Ören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ören etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2012 Pazartesi

"Bin ömür verseler binini de burada yerim ulen"*

Kaç kilidi çevirdi kitaplar hayatımda? Sert virajların her birinde direksiyonda bir kitabın satırları olmadı mı hep? Kimi zaman gelip tercihsizce beni bulan, kimi zamansa özellikle benim tercih ettiğim...

Kirpinin Zarafeti deyince örneğin, üç yıl önceye denk gelen, hayatımdaki tüm taşların oynamaya başladığı o yaz gelir aklıma. Bana çok iyi gelen bir yolculuğun dönüş yolunda, bir otobüs koltuğunda okuduğum o romanın ardından, hayatımın o andan sonrasının hiç de öngördüğüm gibi geçmeyeceğini bir ses fısıldamıştı sanki kulağıma. Bir yanım inkar etse de, artık kilit dönmüştü, değişim istiyordum delice. Ve aradığım değişimin, hayatta ne olarak var olmak istediğimden çok, ne olarak var olmak istemediğimin cevapları olarak kusmuştu o kitap yüzüme. Öngörülemeyen hayatlar... Evet, hayatımın standart bir kalıba hapsolmasını istemiyordum.

Şimdi, parçası olmak istediğim o öngörülemeyen hayatın, hiç öngörmediğim bir yazını yaşarken bir kitap esti geçti yine hayatımdan. Üç dört gün sürdü sürmedi, bitiverdi. Daha elime gelmeden sezmiştim başıma gelecekleri; almıştım o dağın çok özlediğim esintisini, sularının serinliğini. Kitabın adı İdeon Tanrıların Yolu, yazarı Orhan Bahtiyar.


Eski adı İdeon, yeni adı Kaz Dağları olan benim memleketimin başrolde olduğu bir roman okuma fikri bile o kadar güzel gelmişti ki kitap elime geçmeden önce. Ezelden beri bu toprakların onlarca, yüzlerce efsaneye, mite gebe olduğunu ama bunun ne yazıktır ki edebiyatta çok az kullanıldığını düşünmüşümdür. Hele de Kaz Dağları... Adımınızı attığınız her toprak, yüzünüzü yıkadığınız her su, meyvesinden çaldığınız her ağaç bir masalın, efsanenin, mitin kahramanı çıkabilir. Dikkatli olmalı, nereye bastığınızı, hangi taşı kaldırdığınızı iyi bilmelisiniz. Kalbinizi salt görünen gerçeklerin sığlığına hapsetmezseniz, o dağın, taşın, suyun, toprağın size hiç susmadan masallar anlatacağına yemin edebilirim.

Dört küsür yılda bu sayfa o bölgenin hayatımda ne kadar önemli bir rolü olduğunun hikayelerine şahit oldu pek çok kez. Ve ilk defa elimde bana İdeon'un masalını anlatan bir roman tutuyor olmak, üstelik de uzun yıllar o bölgede yaşamış, dolayısıyla ruhuna da, kalemine de dağların rüzgarından çok şey katmış bir yazardan... Datça'dayken Kaz Dağları'nı, 31'imdeyken 21. yaşımı, Knidos'un efsanelerini dinlerken Sarı Kız'ınkileri özlemek gibi oldu bu sefer benimkisi.

Hep içimden geçirdiğim bir düşüncedir: keşke her memleketin bir Ursula Le Guin'i olsa; toprağın fısıldayacağı onca efsaneyi, gizi, kulaktan kulağa anlatıla anlatıla büyüyecek hikayeleri duyacak, üstüne de bunları kendi hayalgücüyle harmanlayacak kalemler... Havaya karışıp gitmeden kağıda yapıştırsa ağacı, meyveyi, orman kuytularındaki göletleri, tabiat kadar doğal insanın evrenle uyumlu yaşam akışını... Biliyorum çok çok farklılar - neden aynı olsunlar ki zaten - ama bir ilk romanla böylesi bir denemenin altına girmek, yirmi yıla yaklaşan oradaki yaşamını, hatta belki teşekkürünü İdeon'a kelimelerden bir armağan gibi sunmak, çok kıymetli bir çaba, hem edebiyat adına, hem Orhan Bahtiyar'ın kendisi adına.

