'nin onayı olmadan şu anda geçerli olan karar artık değiştirilemez.

libya dışişleri bakan yardımcısı halit kaim, daha kararın açıklandığı gün, trablus hükümeti'nin ilan ettiği ateşkesi gözlemlemek için uluslararası bir komisyonun libya'ya gönderilmesini önerdi. focus online, 19 mart günü şöyle yazıyordu: "libya'da iktidarda olan kaddafi, uluslararası baskılara dayanamayarak silahları susturdu." dışişleri bakanı hillary clinton'nın yanıtı "olsaydı somut kanıtlar görürdük, ki böyle bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsizliğini koruyor" oldu. ve batı başkentlerinde, libya'daki durumu aydınlatma arzusu, ateşkesin sağlanmasına ve uluslarası bir komisyon tarafından gözlenmesine duyulandan fazla değildi. savaş yanlıları, aynı gün hava saldırılarını başlattı.

nato'nun savaş yalanları

"libya'nın diktatörü kendi halkına karşı savaş yürütüyor ve sistematik olarak sivil halkı bombalıyor." nato saldırısının başlamasından önceki haftalarda medyada çıkan haberler bu ve benzeri biçimdeydi. lüksemburg dışişleri bakanı, daha 23 şubat'ta "libya'da 'büyük çapta bir soykırım' gerçekleştiğini" açıkladı. abd'nin bm temsilcisi susan rice "kaddafi'nin kendi halkını kestiğini" iddia etti. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)

bu açıklamaların ne kadar kuşkulu olduğunu, abd savunma bakanı gates'in "pentagon'un elinde, devrim lideri kaddafi'nin sivil hakı havadan bombalattığına dair bir kanıt olmadığı, bu bilginin yalnızca basındaki haberlere dayandığı" şeklindeki açıklaması açıkça ortaya koyuyor. (frankfurter allgemeine zeitung 03.03.2011)

uluslararası hukuk uzmanı reinhard merkel, 22 mart'ta frankfurter allgemeine zeitung'da "kaddafi, kendileri de savaşın bir parçası olan silahlı isyancılara karşı savaş yürütüyor. birkaç saat öncesinde fırıncı, ayakkabıcı ya da öğretmen olmuş olsalardı dahi, isyancılar silahlanıp savaşmaya başladıkları andan itibaren artık sivil olmazlardı. kaddafi'nin birliklerinin sivilleri öldürdüğü birçok kez iddia edildi, ancak hiçbir kaynakta inandırıcı biçimde belgelenmedi" yazarken haklıydı. (frankfurter allgemeine zeitung 22.03.2011)

almanya'nın libya savaşı'ndaki rolü

alman hükümeti'nin, birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin savaş yetkisi kararına 'evet' oyu vermemesine medyanın ve aynı zamanda spd'li ve yeşil parlamenterlerin duyduğu öfke büyüktü. ancak almanya'nın resmi çekimserlik açıklaması; gerçeğin, en iyi olasılıkla ancak yarısı. alman ordusu, nato hava saldırılarına aktif olarak katılmasa da; başbakan merkel, daha 19 mart'ta yapılan libya özel zirvesi'nde, alman hükümeti'nin askeri müdahalenin hedeflediği sonuçları desteklediğini açıkladı. savaş koalisyonuna "başarı" dileklerini açıkça dile getirdi. iki hafta sonra nato, almanya'nın da onayıyla libya'daki savaşın komutasını üstlendi. ve libya'da savaşan nato devletlerinin yükünü hafifletmek için awacs görevleri üstlenecek 300 alman askeri daha afganistan'a gönderildi.

başbakan, paris'te abd'nin libya savaşı için almanya'daki askeri üsleri kullanabileceği sözünü verdi. nato savaşın komutasını üstlenene kadar; abd saldırılarının komuta merkezi, pentagon'un stuttgart'taki afrika bölgesi komutanlığı "africom"du. "us-africa command", daha saldırının başladığı gün, yalnızca libya hava kuvvetleri'nin etkisiz hale getirilmediğini, hava alanları ve uçaksavar mevzilerinin bombalanmadığını, aynı zamanda kaddafi'nin kara kuvvetlerinin de bombardımanın hedefleri arasında yer aldığını açıkladı. almanya'daki spangdahlem amerikan hava üssünden havalanan hayalet uçaklar da saldırılara katıldı. aynı şekilde abd'nin kullandığı awacs uçaklarının komuta merkezi de almanya'da yer alıyor. bu uçaklar, uçan hava gözetleme ve uçuş komuta merkezleri olarak iş görüyor ve şu anda libya'daki hedeflere gerçekleştirilen nato saldırılarını koordine ediyor.

almanya, böylece daha önce yugoslavya, afganistan ve ırak savaşlarında da olduğu gibi libya savaşında da önemli bir işleve sahip.

kaddafi rejimi ve libya'daki yaşam koşulları

ingilizler'in iktidara getirdiği kral 1. idris'in, "özgür subaylar hareketi" tarafından 1969'da devrilmesinin ardından libya devlet başkanlığını üstlenen muammer kaddafi, uluslararası siyasette antiemperyalist bir rol oynayan "arap sosyalizmi"nin savunucusu olarak kabul ediliyordu.

kaddafi, tobruk'taki ingiliz hava üssünü ve trablus'daki dev abd hava üssü "wheelus field"i kapattırdı. petrol sahalarını ve tüm petrol endüstrisini kamulaştırdı. tarlaları kamulaştırılarak yoksul köylüler arasında paylaştırdı. bedava sağlık hizmeti, dul, yetim ve yaşlılar için para yardımı, zorunlu ve parasız eğitim ve trablus, bengazi ve sebha'da üniversitelerin açılmasını içeren bir sosyal politikayı petrol gelirlerinden finanse ederek hayata geçirdi.

devlet, ev inşaatları ve tarım için faizsiz kredi veriyor. libya, diğer afrika ülkelerine oranla oldukça yüksek bir maaşın yanında düşük bir ev kirası düzeyine ve devlet tarafından sübvanse edilen temel gıda maddelerinde sabit fiyatlara sahip. bugüne kadar gecekondu mahallelerinin ve dilencilerin sayısı hep yok denecek kadar az oldu.

bir zamanların geri kalmış çöl ülkesi, varlıklı bir arap ülkesine dönüştü. dünya bankası'nın verilerine göre, kişi başına düşen gelir 1970 - 2010 arasında 5.800 dollar'dan 12.000 dollar'a çıktı. libya, afrika kıtası'ndaki en yüksek kişi başı gelire sahip. örneğin 80 milyon mısırlı'nın yarısı günde 2 dollarlık yoksulluk sınırının altında yaşarken, libya'da aylık ortalama maaş 510 euro seviyesinde. (martin lejeune, taz, 24.03.2011)

birleşmiş milletler gelişme istatistiği hdi ("human development index") de, libya'nın afrika kıtası'ndaki en gelişmiş devlet olduğunu ortaya koyuyor. libya, hdi sıralamasında güney afrika ve mısır'dan oldukça yukarılarda ve aynı zamanda suudi arabistan, rusya ve türkiye'nin de üstünde.

libya hükümeti, altyapı projelerine ve endüstrileşmeye geçtiğimiz onyıllarda milyarlarca dollar harcadı. bu projelerin en büyüklerinden biri "great man-made river project". uzun vadede libya, mısır, sudan ve çad'a tatlı su ulaştırması tasarlanan gmmr projesi, dünyanın en büyük içme suyu ve sulama sistemi. su; çölde yer alan, yaklaşık 500 metre derinlikteki dev yapay yeraltı göllerinden, 1300'den fazla pompa ve binlerce kilometre uzunluğundaki bir boru ağı aracılığıyla, halka içme suyu sağlamak ve toprağı tarıma elverişli hale getirmek amacıyla sulamak için, örneğin libya'nın kuzeyindeki kıyı bölgelerine aktarılacak.

boru ağı için gereken devasa boruların üretimi için fabrikalar açıldı. ayrıca ülkedeki cadde ağının genişletilmesine ve kıyı şeridi boyunca inşa edilen demiryoluna milyarca dollar akıtıldı.

