abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

WAS GESAGT WERDEN MUSS - GÜNTER GRASS


süddeutsche zeitung'da yayımlanan was gesagt werden muss ("söylenmek zorunda olan şey") adlı "şiir"i, günter grass'ın dünya çapında bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. (şiir tırnak içinde, çünkü ortada bir şiir olmadığını, grass'ın yaklaşık on cümleden oluşan bir yazıyı - anlayamadığım bir sebepten - dizeler halinde yazmayı seçtiğini düşünüyorum. şiirden hiç anlamam, yanılıyor da olabilirim tabii. ancak grass'a tepki gösterenlerin arasında da şiirinin şiir olmadığını söyleyenlerin sayısı hiç de az olmadığından, en azından bu konuda yalnız değilim.)

grass'a gösterilen tepkileri sıralamak mümkün değil. alman gazetelerinin neredeyse hepsi, "şiir"i yayımlayan süddeutsche hariç, grass'ın utanılacak bir şey yaptığında hemfikir. sol parti hariç tüm partiler, hatta yazarın her seçim öncesi oy topladığı SPD bile grass'a tavır almış durumda. amerikan basını da - gördüğüm kadarıyla - alman basınının tavrını paylaşmasının yanında daha sözünü esirgemeyen bir görüntü çiziyor.

örneğin, maryland üniversitesi'nde modern avrupa tarihi profesörü olan jeffrey herf, new republic'te yayımlanan yazısında grass'ın "şiir"ini "ahlakı açıdan boş ve politik açıdan utanç verici" olarak tanımlamış. the national interest'te jacob heilbrunn, "mide bulandırıcı sözleri"nin ve "vahşi, ateşli ve iftiracı dili"nin yanında günter grass'ın geçmişte ss üyesi olması nedeniyle ahlaki açıdan bu sözleri söylemeye hakkı olmadığını öne sürüyor. (grass 17 yaşındayken birkaç haftalığına waffen-ss üyesi olmuştu.) commentary daily internet sitesinde jonathan s. tobin, avrupa'da antisemitizmin nazizm dönemindekine yakın bir güce eriştiğini vurgularken, grass'ın "ulusunun vicdanı" olarak görülmesinin buna dalalet ettiğini öne sürüyor. velhasıl, abd cephesinden denk geldiğim yorumlar, ya grass'ın ya bütün almanlar'ın ya da avrupa'nın tümünün antisemitist olduğu minvalinde.

almanya'daysa CDU genel sekreteri hermann gröhe de, SPD genel sekreteri andrea nahles de grass'ı sert bir biçimde eleştirdiler. hatta SPD grass'ın artık parti için oy toplamasını istemediğini duyurdu. embesiller için bild ve entellektüel embesiller için welt gazeteleri etrafına kurulmuş springer imparatorluğu, nobel ödüllü yazarın ipini çekmek için ite kaka en ön sıraya fırlamayı başardı. eh, olacak o kadar, springer imparatorluğu'nun bayağı bir linç tecrübesi var. "nobel ödüllü yazar" demişken: nobel ödülünün geri alınıp alınmaması da tartışma konusu olmadı değil.

israil devleti ise grass'ı persona non grata ilan etti; bu, 84 yaşındaki yazarın israil'e girişinin yasak olduğu anlamına geliyor. israil içişleri bakanı eli jischai "grass gerçekleri çarpıtan ve yalancı eserlerini yaymayı sürdürmek istiyorsa, bunu gidip iran'dan yapmasını öneriyorum," derken; bir bakanlık sözcüsü, grass'ın "şiir"inin "israil devletine ve halkına yönelik nefret ateşini körüklemeyi amaçladığını" ve bunun "daha önce ss üniforması giyerek açıkça destekediği fikrin aynısı olduğunu" belirtti.

yukarıda da söylediğim gibi, grass'a gösterilen tepkilerin hepsine değinmek olanaksız. bu nedenle, denk geldiğim tepkilerin bir bölümünü - tartışmaya nasıl bir ruh halinin egemen olduğu hakkında bir fikir vermesi açısından - derledim. en iyisi, tepkilerin ne kadar haklı, ne kadar haksız olduğu konusunda kendiniz karar verin. günter grass'ın "şiir"inin neden şiir olduğunu anlayamadığımdan ve şiir çevirecek beceriyi kendimde görmediğimden was gesagt werden muss'u düzyazı olarak çeviriyor, zaten var olmayan edebi değerinin bu şekilde kaybolmasının da olanaklar dahilinde olmadığını düşünüyorum.

"neden susuyorum? aşikar olan, planlı tatbikatlarda hazırlığı yapılmış olan, sonunda ölmeden kurtulmayı başaran bizlerin olsa olsa dipnot olacağı şey hakkında neden susuyorum?
egemenlik alanında bir atom bombası üretildiğinden şüphelenildiği için, bir lafta kabadayı tarafından boyunduruk altına alınmış ve tertiplenmiş tezahürata güdümlü iran halkını ortadan kaldırabilecek olan, öne sürülen ilk darbe hakkı.
gizli tutulsa da yıllardır büyüyen, ama hiçbir denetime tabi olmadığından kontrol dışı, bir nükleer potansiyele sahip öteki ülkenin adını açıkça söylemekten neden kendimi men ediyorum?
bu konuya dair, benim suskunluğumun da tabi olduğu, genel suskunluğu, sıkıntı verici bir yalan ve kendisine uyulmaması halinde cezalandırmayı vadeden bir zorunluluk olarak görüyorum; 'antisemitizm' yaygın bir hüküm.
ancak şimdi, sadece ona özgü, benzersiz suçları tarafından zaman zaman ziyaret edilen ve hesap sorulan ülkemden - buna karşılık, uyduruktan, geçmişin telafisi ilan edilse de, tamamen ticari olarak - israil'e, özelliği her şeyi yok eden patlayıcı başlıkları, tek bir atom bombasının varlığı bile kanıtlanamamışsa da, yarattığı tasanın kanıt yerine geçtiği yere yönlendirebilmek olan bir denizaltı daha gönderilecek olduğundan, söylenmek zorunda olan şeyi söylüyorum.
peki şimdiye dek neden sustum? bu gerçeği, gönülden bağlı olduğum ve kalacağım israil'den beklediğimi bir hakikat olarak dile getirmeyi bir daha asla çıkmayacak bir leke taşıyan soyumun yasakladığını düşündüğümden. 
neden şimdi, yaşlanmış bir halde ve son mürekkebimle söylüyorum, nükleer güç israil'in zaten kırılgan olan dünya barışını tehlikeye attığını? yarın söylenmesi çok geç olabilecek şey söylenmek zorunda olduğu için ve - alman olarak zaten yeterince suçlu olan - bizler, öngörülebilir olduğundan suç ortaklığımızın alışılageldik bahanelerin hiçbiriyle inkar edilemeyeceği bir suçun tedarikçisi haline gelebileceğimiz için. 
ve itiraf ediyorum: batı'nın riyakarlığından gına geldiği için artık susmuyorum. ayrıca, birçoklarının kendini suskunluktan kurtaracağını, fark edilebilir tehlikeye neden olandan şiddetten vazgeçmesini talep edebileceğini ve aynı zamanda, israil'in nükleer potansiyelinin ve iran'ın nükleer tesislerinin, iki ülkenin hükümetleri tarafından da kabul gören uluslararası bir merci tarafından, hiçbir engelle karşılaşmadan, sürekli olarak denetlenmesinde ısrar edebileceğini umabiliriz.
ancak böyle herkese, israilliler'e ve filistinliler'e, onların da ötesinde, çılgınlık tarafından işgal edilmiş bu bölgede düşmanca iç içe yaşayan bütün insanlara ve nihayetinde kendimize de yardımcı olabiliriz."

PS günter grass'ın "şiir"i düzyazı olarak bir şeye benzemedi diye üzülmeyin, "şiir" olarak da bir şeye benzemiyordu zaten. ancak "şiir"inin ne kadar kötü olduğunu yeni keşfeden linççilere, bu adam hayatı boyunca kötü şiir, üstüne bir de on küsür tane kötü roman yazarken nerede olduklarını sormak istiyorum.

23 Mart 2012 Cuma

ÖZGÜRLÜK HALLERİ


abd'nin arizona eyaletindeki yeni bir yasa, patronlara doğum kontrol hapı kullandıkları gerekçesiyle kadın çalışanlarını işten çıkarma hakkına kavuşmalarıyla sonuçlanabilecek. kadınların işten atılmaktan kurtulmasının tek yoluysa, doğum kontrol hapını "cinsel olmayan nedenlerden" aldıklarını kanıtlamaları. soğuk savaş boyunca, kalbini oluşturduğu batı bloğuna "özgür dünya" adını takan abd'nin özgürlük anlayışı (ki abd'nin "özgürlüğün anavatanı" olduğu düşüncesi, ne soğuk savaş'la birlikte doğdu, ne de savaşın bitimiyle ortadan kalktı), patronların kadın çalışanlarını işten atabilme "özgürlüğü". muktedirin hiçbir engelle karşılaşmadan ezme "özgürlüğü" özgürlükse; "özgür dünya"nın bayrağını taşımak, gerçekten de en çok abd'ye yakışıyor.

yasa tasarısını eyalet meclisine taşıyan (cumhuriyetçi) debbie lesko'nun "abd'de yaşadığımıza inanıyorum. burası, sovyetler birliği değil. yani hükümet, kuruluşlara ve küçük işletme sahiplerine ahlaki inançlarına aykırı bir şey yapmalarını emretmemeli," sözleriyle "özgürlüğü" savunduğunu da not düşmeli.

15 Mart 2012 Perşembe

AYUB ASALİYA & SUSAN RICE



geçtiğimiz hafta aralarında 12 yaşındaki ayub asaliya'nın da bulunduğu en az 18 insan, israil'in gazze'ye yönelik hava saldırısı sonucunda hayatlarını kaybederken, gazze'den israil'e yüzden fazla roketle cevap verildi. sınırın israil tarafında ölen olmadı.

abd'nin birleşmiş milletler büyük elçisi susan rice'ın twitter'dan yayımladığı mesaj şöyleydi:

"We thoroughly condemn terrorist rocket fire from Gaza into southern Israeli towns & cities and call on both sides to restore calm." 