Roman içinde bir romanla karşılaştım aslında okurken. Ya da belki roman içinde bir masalla demeliyim. Çünkü kitabın beni asıl etkileyen ikici kısmı kesinlikle bir masal tadındaydı benim için. (Bu aralar, elleri ağzında kucağında oturduğu dedesinin anlık uydurma masallarını hayretle dinlediği zamanları hatırlayıp anan ve 4-5 yaşlarında etrafındaki kalabalık masalcı topluluğunu özleyen Zeren'e, tam da zamanında göklerden gelen bir armağandı belki bu roman, olamaz mı? Üstelik kitapta tereddütsüz en sevdiğim karakter Yorgan Dede'nin koca göbeği, askıları ve bembeyaz sakallarıyla benim dedemin birebir tarifi olduğunu kim inkar edebilir?)

İdeon'un son satırları, balkon ve ben... Bir de görünmeyen, gözümdeki birkaç yaş...

İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında birbirinden çok farklı karakterlerdeki bir grup Alman ve Amerikalı, sonucu itibarıyle herkesin başına gelmesini dileyebileceği, ama ilk etapta korkunç bir tesadüfle yeryüzünde bir cennete düşerler. Bize farklılıklarımızla birlikte yaşayamayacağımızı, ancak kutuplaşıp gettolaşarak yaşayamanın mümkün olduğunu sürekli kodlayan bu dünya düzeninin tersine, farklılığın zenginleştiren güzelliğini anlatıyor Orhan Bahtiyar. Çünkü o da suyunu içtiği topraklardan biliyor bunu.

Kaz Dağları'nın doğal güzelliğini yıllar boyu yaşamış biri olarak kitapla birlikte dolaştığım tüm patikalarda, göletlerde birebir yaşadım tekrar o güzellikleri. Gün doğumu ve gün batımının gerçekten bir şölen gibi yaşandığı dağlara o kızıllıkların nasıl güzel yakıştığı ve bunu kelimelere ancak böylesi özümsemiş birinin dökebileceği tereddütsüz bir gerçektir.

Mevsim kahverengiye dönerken Datça dönüşü çok özlediğim o topraklara uğramak, bu romandan sonra iyice farz oldu. Burhaniye, Ören, Kaz Dağları rotalı bir İstanbul yolculuğu ancak azaltabilir Datça'dan ayrılışımın burukluğunu. Üstelik kitabı okuyup okudukları yerleri görmek isteyenlere yazarından güzel de bir jest olabilir belki. Kendisi zamanı ayarlanırsa kitabı eşliğinde okuyucularıyla o suların peşinden akmaya, Zeus'un mabedine tırmanmaya, köylerde en güzel kahvalatılarla sizi buluşturmaya, zeytin diyarının ölümsüzlüğünün sırrını vermeye talip:) Tamam sonuncusu biraz abartı olmuş olabilir ama hayat, masallarla güzel değil mi?:)

*Başlıktaki cümle o coğrafyanın insanı, bizzat kanlı canlı bir kitap kurduna aittir. Kitabı okursanız, kendisiyle de tanışırsınız.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Şekerpareleri takdimimdir!

Bana nerelisin diye sorduklarında doğduğum yeri değil, gönlümü bağladığım, suyundan, toprağından en çok nasiplendiğim yeri, Burhaniye/Ören'i söylemek isterim hep. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın her yazını geçirdiğim gönül memleketim, Kaz Dağları'nı karşısına almış, sanki sevdiğinin ayaklarına kapanan bir sevgili gibi yerleşmiştir Edremit Körfezi'nin kuytularından birine.