tüm bunlara rağmen işsizlik oranı yaklaşık yüzde 30 ve özellikle gençler arasında yüksek. bu durumun sorumlusu, tüm büyük altyapı projelerinde libyalılar'ın değil, yabancı işçilerin çalıştırılması. içsavaş başladığında libya'da, çoğunluğu komşu ülkeler mısır ve tunus'un yanında çin, bengladeş, türkiye ve kara afrika'dan gelen yaklaşık bir buçuk milyon göçmen işçi olduğu tahmin ediliyor. bu işçilerin, aralarında 30 bin çinli de bulunan birkaç yüzbini içsavaş nedeniyle libya'dan kaçtı ya da merkezi yurtdışında olan şirketleri tarafından kaçırıldı.

isyanın daha ilk günlerinde; isyancıların, güney kore merkezli bir şirketin, binden fazla bengladeşli işçinin çalıştığı şantiyelerine saldırdığı haberleri yayıldı. libya'nın doğusunda türk şirketlerine ait 30 şantiye yerle bir edildi. libya'da yaklaşık 200 türk şirketi, özellikle inşaat sektöründe faaliyetteydi ve toplu konutlar, alışveriş merkezleri ve oteller inşa ediyordu.

mısırlı göçmen işçiler de tehdit altında. mısır dışişleri bakanlığı'nın verdiği bilgilere göre, isyanın ilk günlerinde 4 bin kişi, birkaç mısırlı öldürüldüğünden ve geri kalanların hayatı tehlikede olduğundan libya'dan kaçtı. (frankfurter rundschau 21.02.2011)

en büyük tehlikeyle karşı karşıya olanlarsa siyah afrikalılar. çoğunun, içsavaşların devam ettiği ya da diktatörlük rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerine dönme şansı yok.

arap televizyon kanalı al jazeera, "özgürlük savaşçıları"nın siyah afrikalı göçmen işçilere uyguladığı ırkçı katliam görüntülerini yayınladı. sahra çölü'nün güneyindeki ülkelerden gelen, sayılarının düzinelerce olduğu tahmin edilen  işçi öldürülürken, görgü tanıklarının da belirttiği gibi, yüzlercesi, gözü dönmüş hükümet karşıtları siyah afrikalı lejyoner avına çıktığından saklandı. (african migrants targeted in libya, al jazeera, 28.02.2011)

isyanın nedenleri

libya'da şubat ayının ortalarında, tunus ve mısır örneklerini izleyen isyanın patlak vermesinde belirleyici olan neden, yoksulluk ve sefalet değil, şüphesiz kaddafi rejimi ve rejim yanlısı aşiretlerin otoriter iktidar politikalarıydı.

libya'daki insan hakları ihlalleri, uluslararası af örgütü'nün ("amnesty international") ülke raporlarına göre sayısız diğer ülkedekinden farklı olmasa da; nato savaş koalisyonu'nun arap müttefiklerinde, örneğin suudi arabistan'da, durum çok daha kötü. tabii bu, libya'daki insanlar için bir avuntu olmaktan uzak.

bunun yanında, ülkeye binlerce göçmen işçi alınırken çok fazla sayıda insanın işsiz olması da önemli bir etkendi.

alman hükümetine de danışmanlık yapan "bilim ve siyaset vakfı" ("stiftung wissenschaft und politik"), 12 mart'ta yayınladığı durum tespit raporunda, 17 şubat isyanı'nın "çoğunluğu geçlerden oluşan libyalılar'ın tunus ve mısır'daki devrimleri taklit etme çabası olarak başladığını" açıklıyordu. "karakolları ve devlet dairelerini ateşe vererek ayaklanmayı ateşleyenler"in çoğunluğunu, "işsiz ya da geçimini sağlamasına yetecek kadar çalışmayan genç erkekler" oluşturuyordu. (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)

ayaklanmanın merkezi, eskiden ülkenin siyasi ve ekonomik merkezi olan doğu bölgesi sirenayka. bu bölgede aşiret ilişkileri, ülkenin batısındaki trablusgarp'ta olduğundan çok daha güçlü. 1969'da devrilen kral, sirenaykalı'ydı ve iktidarı bölgedeki aşiretlere dayanıyordu.

libya'nın doğusunda yaşayan insanlar, muhtemelen siyasi ve ekonomik açılardan ayrımcılığı uğradı. ancak bu konu hakkında; şimdiye kadar, isyancılar tarafından da yayınlanmış net bir bilgi yok.

başlıca nedenlerden birinin, aşiretler arasındaki kemikleşmiş rekabet olması büyük bir olasılık. "bilim ve siyaset vakfı", "aşiret ilişkileri, libya siyasetinde önemli bir rol oynuyor. kaddafi'nin yönetimi altında aşiretler, hiyerarşideki yerlerine göre resmi makamların ve devletin elindeki kaynakların paylaştırıldığı toplumsal birimler olma işlevini üstlendi. [...] (isyancılar arasındaki) siyasi aktörlerin çoğunluğunun derdi, devletin yapısından çok kaynakların paylaşımı. [...] son ayaklanmanın patlak vermesinin öncesinde kaddafi rejimi'nin karşıtları, esas olarak etkisi son derece küçük olan sürgündeki partilerden ve silahlı islamcılardan oluşuyordu." muhalif gruplar arasında şu anda "yalnızca müslüman kardeşler örgütsel bir sürekliliğe ve özellikle kuzeydoğudaki şehirlerde yoğunlaşan kayda değer bir tabana sahip. aşırı islamcılar da, en çok 90'lı yıllarda silahlı grupların etkin olduğu kuzeydoğuda var." (swp-aktuell: "libyen nach gaddafi", 12 mart 2011)

kaddafi'yi cehennemin dibine göndermeyi istemek, tabii ki libyalılar'ın en doğal hakkı. ancak isyancıların bunun için halkın çoğunluğunun onayına ihtiyacı var. ve bu desteğe sahip olmadıkları açıkça ortada.

isyancıların önderliği, bunun yerine trablus'a kadar önlerine çıkan bütün engelleri bombalayarak yolu açacak nato'ya güveniyor. ancak bu, kuzuyu kurda emanet etmekten başka bir şey değil. çünkü emperyalist devletler, yalnızca kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının peşinde; ne demokratik kendi kaderini tayin hakkı, ne de ülkenin zenginliklerinin adil paylaşımı gibi bir dertleri var.

savaşın hedefleri ve abd'nin ve ab devletlerinin çıkarları

libya, afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip. petrol ihracatının yüzde 70'ini avrupa birliği ülkelerine yaparken, bunun yüzde 29'luk kesimini italya'ya, yüzde 14'ünü fransa'ya, yüzde 11'ini almanya'ya, yüzde 10'unu ispanya'ya ve yüzde 4'ünüyse ingiltere'ye gerçekleştiriyor. italya, petrol gereksiniminin neredeyse dörtte birini (yüzde 24) libya'dan karşılarken; bu oran, fransa'da yüzde 10, almanya'da ise yüzde 6. libya'nın petrol ihracatının yüzde 13'lük kısmı çin'e. italya, libya'nın doğalgaz ihracatının büyük bir bölümünün gerçekleştiği ülke: italya, doğalgaz ithalatının yüzde 13'lük kısmını libya'dan karşılıyor. (us-energy information administration (eia), international trade center (itc), trademap 2011)

2004'te libya'ya yönelik yaptırımların sona ermesinden sonra, yabancı yatırımcılar yeniden ülkeye sokuldu ve neredeyse tüm batılı enerji şirketleriyle, bunun yanında çin ve rus şirketleriyle de milyarlarca dollarlık anlaşmalar imzalandı.

bu şirketlerin arasında ingiliz-hollanda menşeli bp, fransız petrol şirketi total, italyan enerji şirketi, alman rwe ve basf'ın doğalgaz ve petrol bölümleri, repsol (ispanya), abd'den exxon ve oasis group, gazprom (rusya) ve çin'den national petroleum corporation (cnpc) bulunuyor.

