ulrike meinhof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulrike meinhof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2012 Pazartesi

PROTESTODAN DİRENİŞE

 

Ulrike Meinhof'un 1959-1969 yılları arasında konkret dergisinde yazdığı yazılardan derlenen 'Protestodan Direnişe' Sel Yayıncılık'tan çıktı ve nihayet kitapçılarda. Meinhof (ya da arkadaş arasınada kullanacağım ifade ile "Ulrike Abla" gibi) saygı duyduğum bir insanın yazılarının Türkçeye kazandırılmasında rol oynadığım için son derece sevinçliyim. Aşağıda, kitap için yazdığım önsözü paylaşıyorum. 

Ulrike Marie Meinhof, sahip olduğu şöhreti reddetmesine rağmen, daha doğrusu tam da gazeteci-yazar olarak şöhretin getirdiklerini elinin tersiyle itmesi nedeniyle ölümünün üstünden 36 yıl geçtikten sonra bile Avrupa solunun en çok tanınan ve en tartışmalı isimlerinden biri. 1970 yılında yazarlığı bırakıp yeraltında mücadele verme kararını aldığından beri yaşamı ve hatta ölümüyle de Almanya'da egemenlerin kabusu.

Hafızalarımızda ölümsüzleşerek yirminci yüzyıldan arta kalan birkaç andan biri olan 1968 yılında, dört genç, Frankfurt'ta iki alışveriş merkezine yerleştirdikleri, gece yarısına ayarlı saatli bombalarla Vietnam'ı Federal Almanya'nın göbeğine, Batı Avrupa'nın finans merkezine “ithal ederler.” Almanya’da başka bir dönemi başlatacak olan bu eylem; doktora öğrencisi ve bir çocuk annesi Gudrun Ensslin, profesyonel serseri Andreas Baader, 1967 yılında Rainer Werner Fassbinder'in devralacağı Münchner Action-Theater'in kurucusu Horst Söhnlein ve sonradan yazar ve şair olarak ünlenecek olan Thorwald Proll tarafından gerçekleştirilir.
Eylemin esin kaynağı, kurucuları arasında şeytani zekasıyla “şaka gerillası”nın yaratıcısı, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve Devrimci Hücreler ile birlikte 1970'ler Almanyası'na damga vuracak şehir gerillası örgütü 2 Haziran Hareketi üyesi Fritz Teufel'in [1] de bulunduğu Berlin'deki alternatif yaşam projesi Kommune I'in bir bildirisidir: 
"Yakında bir yerler yanar, bir yerlerde bir kışla havaya uçar, bir stadyumda tribün çökerse, lütfen şaşırmayın. Tıpkı Amerikalılar sınır hattını aştığında, Hanoi şehir merkezi bombalandığında, deniz piyadeleri Çin'e girdiğinde şaşırmadığınız gibi." 
Savaşı, burjuva duyarsızlığına bir yanıt olarak, sorumluların topraklarına taşıma, “canavarın kalbinde” tüm dünyada olduğu gibi, Batı Avrupa'da da gerilla hareketlerine esin veren Ernesto Che Guevera'nın sözleri ile  “iki, üç, daha fazla Vietnam” yaratma fikri, Frankfurt'taki bombalı saldırı ile sınırlı kalmayacak, Ulrike Meinhof'un da hayatını sonsuza dek değiştirecektir.
Meinhof, konkret'te yayımlanan yazısında eylemi eleştirmekle birlikte, “insanları değil mülkiyeti koruyan” yasaya karşı bir isyan olarak değerlendirecek ve yazısını Fritz Teufel'in sözleriyle bitirecektir: “Bir alışveriş merkezini ateşe vermek, yine de alışveriş merkezi işletmekten daha iyidir.
Bu yazı, Meinhof'un kaderini sonsuza dek değiştirecek olan bir olaya, Gudrun Ensslin ve Andreas Baader ile tanışmasına ön ayak olur. Aranan ikili, kaçak yaşadıkları dönemde bir süre Meinhof'un Berlin'deki apartman dairesinde de saklanırlar. Ardından yolları bir süre için ayrılır: Meinhof, 1970 için planlanan, ancak sansüre takılarak 1994 yılından önce yayınlanmayacak olan, Berlin'deki bir kız yurdunda otoriter eğitime karşı ayaklanmayı sahneleyen televizyon oyunu Bambule'nin senaryosunu yazmaya girişir. Baader ile Ensslin ise, devrimci mücadeleyi yeraltında sürdürmekte kararlıdır. Alman gizli servisinin kurduğu bir tuzak, Frankfurt'taki eylem nedeni ile hala aranan Baader'in silahlanma aşamasında yeniden cezaevine dönmesi ile sonuçlanır.
Ancak, Baader'in hapsedilmesi, bir sondan çok bir başlangıçtır: Ulrike Meinhof'un onunla sözde yazmayı planladığı bir kitap için görüşme talebi, cezaevi yönetimi tarafından kabul edilir. Söyleşi için gardiyanlar eşliğinde Almanya Toplumsal Sorunlar Enstitüsü binasına getirilen Baader, Ulrike Meinhof, Ingrid Schubert, Irene Goergens ve kimliği bugün hala bilinmeyen bir eylemci tarafından, silahlı bir çatışma sonucunda kaçırılır. Artık, 1970'lerden 1990'lara Almanya'da “komünizmin hayaleti” olacak olan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF: Rote Armee Fraktion) doğmuştur.