17 Aralık 2011 Cumartesi

İSTİKRAR - İSTİKRARSIZLIK


aşağıdaki metin; noam chomsky'nin, amerikan medya izleme grubu fair'in ("fairness and accuracy in reporting") yirmi beşinci yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmadan alıntıdır. ilgi çekici bulduğum için, (biraz üstünkörü de olsa) çevirip blogda yayınlamaya karar verdim.

abd ve müttefikleri, arap dünyası'nda gerçek demokrasiyi engellemek için ellerinden geleni yapacak. sebebi basit: bölgenin tamamında nüfüsun çoğunluğu, abd'nin kendi çıkarları açısından en büyük tehditi oluşturduğunu düşünüyor. abd politikasına karşı muhalefet o kadar büyük ki, kayda değer bir çoğunluk, iran'ın nükleer silahlara sahip olması durumunda bölgenin daha güvenli olacağını düşünüyor. en önemli ülkede, mısır'da, buna inananların oranı yüzde 80. diğer ülkelerde de benzer rakamlara rastlamak mümkün. bölgede yalnızca küçük bir azınlık, iran'ı tehdit olarak görüyor: yaklaşık yüzde 10. abd ve müttefiklerinin, halkın iradesine sadık hükümetler istemedikleri açık; zira bu durumda, abd yalnızca bölge üzerindeki kontrolünü kaybetmekle kalmayacak, aynı zamanda dışarı atılacak. tabii ki, bu onlar için kabullenilebilir bir durum değil.

wikileaks konusuna gelecek olursak: wikileaks'in konuya dair yayınladıklarıyla ilgili ilginç bir olgu var. wikileaks üstünden yapılan yayınların, en çok yayılan - heyecanla yorumlanan, manşet olan vesaire - bölümü, arap devletlerinin abd'nin iran'a yönelik siyasetini desteklediğini gösterenlerdi. arap diktatörlere ait olduğu iddia edilen sözlerdi. arap halkına değinilmiyordu; zira sonuçta halk, bir rol oynamıyordu. bu diktatörlerin bizi desteklemesinde sorun nerde? halklarını kontrol altında tuttukları sürece? sonuçta emperyalizm böyle bir şey. her şey yolunda olduğu sürece sorun nedir? bu insanlar, halklarını kontrol altında tuttukları sürece her şey yolunda, değil mi? izin verin, nefret kampanyalarını yapsınlar. diktatörleri onları kontrol ediyor ve bu diktatörler bize (abd'ye) olumlu yaklaşıyor. bu, az önce açıkladığım, yalnızca abd dışişleri'nin diplomatlarının - ve medyanın - yaklaşımı değildi, aynı zamanda entellektüel camia da genel olarak bu yönde tepki gösterdi. herhangi bir yorum bulamazsınız. abd'de, yukarıda değindiğim anketlere dair hiç, ama hiçbir şey yayınlanmadı. ingiltere'de birkaç yorum yapıldı, ama orada da çok sınırlı kaldı. arap halkının ne düşündüğü tamamen önemsiz gibi duruyor. tek önemli olan, kontrol altında tutuluyor olması.

bu gözlemlerin ışığında, gelecekteki politikanın nasıl olacağını anlamak zor değil, hatta küçük bir adım atmak yeterli. şöyle öngörebiliriz: zengin petrol yatakları olan ve bir diktatör tarafından yönetilen bir ülke istediğini yapmakta özgür. burada en önemli rolü suudi arabistan oynuyor. suudi arabistan, islami fundamentalizmin merkezi ve bu açıdan en aşırı, en baskıcı örnek. suudi arabistan'dan, aşırı radikal bir islamcılığı yayan misyonerler, mücahitler vs. fışkırıyor. bunun yanısıra, suudi arabistan'ın güvenilir ve itaatkar bir hükümeti var. sonuç olarak, ne istiyorlarsa yapabilirler. suudi arabistan'da da bir gösteri planlanmıştı. ama riyad'da polisin sokaktaki varlığı o kadar fazla ve korkutucuydu ki, kimse sokağa çıkmaya cesaret edemedi. bunda bir sorun yok, öyle değil mi? kuveyt'teki durum da bundan farklı değil. orada, hemencecik bastırılan kısa bir gösteri yaşandı. yorum yok.

bence en ilginç olan bahreyn. bu ülke, iki açıdan oldukça ilgi çekici bir örnek. bunların birincisi, amerikan beşinci filo'sunun ana limanının burada olması. beşinci filo, bölgede askeri açıdan önemli bir etken. ikinci ve daha önemli olan nedense, ada devletinin nüfusunun yaklaşık yüzde 70'inin şiilerden oluşması. bahreyn, coğrafi olarak doğu suudi arabistan'ın tam karşısında yer alıyor. ve orada da şiiler yaşıyor. aynı zamanda suudi arabistan'ın en önemli petrol kaynakları da ülkenin doğusunda. suudi arabistan, 1940'lardan bu yana dünyanın en büyük petrol üreticisi. dünyanın en büyük enerji kaynaklarının şiilerin yaşadığı bölgelerde olması, doğanın ya da tarihin garip bir cilvesi. şiiler, ortadoğu'da azınlık durumunda. ancak şans eseri, petrolün olduğu yerde, yani körfezin kuzeyini saran bir kuşakta yaşıyorlar: suudi arabistan'ın doğusunda, ırak'ın güneyinde ve iran'ın güneybatısında. stratejistler uzun süredir, şiilerin yaşadığı bölgelerin, bağımsızlık ve dünyanın en büyük petrol rezervlerini kontrol etme amacıyla gizli bir birlik altında birleşebileceklerinden çekiniyor. tabii buna tahammül edilemez.

bir isyan yaşanmış olan bahreyn'e geri dönelim. (kahire'deki tahrir meydanı'na benzetebileceğimiz) merkezi meydanda bir çadırkent oluşturuldu. ancak sonra suudiler'in yönettiği birlikler bahreyn'e girdi. böylece, ada devletinin güvenlik güçleri, isyanı şiddet kullanarak bastırma şansına kavuşmuş oldu. çadırkenti yıktılar. hatta bahreyn'in sembolü olan "inci"yi yok ettiler. ülkenin en büyük hastanesine saldırıp, hasta ve doktorları sokağa sürüklediler. şu anda her gün, düzenli olarak insan hakları aktivistleri tutuklanıyor ve işkence görüyor. kimilerinin el bileklerine vuruluyor, ama ne olacak, değil mi? bu açıdan, öncelikli olarak "carothers ilkeleri" geçerli: ekonomik ve stratejik hedeflerimizle uyumlu olan bir eylem iyidir. bunu daha şık bir biçimde yazabilirdik, ama önemli olan olgular.

zengin petrol rezervleri olan devletlerin itaatkar diktatörleri hakkında söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. peki mısır'ın durumu nasıl? mısır, önemli bir ülke. diğer yandan petrol çıkartılan merkezlerden biri değil. mısır, tunus ve bu kategoriye dahil edebileceğimiz diğer ülkeler için düzenli olarak uygulanan kurallar geçerli. hatta bu kurallar o kadar düzenli olarak uygulanıyor ki, bu kuralları görmemek için neredeyse bir dahi olmak gerekiyor. en çok sevilen diktatörlere gelecek olursak: diplomat olmak istiyorsanız, bu dersi iyi öğrenin: abd'nin en sevdiği diktatörlerden biri zor bir duruma düşerse, mümkün olduğu sürece var olan tüm imkanlar seferber edilerek desteklenir. diktatörü desteklemek, örneğin ordu ya da iş adamları karşısına dikildiği için, artık mümkün olmadığında, onu cehennemin dibine gönderirler. bu hoş açıklamalar yapmanız gereken zamandır. demokrasiyi ne kadar da sevdiğinizden bahsedin. aynı zamanda, eski rejimi, belki başka, yeni isimlerle yeniden kurmayı denemelisiniz. bu, hep böyle yürüdü ve yürüyor. tabii ki, başarı garantisi yok, ama her seferinde bunu denerler: nikaragua'da somoza'ya, iran'da şah'a, filipinler'de marcos'a, haiti'de duvalier'ye, güney kore'de chun'a, kongo'da mobutu'ya, romanya'da (bir zamanlar batı'nın sevgilisi olan) çavuşesku'ya ya da endonezya'da suharto'ya bakın. tamamıyla rutin bir uygulama. şu anda mısır'da ve tunus'ta yaşananlar da, bunun tamamen aynısı. artık var olan durumu sürdürmek mümkün olmadığında, mübarek'i şarm el-şeyh'e gönderdiler. bir yandan eski rejimi yeniden kurmaya çabalarken, diğer yandan retoriğe yoğunlaşıyoruz. mesele bu; güncel sorun, bunun etrafında dönüyor. amy goodman'ın daha önce de dediği gibi: sonuçta ne olacağını bilemeyiz, ama şu anda içinde bulunduğumuz durum bu.

bir kategori daha var. zengin petrol rezervleri olan bir ülkenin diktatörünün akli dengesinin yerinde olmadığını düşünün: ne yapacağı tahmin edilemeyecek bir maceraperest. kastettiğim libya. bu durumda uygulanacak olan başka bir politika: güvenilir bir diktatör bulmaya çalışmak. şimdi tam olarak da bu gerçekleşiyor. tabii yapılanlar, kulağa hoş gelecek şekilde, "insani müdahale" olarak sunuluyor. bu da, tarihsel açıdan bakıldığında, neredeyse her durumda kullanılan bir silah. tarihe bir bakın. işin içine şiddet girdiğinde (ki failinin kim olduğunun bir önemi yok),şiddete her seferinde aynı retoriğin eşlik ettiğini görüyoruz: hitler, çekoslovakya'yı; faşist japonya, çin'in kuzeydoğusunu; mussolini, etiyopya'yı işgal ettiğinde (tarihte istisnalar çok nadir). bu meşrulaştırmalar üretiliyor, medya ya da yorumcular üretileni yayıyor ve bu arada söz konusu retoriğin hiçbir haber değerinin olmadığını, sürekli kendi kendini ürettiğini bilmiyormuş gibi yapıyor.

bunun gibi durumlarda, repertuara bir çeşni daha katılabilir, ki bu da sık sık kullanıldı ve kullanılıyor, özellikle de abd ve müttefikleri tarafından: bahsettiğim, rica, örneğin arap birliği'nin ricası, üstüne müdahale. tabii bunun anlamını iyi kavramalıyız. libya konusunda, arap birliği'nin ricası son derece çekingendi ve yaptıklarımız hoşlarına gitmediğinden hemen geri çekildi. ayrıca, arap birliği'nin bir ricası daha vardı. bir gazete şu manşeti atmıştı: "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor." bu, financial times'ın britanya baskısından alıntı. bu konu, abd'de haber olmadı. (doğrusunu söylemek gerekirse, yalnızca washington times bu konuda bir haber yaptı.) sonuçta bu bilgi, abd'de bloke edildi - tıpkı arap kamuoyunda yapılan anketlerin sonuçlarında olduğu gibi. bu tür haberleri istemiyoruz. "arap birliği, gazze'nin uçuşa kapalı bölge olmasını talep ediyor", bu amerikan politikasına ters. bu haberin dikkatimizi çekmesine gerek yok, basitçe ortadan kayboluveriyor.