italyan eni şirketi, hem libya petrol sektöründeki, hem de genel olarak ülkedeki en büyük yabancı yatırımcı durumunda. eni, 2007'de 2047'ye kadar petrol ve doğalgaz temin hakkını garanti altına alan, 28 milyar dollarlık bir sözleşme imzaladı.

alman basf'ın petrol sektöründeki temsilcisi olan wintershall, libya petrol sektöründe 2 milyar dollarlık paya sahip. alman enerji devi rwe'ye bağlı olan dea, 40 bin kilometrekareden büyük bir petrol ve doğalgaz yatağının imtiyazını elde etti ve bu alanda yaklaşık 700 milyon dollarlık bir yatırım yapmayı planlıyor.

bp, 55 bin kilometrekarelik yeni bir sahada araştırma yapma hakkı için 900 milyon dollar'ın üstünde bir bedel ödedi ve uzun vadede 20 milyar dollarlık yatırım yapmayı planlıyor. abd, şimdiye kadar libya'da oldukça zayıf bir varlık gösteriyordu. exxon, 2008'de araştırma amaçlı sondaj hakları için yalnızca 97 milyon dollar ödemişti.

ancak, libya hükümeti yabancı şirketlere yatırım lisanslarını epsa-4 adında bir sisteme dayanan sert koşullar altında verdi. böylece, libya devletine ait olan petrol şirketi noc ("national oil corporation of libya") ülkede çıkarılan petrolün yaklaşık yüzde 90'lık bölümününün kontrolünü elinde tutmayı başardı. enerji devleri için dünya çapında en düşük kar oranlarına sahip petrol çıkarma koşulları libya'da.

kaddafi, en geç 2009'dan bu yana artık güvenilir bir ortak olarak görülmüyor.

ispanyol gazetesi "el pais", 2009'un ocak ayında şöyle yazıyordu: "libya devrim lideri muammer kaddafi, düşen petrol fiyatları karşısında alışılmışın dışında bir adım atmayı düşünüyor." kaddafi, "ülkesindeki uluslararası petrol şirketlerine ait tesislerin kamulaştırılması olasılığının varlığını reddetmiyor. bunu yapmak zorunda kalmamayı umduğunu, ancak düşen fiyatların başka bir seçenek bırakmadığını söylüyor." (die presse 26.01.2011)

kaddafi, gerçekten libya'da faaliyet gösteren kanada menşeli "verenex"i kamulaştırdığında; yatırımcılar için petrol sektöründeki en önemli branş raporu olan "heating-oil", şöyle yazıyordu: "libya, özel mülkiyeti kamulaştırmakla tehdit ediyor, gelirini arttırmak ya da firmalardan 'haraç' almak için önceden imzalanmış sözleşmeleri yeniden değerlendiriyorsa; uzun vadeli yatırım yapmak için gerekli olan güvenlik, şirketlerin elinden alınıyor demektir." (heatingoil.com, 29.09.2009)

2011 şubat'ında başlayan içsavaşın neticesinde, libya'daki petrol üretiminin yarısına yakını sekteye uğramış ve ülkenin petrol ihracatı, varil fiyatını bir anda 120 dollar'a yükseltecek biçimde çökmüştü.

avrupa birliği devletleri, isyancılarla libya hükümeti arasındaki mücadelenin sürmesinin petrol fiyatlarını daha da yükseltmesinden ve böylece ekonomileri için büyük bir doğurmasından korkuyordu. avusturya ekonomi bakanı reinhold mitterlehner, ekonomide durgunluk ihtimalinden bahsediyor ve avrupa'nın "mağrip ülkeleri'ndeki siyasi durumun bir an önce açıklığa kavuşmasına" ihtiyaç duyduğunu söylüyordu.

kaddafi, batı için bir belirsizlik faktörüne dönüşmüştü.

enerji kaynaklarının üstündeki devlet kontrolü, ithalat yasakları ve fiyat kontrolleriyle devlet tarafından yönlendirilen ekonomi, hiçbir zaman batı'nın neoliberal prensipleriyle uyumlu olmamıştı. şimdi artık tehlikeye giren yalnızca petrol arzının devamlılığı değildi; avrupa, ayrıca içsavaş dolayısıyla afrika'dan gelen bir mülteci dalgası tarafından da "tehdit ediliyordu".

tehlikeye giren bir diğer şeyse, avrupalı enerji şirketlerinin 400 milyar dollar yatırım yapmayı planladıkları "desertec-project"ti. "desertec"in, kuzey afrika'nın çöllerinde güneş enerjisinden elde edilen elektrikle tüm avrupa'nın ihtiyacını karşılaması tasarlanıyordu. libya, bu projenin temel yerleşimlerinden biri olmasının yanında, elektriğin avrupa'ya aktarılmasında transit ülke durumunda.

ve göz ardı edilemeyecek bir faktör, libya'nın imf ve dünya bankası'nın tekelini tehdit etmesiydi.

bu nedenle, savaşan nato devletlerinin hedefinde libya merkez bankası'nın döviz fazlasından yaptığı yurtdışı yatırımları da var. bu yatırımlar, "libyan investment authority" tarafından yönetiliyor ve değerlerinin 150 milyar dollar'ın üstünde olduğu tahmin ediliyor. libya devleti; gerek ülkedeki, gerek afrika'nın başka yerlerindeki büyük kalkınma programlarını döviz rezervlerinden finanse ediyor. (il manifesto, 22.04.2011)

bu projelere, libya'nın dünya bankası'ndan kredi almadan finanse ettiği "great man-made river" projesi ve afrika'nın ilk telekomünikasyon uydusunun geliştirilmesi örnek gösterilebilir.

45 afrika devleti 1992'de, "afrika bölgesel uydu iletişimi" (rascom) örgütünü kurdu. biraz olsun kabul edilebilir koşullarda bir finansman, yıllarca imf ve dünya bankası tarafından engellendi. sonunda libya 300 milyon, afrika ve batı afrika kalkınma bankaları toplam 80 milyon dollar'la projeye dahil oldu. böylece afrika 2007'de ilk iletişim uydusuna sahip oldu. tüm afrika'nın kullanacağı ikinci bir uydu, 2010 haziranı'nda uzaya gönderildi. bu sayede afrika, avrupa'nın uydularının (örneğin intelsat) kullanımı için talep ettiği yıllık 500 milyon dollarlık ücreti ödemekten kurtulmuş oldu.

daha önemlisi; libya'nın, afrika birliği'ne ait üç bağımsız finans kurumunun oluşturulması için yaptığı yatırımlar: merkezi yaounde'de (kamerun) olan afrika para fonu, merkezi trablus'ta olan afrika yatırım bankası ve merkezi abuja'da (nijerya) olan afrika merkez bankası.

bu kurumların başarıyla kurulması; afrika ülkelerinin, (neokolonyal ve emperyalist iktidarın araçları olan) imf ve dünya bankası'ndan kendilerini kurtarmasını sağlayacaktı.

libya'daki rejim değişikliğinden sonra nato güçleri, bir gün afrika'nın bağımsızlığını olanaklı kılacak olan bu kurumları ortadan kaldıracaklar.

abd devlet başkanı obama, 25 şubat'ta birleşmiş milletler güvenlik konseyi'nin yaptırım kararını açıklamasının üstünden daha bir gün geçmişken, abd'nin libya devleti'ne ait, değeri 30 milyar dollar'ı aşan finans yatırımına el koymasını sağlayan bir "executiv-order"a imza attı. birkaç gün sonra avrupa birliği de, libya'ya ait yaklaşık 45 milyar dollarlık yatırımı dondurduğunu açıkladı.

libya'nın finans yatırımlarına neden el konduğunu, (60'lı yıllardan bu yana abd hükümet danışmanı olan) zbigniew brzezinski, 28 nisan 2011'de tagesspiegel'le yaptığı röportajda açıkladı: "verili koşullarda müdahale etmenin, libya'nın kontrolünü kaddafi'ye bırakarak, ona arap dünyası'nın en önemli batı karşıtı liderine dönüşme olanağını tanımaktan daha iyi olduğu fikrindeydim."

içsavaşın başlamasıyla, durum temelden değişmişti.

