5 Şubat 2012 Pazar
Bir şehir ve ben...
17 Ekim 2010 Pazar
Prag'da bir pazar günü!
Evropa Hotel'in o yüzyılı aşkın pastanesinde kahve içtim, çayımı yudumladım, içi böğürtlen reçelli mis gibi kokan palaçinkam eşliğinde. Eskiyi ve yeniyi, tarihi ve bugünü, sokaklarında, caddelerinde her ne yaşanmışsa her birini içinde barındıran, gören gözlere okuyan bu büyülü şehrin ruhunu içime çektim.
Aynı zamanda Seul'deydim. Uzak Doğu'nun o gizemli, biraz mistik, biraz da aristokrat şehri Seul'de... Çok şaşkın, fazlasıyla da meraklı bir ben vardı o şehirde de. Seul'de ölülere yer olmadığını öğrendim; sonra ölülerin küllerinin kavanozların içine konup şehir dışında bir tapınakta raflara yan yana dizilerek saklandığını... Ölünüzü ziyaret etmek istediğinizde rutubet ve insan kemiği kokan bu tapınakta bir kavanozun önünde durmak ve ona yazmış olduğunuz mektubu sunmak... Kavanozlara kapatılmış ölüler... "Tanrı'nın aktar dükkanı gibi bir yerdi gittiğimiz tapınak."
Şaşırmayın ama tek bir güne, kısacık bir pazar gününe bir şehir daha sığdırdım. Aynı zamanda Sicilya'da, Etna Yanardağı'nın dibine kurulmuş Catania'daydım yani İtalya'da. Eski bir manastır olan kentteki üniversitenin bir bölümünün Etna'nın püskürttüğü lavlardan yapıldığını öğrenmek, o duvara konan benim olmayan bir elin aldığı lav sıcaklığını sanki kendi elim deymişçesine hissetmek...
Evet bugün öznesinin kendim olmadığı ama benmişçesine derinden hissederek yaşadığım pek çok yolculuğa çıktım. Üstelik önce odamda pencere kenarında, sonraysa minik bir çay bahçesinde bir, Orta Avrupa'nın gizemli şehri Prag'da, bir, Uzak Doğu'nun mistik kenti Seul'de, bir, İtalya'nın ateşi Sicilya'daydım. Edebiyat böyle bir şey işte. Bilet niyetine kelimelere tutunup dünyanın ekseninde defalarca bile dolaşmanız mümkün.
Benim uçağımın adı Kayıp Gölgeler Kenti, pilotu Nazlı Eray, biletimse onun kelimeleriydi. Ekim ayının bu güneşli pazar gününden tam bir yolculuk sarhoşu ve yorgunu olarak çıkıyorum. Aslında sarhoşluğum gidip gördüğüm(!) yerlerdense öğrendiklerimden oldu diyebilirim. Bu büyülü Orta Avrupa şehrinden gelip geçmiş ve sokaklarına, kaldırımlarına, kafelerine, köprülerine, kiliselerine, kapılarına, pencerelerine iz bırakmış insanlarla, Franz Kafka'yla, Joseph Stalin'le, ünlü oyuncu Sarah Bernhardt'la ve onu Cleopatra olarak çizmiş olan ilk ressam Alphonse Mucha'yla ve bu insanların hayatlarından gelip geçmiş ünlü ünsüz pek çok isimle tanıştım, çoğu hüzün ve trajedi kokan hayat hikayeleriyle yüzleştim. Sarhoşluğum ve yorgunluğum bundandır.
Bu kitabın bende çok derin izler bırakacağını biliyordum. Yazın ortasında elime alıp okumaya başladığımda daha ilk satırlarda bunu hissetmiş ve neredeyse kıyamamıştım okumaya. İlk sayfalardan ruhuma geçen kar, kış ve yağmur kokusunu içimden atamamış, okumak için mevsimin dönmesini beklemiştim. İyi ki beklemişim. İyi ki çay bahçesinde kitap keyfi yaparken boynuma gri-mavi fularımı sıkı sıkı doladığım, her ne kadar tepede güneş de olsa üşümemek için paltoma sıkı sıkı sarındığım, ellerimi ısıtabilmek için her daim sıcacık bir çay bardağını kavramam gerektiği bu günleri beklemiş, sabretmişim.