Her nereye gidersem gideyim, her nereye tutkuyla aşık olursam olayım, hiç unutulmayan o ilk aşk gibi bende yeri hep bâki kalacaktır. Bundan sonra yaşayacaklarımın bilgisinden muaf, yine de çok yürekten kuruyorum bu cümleyi. Cünkü aslında bir yeri o kadar özel ve unutulmaz kılan oranın güzelliğinden ziyade, üzerindeki emek oluyor. Yaşamaya, insanlarına, esnafına, toprağına, evinize, çiçeklerine verdiğiniz emek... Ve Ören'in benim üzerimde, benimse Ören'nin üzerinde öyle büyüktür ki emeklerimiz... Daha evvel pek çok kez yazdığım, burada da paylaştığım gibi...

Şekerpareleri takdimimdir:)

Datça'ya bu baharda adımımı attığım gün vuruldum, doğru ama şu da bir gerçek ki emek terazisinde ağırlığı daha uzunca bir süre hafif kalır buranın.

O emek öyle bir şeydir ki, bazen nereye giderseniz gidin kovalar sizi, peşinizden gelir. Unutmaz, vefalıdır. Burhaniye'deki evin bahçesinde, dikilirken ufacık bir velet olduğum benim boyumdan küçük kayısı ağacının haşmeti, yıllar içinde aldı yürüdü. Her ikimiz de çocuktuk, artık kendi türlerimizin koca yetişkini. Büyüsün, kocaman olsun, dikili olduğu bahçenin köşesini gölge etsin, cümle alemi kayısıya doyursun diye bekledik, o bize âlâsını verdi. Hiç ummaz, beklemezken dünyanın en lezzetli şekerpare kayısılarını yetiştirdi. "Bu kayısı ise bundan önce yediklerim neydi" dedirten bir süpriz oldu çıktı.

Ve iki gün önce kapımda koca bir koli, bu sıcaklara rağmen güzelliklerinden hiç bir şey kaybetmeden gelip buluverdiler beni. Diyorum ya, bazı emekler çok vafalıdır, hep bulurlar sizi. Anneme geçen gün telefonda "Bizim kayısıdan sonra yediğim kayısılardan hiç tat almıyorum" demem yetti. Bu sayede benim çocukluk arkadaşı, Ege sahillerinde güzel bir yolculuk yapma şansına da sahip olmuş oldu:)


Tatlıyla hiç aram olmamasından sebep, reçeli de kahvaltılarda hiç aramam. Ama reçel yapmaksa söz konusu olan, orada bir durmak lazım. Bir kavanozundan olsa olsa benim boğazımdan bir yemek kaşığı kadarı geçecekse de, olabilecek bütün meyvelerden reçel yapmak isterim. Bir gece boyunca şekere yatmış o meyvelerin eve yaydığı kokuyu duyan, üzerine de kaynayan reçelin kokusunu ekleyen, ne demek istediğimi çok iyi anlar. Mutfağa tutkun olmak da böyle bir şeydir işte. Sadece karın doyurmak üzerine kurulu bir şey değildir mutfak. Her zaman illa yiyeceğin şeyi pişirmek değildir keyif veren. Bazen en az yemek kadar önemlidir o pişirme halinin rayihâsı. Kokuya tutkun olursun, yaparken kullandığın yaratıcılığa tutkun olursun, kullandığın malzemelere tutkun olursun. İşte bu yüzden mutfağın sadece yeme halinin kendisiyle alakalı olduğunu söyleyen halt etmiş.

Lakin ben böyle, istersem reçel yapmanın ne kadar güzel olduğuna dair şiir yazayım, çok sevdiğim meyvelerin her biri reçel olmayı bekleyemeden mideyi boyluyorlar. Şimdi benim kayısılarla da öyle bir bakıştık karşılıklı. Ne güzel olur sizin reçeliniz dedim. Ama sadece dedim:)

Son zamanlarda hep çeşitli vesilelerle andığım, her gün telefonda en az 10-15 dakika annemden günlük rutin hikayelerini dinlediğim Burhaniye'me, Kaz Dağları'na, mis gibi dağ sularına selam olsun!