libya'nın petrol rezervlerinin çoğunluğunun bulunduğu kuzeydoğusunu kontrolü altına alan silahlı ayaklanma; batı'ya, trablus'taki yıllarca el üstünde tutulmuş "dost"undan ve artık güven vermeyen iş ortağından kurtulma şansını verdi.

sevgi ile övülen "özgürlük savaşçıları", bölgenin aşiret reisleri, petrol ve doğalgaz gelirlerini şimdiye kadar kaddafi'yle paylaşmışlardı. şimdiyse, görünüşe göre tek avantacı kendileri olmak istiyorlar. batı'yı, askeri yardım gelmezse tüm petrol arzını durdurmakla tehdit ediyorlar.

libya'nın en önemli petrol ve doğalgaz limanları, ülkenin doğu sahilinde yer alıyor. yine bu bölge, libya'nın rezervlerinin yüzde 80'ine sahip olan, daha güneyde yer alan sirte petrol yataklarından gelen boru hatlarının kesişme noktası.

ab enerji komiseri günther oettinger, neden kaddafi'ye finansal açıdan zarar vermek için libya'nın petrol ve doğalgaz ihracatına yönelik yaptırımlara yönelinmediği sorusunu şu sözlerle yanıtlıyordu: "yeniden işletilmeye başlayan petrol ve doğalgaz yataklarının çoğunun artık kaddafi'nin elinde olmadığını sanıyoruz."

ingiltere başbakanı david cameron, 1 mart 2011'de yaptığı açıklamada, "libya'nın ve halkının geleceği için albay kaddafi'nin rejimi son bulmalı. ve kaddafi ülkeyi terk etmeli. bu sebepten, kaddafi rejimi'ni izole etmek, paradan uzaklaştırmak, iktidarını azaltmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız."

anlaşılan, isyan olmasaydı, batı gelecekte de kaddafi'yle anlaşmanın bir yolunu bulacaktı. ne de olsa, yalnızca petrol değil, silah anlaşmaları da son derece iyi gidiyordu.

2004-2010 yılları arasında ingiltere, fransa, italya ve almanya'nın kaddafi rejimine sattığı silahların değeri bir milyar euro'nun üstünde.

avrupalı silah şirketi eads; 2009'dan içsavaşın başlamasına kadar, raket rampaları ve tanksavar raketleri satmayı sürdürdü. silahların üreticisi, eads'ın yan şirketi olan mbda, internet sayfasında "milan 3" sistemini, "geliştirilmiş öldürme potansiyeli" olan, isabet oranı çok yüksek bir silah olarak pazarlıyor. bu silahın kaddafi'ye satılacak olan son partisi, 28 şubat 2011'de yürürlüğe giren silah ambargosu nedeniyle durduruldu.

kaddafi, her şeyden önce libya'yı "avrupa kalesi"nin mültecileri engelleme mücadelesinin bir parçası haline getirdi. avrupa sınır koruma ajansı frontex'le sıkı bir işbirliği içine girdi. almanya, helikopterler aracılığıyla mülteci taşıyan teknelerin akdeniz'de tespit edilmesi görevini üstlenirken; konumları tespit edilen mülteciler, italyan gemileri tarafından yakalanarak libya sahil koruma ekiplerine teslim ediliyordu.

tıpkı mısır gibi libya da, avrupa birliği için bir "istikrar" garantisiydi. ancak, kaddafi 2010 kasımı'nda avrupa'yı yasadışı göçün önüne set çekmekte desteklemek için avrupa birliği'nden 5 milyar euro talep etti. kaddafi, bu talebiyle avrupa devletlerinin gözünde haddini aşıyordu. (focus-online, 31.08.2010)

batı'nın yeni müttefikleri

paris, londra ve washington hükümetleri; libya'nın doğusundaki isyanın önderlerinin, trablus hükümetine oranla batı'nın çıkarlarına uygun hareket etmeye çok daha yatkın olduğunu farketmekte gecikmedi.

abd dışişleri bakanı hillary clinton, 27 şubat'ta aşağıdaki açıklamayı yapıyordu: "obama hükümeti, libyalılar'a muammer kaddafi'yi başlarından atmaları için gereken her tür desteği vermeye hazır. [...] doğuda örgütlenmeye çalışan çeşitli libyalılar'la ilişki kuruyoruz. isyan, ülkenin batısına da yayılırsa; oradaki libyalılar'la da ilişkiye geçeceğiz. [...] sonucun ne olacağını söylemek için henüz çok erken, ama bizden beklenen her tür desteği vermeye hazır olacağız." (michel chossudovsky, 07.03.2011)

fransa, 27 şubat'ta bengazi'de kurulan libya geçici ulusal meclisi'ni "libya halkının yegabe meşru temsilcisi" olarak tanıyan ilk nato ülkesi oldu. ve mahmud cibril ile abdula el-issavi'yi 10 mart'ta paris'teki elysée sarayı'nda ağırladı. her ikisi de, libya geçici ulusal meclisi tarafından batılı devletlerle ilişki kurmak ve bu ilişkileri sürdürmekle görevlendirilmişti.

ancak "libya halkının meşru temsilcileri", olsa olsa libya'nın altı buçuk milyonluk nüfusunun üçte birini temsil ediyor. ülkenin isyancılar tarafından kontrol edilen altı doğu bölgesinde bir buçuk milyon, misurata'daysa 600 bin insan yaşıyor.

yeni kurulan "ulusal meclis"in ve isyancıların hükümetinin üyeleri, ağırlıklı olarak kaddafi rejimi'nin geçmişteki yüksek bürokratlarından ve yüksek rütbeli subaylarından oluşuyor. "ulusal meclis"in başkanı mustafa abdül celil, 2007'den 15 şubat 2011'de isyanın başlamasına kadar, kaddafi hükümeti'nde adalet bakanıydı.

"ulusal meclis" 22 mart'ta, adalet eski bakanı mahmud cibril'i geçici hükümetin başına geçirdi. cibril, söz konusu günden bir hafta önce, 18-19 mart tarihinde paris'te gerçekleştirilen libya zirvesi'nde fransa devlet başkanı sarkozy ve amerikan dışişleri bakanı clinton tarafından, sanki kaddafi artık iktidarda değilmişçesine resmen ağırlandı.

mahmud cibril, batı için neredeyse mükemmel bir müttefik. "frankfurter allgemeine zeitung", cibril'i neoliberal ekonomi politikası uzmanı olarak nitelendiriyor. yıllarca iktisatçı olarak abd'de stratejik planlama ve karar alma konularında ders verdi. ve tunus, mısır ve suudi arabistan'daki genç şirket yöneticileri ve hükümet üyelerini eğitti.

2007'de libya'ya dönmesinin ardından, kaddafi rejimi'ne planlama bakanı ve ulusal ekonomik kalkınma kurumu'nun başkanı olarak hizmet etti. görevi, devlet kontrolündeki ülke ekonomisinin özelleştirilmesini yürütmekti. görevi sırasında, özellikle ingiliz ve abd şirketlerinin libya pazarında tutunmalarına önayak oldu. (frankfurter allgemeine zeitung, 25.03.2011)

isyancıların hükümetinin dışişleri bakanlığını abdül el-issavi üstlendi. önceden libya ekonomi bakanlığı ve özelleştirme planlama dairesi başkanlığı yapıyordu. kaddafi'yle arası bozulduktan ve piyasa ekonomisine geçiş reformlarının yavaş temposunu eleştirdikten sonra koltuğunu kaybetmişti.

sirenayka'nın geçmişteki güvenlik şefi de, şimdi geçici hükümetin üyesi. batı'nın yakından tanıdığı ali tarhuni, "geçici hükümet"in ekonomi, finans ve petrol bakanı. 40 yıl abd'de yaşadıktan ve yıllarca university of washington'da ekonomi ve finans dersleri verdikten sonra bu yılın mart ayında libya'ya döndü. görevi, pazar ekonomisine geçiş için hazırlıkları tamamlamak. (frankfurter allgemeine zeitung, 30.03.2011) göreve başlamasının hemen ardından yaptığı ilk işlerden biri, "özgür libya"nın ham petrolünü pazarlamak için "quatar petroleum company" ile bir anlaşma imzalamak oldu. yalnızca isyancıların elinde olan tobruk limanı dahi, günde 300 bin varil ham petrol ihraç edilebilecek kapasiteye sahip. bu, güncel pazar değeri üstünden yaklaşık günde 36 milyon ya da yılda 12 milyar dollar'a denk düşüyor.