Kalemine sağlık Nazlı Eray! Görünen o ki bu kış, sayenizde daha çok yolculuğa çıkacağım.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Öylesine...
Şimdi yazını okurken öyle olması gerektiğini hissettim.
Eğer ayarlarsam söz geleceğim ama bence yalnız olmalısın.
Bir defter, bir fotoğraf makinesi ve sen..."
Böyle yazdı Ece'm son yazımı okuduktan sonra.
Belki de, dedim ben de. Belki ben de Nazlı Eray gibi eski dünyaya girişimi yalnız, sadece ve sadece kendim olarak yapmalıyım. Belki bunu bekliyor o da. Şimdiye kadar hep çoğul olarak gitmeyi planladığım için gerçek olamadı. Kimbilir, her şey de olduğu gibi bunu da zaman gösterir. Çünkü yeni bir yolculuk girişimi için henüz biraz daha vakit var.
------------------------------
"Çember kapandı" diye yazmış yine eski bir dost, özel insan... Evet, uzun bir zaman önce açılan çember kapandı hayatımda. Süreç ilerlerken çemberin içinde tutamadıklarım, kayıplarım oldu. Her türlü ruh halinden geçtim. Acı, hüzün, özlem, öfke, aşk, gurursuzluk, nefret, pişmanlık, kızgınlık, kırgınlık, suçluluk... Hepsi bir bir adını kazıdı içime. Kimi gün sadece biri, kimi gün hepsi bir arada... Çemberin kaçınılmaz adımlarıydı bunlar. Ama sonunda hepsinin birden hazmedildiği, sukünetin geldiği, her şeyin acısıyla tatlısıyla bana ait ve o yüzden de çok özel olduğu gerçeğinin kabul edildiği noktaya gelindi ve çember kapandı. Bunlar olmasa bugünkü ben'e ulaşılamazdı.
------------------------------
Ursula K. Le Guin'in Güçler kitabında kurduğu dünyanın insanları, her biri kendine has 'insanüstü' güçlere sahip olarak gelirler dünyaya. Kimi hatırlama ve bir kere gördüğünü asla unutmama, kimi geleceği okuma, kimi yeryüzünde anlatılagelmiş tüm hikayeleri bilme ve paylaşabilme gücüne/yeteneğine sahiptir. Kimi bilgece, kimi ürkütücü, kimi daha asil görülen güçler...
Bu romanı benim için özel yapan çok fazla şey var. Ama en özeli sanırım şu: okuyuşumun üzerinden geçen tam bir yıl boyunca hikayesini aklımdan hiç çıkarmadığım romanın kahramanı Gavir'in, gücünün büyüklüğüyle sarhoş olup kendini kullandırtmaktansa kendini bulabilmek ve gerçekten kendisi olarak yaşayabilmek için durmak yerine gitmeyi, sabitliğin konforu yerine direnmeyi ve değişimi, hareketsizliğin yanıltıcı güveni yerine hareketin heyecanını tercih etmesi oldu.
Bu roman, Ursula'nın pek çok romanı gibi müthiş bir fantastik zeka ve kurgunun ürünü. Ama yine Ursula'nın tüm romanlarında olduğu gibi ne kadar fantastik olursa olsun referanslarını tamamıyla hayatın kendisinden alıyor. Her birimiz belli güçlerle geliyoruz aslında hayata, Güçler romanının kahramanları gibi. Sahip olduğumuz güç ya da güçler elimize tutuşturulmuş bir kağıt parçasında yazılı olarak sunulmuyor da, zaman içinde keşfetmemiz isteniyor. Gözünü ve gönlünü biraz daha açık tutanın, cesaretli olmaktan, sorgulamaktan çekinmeyenin, itaat etmektense direnmeyi, düz cümlelerdense soru işaretlerini tercih edenin keşfi biraz daha çabuk, engin ve bilinçli oluyor.
Ama en güzeliyse insanın kendisini tanıma macerası olan şu hayatta, gerçekten gücünü keşfettiği anlar sanırım. Daha dolu, dik ve bir tuğla daha koyabilmiş olmanın hazzıyla devam edebilmenin ve bundan sonrasına da hazırlıklı olmanın hazzı, güveni...