12 Eylül 2011 Pazartesi

Lavanta...

Bazı kadınların gözleri, dillerinden daha anlamlı konuşuyor. İfade sanatı yer değiştiriyor sanki, kelimeler anlamlarını bakışlara yüklüyor.

Ladies in Lavender... Lavanta Kokulu Kadınlar... Sessiz, sakin ve gerçekten lavanta kokan bir sabahta izledim bu çok keyif aldığım filmi. Evin kıyısı köşesi bir gün önce hediye edilen lavanta torbalarım ve lavantalı doğal sabunum sayesinde zaten inceden inceden lavanta kokuyordu.


Ve uzun zamandır filmlerimin bulunduğu rafta izlenmeyi bekleyen bu film... Sakin ve huzurlu bir film izlemek istiyordum. Adında lavanta geçmesi değildi seçim nedenim. Sadece keyifli bir tesadüftü bu ya da ben öyle sanıyordum da, belki bilinç üstü ulvî bir buluşmaydı.

1930'larda bir İngiliz kasabası... Ve kasabanın dışında, hemen deniz kıyısında kayalıkların üzerine kurulmuş iki katlı bahçe içinde olağanüstü bir ev. İki kız kardeş, sadece yanlarında çalışan son derece sevimli, huysuz ve tatlı kadın kategorisinden gündelikçilerinin eşlik etmesiyle sakin, sıradan, kitaplar, bahçe, yemekler, deniz ve doğanın tüm nimetleriyle başbaşa bir hayat sürerler. Bir gün bir fırtına sonrası sabah sahile yaralı genç bir adamın vurduğunu görünce hayatlarının sıradan günlük ritmi bozulacak, üç kişilik yaşamlarına ilginç bir yabancı eklenecektir.

Ve işte böylece hem filmin konusu başar, hem de bir kadının gözlerinin sesi...

Judi Dench sen nasıl bir kadınsın diye sormak isterim, keşke duyuversen beni! Her filminde hayran kaldım sana, her filminde imrendim, gücüne, kadınlığına, asaletine, güzelliğine ama en çok da gözlerine. Çünkü hep konuştu gözlerin ve ben hep ağzından ziyade gözlerinden çıkan sözlerini duydum, okudum. Daha anlamlı ve daha duyguluydular. Öfkeni de, sevgini de, aşkını da, hüznünü de, ızdırabını da daha etkili anlattılar. Tenimden geçti içeri, benim duygum, benim hissim oldular.

Çok sade, sıradan, huzur dolu ama içli bir hikayesi var filmin. Konu üzerine daha fazla bir şey yazmak istemem, izlemeyenlerin filmin detaylarını keşfetme hakkını gaspetmeyi hiç sevmem. Ama bütünü kadar, detayları yakalamayı seven, detaylardan da keyif alan her sinemaseverin de izlemesini tavsiye ederim.

Şehir yaşantısının tırmıklarından hayli kanadığımı düşündüğüm bu günlerde doğayla başbaşa yaşamanın güzelliklerini hatırlatan eski bir anı gibiydi sanki bu film. Ören'e yazın değil de, daha kışın etkisinin tüm gücüyle sürdüğü Nisan başı dönemlerinde gittiğimiz o yıllar düşüverdi aklıma. Korkunç bir fırtınanın koptuğu, yağmurun camlara vururken çıkardığı sesten neredeyse uyumanın zor olduğu gecelerden sonra, suya doymuş mis gibi toprağın, yeşilin, çimenin kokusuyla uyanırdık o serin sabahlara. Mutfak kapısını açıp üzerimde kalın hırkalarım, kendimi ıslak çimenlere attığım, o ilahi kokuyu tüm gücümle içime çektiğim o sabahlar... Mutluluk buydu, daha ötesi değil.