savunma bakanlığına, 1975'te de kaddafi'yi devirmeyi denemiş olan ömer el hariri getirildi. başarısız olan darbe girişiminden sonra el hariri ve yirmi arkadaşı idama mahkum edilmişti. cezası, 1990'da 21 yıllığına ev hapsine çevrildi. 2011 şubatı'ndaki ayaklanma ona isyancıların safına geçme şansını verdi. (taz, 24.03.2011)

isyancıların ordusunun genelkurmay başkanı, kısa bir süre öncesine kadar kaddafi rejiminin yönetici kadrolarından olan abdül fatah yunus. mart ayında isyancılara katılmadan önce kaddafi'nin özel birliklerini komuta ediyordu ve üç yıldır içişleri bakanıydı. (süddeutsche zeitung, 29.03.2011)

mart başı abd'den libya'ya dönen halife haftar, aynı ayın sonunda sonunda isyancıların ordusunun komutanlığına getirildi. bir zamanlar libya ordusunda albay olan haftar'ın, kaddafi'yle arası yıllar önce bozulmuştu ve abd'den kaddafi'ye karşı silahl bir ayaklanma örgütlemeye çalışıyordu. washington post'un 26 mart 1996'da belirttiği gibi, kendine "libya ulusal ordusu" adını veren kontra benzeri bir gruba başkanlık ediyordu. abd tarafından silahlandırılan bu küçük yeraltı ordusu, virginia'da bir askeri eğitim kampına sahip ve 90'lı yıllardan bu yana libya'da ayaklanma girişimlerinde bulunuyor ve birçok terör eylemi gerçekleştirdi. ingiliz gazetesi daily mail, 19 mart 2011'de halife haftar'ı "devrimin iki büyük askeri kişiliğinden biri" olarak tanımladı.

isyancıların ordusunun komutanlarından bir diğeriyse, abd'nin düşmanı bir teröristten sözde demokrasi ve insan hakları mücadelesinde müttefiğine dönüşen ebu bin kumu. new york times'ın 23 nisan 2011'de yazdığı üzere, kaddafi rejimine karşı savaşan derne birliği'nin komutanlığını yapıyor. 11 eylül 2001'deki saldırıların ardından libyalı militan islamcı bir örgütün üyesi olarak pakistan'da tutuklanıp, el kaide'ye üye olduğu gerekçesiyle beş yıl guantanamo'da kaldı. 2007 yılında, bir yıl hapiste kaldıktan sonra kaddafi'nin siyasi tutsaklar için çıkardığı aftan faydalanarak serbest kalacağı libya'ya gönderildi. (junge welt, 26.04.2011)

gelecekteki neoliberal ekonomi politikasının yol haritası

geçici hükümet, çoktan kendi petrol şirketi "libyan oil company"yi kurdu. bu şirketin, libya devletinin petrol kurumu "national oil  company"nin yerini alması ve amerikan, ingiliz ve fransız şirketlerine uygun koşullarda lisans vermesi planlanıyor. çin ve rusya'nın libya'nın dışına itilmesi de bu planın bir parçası. buna karşılık, kaddafi 14 mart'ta amerikan ve avrupa şirketlerinin çalışma ruhsatlarını çin ve rus şirketlerine devretme tehdidinde bulundu.

isyancılar, aynı zamanda kendi merkez bankalarını da kurmuş durumda. yeni kurulan merkez bankasının görevi; abd ve avrupa devlerinin el koyduğu, libya devleti'ne ait 150 milyar dollar'ı aşan parayı, iade edilmesinin ardından yönetmek.

ingiliz menşeli hsbc bankasının üst düzey yöneticilerinden oluşan bir ekip, şu anda yeni kurulan "merkez bankası"na libya devletinin ingiltere'deki yaklaşık 25 milyar dollarlık yatırımıyla ne yapacağı konusunda danışmanlık yapıyor. (il manifesto, 02.05.2011)

isyancıların yönetici kademesinin, abd'nin ve avrupa devletlerinin çıkarlarıyla büyük ölçüde uyumlu hedefler peşinde olduğu açık. onlara kalırsa, libya neoliberal ekonomi politikasının ilkelerine göre yönetilecek.

isyancıların hükümetinin maliye bakanı tarhuni, zeit'la yaptığı bir röportajda kaddafi'nin ülke ekonomisinin kayda değer bir bölümünü kamulaştırmasını eleştirdi. "ekonominin itici gücünün özel sektör olması gerek" dedikten sonra ekledi: "uluslararası yatırımcılarla işbirliği içinde libya'yı bir finans merkezine çevirmeyi umuyoruz." özellikle fransız şirketleri gelecekte libya'yla karlı bir ticaret yürütmeyi umabilir: "fransa gibi baştan beri bizim tarafımızda olan ülkelerin avantaj sahibi olacağını düşünüyorum." (die zeit, 07.04.2011)

bengazi'deki geçici hükümetin başkanı mustafa abdül celil de, 22 mayıs'ta şimdi isyancıları destekleyen ülkelerin zaferlerinden kar edeceğini açıkladı: "devrimimize destek veren dostlarımız, gelecekte libya'da en iyi ticaret olanaklarına kavuşacak." (tagesanzeiger zürich, 23.05.2011)

avrupa birliği, aynı gün isyancılarla resmen diplomatik ilişki başlatarak bengazi'de bir temsilcilik açtı. avrupa birliği dışişleri yüksek temsilcisi cathrine ashton, açılışa bizzat katılırken "libya halkının vizyonu"nu övdü.

13 haziran'da alman hükümeti de, bengazi'deki geçici hükümeti "libya halkının tek meşru temsilcisi" olarak tanıdığını açıkladı.

isyancılara askeri yardım

abd devlet başkanı obama, 10 ile 17 mart arasında, kısacası birleşmiş milletler güvenlik kurulu'nun kararının hemen öncesinde cia'in isyancıları desteklemesine izin verdi. (focus.de, 31.03.2011) obama'nın verdiği izin, isyancılara silah yardımını da kapsıyordu. new york times, cia ajanlarının aynı zamanda hava saldırıları için hedef tespiti de yaptığını açıkladı. (frankfurter allgemeine zeitung, 01.04.2011; welt.de, 31.03.2011)

19 mart'ta focus online, "ingiliz gizli servisi mi-6 ajanlarının haftalar öncesinden libya'ya sızdığını" yazdı. "askeri hava alanları, uçaksavar mevzileri ve iletişim merkezleri gibi stratejik hedefleri tespit etmiş ve hava saldırıları için işaretlemişlerdi." (focus.de, 19.03.2011)

2 nisan günü, fransız gizli servisinin bengazi'deki isyancılara üç haftadan uzun süredir gizlice tanksavar mermisi ve top gönderdiği ortaya çıktı. (focus.de, 02.04.2011)

muhafazakar wall street journal, birleşmiş milletler kararının kesinleştiği 17 mart günü şöyle yazıyordu: "abd'nin ve isyacıların resmi sözcüleri, mısır ordusu'nun abd'nin bilgisi dahilinde isyancılar için sınırdan silah geçirmeye başladığını açıkladı. gönderilenler, ağırlıklı olarak makineli tüfeklerden ve cephaneden oluşuyor." (peter dale scott, www.hintergrund.de, 31.03.2011)

nato devletleri, böylece kendi aldıkları birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararına aykırı hareket ediyorlar. karar; libya topraklarında her türden silah yardımını, askeri eğitimi, askeri amaçlara hizmet edebilecek her türden teknik ve finansal yardımı yasaklıyor. (birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararının 13. maddesi)