Bilmem hiç gücünüz/güçleriniz üzerine düşündünüz mü? Sahi nelere muktedirsiniz şu hayatta?
Son cümlem bu muhteşem romandan altını çizdiğim bir cümle olsun:
"Talih, duaları sadece sağır kulağıyla dinlermiş." Ama yine de dinlermiş. O yüzden dilemekten, dua etmekten, istemekten ve bunun için çaba göstermekten vazgeçmek yok:)
18 Ağustos 2010 Çarşamba
Mevsimler ve romanlar
Yalnızım.
Tunalı'daki pasajdan içeriye, bir hayvanın yeraltındaki yuvasına girdiği gibi girdim.
Eski sahaf dükkanı oradaydı.
Belki de kendimi arıyordum tozlu kitapların arasında. Akşama kadar orada kaldım.
Josef Stalin'le ilgili toz içinde kalmış, sayfaları sararmış kitabı bulduğumda daracık dükkanın ölü ışığı çoktan yanmıştı.
Bir yandan kitabı okuyor, bir yandan da oraya buraya serpilmiş eski fotoğraflara bakıyordum.
...Yakov. Josef Stalin'in büyük oğlu. 1941'de Almanlar tarafından savaş esiri olarak yakalanıyor. Üç fotoğraf peş peşe karşımda. Yakov başına gelecekleri hissediyor. Alman subay sevinç içinde. Yakalanan Stalin'in oğlu. Stalin'e:
"Yakov'u esir bir Alman generaliyle değiştirelim" diyorlar.
"Hayır" diyor Stalin. "Bütün savaş esirleri benim oğlum. Hayır."
Kitabın içine dalmış gitmişim.
Ertesi gün kararımı vermiştim. Nedenini tam bilemesem de Prag'a bir uçak bileti aldım. Eski dünyaya gitmek istiyordum. Girişimi oradan yapmaya kararlıydım. Zamanın sildiği, yok ettiği izleri koklayan bir av köpeği gibi..."
Birkaç ay evvel sevgili Leylak Dalı'nın hatırlatmasıyla elime almıştım Nazlı Eray'ın Kayıp Gölgeler Kenti romanını.
Benim kentim, hasretim, hüznüm, kavuşamadığım, merakım, özlemim olan bir kentin, Prag'ın romanıydı bu. Aslında daha pek çok şeyindi de ama başrolün değişmeyen tek öğesi, eksilmeyen büyüsüyle 'kayıp gölgeler kenti' Prag'tı.
Yukarıda paylaştığım bu satırlar romanın giriş satırları... Benim bu 215 sayfalık romanı bir çırpıda okuyup bitirmemi sağlayacak denli çarpıcı, merak uyandırı ve içime işleyici... "yitirdiğim insanlar bana yakın, hayattakilerse daha uzakta görünüyor"... Sırf bu cümle bile Nazlı Eray'ın kaleminin gücünü merak etmem için yeterli. Ama gelin görün ki bir türlü arkasını getiremedim, okudukça okumamam gerektiğini, şimdi zamanının olmadığını hissettim.
Bu satırların eski okurları Prag'la olan artık biraz hüzünlü hale gelmiş gönül bağımı bilirler. Kendimi bildim bileli gitmek istediğim, pek çok kez neredeyse kapısına gelip yine de kavuşamadığım, her kavuşamayışla aşkımın daha da kabardığı bir sevgililik ilişkisi gibi oldu artık halimiz. Bir şehre daha gitmeden de onla ilgili pek çok anı biriktirilebiliyormuş demek ki.
Arkadaşlar arasında espiri konusuna bile dönüştü bu durum. Uzun zaman önce açtık bahisleri. Ne zaman, kim ya da kimlerle gidebileceğim konusunda doğru tahmini tutturana büyük ödül var:)
Ama bütün bunların ötesinde sanırım Kayıp Gölgeler Kenti'nin tam bir kış romanı olduğunu düşündüğüm için okuyamıyorum şu aralar ben. Nazlı Eray'ın, karlar içinde, beyaz kürkünü giymiş bir kadına benzettiği Prag'ın ayazını, titremelerini, ağzından çıkan dumanları, sokaklarında hiç eksilmeyen aşıkların ısınmak için birbirlerine sokuluşlarını anlattığı satırları, yazın bu durmaksızın terlediğimiz ışıl ışıl güneşli günleriyle pek denkleştiremedim sanırım. Sanki şimdi değil de kışın o beni de titreten, ısınmak için dumanı tüten bir fincan çaya ya da kahveye ihtiyaç duyduğum günlerinde okursam, daha çok alabileceğim tadını romanın.