başka kamuoyu yoklamaları hakkındaysa gayet güzel haber yapılıyor. daha birkaç gün önce new york times, bu tür bir haber yaptı. alıntı yapıyorum: "kamuoyu yoklaması, mısırlılar'ın çoğunluğunun israil'le 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının feshedilmesini istediğini ortaya koyuyor ve bu [anlaşma] mısır dış politikasının ve bölgedeki istikrarın köşe taşlarından biri." hayır, bu, tam olarak doğru değil. söz konusu anlaşma, aslında bölgedeki istikrarsızlığın köşe taşlarından biri. bu, aynı zamanda mısır halkının anlaşmayı ortadan kaldırmak istemesinin de nedeni. anlaşmanın amacı, temel olarak mısır'ı israil-arap çatışmasının dışında tutmak: böylece, israil'in askeri müdahaleleri açısından çekinilecek yegane faktör ortadan kaldırılmış oluyor. bu sayede israil, işgal altındaki topraklarda (illegal) operasyonlarını genişletme ve komşusu lübnan'a saldırma özgürlüğüne kavuşmuş oluyor. barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil, lübnan'a saldırmış ve 20 bin insan öldürmüştü. güney lübnan'ı yıkıma uğratmış ve orada kendi kontrolündeki bir kukla yönetim oluşturmaya çalışmıştı.bu tam olarak başarılı olmadı. biz de anlayış gösterdik. mısır'la barış anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından israil'de gösterilen tepki şöyleydi: keyfimizi kaçıracak maddeler içeriyor. örneğin sinai yarımadasındaki, tabii mısır'a ait olan kısmındaki, yerleşimlerimizden vazgeçmemiz gerektiği gibi. ama iyi yanları da var: çekinmemiz gereken yegane faktörden böylece kurtulmuş oluyoruz. bundan sonra, geri kalan hedeflerimize ulaşmak için şiddet kullanarak ve acımasızca hareket edebiliriz. ve öyle de oldu. bu, tam olarak mısır halkının barış anlaşmasına karşı çıkmasının nedeni. bölgedeki diğer herkes gibi, onlar da meselenin özünü anladılar.

diğer yandan, new york times, anlaşmanın bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunduğunu yazarken yalan söylemiyordu. ancak önemli olan şu: "istikrar" sözcüğünden ne anlıyoruz? sözcüğün hangi işlevsel anlamını tercih ediyoruz? "istikrar", bu açıdan "demokrasi"ye çok benziyor. "istikrar", bir şeyin bizim çıkarlarımıza uygun olması demek. iran, afganistan'da ya da diğer komşu ülkelerde etkisini arttırmaya çalıştığında, bölgeyi istikrarsızlaştırdığından söz ediyoruz. abd, bu ülkelere girip, işgal ettiğinde ve yerle bir ettiğinde; bu, istikrara katkıda bulunmuş oluyor. bu bakış açısı o kadar normalleşti ki; 'foreign affairs'in geçmişteki genel yayın yönetmeni, şili hükümeti'nin abd tarafından devrilmesi ve yerine bir diktatörün yerleştirilmesi üzerine, abd'nin şili'yi istikrara kavuşturabilmek için önce istikrarsızlaştırmak zorunda olduğunu yazabildi. bütün bunları bir cümleye sığdırmayı başardı. ve yine de kimsenin gözüne batmadı. bu, temel olarak doğru - tabii, "istikrar" sözcüğünün anlamını doğru kavradığınız sürece. evet, parlamenter bir hükümeti devir, yerine bir diktatörlük geçir, bir ülkeye gir, 20 bin insanı öldür, ırak'ı işgal et ve binlerce insanı öldür ve bütün bunları istikrarın uğruna yap. istikrarsızlık, birisinin bize ters bir şeyler yapması demektir.

8 Aralık 2011 Perşembe

MUMIA İDAM EDİLMEYECEK

mumia'yı gülerken görmek çok güzel...
abdullah öcalan'ın kenya'da yakalandığı günü hatırlıyorum. babıali yokuşundan aşağıya inerken bir beyaz eşya dükkanının vitrinindeki dev ekran televizyonda görmüştüm. çok garip gelmişti. kendimi bildim bileli "kaçak" olan bir figürün, bilinçaltımdaki "devlet düşmanı"nın artık devletin elinde olduğunu düşünmek hayalgücümün sınırlarını zorluyordu. yaşadığım şaşkınlığın; dünya görüşümle, beklentilerimle, soğuk kanlı analizlerle vs. bir ilgisi yoktu. yalnızca insanların genelde yaptığı gibi, kendi miladımı, aklımın biraz olsun dünyaya ermeğe başladığı anı tarihin başlangıcı sandığımdan, o tarihten beri var olan şeylerin ezeli ve ebedi olduğu sanrısı akıl tutulmasına yol açıyordu. tıpkı barış manço'nun ya da kemal sunal'ın öldüğünü tasavvur etmenin güçlüğünde olduğu gibi.

yaşım biraz büyüyüp de, dünyanın değişebileceğini, dünyayı değiştirebileceğimi düşünmeye başladığımda, çocukluğum boyunca televizyonda hayatıma eşlik eden figürlere yenileri eklenmeye başladı. çoğu ben doğmadan ölmüş devrimciler; söyledikleriyle, yazdıklarıyla, görüntüleriyle yaşamımda gittikçe daha büyük bir alanı işgal eder oldular. kendimden daha büyük, benim yaşamadığım, görmediğim kavgaları vermiş insanların da etkisiyle, geçmiş, gitmiş, bitmiş şeylerin daha güzel olduğuna inandım. (öyle ya, onların verdiği kavgalar, yaşadığı aşklar, doğdukları, büyüdükleri, benimkiyle aynı adı taşıyan ama yine de "başka" olan şehir daha güzel olmasa, nasıl ikna edecekti "abiler" kendi güzelliklerine?)

efsaneleştirilmeye (ve dolayısıyla rantı yenmeye) daha uygun göçüp gitmişlerin yanında az sayıda hala hayatta olan ikon da, onlu yaşlarımın ortalarında karşıma çıkıp kafamı meşgul etmeye başladı. o figürlerden biri, işlemediği bir cinayetten, tamamı beyaz bir jüri tarafından suçlu bulunup on yıllardır idam edilmeyi bekleyen mumia abu jamal'dı.

yarın, mumia'nın mahpusluğunun otuzuncu yıl dönümü. ve dün, idamı bekleyerek geçen otuz yıl eksi iki günün sonunda, philadelphia başsavcısı seth williams, mumia'nın idam edilmeyeceğini açıkladı. ve ben yine inanamıyorum. yıllardır idamdan kurtarmaya çalıştığımız mumia, ilk büyük zaferini elde etti.

eğer olursa sanırım yine tasavvur etmekte zorlanacağım ama umuyorum ki, mumia bir gün daha büyük bir zafer elde ederek hapisten çıkacak. abd'nin kara panterler'in kimliğinde tüm kara derili insanlara olan kininin kurbanı olan mumia'nın hücrede geçen on yıllarını geri getirmekse, ne yazık ki hiçbir zaman mümkün olmayacak.

4 Kasım 2011 Cuma

HANK SKINNER

henry watkins "hank" skinner

49 yaşındaki hank skinner, sevgilisini ve iki oğlunu öldürmek suçundan idam cezasına çarptırıldığı 1995'ten bu yana abd'nin teksas eyaletinde idamı edilmeyi bekliyor. 9 kasım 2011, eğer önüne geçilemezse skinner'ın gözlerini son kez yumduğu gün olacak.

başından beri suçsuz olduğunu iddia eden skinner'ı suçlu bularak idama mahkum eden mahkeme, çelişkili delillere dayanıyor: kan izlerinin incelenmesi cinayeti işleyenin kimliği hakkında herhangi bir ipucu vermezken, evin birçok yerinde skinner'ın parmak izlerinin, saçlarının vs. bulunması delil olarak kabul edilmişti. ancak, skinner'ın cinayetin işlendiği tarihte sevgilisiyle aynı evi paylaştığı düşünülecek olursa söz konusu "delil"lerin ne kadar delil olduğu tartışmalı. karar alınırken, cinayet silahının da aralarında olduğu birçok delilse ciddi bir incelemeye tabi tutulmadı. ayrıca, savcılığın en önemli şahidi ifadesini geri çekeli yıllar olmasına rağmen idam kararında değişiklik olmadı.

skinner, 2000 yılından bu yana incelenmeyen delillerin incelenmesini talep ediyor. ancak, mahkeme bu talebi dava sürerken gerçekleşmemiş olması nedeniyle reddetmekte. 2010 martı'nda, abd yüksek mahkemesi skinner'ın idamına yarım saat kala uygulamayı durdurmuştu. daha sonra, teksas eyaletinde mahkeme kararının ardından dna testi yapılmasını engelleyen kanun yürürlükten kalktı. ancak yine de skinner'ın durumunda şimdilik değişen bir şey yok. suçsuzluğunu kanıtlayabilecek dna testlerini yapmak yerine, yeni bir idam tarihi belirlendi. skinner'ın 9 kasım'daki idamının yeniden engellenmesi ve gerekli dna testlerinin yapılması kamuoyu baskısına bağlı.

"savcının tek yapması gereken delilleri gözden geçirmek. böylelikle gerçek açığa çıkacak. suçsuzsam eve gideceğim, suçluysam öleceğim," diyen skinner'ın sesine kulak verilmesini sağlamak, abd'deki idam karşıtı hareketin öncelikli hedeflerinden.