"nihai zafer"e kadar savaş

nato savaşının bir sonraki aşaması, abd'nin insansız, yerden kumandalı uçaklarla yapacağı bombardımanlar ve ingiltere ile fransa'nın savaş helikopterlerinin sayısını arttırması.

nato ve ab devletleri, trablus rejimi devrilene dek savaşı sürdürme konusunda anlaşmış durumda. kaddafi'nin öldürülmesi de bombardımanların "meşru hedeflerinden biri" kabul ediliyor.

alman ordusunun da dahil olduğu kara kuvvetlerinin savaşa katılımı ihtimaline yönelik hazırlıklar da sürüyor. kara kuvvetlerinin savaşa dahil olması, sözde "insani yardımların güvenliğinin sağlanması" adına gerçekleştirilecek. devlet bakanı cornelia pieper (fdp), alman parlamentosu'nda "hazır bulunan avrupa birliği savaş grupları'nın ve kimi diğer birliklerin kullanımı olanaklar dahilinde" dedi. (junge welt, 08.04.2011)

nato, büyük olasılıkla korkunç sonuçları olacak ve sivil kurbanlarının sayısı gittikçe artacak bir savaş yürütüyor. isyancıların zafere ulaşması sağlanamazsa, savaş libya'nın ikiye bölünmesiyle de sonuçlanabilir. bu durumda en azından libya'nın doğusu batılı şirketler için karlı bir vahaya dönüşecektir.

5 Ağustos 2011 Cuma

ARAP BAHARI'NDAN İSRAİL YAZI'NA

tel aviv

israil'de, birçok insanın mısır'da mübarek'in ve tunus'ta ben ali'nin devrilmesine yol açan arap baharı'na benzettiği bir protesto hareketi ortaya çıktı. neoliberal ekonomi politikalarına, sürekli artan yiyecek fiyatları ve kiralara gösterilen tepki, yahudi ve müslüman-arap israilliler'i birleştiriyor gibi görünüyor. almanya'da yayımlanan günlük sol gazete junge welt, bu hareketin bir parçası olan üniversite öğrencisi matan kaminer ile tel aviv’de bir röportaj yapmış. ilginç bulduğum için paylaşıyorum:



mart ayında israil başbakanı benjamin netanyahu, ortadoğu'daki diğer ülkelerin aksine israil'de protestolar yaşanmayacağını söylemişti. ancak geçtiğimiz cumartesi günü 150 bin kişi sokağa çıktı. bu hareketin sebepleri nedir?

beklenmedik bir biçimde patlak verdi. bir hafta öncesinde göstericilere büyük bir toplumsal eylem dalgasının mümkün olduğundan bahsetseniz, size gülerlerdi. geriye bakacak olursak, orta sınıf genç kuşağın gelecek umutlarının yok olması durumu tetikledi diyebiliriz. insanlar, sorunlarının kişisel başarısızlıklarından değil de sistemden kaynaklandığını birdenbire fark etti.

eylem dalgası, tel aviv'deki rothschild caddesi'nde (madrid'in puerta del sol meydanı veya kahire'nin tahrir meydanı'ndakiler gibi) bir protesto kampı ile başladı. israil'deki genç eylemciler, kendilerini uluslararası bir hareketin parçası olarak mı görüyor?


herkes kahire’den bahsediyor. rothschild caddesi'ndeki protesto kampında asılı bir afişte, "tahrir meydanı'nın rothschild köşesi" yazılı. gerçi biz daha çok madrid'dekilere benzer deneyimler yaşadık. tel aviv'deki kampın önde gelen organizatörlerinden biri, son birkaç ayını ispanya meydanlarında geçiren aya suschan. bir arap ülkesinden edindiğin protesto ve devrim fikirlerini İsrail’e adapte etmek hiç kolay değil. arap ülkelerindeki insanlarla dayanışmak, bu hareketin en önemli öğesi.

hafta başında sendika federasyonu histadrut'un başkanı over eini, amaçları hükümeti devirmek olduğu sürece eylemleri desteklemeyeceklerini açıkladı. yine de birçok eylemci; "mübarek, esad, netanyahu" diye bağırıyor. hükümet devrilmeli mi?

insanlar siyasi olmaktan korktuğu için bu soru hareketi bölüyor. çünkü burada bu soruyu yanıtlamak, israil-filistin sorununda taraf olmak demek.

gösterilerden birinde "yerleşim değil ev yapın" yazan bir döviz vardı. filistin'deki işgalin protestolarda rolü var gibi görünüyor.


filistinli eylemciler, taleplerin bedelini filistinliler'in ödeyeceği şekilde, örneğin topraklara el konularak yerine getirilmesinden çekindiğini ifade etti. yahudi israilliler, batı şeria'nın sömürgeleştirilmesine katılırsa ev sorunu da çözülür. sağcı hükümet, seve seve yeni yerleşimler inşa eder. hükümetin isyanı bastırmak için komşu ülkelerden biriyle savaşa girmesinden korkanlar var. böyle bir olasılık yok değil. suriye devlet başkanı esad, bibi netanyahu ile bu oyunu oynamayı çok ister. bir facebook grubu; "bir askeri operasyon olsa bile gösterileri sürdüreceğiz" sloganıyla bir gün içerisinde beş yüzden fazla üye topladı. bu, harekete savaş karşıtı bir dinamik kazandırabilir; ama çoğunluk, şimdiye dek filistin sorunundan bilinçli olarak uzak durdu. bu tavır, gün geçtikce sürdürülemez hatta tehlikeli bir hâl alıyor. batı şeria'daki yerleşimcileri temsil eden yehsa komisyonu'nun başkanı, salı günü rothschild kampı'nı ziyaret etti ve sıcak karşılandı. başlangıçta eylemleri anarşist işi olarak gösterip mahkum etmeye çalışan sağcılar, halkın büyük destek verdiği bu harekete içeriden müdahale etmeyi arzular hale geldi.

anti-siyonist sol gösterilerde nasıl bir rol oynuyor?


örgütçülük açısından bir rol oynadığı yok. fakat radikal sol; çoğu yerde müdahalede bulunarak, yoksul işçilerin ve filistinli azınlığın taleplerini harekete mal etmeye ve demokratik yapılar oluşturmaya çalışıyor. şu anda her şey mümkün. birçok şeyi değiştirebiliriz. israil'de bir kuşaktır yaşanan en heyecan verici hareket.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

FAHİŞELER


petkanov, devlet savunma avukatları milanova ve zlatarova ile işbirliği yapmayı reddettiği için, iddia ve savunma makamları arasındaki olağan sayılan mesleki nezaket görüşmelerinin, bizzat sanıkla yapılması gerekeceğine karar verildi. bu yüzden, celse ertelendiğinde petro solinski savunma makamının görmeye hakkı olduğu belgeleri de yanına alarak adalet bakanlığı'nın (eski devlet güvenlik dairesi) altıncı katına gitti. günün bu ikinci karşılaşmasında eski başkan oldukça rahatlamış görünüyordu, ama bu daha istekli olduğu anlamına gelmiyordu.

her sabah bir milis, stoyo petkanov'a beş ulusal gazeteyi getiriyor ve onları bir yığın halinde masasının üzerine koyuyordu. her sabah petkanov, sosyalist (eski komünist) parti'nin borazanı olan gerçek gazetesini seçip alıyor, ulus, halk, özgürlük ve özgür zamanlar adlarını taşıyan öteki gazetelere dokunmadan öylece bırakıyordu.

"şeytanın diyecekleriyle ilgilenmiyor musunuz?" diye kayıtsızca sordu solinski bir öğleden sonra, petkanov'u parti incilinin üzerinde iki büklüm bir halde bulduğunda.

"şeytan mı?"

"özgür basınımızın gazetecileri."

"özgür, özgür. bu sözcüğü tam bir fetiş haline çevirmişsiniz. kamışınızı kaldırıyor mu bu sözcük? özgürlükmüş, pantolonunun kıpırdadığını görelim, solinski."

"şimdi mahkemede değilsiniz. izleyen hiç kimse yok." yalnızca sağır dilsiz rolü yapan bir askerden başka.