Yeraltındaki yirmi kadar şehir gerillası, çok sayıda banka soygunu, mahkemelere, polise, Amerikan ordusuna ait binalara, bankalara ve şirketlere yönelik saldırılar gerçekleştirerek 1970-1972 yılları arasında Batı Almanya'yı sallarken, tutuklamalar ve RAF üyelerinin, polislerin öleceği çatışmalar ve şüphelilere yönelik yargısız infazlar birbirini izler.
1972 yılı, aralarında Meinhof, Baader ve Ensslin'in de bulunduğu kurucu kuşaktan birçok ismin yakalanarak, bir daha asla çıkamayacakları tecrit hücrelerine atıldıkları tarihtir. Artık yaşamları, bir propaganda sahnesi olarak algıladıkları mahkeme salonları, tecrite karşı yürüttükleri açlık grevleri ve “dışarıdakilerin” onları özgürleştirmek için yaptığı eylemlerden oluşacaktır. Ulrike Meinhof 1976 yılında Stuttgart-Stammheim özel güvenlikli cezaevindeki hücresinde asılarak öldürülür. (Federal Alman devletinin resmi beyanına ve yetkili mahkemenin kararına göre “kendini asarak intihar etmiş olarak bulunur.”) [2]
Ancak, Meinhof'un tarihi bir figür olarak önemi, yalnızca katıldığı askeri eylemler ile sınırlı değil: Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun (birinci gerilla kuşağının) teorik metinlerinin önemli bir bölümü onun kaleminden çıkma. [3] İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünyanın kalbinde silahlı propaganda aracılığıyla egemenlere ve devletlerine karşı bir halk ayaklanmasını başlatacak kıvılcımı çakma denemelerinin Batı Avrupa'yı sarmaya başladığı 1960-70'li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun başlagıçtaki hedefi, kitle mücadeleleri ile sürekli iletişim halinde olmak, kitleye öncülük etmekten ziyade “tamamlayıcı bir güç” olmaktı. ‘68 sonrası kitle mücadelelerinin güçten düşmesi nedeniyle olsun, gerilla ile iletişim ve dayanışma halindeki kesimlerin kriminalize edilmesi ya da çoğu kitle hareketinin silahlı mücadeleyi - prensipte ya da 1970’ler Almanyası’nın koşullarında - reddetmesi nedeniyle olsun, bu hedefine ulaşamayan RAF, tarih sahnesinde öncü savaş stratejisinin en önemli temsilcilerinden biri olarak yer edindi. Bu anlamda, Ulrike M. Meinhof Avrupa’da savaş sonrası dönemin önemli gerilla düşünürleri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla Meinhof’un makaleleri başka bir gözle değerlendirmeyi hakkediyor. Elinizde tuttuğunuz kitap kadın mücadelesinde eşitlik ve özgürlük politikaları arasındaki gerilime işaret ettiği Yanlış Bilinç isimli makale hariç yazarın 1959-1969 yılları arasında konkret dergisinde yayımlanan yazılarından derlendi. Söz konusu yazılar Almancada Die Würde des Menschen ist antastbar ve Deutschland Deutschland Unter Anderm ismiyle iki cilt olarak; İngilizcede Everybody Talks about the Weather… We Don’t adıyla yayınlandı. Biz ise İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman tarihine dair ayrıntılı bilgi gerektiren görece “yerel” metinlerden ziyade Meinhof'un düşünsel dönüşümünde önemli uğraklara işaret edenleri gözeterek, Türkiyeli okuru yakından ilgilendirdiğini düşündüğümüz, 1960'ların Almanyası'nda göçmen işçilerin yaşam koşullarını ortaya koyan bir makaleyi de içeren yeni bir seçki hazırladık.
Protestodan Direnişe, hem gerilla Ulrike Meinhof ile ilgili, hem de değil: içerdiği yazıların tamamı, 1970 yılında silahlı mücadeleye atılmasından önce, gazeteci-yazar Ulrike Meinhof tarafından kaleme alınmış; ancak, kitabın başından sonuna yazarın radikalleşmesinin, “gerillalaşmasının” izini sürmek mümkün. Ancak yazılar değişim hattını gözler önüne seren bir biyografiden [4] daha fazla anlam taşıyor: Meinhof 1960'lı yıllarda Batı Alman siyasetinin, özellikle de “Parlamentodışı Muhalefet”in (APO – Außerparlamentarische Opposition) gündemini oluşturan ve bugün bile ana hatlarıyla güncelliğini koruyan konularla hesaplaşıyor.