20 Mart 2011 Pazar

İŞKENCEYİ MEŞRULAŞTIRMAK


11 eylül'den bu yana süren "teröre karşı savaş"ın ışığında almanya'nın önde gelen muhafazakar hukukçularının insan hakları ve işkence söylemindeki değişimleri inceleyen bir yazı yazmaya karar vermemin iki nedeni var: birincisi, insan haklarınının artan oranda askıya alınması ve "koşulsuz işkence yasağı"nın delinmesi almanya'ya özgü bir durum değil. bugün birçokları tarafından insan hakları ve demokrasinin kalbi olarak görülen "batı"nın tamamında büyük bir yaygınlığa sahip ve gittikçe de yaygınlaşmakta. bu anlamda almanya bu yazıda avrupa birliği'ni, hatta tüm "batı"yı temsil görevini üstlenmiş oluyor. ki türkiye'de insan hakları ve demokrasi söyleminin egemenlik alanını genişletmekte - gerçek değilse de tasavvur edilen - avrupa birliği standartlarının kilit bir rol oynadığı düşünülecek olursa, fransa'yla beraber ab'nin kalbini oluşturan almanya'daki değişimlerin türkiye açısından da bağlayıcı olduğu görülecektir.

ikincisi, neden yasalardaki insan haklarını daraltan, devleti vatandaş karşısında daha fazla hakla donatan değişimler yerine insan hakları ve işkence söylem(ler)ini incelemek istediğimle ilgili: ikinci dünya savaşı'ndan galip çıkan müttefikler, önde gelen nazileri nürnberg mahkemeleri'nde yargılayabilmek amacıyla 1945 yılında "insanlığa karşı işlenen suç" kavramını icat etmek zorunda kalmışlardı. çünkü nazi almanyası'nda işçi hareketinin ortadan kaldırılmasından milyonlarca insanın toplama kamplarına kapatılmasına, yahudilere ait mülklerin "arileştirilmesine", hatta soykırıma kadar tüyler ürpertici birçok uygulama geçerli olan yasalar dahilinde gerçekleşmişti. aslında "hukuk devleti" kavramının içinin ne kadar boş olduğunu göstermeye bu örnek yeter de artar bile. zira yasalardan oluşan bir kabuğun içinin ne şekilde doldurulduğu, çoğunlukla yasaların kendisinin ne söylediğinden daha belirleyici. örneğin bugün almanya'da ya da bir başka ülkede varolan yasal zeminde faşizan uygulamalar da olanaklı. hukuk söyleminin önemi burada belirginleşiyor: yasaları egemenlerin elindeki bir "alet" olarak düşünecek olursak, söylem söz konusu "alet"le ne yapılmak istendiğine dair fikir veriyor.

"dost"la "düşman" arasındaki ayrım, neden her insanın aynı derecede "insan", dolayısıyla da insan haklarının öznesi kabul edilemeyeceğini açıklamasıyla gerek almanya'da, gerekse diğer avrupa ülkelerinde "islamcı teröristler" üzerinden muhalefetin, daha doğrusu toplumun tamamı üstünde daha baskıcı bir rejimin hayata geçirilmesinde, önemli bir rol üstleniyor. "dost"-"düşman" ayrımı, almanya hukuk tarihi açısından uzun bir geleneğe sahip: 1878 yılında yürürlüğe giren "sosyalist yasaları", sosyal demokratlardan anarşistlere alman solunun tamamını "devlet düşmanı" ilan ederek, solcuların normal vatandaşların yararlandığı haklardan yararlanmasının önüne geçiyordu. 3. reich'ın anayasasının hazırlanmasında başrolü üstlenen anayasa hukukçusu carl schmitt'in siyasetin en temel sorusu olarak tanımladığı "dost"-"düşman" ayrımı, nazi almanyası'nda da her insan (ya da her vatandaş) için aynı hak ve sorumlulukların geçerli olmaması durumunu meşrulaştıran unsurdu. böylece, hukuki açıdan "olağanlaştırılmış" bir olağanüstü hal, iç ve dış düşmanların ortadan kaldırılması adına meşrulaştırılıyordu. ikinci dünya savaşı'nın ardından, amacı resmen "faşizmin bir daha yaşanmasının önüne geçme" olarak tanımlanan, ancak ilk kayda değer uygulaması komünist parti'nin yasaklanması olan "kendini savunan demokrasi" ("wehrhafte demokratie") konsepti aynı geleneğin sürdürücüsü oldu. önce komünist parti'nin, sonra da "takipçi"si ilan edilen örgütlerin yasaklanması, solun propaganda ve örgütlenme özgürlüklerinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasının yanında, "demokrasi düşmanı" ilan edilen solcuların devlet memurluğu hakkı başta olmak üzere birçok haktan yoksun bırakılması savaş sonrası alman "demokrasi"sinin belirgin özelliği olurken; 70'li yılların ikinci yarısında "demokrasi" bir kez daha askıya alınarak radikal sola karşı savunulacaktı. faşizm döneminin nsdap kadroları hala önemli mevkilerde bulunmayı sürdürürken, "rote armee fraktion" ("kızılordu fraksiyonu") ve "bewegung 2. juni" ("2 haziran hareketi") gibi şehir gerillası örgütlerinin kimliğinde "düşman" ilan edilen radikal solun elinden, vatandaşlığa dayandırılan, dolayısıyla devlet-vatandaş ilişkisini tanımlayarak devletin hukuki meşruiyetini belirleyen birçpok hak alınıyordu. 1977 yılı, "demokrasi savunusu"nun doruk noktasına ulaşmasına tanıklık etti: mecliste temsil edilen bütün partilerin temsilcilerinden oluşan "kriz masası" adı altında, yüksek bürokratların da katıldığı bir "paralel hükümet" oluşturuldu. anayasaya aykırı olarak oluşturulan "kriz masası"nın hiçbir demokratik meşruluğu yoktu, ancak söz konusu olan "demokrasinin savunulması" olunca demokrasinin kendisi nihayetinde bir teferruattan ibaretti. carl schmitt'in "olağanüstü hale karar vermek kimin elindeyse, egemen olan odur" sözlerinin, "egemen olan kimse, neyin demokratik olup, neyin olmadığına o karar verir" şeklinde tamamlanabileceğinin kanıtıydı bu dönemki uygulama. ve nihayetinde demokratlığı kendinden menkul "demokrasi"lerde tanım hakkı bugün de iktidarın kimde olduğunu anlamamızı sağlayan kriter olmayı sürdürüyor.

her despotun baskıcı uygulamalarının meşruluğunu ve bu uygulamaların mağdurlarının "asıl suçlu" olduğunu hukuk diliyle ortaya koyacak hukukçular tarafından destekleneceğinden emin olabileceğimizi söyleyen fransız filozof alexis de tocqueville'in haklılığını ortaya koyan örnekler, bugün de en az geçmişte olduğu kadar güncel. 11 eylül'den bu yana insan haklarının ve demokrasinin kapsamı gerek yasalarda, gerekse varolan yasaların uygulanmasında yapılan değişikliklerle daraltılırken; sayısız hukukçu, söz konusu kısıtlamaların (ve hatta kişiye özel hak askıya alma uygulamalarının) haklılığını ve meşruluğunu kanıtlamak üzere sıraya girmiş durumda.


karşımızda "batı" genelinde guantanamo'da zirveye ulaşan bir hukuk dışı uygulamalar bütünü var. (guantanamo'yu abu garip'ten ya da bagram'dan ayıran, coğrafi olarak gerçekten de "batı"da yer alması.) "teröre karşı savaş" kapsamında insan haklarının askıya alınmasının sembolü haline gelen guantanamo, iki açıdan büyük öneme sahip: birincisi, guantanamo'ya gösterilen (ve gösterilmeyen) tepkiler "batı"da insanların emperyalist savaşı ne derece içselleştirdiklerinin, ne kadar bedel ödemeye, kollektif kimliklerini yeniden tanımlamaya hazır olduklarının aynası. ikincisi, "guantanamo sorunu"nun çözümü benzer insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözümünün prototipi olması.

abd'de oğul bush dönemiyle ve bu dönemdeki işkence uygulamaları ve insan hakları ihlalleriyle eşanlamlı hale gelen guantanamo esir kampının kapatılacağı ilanı, değişim vaadiyle iktidara gelen obama hükümetinin doğurduğu "yeni bir abd" beklentisinin sembolik anlamı en büyük parçalarından biriydi. ancak guantanamo'nun kapanmasının gerçekte ne anlama geldiği, insan hakları, demokrasi ve işkence meselelerinin, somut kurallar ve haklardan çok egemen meşrulaştırıcı bir söylem olarak varolduğunu ortaya koyuyor. guantanamo'da kalan son (yaklaşık) 200 esirden 60'ı abd'deki "yüksek güvenlikli" cezaevlerine yerleştirilecek, geri kalan esirler ya gördükleri işkence nedeniyle verdikleri ifadeler hiçbir sivil mahkeme önünde geçerli olmayacağından mahkeme önüne çıkartılamıyor, ya da cia tarafından "ulusal güvenlik açısından aşırı derecede tehlikeli" olarak kabul edildiklerinden, bu yönde bir mahkeme kararı, hatta bir iddianame dahi olmasa da serbest bırakıl(a)mıyor. bu "güvenlik" sorununu çözmek için şimdiye kadar çok sayıda esir, işkence altında alınmış ifadeleri geçerli sayan askeri mahkemeler karşısına çıkarıldı.

guantanamo'nun kapatılmasının birçok esirin hayatında pek bir şey değiştirmeyecek olması bir yana, abd'nin sahip olduğu tek esir kampının guantanamo olmaması, örneğin afganistan'daki bagram kampının - kamuoyunda adının pek nadir anılması sebebiyle - kapatılmayacak olması ve dünya çapında en az 66 ülkeye yayılmış, 11 eylül'den bu yana binlerce insanın kaçırılarak sorgulandığı gizli cia hapishanelerinin varlıklarını sürdürmesi; guantanamo'da aranan "çözüm"ün işlevinin, daha çok demokrasi ve insan haklarının savunulması söylemini yeniden meşrulaştırması olduğunu ortaya koyuyor. kısacası "ne yapıldığı" değil, "ne konuşulduğu"na dair bir değişim beklemek gerek. yalnızca bagram'da hukuka aykırı olarak tutulan savaş esirlerinin sayısı 600'ü geçiyor ve bagram esir kampı'nın büyütülmesi için son dönemde 60 milyon dolar harcandı. bagram'daki esirler - aynı guantanamo'dakiler gibi - "savaş esiri" statüsüne sahip değil, herhangi bir hak sahibi olmalarının önüne geçen "düşman savaşçı" statüsünde kabul ediliyorlar. esirlerin, avukat tutma ya da kendilerini başka bir şekilde savunma olanakları yok, hatta büyük çoğunluğu hakkında açılmış bir dava ya da resmen ortaya konmuş suçlama da yok. bagram'da yüzlerce insan yıllardır işkence eşliğinde sorgulanıyor.

