yetmez ama evet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yetmez ama evet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Şubat 2012 Cumartesi
SAFLARI SIKLAŞTIRIN! AMAN SAFLAR KAÇMASIN!
iki arada bir derede kalmak. taraf olmayan bertaraf olsun. taraf olup olmamak konusunda türkçe'de başka söz bilmiyorum ya da en azından şu anda aklıma gelmiyor. taraf olmak derken, takım tutar gibi - ki onun da en makbulü "ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik"tir - taraf olmaktan bahsediyorum. incelemeden, meselenin özüne fazla kafa yormadan, akla karanın arasında başka tonların da olduğunu düşünmeden taraf tutmak en sevdiğimiz iş. "delikanlılığın" şanından.
aksine bir meseleye daha geniş bir pencereden bakmaya, ayrıntılarla, gri tonlarıyla uğraşmaya kalkan, "ölmeye, ölmeye, ölmeye" gelmeden önce "ölmeye değer mi acaba?" diye sorma gafletinde bulunan, "tehlikeli sular"a yelken açmış oluyor. "Uzlaşmaz" iki cephenin (uzlaşmaz tırnak içinde, çünkü yarın bir gün hesapları döner, öyle bir uzlaşırlar ki, ağzınız açık kalır), birbirlerine olan siniri, hırsı, nefreti; ne bir cepheye ne de ötekine koşulsuz eklemlenenlere olanın yanında hafif kalır. Zira cepheleşmeyi, kendini ağırlıklı olarak, hatta yalnızca düşmanı üstünden var etmeyi seçenler, varoluşlarıyla birbirlerini yeniden yaratırlar: yetmez ama evetçilerin en basit, yüzeysel analiz karşısında bile tuzla buz olacak önermeleri, "akp faşizmi" karşıtlarının içi boş propagandif klişelerini yaratırken; ötekilerin muhafazakarlığı, berikilerin "cin fikirliliğinin" sağlamasıdır. galatasaraylılar'ın şike olduğundan emin olması ile fenerbahçeliler'in bir haksızlığa kurban gittiklerine inanmaları aynı nedendendir: aslında ne bir şeyden emindirler ne de inanırlar. önceden seçilmiş taraflar adına; kendilerini emin olmak, inanmak zorunda hissederler. çoğunlukla da -mış gibi yaparlar. ait olunan taraflar (ki bu bağlamda "ait olmak" kavramı kilit önemde), analizlerinin sonucu değil, çıkış noktasıdır. dolayısıyla, aralarındaki zeki insanlar kendi içinde oldukça tutarlı söylemler geliştirdiklerinde dahi, teorilerinin tutarsız olması, iç çelişkileri nedeniyle çökmesi kaçınılmazdır. (ama taraf olmak her şeyden önemli olduğunda, bu da büyük bir sorun olmaktan çıkar, çökmemiş gibi yapılır, olur biter.) kaygan zemin üstüne inşa ettiğiniz binanın ne kadar sağlam olduğu, nihayetinde ikincil önemdedir. (ki bu analoji çok da doğru değil; bir zemin-bina ilişkisinden öte, çıkış noktasındaki taraf aynı zamanda yapı malzemesinin içine de karışmak zorunda.)
akp'nin bir demokratikleşme umudu mu, yoksa yeni bir faşizmin müteahiti mi olduğu tartışmaları sonucunda; solun büyük bölümü, bırakın birbiriyle dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, aynı meyhanede ayrı ayrı masalarda rakı bile içemeyecek, yolda karşılaştığında birbirine selam bile veremeyecek hale geldi. ancak bu bölünme, ayrışma; iki tarafın da en büyük değeri taraf olmaya atfetmede ve dünyayı (gerçekten ve kökten değiştirmek için) gerçekten ve kökten analiz etme konusunda tembellikte birbirlerinden hiç de ayrılmadığı, aksine buluştuğu gerçeğini değiştirmiyor. reaktif siyaset yürütme kolaycılığı, iki tarafı da "yeni"lerle uğraşmak zorunda bırakırken; türkiye'de devletin akp iktidarında da, öncesinde de kapitalizmin bekçiliğini otoriter bir biçimde yaptığı, kürt düşmanlığı konusunda değişen hiçbir şeyin olmadığı, (toplumsal sınıflar konusunda kafası karışık olanları üzmeyecek bir ifade seçecek olursak) "sokaktaki adam"ın hayatının akpli ya da akpsiz boktan olduğu ile ilgilenmemelerine yol açtı, açıyor.
"taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde yaşanan cepheleşme, türkiye'deki "gündem siyaseti" ile sınırlı kalmadı, libya ve suriye'de deplasmana çıkıldı. antikapitalist olmadan antiemperyalist olunamayacağını belki kağıt üstünde kabul edecek çevreler, bu sözün içeriğini gerçek hayata uyarlama yetisinden yoksun. (eksik olan ya zeka ya da samimiyet - hangisi daha kötü karar veremedim.) resimli sözlüklerde "diktatör" kavramının karşısında yerini alabilecek şahsiyetleri, antiemperyalizm ve - ne anlama geldiği belirsiz - "halkçılık" konularında bon pour l'orient ilan etmekten kaçınmadılar. her yin'in bir yang'ı olması gerektiği gibi, bu tavrın karşısında da bir "diktatörler devriliyor, araplar demokratikleşiyor" saçmalığı konumlandı. oysa, (kendin için beğenmeyeceğin, istemeyeceğin şeyi "araplar" için onaylamanın ırkçılığı bir yana,) diktatörlüktense (kapitalizmin iyi gün yönetimi olarak değil, gerçek bir) demokrasinin yeğ olduğunu bilenlerin, on binlerce kilometre öteden komuta edilen "demokrasi"lerin asla demokratik olamayacağını da bilmeleri gerekir. (eksik olanın zeka mı, yoksa samimiyet mi olduğuna karar vermek yine size düşüyor.)
ırak'ta saddam hüseyin'i desteklemeden, afganistan'da taliban'ı, el kaide'yi antiemperyalist halk kahramanı ilan etmeden savaşa karşı çıkmayı pekala da başarmıştık. ve yanlış hatırlamıyorsam, bunu yaparken zorunlu olarak "demokrasi düşmanı" ilan edilmemiştik. peki o zaman bugün libya'daki nato bombardımanlarına, suriye'ye yapılması hala muhtemel olan bir emperyalist müdahaleye karşı çıkmak için neden esad'ın, kaddafi'nin tarafında yer almamız gerekiyor? ya da kaddafi'nin, esad'ın aşağılık diktatörler olduğu gerçeği, karşıt güçlerin "iyi çocuklar" olduğuna inanmamız için neden yeterli olsun? bu soruların tamamına cevap veren, vermek isteyen yok. çünkü bu ve benzeri soruların tamamını - samimi bir biçimde - yanıtlamaya kalktığınızda cephelerde ilk çatlaklar belirecek. hoş, sonuçta söz konusu ülkelerde yaşayan insanların kaderi ile gerçekten ilgilenen de yok; bu tartışmada ne on milyonlarca insanın ne de başlarına gelenlerin, türkiye'deki tarafların kendini başka coğrafyalara yansıtmasına hizmet etmekten başka bir işlevleri var.
taraf olmayan bertaraf olsun. peki, tamam, ben - size kalırsa - bertaraf olmaya hazırım. kendini fil sananların tepişmesinde, iki tarafın da en çok ezmek isteyeceklerinin benim gibiler olacağını biliyorum. maksat, kafalar karışmasın, saflar sıkılaşsın (bu cümlede saf çift anlamlı). siz tepişe durun, hanginizin kazandığının benim için (ve aslında kendinizden başka kimse için) bir önemi yok. sonuçta ya kapitalizm (ve tüm sınıflı toplumlar) karşısında eleştirel düşünce kazanacak ve yeni bir dünyaya yelken açacağız ya da aynı boktan filmi izlemeye devam edeceğiz.