Meinhof'un on yıl boyunca yazdığı (ve 1962-1964 yılları arasında genel yayın yönetmenliğini üstlendiği) konkret, 1955 yılında Klaus Rainer Röhl tarafından Das Plädoyer adıyla kurulmuş, ardından kısa bir süre Studentenkurier adını taşımış, 1957 yılında ise konkret adını almıştı. Meinhof'un yazmaya başladığı 1959 yılında konkret, Hamburg'daki yerel bir üniversite öğrencisi yayını olmaktan çıkıp ülke çapında okunan bir dergiye dönüşme yolunda önemli adımlar atmıştı. Dergi, 1960'lı yıllar boyunca sosyal demokrasinin solunda yer alan sokak muhalefetinin sesini duyurmasının en önemli aracı oldu. Kurt Hiller'den Arno Schmidt'e, Karlheinz Deschner'den (sonradan En Alttakiler [5] ile Türkiyeli okurun da yakından tanıyacağı) Günter Wallraff'a birbirinden alabildiğine farklı genç entelektüellerin yükünü taşıdığı konkret, siyasi yazılardan edebiyat eleştirisine, şiirden üniversitelerin sorunlarına son derece geniş bir konu yelpazesinden müteşekkildi.
Aynı şekilde, konkret'in sözcülüğünü yaptığı muhalefet hareketinin kendisi de bugünden bakıldığında biraraya gelmesi imkansız gibi gözüken çevre ve görüşleri bünyesinde barındırıyordu: Kiliselerin çevresinde şekillenen savaş karşıtı inisiyatifler, aydınlanmacılar, etkileri henüz son derece kısıtlı olan feministler, üniversite öğrencileri, sol sosyal demokratlar, KPD'nin 1956 yılında yasaklanmasının ardından oldukça kan kaybetmiş olan komünistler ve diğer radikaller… “Almanya'nın gidişatından hoşnutsuz olanlar koalisyonu” olarak tanımlanabilecek sokak muhalefeti, ancak ‘68 hareketi ile birlikte kendi özgün karakterini yaratacaktı.
1950'lerin ortalarından 1960'ların ortalarına şekillenme, kimliğini oluşturma evresinde olan yalnızca muhalefet değildi. Benzer bir biçimde, Batı Almanya da ne ve nasıl olacağının kararını vermekle meşguldü. Soğuk Savaş'ın doğuşu ile beraber Federal Alman devleti ABD'nin en sadık müttefiklerinden birine dönüşüyor, Komünist Parti yasaklanıyor ve binlerce komünist hapsediliyordu. [6] Kaybedilen savaşın ardından işgalci devletlerin dayatması sonucunda kararlaştırılan “Nazisizleştirme” politikası kağıt üstünde kalırken; Soğuk Savaş'ta açıkça taraf olmanın dayattığı “komünist avı”, Alman devletinin elinde olan bu konudaki en tecrübeli kadrolara, Nazilere bırakılıyordu. Kitaplar, dergiler, filmler sansürleniyor ya da tamamen yasaklanıyordu. 1945'in ardından, savaşın ve faşizmin açtığı yaraları yalnızca maddi değil, manevi olarak da sarma iddiasıyla “demokratik” ve “savaş karşıtı” bir anayasa ile yola çıkan Federal Alman devleti, büyük tepkilere rağmen yeniden silahlanmaya başlıyor, 1955 yılında NATO'ya katılıyor ve 1956'da zorunlu askerliği yürürlüğe sokuyordu. Polonya Dışişleri Bakanı Rapacki tarafından önerilen Orta Avrupa'da tarafsız ve nükleer silahsız bir bölge oluşturma teklifi tartışılmadan reddediliyor, Alman ordusu nükleer silahlanmaya yöneliyor, malum durumlarda temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması ve ordunun “içerideki düşmanlara” karşı da kullanılması anlamına gelen Olağanüstü Hal Yasası, 1960 yılında ilk taslağın hazırlanmasının ardından hükümetlerin gündeminden hiç düşmüyordu.
Soğuk Savaş'ın ikiye böldüğü Almanya'nın batısına egemen olan Zeitgeist, kesinlikle anti-komünizmdi. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından on yıllar boyunca ülke yönetimini tekeline alan Hıristiyan Demokratlar, [7] seçim propagandalarını anti-komünizm üstüne kuruyordu (öne çıkan seçim sloganları, “Sosyalizmin tüm yolları Moskova'ya çıkar” ve “Deneylere yer yok” idi). 1966 yılında sosyal demokrat SPD ile “Büyük Koalisyon” kurana dek, 1959 yılında kabul edilen Godesberg Programı ile birlikte (pratikte çoktan sırtını dönmüş olduğu) sınıf siyasetini resmen terk ederek toplumun tüm kesimlerini temsil etme iddiasını ortaya koyan SPD dahi, Hıristiyan Demokratlar tarafından komünistlikle ya da en azından komünizme yakın olmakla itham ediyordu. “Deneylere yer olmayan”, paternalist bir anlayışla yönetilen “CDU Devleti”nde, kuşkusuz bir siyasi tartışma alanı, özellikle de soldan gelen eleştirilerin etki gösterebileceği bir siyasi tartışma alanı mevcut değildi.