aslında, bir yandan "medeniyetler çatışması"nda insan hakları ve demokrasi adına savaştığını iddia etmek, diğer yandan savaşa destek vermesi zorunlu olan insanları insan hakları ve demokrasinin kapsamının daraltılmasının (ya da kısmen askıya alınmasının) zorunluluğuna ikna etmek oldukça büyük bir "halkla ilişkiler" başarısı. (almanya gibi) abd'nin yanında savaşa giren devletler, ellerinden geldiğince kendilerini aklamaya çalışsalar da, savaşa/işgale askeri katılımlarının yanında, işkence uygulamalarına da eşlik ettikleri bugün bilinen bir gerçek. almanya özelinde adı bilinmeyen sayısız örneğin yanında murat kurnaz ve muhammad zammar isimleri devletin "koşulsuz işkence yasağı"na uymamasının sembolü haline gelmiş durumda. suriye kökenli bir alman vatandaşı olan zammar, almanya'dan fas'a uçtuktan sonra, alman gizli servisinin verdiği bilgiler doğrultusunda fas polisi tarafından tutuklanarak cia'e teslim edildi. zammar, cia tarafından - almanya ya da abd yerine - suriye'deki bir işkencehaneye götürüldü. ilerleyen süreçte cia'in yanında alman gizli servislerinin de doğrudan ve suriye'deki işkenceciler aracılığıyla zammar'ı sorguladığı biliniyor. türk vatandaşı olan murat kurnaz'ın başına gelenler de, zammar'dan çok farklı değil: almanya'da yaşayan (ve alman vatandaşlığına başvurmuş olan) kurnaz, 2001 yılında pakistan'da gözaltına alınmasının ardından önce kandahar'daki amerikan üssünde, sonra guantanamo'da işkence gördü ve hukuksuz olarak dört yıl boyunca hapsedildi. alman gizli servisinin birçok defa kurnaz'ın sorgusuna katılmak amacıyla küba'ya uçtuğu biliniyor. abd, murat kurnaz'ı serbest bırakmaya hazır olduğunu açıkladığında alman gizli servisi "bundesnachrichtendienst" araya girerek - hakkında resmileşen hiçbir suçlama olmamasına rağmen - kurnaz'ın esaretinin uzamasına yol açmış ve serbest kaldıktan sonra doğduğu almanya'ya geri dönmesinin önüne geçmeye çalışmıştı. zammar ve kurnaz isimlerinin gölgesinde alman devletinin işkence ve benzeri hak gasplarına iştirak ettiği kaç insan olduğunu söylemek zorsa da, bu sayının ikiden büyük olduğu açık.

11 eylül, devletlerin savunduklarını, hatta üstüne inşa edildiklerini öne sürdükleri değerleri ayaklar altına almalarının başlangıcı değil. ancak bu tarihten itibaren savaşı ve işgali meşrulaştıran bir söylem olarak gittikçe öne çıkarılan insan hakları ve demokrasinin, uygulamada görece tedavülden kaldırılması sürecinin hızlandığı ortada. almanya'da artan baskılara muhafazakar hukuk çevrelerinin kamuoyunda yürüttüğü "koşulsuz işkence yasağı"nın kaldırılması, kısacası işkencenin yasallaştırılması tartışması eşlik ediyor.

tartışmanın baş aktörleri çoğunlukla ceza ve kamu hukukçuları arasından çıkıyor, başlangıç noktasınıysa "işkencenin belirli tehlike durumlarında meşru ve hatta bir zorunluluk olup olmadığı" sorusu oluşturuyor. sonuçta "genel olarak hayır, ama..." ya da "tabii ki evet" seçeneklerinden biri, işkencenin meşrulaştırılması işlevini üstleniyor. "medeniyet, insan hakları ve demokrasi düşmanı teröristler" karşısında savaşta olan "batı demokrasileri", bir kez daha - tıpkı geçmişte olduğu gibi - "düşman"ın haklarını gasp etmek gerektiği propagandasını yapmakta bir sakınca görmüyorlar. böylece savaş dolayısıyla süreklileştirilecek bir "olağanüstü hal" hukuki meşruiyetini arıyor.

emekli ceza hukuku profesörü günther jakobs, "düşman"ın "hukuk dışı özne" olarak kabul edilmesinin gerekliliğini şu sözlerle ortaya koyuyor: "savaşı kim kazanırsa, o normun ne olduğunu belirler, kaybedense bu belirlemeye boyun eğmek zorundadır. bu gerçeğin farkında olmayanlara 11 eylül 2001'deki eylemi hatırlatarak hızla aydınlanmalarına katkıda bulunabiliriz. [...] bir suç, radikal bir amaçla ve büyük çapta yapıldığında da suç olmayı sürdürür. ama suç kategorisine takılıp kalarak devleti, eylemciye bir birey olarak saygı göstermeye zorlayıp zorlamadığımızı tartışmamız gerekiyor. bu zorlama, bir terörist karşısında yersiz." jakobs'un sözlerinin gerçek yaşamdaki yansımasının guantanamo olduğu ortada.

köln üniversitesi kamu hukuku profesörü otto depenhauer de, "hukuk devletinin zaferi" adlı kitabında hukuksuzluğun, insan haklarının askıya alınmasının ve işkencenin "islamcı terör tehlikesi" karşısında meşruluğunu savunuyor: "düşman, status civilis'teki vatandaşın yadsınması. bir insan olarak toplum sözleşmesinin dışında, ondan hiçbir hak iddia edemez. düşman, anayasa karşısında varolan yasalara saygı gösteren bir hukuki özne değil, hukukun hayata geçmesi adına mücadele edilmesi gereken bir tehlike. [...] düşmanın her tür haktan yoksunluğu ve devletin yüce çıkarlarının belirleyiciliğinin fenomenolojik şifresi, tehlike sürdüğü sürece hukukun askıya alındığı bir mekan olarak guantanamo. esirler, hukuki özne statüsüne değil, yalnızca çıplak yaşamlarına sahipler. [...] düşmana karşı sistematik bir savunmanın hukukuna, ihtiyati tutuklamarın değişik uygulama biçimlerinin yanında potansiyel tehlike oluşturan insanların gözaltına alınması ya da 'hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence' de dahildir."

"hukuk devleti tarafından evcilleştirilmiş işkence"? hukuk devleti kavramının içinin boş olduğunu biliyordum da, bu kadar boş olabileceğini ben de düşünememiştim. tabii hukukçuların işkenceyi meşrulaştırma, hatta mümkünse yasallaştırma çabaları bununla sınırlı kalmıyor. heidelberg üniversitesi'nden winfried brugger, belirli "tehlike durumları"nda işkencenin devletin yalnızca hakkı değil, aynı zamanda vatandaşlarına karşı görevi de olduğunu savunuyor: "bir şehir, bir terörist tarafından kimyasal bir silahla tehdit ediliyor. şüpheli yakalıyor ve inandırıcı bir biçimde zaman ayarlı bombayı çoktan aktive ettiğini söylüyor. bomba patladığında şehirde yaşayan herkes korkunç bir biçimde ölecek. hiçbir tehdit işe yaramıyor, şüpheli susmaya devam ediyor." brugger'in işkenceyi meşrulaştırmakta kullandığı senaryo, tam da bu amaç için uydurulmuş eski bir hikayenin ısıtılarak önümüze sunulmasından ibaret aslında: "sonuçta, kulağa ne kadar şaşırtıcı gelirse gelsin, bu durumda polis yalnızca istisnai olarak işkence yapma hakkına sahip değil, işkence yapmak zorunda. hayatı tehlikede olan vatandaşların bunu talep etmeye hakları var."

hamburg üniversitesi'nde ceza hukuku profesörü olan reinhard merkel, daha da ileri giderek, bu durumda işkence yapmayan devletin kitlesel katliam suçuna ortaklık etmiş olacağını savundu. günlük yayınlanan muhafazakar gazete "die zeit" 2008 yılında merkel'e işkenceyi uzun uzadıya savunması için olanak tanıdığında kaleminden brugger'inkine benzer bir hikaye döküldü: "içindeki kimsenin yakın zamanda terkedemeyeceği bir yerde, diyelim ki atlantik okyanusu üstünde seyreden bir uçakta bir bomba bulunuyor. zaman ayarlı olan bu bomba 30 dakika içinde patlayacak. bombayı koyan herhangi bir terörist örgütün intihar eylemcisi olsun. bu eylemci de uçakta ve tespit ediliyor. ve bombayı etkisiz hale getirecek şifreyi söylemeyi reddediyor. zamanında acil iniş yapılması olanak dışı. uçakta aynı zamanda görevde olan polis memuru p de var. p'nin yapabileceği iki şey var: ya eylemciyi önce tehdit edecek, tehdidin işe yaramaması durumunda fiziksel yönden acı çektirerek bombayı etkisiz hale getirmeye zorlayacak, ya da diğer yolcularla beraber kendini de öldürtecek."

tabii ne brugger'in, ne de merkel'in verdikleri örnekler gerçekçi. ama zaten mesele örneklerin gerçekçiliği değil, ikna edici olmaları. merkel açısından işkence yalnızca herhangi bir hak değil, en temel insan hakkı: "burada işkencenin koşulsuz olarak, yani akla gelebilecek her durumda yasak olduğu kuralını geçersiz kılan nedir? meşru müdafa hali. meşru müdafa hakkı, kant'ın da söylemiş olduğu gibi insanın 'en kutsal hakkı'dır." merkel şöyle devam ediyor: "bir insanın elinden meşru müdafa hakkını almak, söz konusu insanın savunulması engellenen hakkını, yaşam hakkını elinden almak demektir. hukuk dışı saldırılara karşı savunamayacağımız bir yaşam hakkı, yaşam hakkı değildir. dolayısıyla anayasal devletin, belirli durumlarda meşru müdafa hakkını kimi vatandaşlarının elinden alan "koşulsuz işkence yasağı"nı dayatan uluslararası anlaşmaları imzalamaya hakkı yoktur."

gözden kaçmaması gereken, "islamcı terör" karşısında "savunma önlemi" olarak meşrulaştırılmak(, hatta yasallaştırılmak) istenen işkence, tıpkı tüm diğer insan hakları ihlalleri gibi, toplumun genelini hedef alacaktır. avrupa birliği polis teşkilatı europol'un "2010 terör raporu"nun son iki yılda avrupa birliği sınırları içinde gerçekleşen "terör saldırıları"nın yüzde 1'inin islamcı gruplar tarafından gerçekleştirildiğini açıkladığı düşünülecek olursa, artan baskıların hedefinin de zaten "islamcı teröristler" değil, toplumun tamamı olduğu açıkça ortada.