"özgürlük," dedi petkanov vurgulayarak, "özgürlük çoğunluğun iradesine uymaya dayanır."

solinski önce yanıt vermedi. bu cümleyi daha önce duymuştu ve bu cümle ona dehşet veriyordu. sonunda, "buna gerçekten inanıyor musunuz?" diye mırıldandı.

"özgürlük dediğiniz her şey yalnızca sosyal seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır."

"parti üyelerinin yararlandıkları özel dükkanlar gibi mi? onlar çoğunluğun iradesine uyuyorlar mıydı?"

petkanov gazeteyi elinden bıraktı. "gazeteciler fahişedirler. ben kendi fahişelerimi yeğlerim."

başsavcı bu karşılıklı söz dalaşını umut kırıcı ancak yararlı buldu. rakibini tanıması, onu hissetmesi, önceden görülemeyen  yanlarını önceden görmeyi öğrenmesi gerekiyordu. bu yüzden sözünü bilgiççe sayılabilecek makul bir tonda sürdürdü, "kategori farklılıkları vardır, biliyorsunuz. belki de davanızı özgür zamanlar'da okumalısınız. herkesin benimsediği tutumu benimsemiyor bu gazete."

"kendimi bu sıkıntıdan kurtarabilir ve bunu yapmak yerine başımdan aşağı bir kova bok dökebilirim."

"anlamak istemiyorsunuz, değil mi?"

"solinski, bu tartışmanın beni ne kadar usandırdığı konusunda en ufak bir fikriniz yok. biz bütün bunları onyıllar önce düşündük ve doğru sonuçlara vardık. birkaç ay boyunca topaç gibi döndükten sonra, baban bile kabul etti bunu. ona içten selamlarımı ilettin mi?"

"'özgür gazete' sözcükleri sizin için hiçbir anlam ifade etmiyor, değil mi?"

başsavcı sanki yeryüzünün düz mü, yoksa yuvarlak mı olduğu kuramını tartışıyormuş gibi, petkanov abartılı bir duygusallıkla iç çekti. "bu bir çelişkidir. bütün gazeteler bir partiye, bir çıkara aittirler. ya kapitalistlere ya da halka. bunun farkına varmamış olmanız beni şaşırtıyor."

"yazdıkları gazetelerin sahibi olan gazeteciler var."

"o zaman bunların temsil ettikleri parti, partilerin en kötüsüdür, bencilliğin partisidir. burjuva bireyselciliğinin saf bir ifadesi."

"bunu öğrenmek size şaşırtıcı gelebilir, ama bir de çeşitli konular üzerindeki görüşlerini değiştiren gazeteciler var. kendi sonuçlarına varma, sonra bu sonuçları inceleme, derken yeniden inceleme özgürlüğüne sahip olan ve görüşlerini değiştiren gazeteciler."

"güvenilmez fahişeler, demek istiyorsunuz," dedi petkanov. "nevrotik fahişeler."


julian barnes, oklukirpi

22 Haziran 2011 Çarşamba

ELİT SANAT VE DIŞLAMA

"mülkiyetin etkisi altında bilinci çürümüş, adetleri ahlaksızlaşmış, satılık ve onursuzlaşmış sanatçılar, alçakça bir bencilliğin portresine dönüşüyor. adalet ve saygı kavramları, kalplerinde kök salamadan geçip gidiyor, tüm toplumsal sınıflar arasında sanatçılarınki güçlü ruh ve asil karakter açısından en yoksul olanı."
pierre joseph proudhon, contradictions économiques, paris 1939, s. 226.

pierre bourdieu, yukardaki proudhon alıntısını, küçük burjuvazinin, elit("meşru") kültürü - kendisini dışlama, aşağılama işlevini üslendiğinin bilincinde - reddetmesine ve bu kültürün taşıyıcısı olarak damgaladığı sanatçılarla arasına mesafe koymasına örnek gösteriyor. proudhon'un yaşadığı (ve dolayısıyla yukarıdaki sözleri kaleme aldığı çağda "çalışan başarır" inancı üstüne kurulu protestan iş (ve yaşam) ahlakı emeğinin "karşılığını alan" küçük burjuvalara (ve o dönem halen gelişmekte olan bir sınıf olan bujuvaziye) özgü olsa da, yirminci yüzyılın ikinci yarısında batı toplumlarının işçi sınıfı için de azımsanamayacak bir refah yaratmış olması, protestan ahlakın toplumda aşağıya doğru yayılmasını sağladı. dolayısıyla işçi sınıfı tarafından "sanatçıların reddi"nde "gerçekten çalışan"larla ""aylak"lar arasındaki ayrım, temel ahlaki kritere dönüştü.

"kendi evimde, baştan sona benim zevkime göre döşenmiş, tek başıma bana ait, su, gölge, çim ve huzur sahibi olabileceğim onda bir hektarlık bir bahçesi olan bir evde, oturabilmek için louvre'u, tuileries'yi, notre dame'ı ve üstüne vendome kolonu'nu veririm. içine bir resim koyacak olsam, jüpiter ya da apollo'yu seçmezdim - bu beylerle hiçbir ilgim yok, tıpkı londra, roma, istanbul ya da venedik manzaralarıyla da bir alakam olmadığı gibi - tanrı beni oralarda zaman geçirmekten esirgesin. evin içine eksikliğini hissettiğim şeylerin resmini asardım: dağların, şarap bağlarının, çayırların, keçilerin, ineklerin, koyunların, hasatta çalışan çiftçilerin ve küçük çobanların."
pierre joseph proudhon, agy, s. 256.

proudhon'un yaşadığı çağda küçük burjuvalar açısından gerçekçi, işçiler içinse ulaşılmaz bir hedef olması itibarıyla, toplumsal konumunu okul eğitimi üstünden yeniden üretmeyen geleneksel küçük burjuvaziye özgü "sınıf fraksiyonu ideolojisi"nin bir bileşeni olarak tanımlanabilecek mülkiyetçi "benim evim" refleksi, maddiyeti, maddi olmayan (örneğin kültürel) değerleri geçersizleştirmekte kullanan bir ayraç olarak, batıda işçi sınıfının - göreceli olarak değilse de - objektif olarak zenginleşmesiyle, elit kültürden dışlanan tüm toplumsal sınıfları/sınıf fraksiyonlarını kapsar hale geldi.

17 Haziran 2011 Cuma

"FUHUŞ NORMAL BİR MESLEK DEĞİL"

fuhuş, kafamı meşgul eden ve basit bir iki cümleyle kestirip atabileceğim bir yargıya varamadığım bir konu olduğu için jungle world dergisinin  "meta ve olmak. fuhuş, taşıyıcı annelik ve bölünmüş insan" adlı kitabın yazarı kajsa ekis ekman'la yaptığı röportaj ilgimi çekti. sizin de ilginizi çekeceğini umarak türkçe'ye çevirdim...




fuhuşun yasallaştırılması, solda çoğunlukla fahişelerin sosyal güvenliği, sendikal örgütlenmesi ve kendi kaderini tayin hakkıyla birlikte anılıyor. sizce bunda yanlış olan nedir?

fuhuş, biri isteyen, diğeriyse istemeyen iki kişinin seks yapması anlamına geliyor. bu zeminde bütün toplumsal eşitsizlikler bir büyütecin altındaymışçasına görünüyor. avrupa'daki durumu örnek verelim: bir yanda işi ve sabit bir geliri, evi ve çoğunlukla ailesi olan avrupalı erkekler var, diğer yanda yoksul ülkelerden gelen, zor koşullarda yaşayan, çoğu onlu yaşlarında genç kadınlar. erkekler, bu kadınların seksten zevk alıp almadıklarıyla ilgilenmiyor. onları kendi gereksinimlerini karşılamanın bir aracı olarak görüyor. gerçek, milyonlarca erkeğin kendileriyle birlikte olmak istemeyen kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği. sol değerleri istediğimiz kadar eğip bükelim, bu olguyu görmezden gelemeyiz.

erkekler de fahişelik yapıyor ama...