Bu ortamda, Weimar Cumhuriyeti'nin kendini iktidarı denetleyen bir entelektüel güç olarak kurgulayan eleştirel yayın geleneğine bağlı kalan Ulrike Meinhof (ve genel olarak konkret), sol kulağı sağır olan iktidara seslendiği noktada dahi, aslında sosyal demokratlarla arasındaki bağları kopararak bağımsız ve radikal bir sokak hareketine dönüşmekte olan solun kimliğini bulmasına, oluşturmasına hizmet ediyordu. Tıpkı Ulrike Meinhof gibi hareketin kendisi de, iradi bir karar sonucunda ve bir anda değil, Almanya'da ve dünyadaki siyasi gelişmelerin yarattığı hayal kırıklığının, iktidarın aklına (Türkiye'deki popüler deyişle “vicdanına”) seslenmenin hiçbir şey getirmediğinin, tek başına sözün sözünün geçmediğinin defalarca kanıtlanması neticesinde radikalleşiyordu. Olağanüstü Hal Yasası'nı nihayet 1968 yılında çıkaran hükümette SPD’nin de yer alması, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında (Almanya'nın savaş harcamalarının yüzde 60'ına tekabül eden) savaş tahvillerini desteklemelerinden sonra sosyal demokratların ikinci büyük tarihsel “ihaneti” ve belki de söz konusu hayal kırıklıklarının en büyüğüydü. Bu anlamda, gemileri yakan, sokak muhalefeti değil, egemenlerin kendisiydi.
Meinhof, Federal Alman siyasi sistemini teoride iyi, pratikte kötü olarak kavradığı, “aklın güçlerinin zaferini” arzuladığı ve SPD'yi muhalefetin amiral gemisi olarak görerek “gerçek muhalefet” olma görevini hakkıyla yerine getirmemekle suçladığı 1959 yılından, 1969’da “ya çözümün bir parçasısındır ya da sorunun” [8] söyleminde ifadesini bulan bir kopuş yaşar. Protestodan Direnişe bu anlamda, sistemin işlemeyen, hatalı yönlerini düzeltmekten kapitalizme cepheden bir karşı çıkışla yıkmak için eyleme girişmeye, geçmişin aksine Parlamento Dışı Muhalefet meclise giremediği için değil, kendini sokağa ait gördüğü için sokağa çıkmasına [9] ve aralarında Ulrike M. Meinhof’un da bulunduğu (kendisi) küçük (ama etkisi büyük) bir azınlık için yeraltında silahlı mücadeleye giden yolun önemli bir etabına ışık tutuyor.
Kızıl Ordu Fraksiyonu, üçüncü dünyada sömürge karşıtı mücadelelerin zaferler elde ederek sürdüğü, Küba’da gerilla savaşının devrime ulaştığı, Latin Amerika ülkelerinde ABD yanlısı diktatörlüklere karşı silahlı mücadelenin yoğunlaştığı, ABD’de siyah yurttaş hakları hareketinin Kara Panterler’e evrildiği, İtalya'dan Fransa'ya, Brezilya’dan Japonya'ya, Güney Afrika'dan Türkiye'ye dünyanın dört bir köşesinde gerilla örgütlerinin ortaya çıktığı bir çağda doğdu. RAF'ın, bugün maceraperestlik olarak görülen şehir gerillası deneyimini sözün bittiği yerde hayata geçirilmek zorunda olan devrimci bir deney olarak gördüğünü, örgütün ilk dönem metinlerinin belki de en önemlisi olan, Ulrike Meinhof'un da yazarları arasında yer aldığı Das Konzept Stadtguerilla (Şehir Gerillası Konsepti), “silahlı mücadeleyi şimdi örgütlemenin doğru olup olmadığı, bunu yapmanın mümkün olup olmamasına bağlı ve mümkün olup olmadığını ancak pratikte anlayabiliriz,” sözleri ile ortaya koyuyor.
Toplumsal hafızanın egemenlerin tarihine direnebilmesi, ancak toplumsal mücadeleler aracılığıyla mümkündür. Durgun sularda bulanıklaşmaktan başka seçeneği yoktur. Alman toplumunun bugün nisyanla malul kolektif hafızası, medya aracılığıyla yeniden üretildiğinde, varsın “terörü” lanetlesin; bir zamanlar Almanya'nın varoşlarında parkta bira içen gençler, heyecanla “sırada kimin olduğunu” tartışırdı. Nasyonal sosyalizmin kılcal damarlarına kadar sızdığı Almanya, egemenlerin tahtını bir daha asla sarsamamış olsa bile; iktidarlarını kaybetmekten korkmayanlar, bir zamanlar canlarını kaybetmekten korkardı. [10] O korku Alman devletine 1976 yılında kapatıldığı tecrit hücresinde asılarak öldürülmesi sonucunda gömülen bedeninin aksine gelecekteki “anti-terör politikaları”nda yardımcı olacağı umuduyla Meinhof’un beynini çalarak 26 yıl boyunca inceletecek kadar büyüktü.
Ulrike Meinhof'un “dergi, karşı-devrimin bir aracına dönüşmek üzere olduğu için ve orada çalışarak bu gerçeği gizlemek istemediğim için konkret’te çalışmayı bırakıyorum,” [11] sözleri ile 1969 yılında nokta koyduğu bu sürece dair belgelerin, 1960’lar Almanyası’nın, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun ve genel olarak Batı Avrupa'da şehir gerillası deneyiminin, kişi kültü yaratmaktan uzak durarak anlaşılması için yararlı bir araç olması dileğiyle.
Levent Konca, 20 Eylül 2012, Nürnberg