Etiketler:
anti-emperyalizm,
anti-kapitalizm,
eleştiri,
siyaset,
türkiye,
yetmez ama evet
23 Ocak 2012 Pazartesi
AĞLAMA DEĞMEZ HAYAT
aşağıda internette karşıma çıkan iki farklı metin var. ikisi de - genel anlamda - "bizim taraf"tan, ancak sonuçta uzaktan da olsa herhangi bir alakamın olmadığı çevrelerden. söz konusu iki metni kaleme alan çevrelerin, kuşkusuz kayda değer bir toplumsal dönüşüme katkı yapacak ne güçleri ne de siyasi perspektifleri var. ancak birer "güleriz ağlanacak halimize" belgesi olarak; tüm güçsüzlüğü ve etkisizliğine karşın kendini dev aynasında görme hastalığından muzdarip radikal solun, amacı kendinde bir varoluşa sürüklenişine tanıklık ediyorlar.
yukarıdaki metin, insanları ya da "sosyalist kamuoyu"nu ilgilendireceği düşünülüyor olacak ki, internette yayımlanmış. insanlığın kurtuluş umudu olma iddiasındaki bir hareketin, ne kadar zavallı hallere düşebildiğini göstermesi açısından, aslında ağlanacak bir duruma işaret ediyor. ancak bu kadar boktan bir dünyada yaşamamız yetmezmiş gibi; "başka bir dünya" yaratma iddiasının, solun biriktirdiği sorunların damıtılmış bir ifadesine dönüşerek karikatürleşmesi karşısında gülelim derim. zira ciddiye alıp ağlamaya kalkarsak, bırakın açılmayı, içinden çıkılmaz bir depresyona sürüklenmemiz işten bile değil.
ikinci metnimiz, marksist.org'dan alıntı. twitter'da paylaştığımda gelen bir cevabı, üstüne söyleyecek bir şey olmadığından buraya alıyorum: "inanılmaz! şeytan kemalistlerle,tarihsel maddeci parsın antagonist çatışması konulu bir fabl ama yazarı marksist analiz sanıyor."
sosyalist kamuoyuna
13 ocak 2011 tarihinde sosyalist parti ve sosyalist kurtuluş kolektifi temsilcileri, sosyalist gelecek parti hareketi ve toplumsal özgürlük parti girişimi temsilcilerinin mevcudiyetinde biraraya gelmiştir. sosyalist partinin, İl örgütü binasındaki işgale sosyalist kurtuluş kolektifi tarafından son verilmesi ve il binasının anahtarının sgph, töpg ve sbhye devredilmesi taleplerinin kabul edilmesi sonucu gerçekleşen bu toplantıda bileşenler şu akde varmıştır:
sosyalist parti, binanın İstanbul İl örgütü binası olduğunu, taleplerinin binanın kendilerine bırakılması olduğunu söylemiştir. sosyalist kurtuluş kolektifi, binanın kendilerine bırakılması, eşyaların ihtiyaca uygun paylaşılmasını talep etmiştir. sosyalist kurtuluş kolektifinin bu önerisi üzerine sosyalist parti temsilcileri konuyu, 15 ocak 2012 pazar günü gerçekleştirilecek olan İstanbul İl örgütü genel üye toplantısına taşıyacaklarını bildirmişlerdir. ardından 17 ocak 2012 salı günü tekrar toplantı yapılmasına karar verilmiştir. taraflar, bu süre zarfında bina kullanımının toplantıda mevcut bulunan töpg ve sgph bileşenlerinin denetimine verilmesinde mutabık kalmışlardır.
toplantı esnasında sosyalist kurtuluş kolektifinin devrimciler mafyaya teslim olmazlar başlıklı açıklaması da tartışma konusu olmuştur. töpg ve sgph adına toplantıya katılan temsilciler daha önce sosyalist partiyle yapılan görüşmede, sosyalist partinin mafya ilişkilerini çağrıştıran ya da başka türlü şiddeti ima eden bir söyleminin olmadığını, sosyalist kurtuluş kolektifiyle yapılan görüşme esnasında kendi kanaatleri çerçevesinde yapmış oldukları yorumların böyle bir yanlış anlamaya yol açmış olabileceğini söylemişlerdir.
işçilerin sosyalist partisi
sosyalist kurtuluş kolektifi
toplumsal özgürlük parti girişimi
sosyalist gelecek parti hareketi
sosyalist birlik hareketi
yukarıdaki metin, insanları ya da "sosyalist kamuoyu"nu ilgilendireceği düşünülüyor olacak ki, internette yayımlanmış. insanlığın kurtuluş umudu olma iddiasındaki bir hareketin, ne kadar zavallı hallere düşebildiğini göstermesi açısından, aslında ağlanacak bir duruma işaret ediyor. ancak bu kadar boktan bir dünyada yaşamamız yetmezmiş gibi; "başka bir dünya" yaratma iddiasının, solun biriktirdiği sorunların damıtılmış bir ifadesine dönüşerek karikatürleşmesi karşısında gülelim derim. zira ciddiye alıp ağlamaya kalkarsak, bırakın açılmayı, içinden çıkılmaz bir depresyona sürüklenmemiz işten bile değil.