9 Ocak 2011 Pazar

DÜNYA SENİNLE DAHA GÜZEL!


70 yıl barış, 70 yıl kardeşlik, 70 yıl adalet, 70 yıl vicdan.... joan baez 70 yaşında...

esmer teni nedeniyle dışlanan, diğer çocukların oynamak istemediği bir kız çocuğu. çocukluğunda tanıştığı ırkçılığı asla unutmayacak bir kız çocuğu. iskoçyalı annesinin değil, meksikalı babasının rengini almış bir kız çocuğu, sanki daha doğarken hep dışlananların, kaybedenlerin, ezilenlerin yanında olacağını anlatmak ister gibi.

quaker anne-babasından inançlarını değil, ama toplumsal adalet duygusunu ve şiddetten nefret etmeyi; çocukluğuna eşlik eden klasik müziği ve piyanoyu değil, ama müziğe olan aşkını aldı. 8 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği konserde dinlediği pete seeger'ın etkisiyle gitara vuruldu. 1957 yılında ilk gibson'ını eline aldığında çoktan martin luther king'in sesini duymuş, çocukluğundan beri yaşamına eşlik eden ırkçılığın kader olmadığını kavramış, şiddete karşı nefretini savaş karşıtı eyleme dönüştürmüştü. 16 yaşında öğrendiklerini bir daha unutmadı. nedensiz değil "forever young"ın joan baez'e yetmişinde ilk günkü kadar yakışması...



yaşam, baez'e kendini tanıtmaya devam etti: 16 yaşındayken okuldaki atom saldırısı tatbikatına katılmayı redderek, sığınağa gitmek yerine sınıfta kalarak kitap okumayı seçtiği için cezalandırılan genç joan'ın hayat bilgisi, güzel bir dünya uğruna verdiği mücadele mahpuslukla ödüllendirildiğinde daha da pekişecekti kuşkusuz.

martin luther king'in "I have a dream" diyen sesinin washington'da yankılandığı gün, joan baez, king'in hayalinin gerçek olacağını haykırıyordu: "we shall overcome"!




joan baez bir kez daha "biz kazanacağız" dediğinde berkeley'de akademik özgürlükler için mücadele eden öğrencilerin yanındaydı. ya da kaliforniya'da césar chávez önderliğinde haklarını arayan göçmen tarım işçileriyle omuz omuza kavga veriyordu.

1963'te vietnam'daki emperyalist savaşa karşı vergi boykotu kampanyasına destek verip, vergisinin yüzde altmışlık bölümünü ödemeyeceğini açıkça duyururken, aynı zamanda konserlerinde de abdli genç erkekleri askerden kaçmaya ve vicdani redde davet ediyordu.  savaş karşıtı harekette oynadığı aktif rol nedeniyle 1967 yılının bir ayını hapiste geçirmek zorunda kaldı. joan baez, 1972 noelinde kuzey vietnam'ı ziyaret eden abdli barış grubunun katılımcıları arasında hanoi'nin amerikan uçakları tarafından 11 gün boyunca aralıksız bombalanmasının birebir tanığı olacaktı. 1975'te vietnam savaşı'nın son bulmasının ardından yapılan "the war is over" yürüyüşünde yine baez'in sesi new york sokaklarında yankılanıyordu...



baez, vietnam savaşı'nın sona ermesinin ardından köşesine çekilmek yerine dünyada gördüğü adaletsizliklerin karşısına dikilmeyi sürdürecekti. gay ve lezbiyen haklarından insan hakları ihlallerine, idamdan doğanın tahrip edilmesine kadar birçok konuda sözünü esirgemedi. neyi destekleyip, neye karşı çıkacağınının kararını vicdanının sesine bıraktığından, dosttan çok düşman edindi. joan baez, 1979'da kamboçya'daki insan hakları ihlallerine, 1989'da çin'deki tiananmen meydanı katliamı'na karşı sesini yükselttiğinde amerikan solunun büyük bir bölümü için bir "hain"di. ama o hesabını onlara değil, vicdanına verecekti. abd, ırak'a her saldırdığında karşısında baez'i bulacaktı. uzak diyarlardaki insanların yaşam hakkını savunan herkesi "vatan haini" ilan eden linçe boyun eğmeyen joan, çin'deki, kamboçya'daki katliamların duyulmasından korkan "solcu"ların öfkesinden mi korkacaktı.

2008 seçimlerinde obama'yı desteklediğini açıkladı joan baez. bilseydi gerçekleşenin martin luther king'in rüyası değil, sam amca'nın yeni bir oyunu olduğunu, yapmazdı elbet. diğer insanlara değil, ama vicdanına anlatamayacağı bir şey vardı artık hayatında.

joan baez 70 yaşında. ve daha önünde mücadele edilecek yıllar var. eminim ki, obama'yı desteklemesi hakkında duyduğumuz son şey olmayacak...

20 Aralık 2010 Pazartesi

MUMİA'YI ÖLDÜRMEK İSTİYORLAR!


mumia abu-jamal, 29 yıldır işlemediği bir cinayet nedeniyle idam mahkumlarının kaldığı bir koğuştaki hücresinde yaşıyor. ancak "sessizlerin sesi" mumia'yı susturmak için bu cinayeti üstüne yıkanlar amaçlarına ulaşamadılar: mumia'nın sesi kalın cezaevi duvarlarının arkasında da o kadar gür ki, bugün hala dünya çapında ırkçılığa ve idam cezasına karşı mücadelenin sembolü durumunda.

abdli siyah gazeteci, ilk gençlik yıllarından bu yana ırkçılığa, polis şiddetine ve savaşlara karşı mücadele ediyor. 70li yıllarda kara panterler'in basın sözcüsü olarak başladığı uzun yürüyüşünü bugün bağımsız gazeteci olarak sürdürüyor. yazdığı yazılar, dünya çapında - türkiye'den evrensel gazetesi'nin de aralarında bulunduğu - birçok gazetede, internet sitesinde yayınlanıyor. egemenlerin politikasının ezilenler üstündeki korkunç etkileri, özellikle kölelik, zorunlu çalıştırma, linç hukuku, cezaevlerinin ucuz işgücü deposu olarak kullanılması ve abd'de çoğunlukla etnik azınlıklara mensup insanlar çarptırıldığından ırkçılık sorunundan bağımsız ele alınamayacak idam cezası mumia'nın en çok üstünde durduğu konular.

tecritte tıkırdattığı daktilosuyla, bu meselelerin insanların bilincinden kaybolmaması için uğraşıyor - seslerini duyurma olanakları ellerinden alınmış mağdurları unutmayalım diye. işte bu nedenden philedelphia inquirer mumia'yı "sessizlerin sesi" ("the voice of the voiceless") ilan etmişti. gazetelerde yayınlanan makalelerinin yanında şimdiye kadar sayısız dile çevrilen altı kitap yazdı. tecriti delmenin, cezaevi duvarlarının ardına seslenmenin tek yolu yazmak mumia için, ve ölene kadar yazmayı sürdüreceğini söylüyor. onlarca yıl tecrite karşın insanlığından ve insanlık için umutlarından vazgeçmemiş. yazı yazmakla uğraşmadığı zamanlarda diğer idam mahkumlarına hukuki konularda yardımcı oluyor, idamına karşı yürüttüğü neredeyse 30 yıllık hukuki mücadele, onu bu konuda da "uzman" yapmış.

1982'de idama mahkum edildiği mahkeme daha çok sonunu en baştan tahmin edebileceğiniz ucuz bir tiyatro oyununu andırıyordu. ne olursa olsun idam edilmeliydi mumia abu-jamal. o yüzden "delil"lerin delilden başka her şeye benzediği bu mahkemede savcılık, jüride sadece beyazların bulunmasına özen göstermişti. (savcı, daha sonraları mesleğe yeni başlamış genç savcılar için verdiği kurslarda, beyaz olmayanları ırkçı görünmeden jüri dışına itme tentiklerini de öğretecekti.) uyduruk ya da bağlamından kopartılmış "delil"lere, mumia'nın suçsuzluğuna işaret eden tanıkların susturulması eşlik ediyordu. ve ırkçılığını gizlemeye dahi gerek görmeyen bir hakim, sanığın anayasal haklarının elinden alınmasını olanaklı kılıyordu. amnesty international, mumia'yı idama mahkum eden mahkemenin "adil bir dava için uluslararası asgari standartlara aykırı" davrandığını açıkladı. ve mumia 1982'den beri davasının yeniden görülmesi için uğraşıyor.

on yıllarca süren hukuki mücadelenin sonrasında, 2009 nisanında abd'deki en yüksek mahkeme olan supreme court, davanın yeniden görülmesi talebini yalnızca iki kelimeyle yanıtladı: "başvuru reddedildi"... kararın hukuki değil, siyasi olduğu o kadar açıktı ki, supreme court, normalin aksine kararı için hukuki bir gerekçe göstermekten kaçındı.

 2010 yılının ocak ayında, yine supreme court, bu defa savcılığın başvurusu üzerine mumia'nın idam cezasının fiili olarak ömürboyu hapis cezasına çevrilmesinin önüne geçecek bir karar aldı: idamın gerçekleştirilmesi adına en önemli olan adımlardan biri atılmalı, philedelphia eyalet mahkemesi tarafından ceza onanmalı ve tarih belirlenmeliydi.

bugün geldiğimiz noktada artık bütün kartlar masaya açılmuş durumda: amerikan devleti, mumia abu-jamal'in 1982 yılında idama mahkum olmasına yol açan suçu işlemediğini biliyor, ancak mumia'yı öldürmeyi "devlet meselesi" haline getirmiş durumda. öte yandan yirmi küsür yıldır mücadele eden mumia'yla dayanışma inisiyatifleri mumia'yı bugüne kadar hayatta tutmayı başardı. bundan sonra da mumia'nın yaşamı, dışarıda verilen siyasi mücadeleye bağlı olacak.