Lavanta Kokulu Kadınlar'da da böyle bir sahne var ki, beni benden aldı, götürdü, savurdu, savurdu, ama galiba geri getirmedi. Doğaya yakın olan tüm yaşamlara daha bir özenir oldum bu aralar. Her kitap, her film izler bırakarak geçiyor üzerimden.

Hermann Hesse'nin Siddhartha'sını okudum geçenlerde. Klavuz kitap gibi oldu, tam ihtiyacım olan zamanda kuvvetli bir doz vitamin gibi geldi. Hayatın anlamını, huzuru, özü arayan biridir Siddhartha. Ama bunun için hiç bir öğretiye bağlanmak istemez. Öğretileri manasız, kof, kelime oyunu bulur. Ve böylece kendi anlamını bulmak için kendi yolunda yürümeye başlar, kendi yaşam yolunda... Kitabın en hoşuma giden bölümlerinden birinde, yaşamındaki en önemli öğretinin kendi iç sesini dinlemek olduğunu öğrenir. Bunu da başkasının tavsiyesi üzerine değil, yine yaşayarak öğrenmiştir, tam da bu yüzden çok değerlidir. Bir insana gitmesi gereken yolu söyleyecek en doğru şeyin, kendi iç sesi olduğunu keşfeder. Hayatı ve içinin sesini dinlemeyi öğrenmesi, bilmesi gerekmektedir.

Kendi iç sesimin volümünü son ses açmaya çalıştığım bu günlerde Lavanta Kokulu Kadınlar çok iyi geldi işte bana. Doğayı, ıskalanmaması gerekenleri, aşkı yeniden hatırlattı.

Aşk... Öyle bir final sahnesi var ki, çok etkilendim. Judi Dench'in gözlerinden okuduğum, bana hissettirdiği tüm cümleleri bir bir not düştüm defterime.

"Derin bir iz, sızlayan bir yara olarak kalacaksın içimde..." Böyle konuştu gözleri...

23 Ağustos 2011 Salı

Bu bir veda yazısıdır!

Çocukluğumun tüm yazları Ören'de geçti benim. Doğduğum değil, ama yaşadığım yerdi, suyunu içtiğim, toprağından beslendiğim, günbatımlarının ışığında ilk aşkımın arkasından ağladığım, aile sofralarında çokça kahkaha, az hüzün, bolca huzur biriktirdiğim... En güzel anılarımın biriktiği yer, kan bağı değil, gönül bağıydı, tam da bu yüzden memleketimdi. Nerelisin dediklerinde yüreğimden geçen yerdi.

Nice manzaralar gördüm bu yaşıma kadar. Olağanüstü günbatımları, yakamozlar, sarımtrak gündoğumları... Ama Ören sahilinde kumların arasına ayaklarımı saplayıp karşıma tüm ihtişamıyla Kaz Dağları'nı almak ve tam arkasından batan tupturuncu bir topa dönüşmüş güneşi izlemek... Bunun yerini tutan hiç ama hiç olmadı.

Doğa, işini hepimizden daha iyi bilir. Gün nereden doğarsa daha pırıltılı olur, güneş nereden batarsa ihtişamıyla nefes keser, herkesten ve her şeyden iyi bilir. Edremit Körfezi, Kaz Dağları gibi bir doğal güzellikle taçlanır da, güneş nereden batması gerektiğini bilmez mi? Ben, hayatında sadece bir kere değil, yüzlerce kere o olağanüstü büyüye şahit olmuş şanslı bir insanım. Güneşin milim milim Kaz Dağları'nın arkasında kaybolmasını izlerken gökyüzünü turuncunun onlarca farklı tonuna boyamasıyla nice anılar biriktirdim. Dostlarla atılmış kahkahalar da var o günbatımlarında; denizden, dağlardan ve güneşten almak istediğim huzur da; sevgiliyle el ele olmanın aşkı da; aşkın gidişiyle çekilen acı da...