17 ocak 1974: yaban hayvanı katliamı tamamlandı, son anadolu parsı da öldürüldü
türkiye cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra geçen 50 yıllık süre zarfında anadolu'da korkunç bir doğa katliamı yaşandı. kendilerinden başka hiçbir canlı türünün yaşam hakkını zerrece dikkate almayan kemalistler, geniş topraklarda orman namına bir şey bırakmadıkları gibi, yaban hayvanlarının kökünü kazıdılar. bir zamanlar anadolu'da yaşamış olan pek çok hayvan türü artık müzelerde bile görülemiyor.
cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte "laik, ilerici, çağdaş" yaşam tarzına sahip olduklarını iddia eden kemalistler, kurdukları tek parti diktatörlüğüyle aslında "bizden olmayana hayat hakkı yoktur" demek istiyorlardı. nitekim kendilerini güçlü hissettikleri andan itibaren egemenliklerini pekiştirmek için halkın üzerinde ağır bir baskı uygulamaya başladılar, kendilerine muhalif olabileceğini hissettikleri tüm odakları "gerici, mürteci, vatan haini" suçlamasıyla dağıttılar, özerklik vaat ettikleri kürtleri katliama tabi tuttular.
kemalistler kendilerinden olmayan hemen her şeye düşman oldukları için, doğanın büyük bir hızla tahrip edilmesine seyirci kaldılar. ormanlar ve doğal kaynaklar tahrip edildi; yaban hayvanlarının hiçbir denetim ve yaptırıma tabi tutulmadan avlanmaları, bir zamanlar canlı bir yaban yaşamının hüküm sürdüğü anadolu topraklarının ıssızlaşmasına, türlerin ortadan kaybolmasına neden oldu.
yok olan bu türlerden biri, anadolu parsı olarak bilinen hayvandır. romalılar zamanında anadolu'nun her tarafında yaygın bir şekilde yaşadığı kayıtlardan anlaşılan parsa dair bilgiler, 19. yy'da gezginlerin anlatımlarında da yer alıyordu. 1930'lı ve 40'lı yıllara gelindiğinde ise anadolu parsı'na artık ender olarak rastlanıyordu.
anadolu parsı'na dair son kayıt, 1974 yılında beypazarı'nda yapıldı. 17 ocak 1974 yılında ankara'nın beypazarı ilçesinin 5 km batısında bağözü köyünden havva köksal adlı kadına saldıran pars, insan yiyen bir canavar olduğu gerekçesiyle öldürüldü. oysa parsın doğal ortamında avlanabileceği hiçbir hayvan kalmamış, bu yüzden köylere inip besin temin etmek ihtiyacını hissetmişti. kemalistler bu hayvanı korumak için en küçük bir çaba bile göstermedikleri gibi, doğal kaynakları hızla yok ederek soyunun tükenmesini hızlandırdılar. böylece anadolu'nun insanlardan çok daha uzun bir süredir sakini olan bu tür, ortadan kalkmış oldu.
ortadan kalkan sadece anadolu parsı değildi; kaplan, sazlık kedisi, ceylan, arap tavşanı gibi türler de süratle yok oldular. kürdistan'da gerillaların saklandığı gerekçesiyle yakılan ormanlar, yine yaban hayatına vurulan ağır bir darbe oldu.
kemalistler en iyi bildikleri işi yapıyorlar ne de olsa...
(resim: hürriyet gazetesinin 22 ocak 1974 tarihli nüshasında konuyla ilgili yayınlanan bu haber, gazetenin yaklaşımını göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.)
ikinci metnimiz, marksist.org'dan alıntı. twitter'da paylaştığımda gelen bir cevabı, üstüne söyleyecek bir şey olmadığından buraya alıyorum: "inanılmaz! şeytan kemalistlerle,tarihsel maddeci parsın antagonist çatışması konulu bir fabl ama yazarı marksist analiz sanıyor."