1Teufel, Almancada şeytan anlamına geliyor.

2 Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun kurucuları arasında tecritte öldürülen ve devlet tarafından intihar ettiği iddia edilen yalnızca Ulrike Meinhof değildi. Aynı şekilde, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Jan Carl Raspe de 18 Ekim 1977 tarihinde “hücrelerinde ölü bulundu.” Federal Alman Adalet Bakanlığı, bu ölümler için “cinayet süsü verilmiş intihar” kavramını icat etti. Kısa bir süre sonra, 12 Kasım 1977 tarihinde, Indgrid Schubert de Münih-Stadelheim cezaevindeki hücresinde “ölü olarak bulunacaktır”.

3 Ulrike Meinhof'un tek başına ya da diğer üyeleri ile birlikte kaleme aldığı RAF metinleri şunlar: Die Rote Armee aufbauen. Erklärung zur Befreiung Andreas Baaders (Kızıl Ordu'yu Kuralım. Andreas Baader'in Özgürleştirilmesine Dair Açıklama), 5 Haziran 1970. Das Konzept Stadtguerilla (Şehir Gerillası Konsepti), Nisan 1971. Über den bewaffneten Kampf in Westeuropa (Batı Avrupa'da Silahlı Mücadele Üzerine), Mayıs 1971. Dem Volke dienen. Stadtguerilla und Klassenkampf  (Halka Hizmet Etmek. Şehir Gerillası ve Sınıf Mücadelesi), Nisan 1972. Die Aktion des Schwarzen September in München. Zur Strategie des antiimperialistischen Kampfes (Kara Eylül'ün Münih'teki Eylemi. Antiemperyalist Mücadele Stratejisi Üzerine), Kasım 1972. Erklärung zum Sprengstoffanschlag auf das Springer-Hochhaus in Hamburg (Hamburg'daki Springer Binasına Yönelik Bombalı Saldırıya İlişkin Açıklama), 20 Mayıs 1975. Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun bütün teorik yazıları ve yaptığı eylemlere dair basın açıklamaları için, bakınız: Rote Armee Fraktion. Texte und Materialien zur Geschichte der RAF, Berlin 1997.