Sonra annem ve babam Kaz Dağları'nın o muhteşem köylerinden birinde, yaşadıkları tabiatın huzuru yüzlerine yansımış güzel dostlar edindiler kendilerine. Böylece bizim sahil kasabasından izleyerek hep karşıdan ihtişamına tanık olduğumuz Kaz Dağları'na o büyülü yolculuklar başladı. Mis kokulu köy tereyağları, parmakları unun rengine bulanmış pamuk kadınların ellerinden çıkma gözlemeler, daha lezzetlisinin hiç içilmediği tavşan kanı çaylar... O topraklarda yenip içilen her şeyin içine doğanın güzelliği sinmiş olduğundan olsa gerek, başka hiç bir lokmadan, hiç bir yudumdan o dere kenarlarından aldığım keyfi ve lezzeti almadım.

Kaz Dağları bir masaldır. Yıllarca hep karşıdan izlemişken sonradan içine çekildiğim, adeta Alice Harikalar Diyarı'nda Alice'in o sihirli kapıdan geçmesi gibi bir anda içine düşüverdiğim bir masal... Turist sıfatıyla gelenlerin kesinlikle bilmediği, sadece orada yaşayanların gizine vâkıf olduğu ışıl ışıl göletlerde yüzdüm ben. Tepelerde birikmiş kar sularının erimesiyle akan suların biriktiği, daldığında adamı zımba gibi yapan buz ötesi göletlerde... Sarı Kız'ın hikayesine şahit olmak bir yana, taaa en tepeye, onun topraklarına çıktım ben. Sadece etraftaki kalıntılara değil, Kaz Dağları'nın gökyüzüyle buluştuğu yerde Sarı Kız'ın anısına bekçilik yapan o nur yüzlü amcayla tanıştım. Bir zamanların 'en sevileni' ve hep can kalacak dostlar ile o sularda yüzdüm, o kahvaltılara oturdum, o ağaçlara tırmandım. Onlarca anı, yüzlerce fotoğraf... Hayatımın geçen on yıllık döneminin en güzel zamanlarını biriktirdim. An geldi, bir aşk gidince yeniden gitmesi, o sulara dalması zor geldi; an geldi, çok özlendi, en iyi merhem yine o sular olur dendi, gidildi.

Bugün Kaz Dağları'nın ölüm fermanının çıktığı gündür! Dünyanın bu en nadide cennet köşesinde altın madeni işletmek isteyen 16 firma ruhsatlarını aldı, Kaz Dağları'nın katli vaciptir dendi. Pek çok insan için acı bir haber bu. Üzücü, yıkıcı... Kınayan, lanetleyen cümleleri, haykırışları duyuyorum. Biraz doğa sevgisi, biraz vicdanı olan herkes isyan ediyor. Ya ben? Kalbimin ortasına saplanan acıdan nefesim kesiliyor. Kimi zaman uzaktan izleyerek, kimi zaman içinde yaşayarak geçirdiğim tüm zamanlar, yakında nesilden nesile anlatılan bir efsaneye dönüşecek. Şu hayatta daha kaç güzelliğe daha açgözlü insan ırkı yüzünden veda etmek zorunda kalacağız?

Güzel bir kalemin sayfasında bir cümleye denk geldim bugün, Andre Gide'ın bir cümlesine: "Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır" demiş usta kalem. Bu yazıyı ölümün elinden bir şeyler kurtarmak için yazdım. Daha detaylılarını ise defterlerime dökmeye söz verdim kendime.

Ve seni mahfetmelerinden önce bir kere daha geleceğim sana. Hem eski güzellikleri yad eder, hem de henüz daha kirletilmemiş suyundan bir yudum daha içerim. Böylesi vedaları kaldırmıyor artık benim içim!

14 Haziran 2011 Salı

Misafir var!