29 Ekim 2010 Cuma

KELEBEĞİN İLK UÇUŞU, ARININ İLK SOKUŞU


elli yıl önce bugün, 29 ekim 1960'ta - sonradan muhammad ali adını alacak olan - cassius clay, doğup büyüdüğü louisville'de ilk profesyonel maçına çıktı. 18 yaşındaydı genç cassius. ve o günden sonra boks kavramı yeniden tanımlanmak zorunda kaldı. ilk rakibi o zaman yirmi dokuz yaşında olan tunney hunsaker'dı. şehir şehir gezerek dövüşen hunsaker, cassius clay'in karşısına çıkmadan önce yaptığı son altı maçı kaybetmişti. "şimşek gibi hızlıydı" diyecekti hunsaker ringden indikten sonra, "bildiğim bütün numaraları denedim, ama çok hızlıydı". maç planlandığı gibi altı raund sürmüş ve clay puanla kazanmıştı. yıllar sonra muhammad ali ilk rakibinin, kariyeri boyunca yediği en sert yumruklardan birkaçını attığını biyografisinde yazacaktı. muhammad ali, boksu bıraktığı 1981 yılına kadar "kelebek gibi uçacak, arı gibi sokacak", 1960'larda vietnam savaşı'na ve ırk ayrımcılığına karşı alevlenen hareketi destekleyecekti.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

İÇME ŞU ZIKKIMI


yıllar önce bir gün, birkaç gün olmuş kardeşimin yaşadığı new york'a geleli, soho sokaklarında geziniyorum. hava çok sıcak, güneş insanın beynini dağlıyor. daha fazla yürümek benim gibi yazları gölgekolik bir insanın kendine ihanet etmesi olacak, hem sigaradan sonraki en sıkı bağımlılığım olan kahve de bastırıyor. gerekli kafein dozunu bünyeme zerkedip normale dönmem gerek.

tam ben bu düşüncelerle boğuşurken kaldırımın gölgedeki kısmına birkaç masa atmış, şirincek bir café çıkıyor karşıma. ve tek dolu masada kahve ve sigara içen bir çift. çölde vaha bulmuş gibi hissediyorum kendimi. oturuyorum, hemen bir espresso söylüyorum. yanıma çakmak almayı unuttuğumdan saatlerdir sigara içememişim. garson kızdan ateş istiyorum. suratındaki şaşkınlık ifadesi ve isteğimi sert bir "smoking not allowed"la yanıtlaması hayallerimi söndürüyor. 45 derecelik sıcağa, insanın içini kavuran güneşe bakılırsa çölde olduğum kesin, ama vaha bulmaktan çok serap görmüşüm demek.

boş bulunup diğer masadaki çifti gösterek "ama onlar içiyor" diyecek oluyorum. serzenişim ihbar işlevi görüyor, bağımlılık yoldaşlarımı, kader arkadaşlarımı uyarmaya giden garson kızı yoldan çeviriyorum. derdimin ispiyonculuk değil, "insanlık namına" bir sigara-kahve yapmak olduğunu söylüyorum. neredeyse yalvarır tondaki "lütfen" beklenmedik bir biçimde işe yarıyor: espressonun yanında sadece su değil, kibrit de var. kibrit kutusuyla kibritçi kız oluyor, her çaktığım kibritle içinde bulunduğum can sıkıcı gerçeklikten çok daha haz verici bir hayal dünyasına tüyüyorum: on beş dakikalığına en tali metro istasyonunda dahi - üniformalı, üniformasız - polislerin cirit attığı, polisleşmiş vatandaşların komşularını gözetlediği george w. bush'un 11 eylül sonrası new york'unda değil jim jarmush'un coffee and cigarettes'indeyim.

iki espresso ve üç sigara içtiğim on beş dakikalık "sanal gerçeklik" sona erip caféyi terkettiğim anda dolu olan ve sigara tüttürülen masaların sayısının dörde yükseldiğini görüyorum. ve masaların üstündeki bütün paketlerde avrupa'ya özgü siyah çerçeveli beyaz üstüne siyah harflerle yazılmış "sigara içmek öldürür" uyarılarını görüyorum. café hepsi abd'nin sigara yasaklarına yabancı avrupalılar'dan oluşan bir tiryakiler ordusuna vaha olmuştu.

bir caféde - dış kısmında da olsa - kahveyi yudumlarken sakince sigara içmenin nasıl bir nimet olduğunu anlamak için öncesini yaşamış olmak gerekiyor: kardeşimin kümesten hallice evinde, dumanın ortak havalandırma sistemiyle başka dairelere taşınabileceği bahanesiyle, sigara içmek yasaktı. bırakın cafélerin, barların içini, dışarıya attıkları masalarda bile sigara içmek yasaktı. "bu parkta sigara içmek yasaktır" uyarılarını da geçtim, "bu sokakta sigara içmek yasaktır" tabelası bile çıktmıştı karşıma.

abd pek çok konuda olduğu gibi sigara yasağı konusunda da "batı dünyası"na öncülük ediyor. orada başlayan sağlıklı olma zorunluluğu avrupa'da artık ayaklarını sağlam basıyor. almanya, daha erken davranan birkaç avrupa ülkesinin ardından 2007 yılı ortalarında kamuya açık alanlarda sigara içilmesini yasaklamaya başladı. devletin federal yapısı nedeniyle yasağın yasalaşıp yürürlüğe girmesi eyaletten eyalete değiştiğinden, bu dalganın benim yaşadığım bavyera'ya ulaşması 2008'in 1 ocağını buldu.

başlangıçta gastronomi sektörünün tamamı eninde sonunda yasağa uyacakmış gibi dururken, kimi barlar yavaş yavaş "türk tipi" bir çözüm geliştirerek dernekleştiler. raucherclubs (sigara içenler kulüpleri) adı altında işleyen bu barlar, meyhaneler kurdukları derneklere üye olmayan insanlara girişi yasakladı. bir defalığına 1-2 euro gibi bir bedel ödeyerek ya da kimi yerlerde bedelsiz üyeliğe hak kazanıldığı bu yöntem zamanla gittikçe yayıldı.

sigara içmek isteyen ve sigara dumanını solumak istemeyen insanlar arasındaki gerilim aslında böylece sonlanabilirdi. ama olmadı. "militan sigara karşıtı" olarak tanımlanabilecek bir kesim bastırmaya devam etti. dert üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. sigara yasağının kapsamı genişletilmeliydi. insanların bilerek ve isteyerek sağlıklarına zarar vermelerinin önüne geçilmeliydi.

böylece "gerçek sigara yasağı" kampanyası start aldı. halk şenliklerinde ("volksfest") çadırlarda sigara içilmesi, raucherclublar'ın varlığına karşı açılmış bir savaştı bu. bavyera eyalet meclisi'nde başarıya ulaşamayan bu kampanya, geçtiğimiz pazar günü yüzde 37,7 gibi almanya için oldukça düşük bir katılımla gerçekleşen referandumda yüzde 61'lik bir çoğunluğa ulaşarak yasalaştı. eğer yeni bir "türk tipi" delik açılmazsa yasakta; kahvenin, biranın yanında sigara içemeyeceğiz artık.

insanları "sağlıklı olma"ya zorlamanın kendisi "hastalıklı". başka insanların "sağlığıyla oynayamazsınız", amacınız düzeltmek olsa dahi... yaşamın kendisi son düzlüğe girilene değin farkedilmeyecek yavaşlıkta bir ölümken, bırakın da herkes nasıl ve hangi hızla öleceğine elinden geldiğince karar versin...

ya da o kadar umursuyorsanız sağlığımızı, iş kazalarında ölenlerin sayısının (ki kötü iş koşullarının zamanla yarattığı yıpranma dahil değil buna) sigaraya bağlı ölümleri kat be kat aştığı bir dünyada elleriniz başka yerlere uzansın... efendim, sağlıklı olup uzun yaşayıp 70'ime kadar çalışacak mıyım? sağlığınızı yesinler sizin...


PS avrupa birliği komisyonu emeklilik yaşının 2040'ta 67'ye, 2060'da 70'e çekilmesini önerdi.

30 Haziran 2010 Çarşamba

"ABD SORUNUNU KENDİ İÇİNDE ÇÖZEBİLİRDİ"


raoul rigault'nun daha önce che biyografisinden bahsettiğim, harika siyasi polisiye yazarı olan paco ignacio taibo'yla söyleşisine günlük sol gazete junge welt'te rasladım. gittikçe iç savaş kalitesine ulaşan "uyuşturucu savaşı" hakkındaki görüşlerine blogda yer vereyim dedim...

meksika gittikçe güçlenen bir şiddet dalgasıyla sarsılıyor. uyuşturucu kartelleri ve devlet ölümlere aldırmadan birbirleriyle savaşıyor. kısa bir süre önce başka yazarlarla beraber yaşananların sorumluluğunun hükümette olduğunu belirten bir bildiri yayınladınız. neden?

meksika'daki bu çatışmada ölenlerin sayısı 22 bini aşıyor. insana ırak savaşı'nı anımsatan bir sayı bu. uyuşturucu tüccarı çeteler her tür şiddeti uygulayabilecek durumda: adam kaçırma, işkence ve tecavüz. hatta sokak festivali düzenlenen bir meydana el bombaları bile attılar. bu işin bir tarafı. diğer taraftaysa ülkenin kuzeyindenki büyük şehirlerin artık kuşatma altında olması ve abd sınırının bir bölümünün militarize edilmiş olması var.

hükümeti tam olarak neyle suçluyorsunuz?

polis ve askerlerin insan hakları ihlallerine dair yüzlerce rapor var. devlet başkanı felipe calderon ve ulusal eylem partisi(PAN) hükümeti, hiçbir stratejiye sahip olmadan ülkeyi ciddi bir şiddet sarmalına sürüklediler. bunun yanında yolsuzluklara bulanmış sistemin ve ordunun kendisinin de uyuştucu satıcılarıyla dolu oluşu var.