16 Temmuz 2011 Cumartesi
DIDISININ DIDISI
ömer laçiner'in, birikim dergisi'nin - kendi sözleriyle - "sosyalist sıfatlı mikrokozmos"a veda yazısıyla türkiye'de sol açısından bir dönemin kapandığı resmen ilan edilmiş oldu. böylece, ergenekon davası ve referandum süreciyle gittikçe gerilen tarihsel bağ, inceldiği yerden kopmuş oldu. yaşanan gerilim dolayısıyla karşılıklı olarak zaten sertleşmiş olan dil (bu noktada dsip'in doğan tarkan'ın "nasyonal sosyalist" küfründe doruğa çıkan hakaret çiğliğini sertleşme sarmalının dışında bir noktaya koymak gerek), malumun ilamıyla, birikim çevresine karşı - yılların saygı ilişkisinden kaynaklanan son çekincelerin de ortadan kalkmasıyla - bir "atış serbest" durumuna bıraktı.
söz konusu gerilimin ve kopuşun en büyük kurbanları, ne birikim, ne de ortodoks sol oldu. yirminci yüzyıla damgasını vuran reel sosyalizm deneyimlerinde - castoriadis'in deyimiyle - "sosyalizmin ne olmadığı"nı gören ve bu noktadan hareketle "sosyalizmi yeniden tanımlama" iddiasını - birikim'in bu cümleye yüklediği anlamı paylaşmasalar da - benimseyen, insanlığın özgür ve kardeşçe yaşayacağı bir dünyanın temellerini atacak bir devrim hayalinin (ki bugün için gerçekten bir hayaldir) peşini bırakmayan insanlar, bu sürecin gerçek kaybedenleri oldular. "taraf olmayan bertaraf olsun" şiarı eşliğinde tartış(ma)ma, bok atma ve sidik yarışı ritüellerinin egemen olduğu gündemlerde hep olduğu gibi, kendini ne oraya, ne de buraya ait hissedebildiğinden taraf olamayan, kendi cephesini açmaya da gücü yetmeyenler fillerin tepişmesine çimen oldular.
bir yanda gelenek(çi)ler kendilerini (kökten) muhalif siyaset yapmanın önkoşulu olarak dayatır, diğer yandan geleneğe muhalefet fikri (ya da imajı mı demeli?) akp destekçiliğine teslim edilerek, kapitalizme ve egemenlerine muhalefet nosyonundan yoksun bırakılırken, soldaki siyasi tartışma alanı sesimizi duyuramayacağımız kadar daraldı. kah "ezber bozanlar" tarafından "ergenekoncu" ilan edildik, kah "ezberlediğini unutmamakta diretenler" tarafından liberal.
cepheler oluşturulur, siperler kazılırken sınırları çizen keçeli kalemlerin ucu o kadar kalındı ki, birçok ayrıntı görünmez oldu/kılındı: birikim'in türkiye'de solun düşünce dünyasını genişleterek yaptığı katkı unutturulmak istendi örneğin. ya da devrimci yol kökenli örgütlenmelerin - özellikle de ödp'nin - birikim'i bugün vardığı noktaya götüren yolun ne kadarına eşlik etmiş olduğu. (bugün, ödp'nin eski-yeni hiçbir şey söyleyemez hale gelmiş olması, "deniz feneri"ni kaybetmiş olmasından değil midir?)