İlk kez olmuyor bu. Ben hep romanların mevsimleri olduğunu düşünürüm. Hatta bazen daha da ileri gidip sadece romanların değil, yazarların bile mevsimleri olduğunu düşünürüm.
Örneğin Aslı Erdoğan sonbahar yazarıdır benim için. İstisnasız onun tüm kitaplarını sonbaharın kahverengi hışırtısında okumak isterim. O çok sevdiğim, buram buram yaz, güneş, deniz, aşk, kumsal kokan romanı Kabuk Adam bile sonbaharda okunasıdır benim için.
Ya da Vedat Türkali... Hepsi olmasa da çoğu romanı 'kışlık'tır yine benim gözümde. Karakterler kadar şehirler de bir kahramandır onun kitaplarında. Güven'de, Kayıp Romanlar'da, Bir Gün Tek Başına'da karakterlerini İstanbul sokaklarında dolaştırışı, o tramvaydan inip bu otobüse binişleri, o çay bahçesinde soluklanıp başka bir meyhanede bir iki tek atışları, Beyoğlu'nu, Beyazıt'ı, Sirkeci'yi bir de onlarla yeniden tavaf ediş, unutulmaz bir zaman tüneli gibidir. İçine girer, satırlarla birlikte yuvarlanırsınız zamanın geri döndürülmez çarkında, bilerek bir tek edebiyatın böyle bir mahareti olduğunu.
Bunun yanında Tom Robbins'i yazın okumayı çok severim mesela. Onun romanlarındaki o ateşi, tutkuyu yaza çok yakıştırırım.
Orhan Pamuk'un Kar'ı, adı üzerinde yine tam bir kış romanıdır. Hele bir de mümkün olsa da kışın Doğu Ekspresi'yle yapılan bir tren yolculuğuna denk getirilip okunabilinse... Tıngır mıngır giderken o rayların üzerinde, Anadolu'nun bembeyaz bir örtü altında kalmış kimi zaman bozkır, kimi zaman bol dere tepeli coğrafyasında o satırların tadının daha da çok çıkacağına zerre şüphem yok.
Velhasıl aylardır başucumdan eksilmeyen, her gün en az bir kere elimin değdiği Kayıp Gçlgeler Kenti'nin okunması için en az bir iki üç ay daha olduğunu hissediyorum. İçimdeki tüm edebiyat aşığı seslerin fikirbirliği ettiği üzere bu romanı da kış romanları arasına eklediğimi iftiharla duyururum efendim:)
25 Kasım 2009 Çarşamba
Bir zamanlar Prag'da yaşayan ben!
Reenkarnasyona inanır mısınız? Ben mutlak bir şekilde ne inanırım, ne de inanmam diyemem. Ama hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığım şeylerle ilgili hayaller kurmayı, kendime masallar anlatmayı severim.
Örneğin geçenlerde bir arkadaşım daha önceki hayatında nasıl bir insan olduğunu hayal ediyorsun gibi bir soru sordu. Kendi içimde keşfettiğim izlerden yola çıkarak olduğunu hayal ettiğim, öznesinin ben olduğum masallar kurguladığım, kısacası düşünmeyi çok sevdiğim bir konudur bu.