evet, ama bu istisna. aynı "halinden memnun orospu" ve "seks işçiliği yapan üniversite öğrencisi genç kadın" gibi. postmodern çağda istisnalar sıklıkla olağan durumun kendisiymiş gibi kabul ediliyor. bense normaliteye yoğunlaşmayı tercih ediyorum. ve bu normalite, yalnızca neredeyse hep erkeklerin seks için para ödeyip kadınların da para almasını değil, fahişelerin tamamına yakınının fuhuşu bırakmak istemelerini de içeriyor. birkaç yıl önce melissa farley ve diğerlerinin gerçekleştirdiği, konu hakkında şimdiye kadar yapılan en büyük uluslararası alan araştırması bunu gösteriyor. 

az önce "seks işçiliği" terimini kullandınız. neden bu terimi reddediyorsunuz?

günümüzde neoliberal sağcılar ve postmodern solcular arasında uğursuz bir ittifak var. "seks işçiliği" terimi bu ittifakın bir sonucu. ve fuhuşun ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği iktidar ve sömürü ilişkilerini, acıyı ve şiddeti gizlemeye yarıyor. sağ bu şekilde siyasetini sürdürebiliyor ve solun eline bu siyasete karşı hiçbir şey yapmamak için bir bahane geçmiş oluyor. özellikle queer hareketinde fahişe cinsel özgürleşmenin, sınır ötesine geçmenin sembolüne, flört edilecek bir mücevhere dönüştürülüyor. ama fetişleştirme dayanışmanın karşıtı. "seks işçiliği" teriminin seks endüstrisinin büyüdüğü ve kurumsallaştığı bir çağda prezentabl hale gelmesi hiç de şaşırtıcı değil. bununla amaçlanan fuhuşu modern ve özgür iradeyle seçilmiş bir şey olarak pazarlamak ve meşrulaştırmak.

kitabınızın daha giriş bölümünde alman fuhuş yasasını eleştiriyorsunuz. isveç'teki yasal durum nasıl?

isveç'te 1999'dan bu yana cinsel hizmetlerin satın alınması yasak, satılmasıysa değil. yani fahişelerin cezalandırılması mümkün değil, yalnızca müşterileri cezalandırılabilir. yasa, insanların dikkatini nihayet fuhuştan sorumlu olanlara, yani erkeklere çekiyor. norveç ve izlanda'da da benzer yasalar var ve fransa da benzer bir yasayı yürürlüğe koymaya hazırlanıyor.

isveç'teki yasa değişikliğinin kovuşturmayı müşterilere yöneltmesinin dışında elle tutulabilir bir etkisi oldu mu?

son on yılda isveç'te müşterilerin sayısında neredeyse yarı yarıya azalma oldu. fuhuşta kayda değer bir gerileme var. örneğin isveç'in iki katı kadar nüfusu olan hollanda'da on kat fazla fahişe var.

fakat fuhuş karşıtları bile yasallaşmanın fahişelerin çalışma koşullarını iyileştireceğini öne sürüyor. bu argüman sizi neden ikna etmiyor?

yanlış olduğu için. alman hükümeti 2007'de fuhuşun yasallaşmasının sonuçlarını değerlendiren bir araştırma yaptırdığında, umut edilen iyileşmelerden hiçbirinin hayata geçmediği ortaya çıktı. araştırmaya katılan fahişelerin yüzde birinden azı yasal bir iş ilişkisine sahipti ve ancak yüzde beşi kontratlı çalışmayı arzuluyordu. çoğunluk, mümkün olan en kısa zamanda fuhuşu bırakmak istiyordu.

bu yasaya karşı bir argüman değil ama. çeşitli sivil toplum kuruluşları, çalışma hukukunun çerçeve koşullarında, bir iyileşme için zorunlu olan değişikliklere gidilmediğini vurguladılar. 

fahişelerin haklarını savunan lobi gruplarının durumu biraz karışık. yanlış anlaşılmak istemem; bütün insanların haklarını savunan inisiyatiflere ihtiyacı vardır. ama temsil hakkını iddia edenlerin kimler olduğunu incelemekte fayda var. bu amaçla birçok avrupa ülkesini ziyaret ettim. genel olarak iki tip kuruluşla karşı karşıyayız. öncelikle fahişeler için seksiyonlar açan büyük sendikalar. bu, genelde bolca şatafatla, büyük konferanslarla ve rengarenk broşürlerle yapılıyor. sonrasında boşuna insanların üye olması bekleniyor. bir verdi [almanya'nın ve dünyanın en çok üyeye sahip olan ikinci sendikası] temsilcisi, bana "birkaç" fahişe üyelerinin olduğunu anlattı. ispanya'daki ccoo'da bir kişi bile yok. iş yerinde yürütülen mücadelelere dair de bilinen bir şey yok.

bunun haricinde, fahişelerin yanında sosyal hizmet uzmanlarının, siyasetçilerin ve iş adamlarının da aktif olduğu çeşitli lobi grupları var. hatta "international union of sex workers"ta söz sahibi olan bir de pezevenk var. vitrinde tutulsalar da fahişeler genelde azınlıktalar. bu grupların pek azının fuhuştan çıkar sağlayanlara karşı bir şeyler yapması dikkat çekici. daha çok kamuoyunu fuhuşun da herhangi bir işten farkı olmadığına ikna etmeye uğraşıyorlar.

peki fuhuş neden normal bir meslek değil?

fuhuş diğerlerinden farkı olmayan normal bir meslek değil. 2004 yılında abd'de yapılan bir araştırmaya göre fahişelerin bir cinayete kurban gitme ihtimali normal kadınların 18 katı. bu, fuhuşun yasal olduğu ülkelerde de geçerli. polisler, tehlikelere karşı silahlarla ve kurşun geçirmez yeleklerle donatılıyor. fahişelere ne veriliyor? hangi "normal" işte böyle bir duruma müsamaha gösterilir?

özellikle fuhuş ve göçmenlik konularında yazan laura maria agustin, seks işçiliği hakkında hiçbir fikrinizin olmadığını öne sürdü.

kitabımın, agustin'in ve fuhuşu güzel bir şeymiş gibi göstermekten geçinen diğerlerinin hoşuna gitmemesi beni şaşırtmadı. agustin aşırı ileri gidiyor. insan kaçakçılarının kurbanlarını "göçmen seks işçileri" olarak adlandırıyor ve "kozmopolit özneler" olarak sunuyor. kitabını okurken gerçek anlamda midem bulanmıştı.

"kurban" sözcüğüyle bir sorununuz yok mu?

kurbanın ortadan kaldırılması çağımızın ilginç bir fenomeni. bütün insanlar başlarına gelen, dolayısıyla hayatlarında iyi olmayan her şeyden sorumlu tutuluyor. insanların "kurban" olmaya hakları yok, çünkü "özne"ler. ama "kurban"ın karşıtı "özne" değil "fail". ve zaten amaçlanan da "fail" kategorisinin ortadan kaldırılması. "kurban" yoksa "fail" de yoktur.

isveç'te otonom solda aktifsiniz. otonomcuların bir sorunun çözümü için devleti adres göstermeleri alışılmışın dışında bir tavır.

olabilir. ama otonomcuların, insan bedeninin metalaştırıldığı, devletinse bu işten vergi geliri elde ederek pezevenkleştirildiği kapitalist bir sistemi desteklemeleri de alışılmışın dışında bir tavır. tabii ki yasalar sorunu çözmekten uzak. bunun için, hem fahişeler, hem de müşterileri için terapi olanaklarından alternatif yaşam ve çalışma koşullarına toplumsal önlemler gerekiyor. yine de başlangıçta yasalar, yeni bir bakış açısını vurgulayarak asıl ihtiyacımız olan toplumsal dönüşüme katkıda bulunabilir.


peki bu durumda solun rolü ne olmalı?

kendimize, konu cinsellik olduğunda hayallerimizin ne olduğunu sormalıyız. en iyi ve radikal önerimiz, içinde "iş tutma kutuları"nın olduğu, çevresi çitlerle çevrili park yerleriyse geleceğimiz karanlık demektir. ben, ticaretten kurtarılmış, katılan herkesin zevk aldığı bir cinsellik hayal ediyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...