girdiği yol "yetmez ama evet"te nihayetine ulaşan çevrenin (burada dsip'i - başkalarının siyasetine eklemlenme noktasında uluslarası bir geleneğe dayandığından - yine ayrı tutuyorum), kendini geleneksel (ve gelenekçi) soldan uzaklaştıran ilk adım mahkum edilmek istendi. (yöntem ve amaç açısından) devletin vatandaşına kemalizm anlatmasından bir farkı olmayan eğitim çalışmalarına sığmayacak düşünce ve içerikleri dolaşıma sokmak "ilk günah"tı."marx-engels-lenin-stalin-(hadi kimsenin kalbi kırılmasın)mao bize yeter"ken bourdieu, castoriadis, bloch, mouffe'la kafa karıştırmaya ne gerek vardı? (bugün birikim tartışmalarında en önemli referans olan althusser'i, gramsci'yi yorumlama tekelini "belgegiller"e bırakmak gerçekten zekice bir hamleydi, hakkını vermek gerek.) varılan noktanın, atılan ilk adım(lar)ın değil, son düzlük geçilip yokuş aşağı gidilmeye başlayana değin hiçbiri tek başına zorunlu olmayan adımlardan oluşan bir dizinin sonucu olduğunu unutturmak, ortodoksiden ötesi iktidarlarını tehdit edeceklerin çıkarına(ydı). akvaryumda büyük balık olma ayrıcalığını kaybetmek en büyük korkusu olan muktedirler, çıkarlarını savundu, savunuyor. (her düzende, dolayısıyla kapitalizmde de, iktidar sahipleri, "devrimci durum"lar haricinde ezilenlerden daha gelişkin bir "sınıf bilinci"ne sahiptir.)
ancak dünya "filler ve çimen"den ibaret değildir, derdim hayvanlar alemi belgeseli yazmak değil, ama "akbaba"ları unutmamak bugün mikrokozmosumuzun işleyişini biraz olsun kavramak için elzem. zira fillerden biri - (devrimci/radikal) soldan bakıldığında - devrilmiş gözüküyor. aldığı yaralara rağmen ayakta kalmayı (hala) başaran diğer fil üstünde tepinedursun akbabalar da ganimetten paylarını almak için üşüşmeye başladılar.
derdim, "belgegiller"i savunmak değil, zira bugün özgürlükçü bir sol tasavvur ederken, söz konusu çevrenin özgürlükçülüğünün de, solculuğunun da ancak tırnak içinde varolabileceğini unutmamak gerek. ancak eleştirinin, hem de yoldaşa, arkadaşa yapılan tarzda değil, karşıdan, karşı cepheden yapılacak bir eleştirinin zorunluluğu, her eleştireni kendiliğinden haklı kılmıyor. eleştirinin içeriği ve eleştirenin niyeti de önemli.
özgür ve kardeşçe bir yaşamın hüküm sürdüğü başka bir dünya hayalini canlı tutmak isteyenlerin duygularını kullanarak, içeriğin ancak retoriğe güç katacağı ölçüde değerli olduğu "eleştiri"ler formüle edenler; solun, devrimin, geleceğini umduğumuz güzel günlerin değil, devrilmiş filin leşinden koparacakları et parçalarının, solda prim yaptığı ölçüde "belgegiller"e yönelttikleri "eleştiri" oklarının rantını yeme derdinde.
fillere dair daha söylenecek çok söz var. tıpkı umarım daha yazı yazılacak nice gün olacağı gibi. akbabalardansa dost, arkadaş, yoldaş olmayacağını bilmek için daha - türkiye'de toplumsal bir güç olarak - ayağa dahi kalkamamışken, düşeceğimiz günleri beklemeye gerek yok. gün gelir, devran dönerse, akvaryumda rant peşinde koşanlar okyanusa açılmayı başarırlarsa, çıkarları uğruna toplumsal iktidarlara yanaşmaktan kaçınmayacaklarını "belge"leyeceklerdir.
24 Mart 2011 Perşembe
YETER ARTIK!
"yetmez ama evet"çiler'e;
türkiye'de son dönemde karşılaştığımız bütün olumsuz gelişmelerin sorumlusu "yetmez ama evet"çiler mi? hayır, tabii ki değil. ama zaten hiçkimse, bildiğim kadarıyla en embesil kemalistler bile aksini iddia etmiyor. böyle bir suçlama olduğunu öne süren tek kesim siz kendinizsiniz. "yetmez ama evet" dediğiniz referandumdan sonra size sorulan bambaşka bir soru(ydu): siz "türkiye demokratikleşiyor", daha doğrusu "akp türkiye'yi demokratikleştiriyor" dedikten sonra "hala mı aynı fikirdesiniz?" diye sormak - yaşanan bazı olaylardan sonra - içimizde size dair kalmış son inanç kırıntılarının yardım çığlığıydı. hoş, samimi bir cevap vermek de sizin boynunuzun borcuydu, ama siz yine de sorulmamış soruların hayaletine karşı savaşmayı tercih ettiniz. (tartış(ma)manın şanındandır!)