Ortaçağ'da bir zaman diliminde üslubu ve yaşam tarzı çok fazla kabul görmediği için toplumdan uzaklaşmış, Orta Avrupa'nın her daim yağmur kokan bu şehrinin puslu tepelerinde kendine yarattığı salaş bir kulübede yaşayan, evinden her daim mistik kokuların ve kaynayan otların dumanlı kokusunun yükseldiği, gözlerindeki buğudan insanların o gözlerin içine bakmaktan tedirginlik ama bir bakabilseler bir o kadar da huzur duydukları, elleri efsunlu, dili büyülü bir şifacı kadın... İnsanoğlunun kendi özünde bulunan ilahi gücün farkındalığıyla insanlara elleriyle şifa dağıtan ama özünden kilometrelerce öteye düşmüş, kendi korkuları yüzünden gurbette yaşamaya mahkum edilmiş insanoğlunun, yüzüne tutulan bu aynadan korkup rahatsız olarak toplumun dışına ittiği bir öteki... En puslu tepelerine yerleştiği, ormanlarındaki envai çeşit ottan, kazanında duman duman yaşam enerjisi ve şifa kaynatan bu kadının (yani benim) en büyük tutkusu ve hatta belki zaafı da diyebiliriz, çok sevdiği sokaklarından mahrum bırakıldığı, girmesine izin verilmediği o Altın Şehrin, o Masal Şehrin, yani Prag'ın taş duvarla çevrili daracık sokaklarında dolaşmak, kapılarında isim yazan evlerin kulağına fısıldayan hikayelerini dinlemek ve şehrin tam ortasından geçen Vltava Nehri'nin sularıyla ruhunu ve bedenini yıkamaktı.
Olduğunu farzettiğim geçmiş yaşantımdaki kadının, sadece uzaktan puslu siluetini görmekle yetindiği bu Gotik kentin, bu yaşamımda da kavuşması bu kadar meşakkatli bir uzaklıkta olacağını, başarısızlıkla sonuçlanan şu son girişime kadar pek düşünmemiştim açıkçası. "Her şeyde bir hayır vardır"la başlayan "Kısmettt!" vurgularıyla biten cümleleri ben de çok kuruyorum. Ama yüreğimin bir yerlerinde nasıl ve neyi, neden bu kadar özlediğini bilmeyen bir yerlerim, ateşe atılan kor gibi kabardıkça kabarıyor.
Prag tutkumu ve özlemimi bildiğinden yıllar evvel sevdiğim adamın hediye ettiği minik şehir kitapçığını hala kitaplığımdaki yerine kaldırmaya içim elvermiyor. Kabul etmek mi istemiyorum yine gidemiyor olduğumu? Yoo çoktan ettim ama dedim ya, içimdeki o kabaran yanıma laf anlatamıyorum. Kendi kendine debelenmeye devam ediyor ama ben dahil dinleyeni çok fazla yok. Belki hissiyatını buraya yazıp içini dökmesine fırsat verirsem diner bu yaslı melankolisi.
Bense yok sayıp bu özlem taşkını yanımı, sevindiren haberlere dönmeye çalışıyorum yüzümü. Hastanede durumlar daha iyiye gidiyor. Hastaneye gelmeden önceki günlerimize geri dönebilecek miyiz bilemiyorum ama en azından dün itibariyle yoğun bakımdan çıktık.Bir başka güzel haberse uzak kıtadaki sığınağından üzerimize yeni dünyalar üfüren o özel kadının büyülü parmaklarından geliyor. Ursula K. LeGuin'in son kitabı Lavinia raflardaki yerini aldı.
Dostlar nasıl da biliyorlar beni neyin mutlu edeceğini. "Karanlık günleri aydınlatabilecek bir Ursula şaheseri... iyi gelebilir" diye haber veriyor d.che; biliyor o satırlarda nasıl bir merhem, nasıl bir tutku, aşk, özgürlük, acı olduğunu; biliyor bizi birleştiren paydalarımızdan birinin de o uzak kıtadaki muhteşem kadın olduğunu... Ve tabi ki sevgili Kitap Kurdum... Görüşmeden tanışmanın/tanımanın emsali... Biliyorum ki Ursula denince bu dünyada aklına gelecek yegâne insanlardan biriyim. Ne mutlu bana!
Şu aralar Murakami'yle 651 sayfalık bir aşk yaşıyorum. Ama gözüm kör olsun ki tek eşlilik bana göre değil. Murakami şimdiden haberin olsun, yakın bir zamanda seni yeniden Ursula'yla aldatacağım, tıpkı Ursula'yı da çok defa sen ve diğerleriyle aldattığım gibi:)