ülkenin kuzeyindeki savaşın absürt olduğunu söylemem, uyuşturucu satıcılarından yana taraf olduğum ya da onların çıkarlarını savunduğum anlamına gelmiyor. tam aksine, sorulması gereken soru, askeri gerginliğin bu sorunu çözmeye yardımcı olup olmadığı. mexico city bölgesi'nin hükümeti soruna daha farklı yaklaşıyor mesela. sadece baskı politikasına yönelmek yerine, sosyal sorunları çözmeye çalışıyor. bu sayede başkentte kuzeydeki gibi bir şiddet ve korku sarmalı oluşmadı.


abd'nin tüm bu olup bitendeki rolü nedir peki?

en büyük müşteriler orada olduğundan abd'nin oynadığı rol belirleyici. karteller tarafından meksika'da üretilen uyuşturucu büyük oranda abd'deki büyük şehirler için. yani abd uyuşturucu sorununu kendi içinde de çözebilirdi. ama tam olarak da bundan korkuyorlar zaten. bedeli ne olursa olsun bu olasılığın önüne geçmek istiyorlar. ve bu nedenle calderon'un "uyuşturucuya karşı savaş"ını desteklemek için her tür aracı seferber ediyorlar. herşey kendi sınırlarının dışında yaşandığı sürece, bu savaşın ne kadar acıya yol açtığının, kaç kişinin yaşamına mal olduğunun onlar açısından hiçbir önemi yok.

kısmen biyografik özellik taşıyan eserlerinizde pancho villa gibi devrim kahramanlarından da bahsediyorsunuz. ama sıradan insanların kültüründe bu kahramanların yerini gangster figürleri almıyor mu?

bunu iddia etmek kesinlikle abartılı olurdu. gangster kültünün alt sınıflarda yaygın bir fenomen olduğu doğru. ancak bu, bugün her türlü çılgınlığın ortaya çıktığı ve yayıldığı bir ülke olan meksika'nın yalnızca bir bölümünde söz konusu. uyuşturucu ticaretinin daha yaygın olduğu bölgelerde uyuşturucu tüccarlarının "cömert haydutlar", meksika usülü robin hood'lar olduğu yanılsamasına kapılmak kuşkusuz daha kolay. ama bu, gerçekte yalnızca uyuşturucu tüccarlarının etkilerinin ve baskılarının daha yoğun olduğu kuzeyde yaygın olan bir düşünce.

pancho villa'nın ve 1910-1917 yılları arasında yaşanan meksika devrimi'nin anısı kitlelerin bilincinde ne kadar canlı?

devrimi anma etkinliklerine ve 1810 yılındaki ispanya'dan bağımsızlığın yıl dönümlerine dair meksika'da iki farklı tavır var: bir yandan devletin gösterdiği yüzeysel ilgi, diğer yandan yazarlar arasında ve üniversitelerde ortaya çıkan kültürel bir hareket. bu hareket bugünkü meksika'nın gerçekliğini anlamak için tarihle ilgileniyor. ve söz konusu dönemi diğerlerinden ayıran, özel kılan halkın özne rolü oynamış olmasının üstünde duruyor.

23 Haziran 2010 Çarşamba

İSRAİL GEMİSİNE GİRİŞ YASAK



gazze'ye yardım götürmek ve israil ablukasını delmek amacıyla yola çıkan filoya yapılan saldırıdan sonra gerek türkiye'de, gerekse dünyanın başka yerlerinde - haklı olarak - birçok gösteri düzenlendi. ancak bu eylemlerde gittikçe yükselen bir ses var ki, insanın kulağını tırmalamakla kalmıyor, midesini de bulandırıyor. bu ses antisemitizmin sesi. israil-filistin meselesini müslümanlarla yahudiler arasındaki bir din savaşı olarak anlayan/anlatan; israilliler'in yahudiliklerinden ötürü ("lanetli ırk") bu insalık dışı işgali sürdürmek, dahası dünyanın geri kalanını "dört bacaklı" ya da "böcek" olarak görmek zorunda olduğunu kuran; dolayısıyla tek çözümü "yahudi ırkı"nın ortadan kaldırılmasında gören, izi sürülemeyen sözde hitler alıntılarıyla alanlara çıkan, facebook vb. internet sayfalarını bombalayan bir zihniyet. aslında insan antisemitizm bataklığına saplandıktan sonra işi sonuna kadar götürüp tüm yahudilerin ortadan kaldırılması hayaline varıyor mu, varmıyor mu, o da çok önemli değil. zira değiştirilemez ve kötü bir yahudi "doğa"sının olduğuna inanan insanın önünde "böyle gelmiş böyle gider" demekten ya da yahudilerin dünya yüzünden silinmesini talep etmekten başka seçenek kalmıyor. sonuna kadar düşünmeyi sürdüren her antisemitistin varacağı nokta aynı...

türkiye'de ve dünyada antisemitizmin kapsamlı bir analizi yapılabilir (ve türkiye'de antisemitizmin tarihi alışılageldik yanılsamaların ("biz onlara kucak açtık" vs.) birçoğunu çıplak bırakır), ama benim niyetim bu değil. pkk'nin iskenderun baskınında bile mossad eylemi gören gözler için pek bir şey ifade etmeyecek olsa da (almanya devlet başkanı köhler'in istifasında dahi yahudi lobisini iş başında görenlerle karşılaştıktan sonra komplo teorisi zihniyetinin "su geçirmez" olduğuna kanaat getirdim.); ilan pappeler'in, noam chomskyler'in varlığı, israil komünist partisi'nin, anarchists against the wall'un yardım filosunun serbest geçişi için ve israil ordusunun saldırısı sonrasında kınama amaçlı düzenledikleri eylemler bakmakla yetinmeyip, görmek de isteyen gözler için "yahudiler" adlı, her üyesinin aynı şeyleri hissedip, aynı şeyleri düşündüğü bir kollektifin hayal ürünü olduğunu kanıtlamaya yeterli.

bir de benzer bir düşmanlığın hedefi olan amerikalılar var. birçok başka ülkede olduğu gibi türkiye'de de siyasi yelpazenin en sağından en soluna birçok insan - sadece abd'ye değil - "amerika"ya karşı olmakta birleşiyor. sağcıların işi görece daha kolay, zira ırkçılık konusunda idmanlılar nasıl olsa. ama üç günde bir "yaşasın halkların kardeşliği" diye bağıran bir adam nasıl olur da farklı sınıflardan, etnik kökenlerden, siyasi görüşlerden insanların birarada yaşadığı, ABD denen geminin dümeninin ne yöne kırılacağını belirlemek için - her ne kadar şimdiye kadar izlenen rotanın sürdürülmesini savunanlar sürekli ağır bassalar da - bitmek bilmez mücadelelerin yaşandığı bir ülke yerine - aynı antisemitistlerin israil kurgusunda olduğu gibi - su sızdırmayan kollektif bir irade görür, anlamakta zorlanıyorum.

ama bu konuda da bakmaktan öte görmek isteyenler için bir haber: black panthers'in doğum yeri oakland'da liman işçileri sendikası ILWU ve radikal sol birlikte limana giden bütün yolları bloke ederek israil'den gelen bir yük gemisinin boşaltılmasını engellediler. liman işçileri böylece kontratlarında yer alan "güvenliklerinin tehlikede olması" maddesi gereğince işe gitmeyi reddederek gayrıresmi bir grev yapmış oldu. ILWU daha önce 20 mart'ta da ırak savaşı'na karşı işgalin hemen sonlandırılması ve tüm askerlerin zaman geçirmeden geri çekilmesi talepleriyle ABD'nin pasifik kıyısındaki bütün limanlarda greve gitmişti.

1 Haziran 2010 Salı

1000


300 de neymiş koskoca 1000 varken?

afganistan'da ölen abd askerlerinin sayısı bine ulaştı. nobel barış ödülü, pek öyle kazanmak için gerçekten iyi, dünya barışı için önemli bir şey yapmak gereken ödül değil kuşkusuz. ama obama nobel barış ödülü konusunda da - abd'nin ilk siyah başkanı olmasıyla olduğu gibi - bir ilk. zira "gelecekte muhtemelen yapacakları" için nobelle ödüllendirilen başka kimse olduğunu sanmıyorum. ama bu uygulama diğer dallara da yayılırsa iyi olur; mesela ümit vaadeden genç bilim adamlarına teşvik amacıyla nobel ödülleri dağıtsınlar.

neyse "yöntem"in eleştirisini uzatmadan barack obama'nın söz konusu ödülü almasında etkili olan "barış" siyasetine bir bakalım: afganistan'da 1000 abd askeri ölümünden 430'u 2009 ocağından bugüne geçen sürede, yani obama'nın başkanlık döneminde gerçekleşmiş. bu sayı, george w. bush başkanlığında savaşın ilk sekiz yılında ölen abd askerlerininkine yaklaşıyor. belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, afganistan'da - iki tarafta da - ölümlerin artmasında el kaide'nin değil, abd'nin strateji değişikliğinin başrolü oynaması. "teröre karşı savaş"ın merkezini ırak'tan afganistan ve kısmen pakistan'a kaydıran obama hükümeti, çatışmaların şiddetinin artmasına yol açtı.

2003'te ırak işgalinin başlamasından bu yana (ırak'ta) ölen amerikan askerlerinin sayısı 4400. ırak'ta ölen amerikan askerlerinin sayısında obama'nın iktidara gelmesinden bu yana yaşanan gerilemeye afganistan'daki artış eşlik etti.

bu arada, abd senato'sunda demokrat senatör russ feingold'un obama'yı afganistan savaşı'nın (öngörülen) bitiş tarihini açıklamaya zorlamayı hedefleyen önergesi 80'e karşo 18 oyla reddedildi. önergeyi destekleyen senatörlerin arasındaki cumhuriyetçilerin sayısı "0" (yazıyla: "sıfır"). oysa son dönemde abd'de yapılan kamuoyu yoklamaları nüfusun çoğunluğunun afganistan savaşı'na karşı olduğunu ortaya koyuyor.

obama'nın "barış" stratejisinin senatodan gördüğü destek bununla da kalmıyor: geçtiğimiz perşembe günü afganistan için önümüzdeki yılda 60 milyar dolarlık bir bütçe artışını onaylandı. daha önceden onaylanan askeri bütçe, afganistan ve ırak işgalleri için toplam 130 milyar dolarlık bir harcamayı öngörüyordu. 60 milyar dolarlık ek bütçeyle, abd'nin ırak ve afganistan'da şimdiye kadarki harcamaları 1 trilyon dolar sınırını geçmiş oluyor.

"herşey para değil" diyorsanız kuşkusuz haklısınız. gelelim bu parayla nelerin yapılacağına - ya da yapılabileceğine: yine geçtiğimiz perşembe günü barrack obama ilk "national security strategy" raporunu yayınladı: abd'nin "küresel egemenliği"nin korunması öncelikli amaç. bu doğrultuda abd'nin birleşmiş milletler ve geleneksel müttefiklerinin desteklememesi durumunda tek başına savaş ilan etme hakkı saklı tutuluyor. "el kaide ve ortaklarına karşı savaş"ın merkezi yine afganistan gibi gözüküyorsa da; yemen, somali, kuzey afrika "muhtemel askeri müdahale bölgeleri" olarak gösterilmiş, iran da gözdağı verilen ülkeler arasında ve obama bu ülkeyle savaş durumunda nükleer silahların kullanılma olasılığını göz önünde bulunduruyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...