4 Şimdiye kadar yazılan en ayrıntılı ve nitelikli Ulrike Meinhof biyografisi için bkz. Jutta Ditfurth: Ulrike Meinhof, çev. Saliha Nazlı Kaya, Agora Kitaplığı, 2010.

5 Günter Wallraff: En Alttakiler, çev. Osman Okkan, Milliyet Yayınları, 1985.

1950 yılından KPD'nin yasaklandığı, komünist muhalefetin kriminalize edildiği ve neredeyse tamamıyla ortadan kaldırıldığı 1956 yılına dek “komünistlik” suçlamasıyla kovuşturmaya uğrayanların sayısı yaklaşık 150 bin. Bkz: Rote Armee Fraktion. Texte und Materialien zur Geschichte der RAF, Berlin 1997, s. 14.

7 Federal Almanya Hıristiyan Demokrat CDU/CSU ortaklığının, tek başına hükümet olduğu 1960-1961 yılları arası hariç, 1966 yılına kadar milliyetçi-liberal FDP (Freie Demokratische Partei), milliyetçi-muhafazakar DP (Deutsche Partei) ve Nazi işgali sırasında işledikleri suçlar nedeni ile Doğu Avrupa ülkelerinden göçe zorlanan Diaspora Almanları'nın partisi olan GB/BHE (Gesamtdeutscher Block/Bund der Heimatvertriebenen und Entrechteten) gibi küçük ortakların olduğu koalisyon hükümetleri aracılığıyla yönetildi; Hıristiyan Demokratlar ile sosyal demokrat SPD arasında 1966 yılında kurulan“Büyük Koalisyon”, SPD'nin savaş sonrası hükümete ilk katılımıydı.

8 Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun birinci eylemci kuşağından, 9 Kasım 1975 tarihinde 33 yaşında açlık grevinde ölen Holger Meins'a ait olan sözün tamamı şöyle: “Ya sorunun bir parçasısındır ya da çözümün. İkisinin ortasında bir şey yok. Bu kadar basit bu ve yine de çok zor.” (Pieter H. Bakker Schut (Hrsg.): Das Info: Briefe der Gefangenen aus der RAF, 1973 - 1977. Kiel 1987.)

9 Ulrike Meinhof, 1967 yılında Alman televizyonunda yayımlanan, üniversite öğrencilerinin eylemleri ile ilgili bir tartışma programında: “İnsanın görüşünü açıklaması için sokağı asla özellikle uygun bir araç olarak görmüyorum, ancak insana yapacak başka bir şey kalmadığında, yani televizyona çıkamıyorsa, haftada en az bir ya da iki kere, bir iki saat ne düşündüğünü anlatamıyorsa, Springer'in gazetelerinin, dergilerinin milyonlara varan baskı adedine sahip değilse, bu durumda insan kamusal olarak tartışmak istiyor ve mekan ve toplantı yasaklarıyla karşılaşıyorsa, o zaman kendilerine kalan yegane kamusal alanı, yani sokağı kullanan insanların varlığını kuşkusuz son derece demokratik olduğunu düşünüyorum.”