herkes kendi yaptıklarından sorumludur. (insanların sistematik olarak embesilleştirildiği bir dünyada ne yazık ki böyle basit bir "kural"ı yalın bir biçimde ortaya koyup, insanların tekil olaylara basit bir mantık işlemi sonucu yansıtabileceğini düşünmek beyhude bir beklenti. dolayısıyla "kendim çalıp kendim oynayacağım", kendi sözümün yorumunu yine kendim yapacağım.) akp'nin yaptığından akp sorumludur, "yetmez ama evet"çilerin yaptığından "yetmez ama evet"çiler. akp'nin yaptıklarının hesabını akp'yle görürüz, peki siz kendi yaptıklarınızın sorumluluğunu üslenecek misiniz? yoksa yine kaçak güreşerek varolmayan öznelerin hiç dillendirilmemiş sorularına mı meydan okuyacaksınız? sorum son derece basit: hala mı akp'nin türkiye'yi demokratikleştirdiğini düşünüyorsunuz? referandum sürecinde "türkiye demokratikleşecek", "kenan evren yargılanacak" vs. şiarlarla akp'ye verdiğiniz destekten hala mı pişman değilsiniz?
bu soruları (ve daha nicelerini) geçiştirmek hiç de zor değil: bana (ve benzer sorularla karşınıza dikilen herkese) "ulusalcı" dersiniz, "darbeci" ve hatta "faşist". ama sorun benim ulusalcı, darbeci ya da faşist olmadığımı bilmemde değil; bunu sizin de bal gibi bilmenizde. türkiye gibi "faşist" vb. hakaretlerin "anaya küfür" işlevinde enflasyoner kullanıldığı bir ortamda dahi en son "faşist" damgası vurulacak insanlara böylesi küfretmenin bedeli ağırdır. (ve bu bir tehdit değil, bana ve benzerlerime küfretmenin bedeli kemiklerdeki değil, vicdandaki bir sızı olacaktır ki, o sızıyı da hissedemeyecek kadar köreldiyse vicdanınız, ödeyebileceğiniz en ağır bedeli zaten çoktan ödemişsiniz demektir.)
yalan yalanı doğurur. bazı olayları ve durumları tahlil etmek için sınıfsal ilişkilere vs. girip çıkmaya fazla gerek yok. günlük hayatın basit kuralları kendi başına ciltlerce kitaptan çok daha fazlasını anlatabilir. bir yalan söylersiniz, kurtarmak için bir tane daha ve bir tane daha. çırpındıkça batarsınız. yalanların gerçeklerin yerini aldığı bir hayal dünyası yaratırsınız, neresinden tutsanız elinizde kalır. bu ben 13 yaşında anneme okulu kırdığımı ve sınavlardan kırık aldığımı söylemediğimde de böyleydi, siz referandumdan kürt açılımına akp'nin binbir politikasına omuz vermek için gerçekleri işinize geldiği gibi eğip büktüğünüzde de böyle. bakın bugün yalçın küçük(tür ama mide bulandırır)'ten tsk'nın kodamanlarına, kurtuluşçular'dan devrimci karargah'a (ve dolayısıyla dk'a askeri eğitim veren pkk'ye), aydınlıkçılar'dan ahmet şık'a kadar uzanan "ergenekon"un akp'ye karşı komplo düzenlediğini savunacak noktaya geldiniz. kendi dediğinize kendiniz bile inan(a)mıyorsunuz artık. (ya da inanıyorunuz, ki hangisi daha vahim, ben de bilmiyorum...)
ve sözüne kendinden başka, belki de kendi de dahil kimsenin inanmadığı bir çevreye dönüşmek, özeleştiri yapmak yerine dışarıdan gelen her tür eleştiriye küfürle cevap vermenin, bir yalanı ayakta tutmak için on yalan söylemenin bedeli olacaktır.
ama son bir ihtimal daha var: "biz yanlış yaptık" deyin, "süreci yanlış yorumladık" ya da ne bileyim "içkimize ilaç atmışlar, kendimizde değildik"... varın dönün bu yoldan - pisliğe daha da derin batmadan, siz bataklıktan çıkmak istedikten sonra uzanan el nasıl olsa olur...
Etiketler:
ergenekon,
referandum,
siyaset,
türkiye,
yetmez ama evet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)