10 Jan Delay, Söhne Stammheims şarkısında, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun kimlerini korkuttuğunu çok güzel ortaya koyuyor: “Sonunda artık teröristler yok. Ortama sükunet, düzen ve barış hakim. [...] onlar için endişesiz zamanlar başladı, çünkü ticaretlerini yapmalarını engelleyecek biraz olsun patlayıcı yok. Sonunda artık korkmuyorlar, neşeli bir biçimde tanklarını satıyorlar. Her gün yedi çocuğu sınırdışı ediyor, başbakanla yemek yiyorlar. Sonunda artık teröristler yok. Ortama sükunet, düzen ve barış hakim. İnsan sonunda tekrar, lanet şeyler patlayıp durmadan, Mercedes'e binebilir.

11 Ulrike Meinhof, Frankfurter Rundschau, 7 Mayıs 1969.

10 Mayıs 2011 Salı

BEN ULRİKE, BAĞIRIYORUM!

adı: ulrike.
soyadı: meinhof.
cinsiyeti: kadın.
yaşı: 41.
evet, evlendim. sezeryan doğumlu iki çocuğum var. evet, eşimden boşandım.
mesleği: gazeteci.
milliyeti: alman.
ulrike meinhof (7 ekim 1934, oldenburg - 9 mayıs 1972, stammheim)


bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. suç? özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. her şeyin: beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. hukuk devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkes için eşittir. kadının özgürlük ve eşitliğini en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. size teşekkür ederim. beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve duyu organlarımdan yoksun bırakarak beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: gece gündüz. gece hangisi, gündüz hangisi peki? nasıl bilebilirim? pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. sessizlik. dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. hiçbir şey! 
 
tümü sessiz ve beyaz. beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz. 

sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem. 

beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz. 

bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir japon balığı gibi çekingenim. sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: onları temizliyorum, yan yana diziyorum... yeniden üzerime yapışıyorlar... yoo, hayır! hayır! onları durdurmalıyım. beni delirtmeyi başaramayacaksınız... düşünmeliyim! düşünmek! işte düşünüyorum.. sizi düşünüyorum. bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. gösteriye bayılıyorsunuz... direnç göstermemden korkuyorsunuz... benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.

göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk! 

insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.

delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... yanaklara pespembe, gözkapaklarına cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile... 

ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile...

sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... ama daha da beteri: en çöle dönmüş, en kurumuşu. 

beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. ah, işte hafif bir hışırtı: kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. masanın üzerine bırakıp gidiyor. kilitliyor. yeniden sessizlik. 

yemek için ne getirdiler? hamburger. bir bardak greyfurt suyu. haşlanmış sebze, bir elma. aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. bıçak yok, çatal yok. sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. kendi kendimi yok etmeme razı değiller. bu onlara ait bir karar olacak. zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... hatta çok fazla yardımcı olacaklar. temiz bir iş... beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.

kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... emir verin. uyuyun, uyuyun almanya'nın ve hatta avrupa'nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! çığlığım sizi uyandırmayacak... mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: türk, ispanyol, italyan. yunan, arap göçmenler ve tüm avrupa'nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar... 
 
tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! tritritri, vrommvroomm... mengene! frufrufrufrufluuutttss... pres! paat! matkap! frufrufrufru... motor! popopopo... kazanlar! ploffploffploff... 
 
gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım. 
 
sessizlik yeter artık! kendi kendime gürültü yapacağım: mengene: frufrufru... pres: paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff... 
 
gaz, gaz çıkıyor! öksür: öhö öhö öhöö! 
 
zincir: ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...

yeter, yeter! makineler dursun, susun!.. sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... dinleyin, ne tatlı, huzur verici... ben cennetteyim... gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... mükemmel bir ruh ve beyinle... böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.

şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... hayır, ulrike meinhofu göremezsiniz. evet, kendini astı. hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. hiç kimse. sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. meinhof kendini astı. ama boynunda boğulma izleri yok... boynunda hiçbir morarma lekesi yok... buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... öteye gidin, donun, bakmayın! fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. cesedimi incelemek yasaktır. yasak. düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! evet hepsi yasak! ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.

cesedim bir dağ gibi ağır... yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

dario fo

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...