Tam olarak kaç yıl önce olduğunu hatırlamıyorum. En az 10-12 yıl olmalı. Ege'nin o en sevdiğim sahil kasabasında, çocukluğumun, lise ve üniversite yıllarımın yazlarını ışıltısıyla boyayan güzel Örenim'de birlikte büyümeyi düşlediğim meyve ağaçlarının fidanlarıyla toprağı buluşturmak için elimizi kolumuzu her yanımızı toprağa bulamıştık, ben, babam ve hep toprakla uğraşmaktan elleri de toprak rengine bürünmüş bahçıvan dede. O gün toprakla buluştular ve çok sevdiler birbirlerini. Erik oldular, kiraz oldular, kayısı oldular; yıllar içinde sayılmayacak kadar çoğaldılar, sadece bizim haneyi değil, tüm komşu haneleri bile doyuracak kadar bereket oldular.


Evet, ben birlikte büyümeyi düşlemiştim onlarla. Büyüdük de. Ayrı ayrı şehirlerde, çoğu zaman birbirimizin haberlerini hep anne-babadan duymak zorunda kalarak da olsa birlikte büyüdük. Arada ziyarete gittiğimde nasıl da kocaman olup gökyüzüne uzanmış olduklarını gördükçe coşkulu hayretlere düştüm, gözlerime inanamadım. Sanki ben hep aynı o ufak çocuk halimle kalmışım gibi, sanki serpilip koca eşşek olmamış, yüzüme yeni çizgiler, ömrüme acı tatlı hikayeler eklememişim gibi.

Yanlarında olup bereketlerini dallarından kopararak tatmak gibisi yok ama bu aralar mutfağa köklenmekle uğraşan bir mutfak cadısı olarak İstanbul dışındaki özlenenlere kavuşmak pek mümkün olmuyor, olamıyor. Ben gidemesem de onlar bana gelebiliyorlar neyse ki.

Yorgun bir mutfak gününden sonra eve dönüp buzdolabını açtığınızda dünyanın en güzel kırmızısı ve yeşiliyle karşılaşmaktan daha güzel olan şey, o kırmızı ve yeşilin yıllar önce sizin toprakla buluşmalarına vesile olduğunuz kırmızı ve yeşil olmasıdır. Yılın en güzel eriğini ve kirazını 5 gündür yiyorum ben. İçinde çokça geçmiş, anı, özlem barındırdığı için mi bu kadar lezzetliler; beslendikleri toprağın bereketi mi onları böyle yapan bilemiyorum, belki de her ikisi birden.

"Yıllar evvel dikimlerine kendi ellerimle yardım ettiğim Ören'deki meyve ağaçlarının kirazlarını, eriklerini yemek, kokularını duymak... En büyük vefayı insana yine doğa gösteriyor sanırım" diye not düşmüşüm defterime. Pek çok şey gibi vefayı da bize hatırlatan şey yine doğa aslında. Kim itiraz edebilir ki buna?

Mutfak maceraları "marş" ve "bom" arasında çılgın bir koşturmacada süredursun, 'yuva'ya dönüş yapmanın çoşkusunu yaşıyorum. Dün yani 13 Haziran itibarıyla ilk göz ağrım dediğim, çok güzel günlerimin geçtiği, çok şey öğrendiğim Meydan mutfağına dönüş yapmış bulunuyorum. Bana bir yıl gibi gelen çok zor bir yirmi günden sonra yine olmam gereken yerdeyim. Münakaşa, açık kapatma, düzensizlik pişirmektense, yeniden yemek yapmaya, sebzeye meyveye hamura bulanabildiğim bir mutfağa dönmüş olmak güzel... Bu mesleği neden istediğimi unutmadığım ve artık memnuniyetsizliklerimi içime atmaktansa sesimi çıkartıp tercihlerim yönünde müdahalelerde bulunabildiğim için de kendime teşekkür ediyorum. Zaman içinde, değiştirmeye söz verdiğim huylarımı biraz olsun değiştirebildiğimi görmek güzel...

Derin bir oh çekerek devam ediyorum yoluma. Eriklerim ve kirazlarım hala bitmediler, dolapta daha birkaç gün daha bana Ören'in lezzetleriyle, kokusuyla eşlik etmeye devam edecekler. Ben yorgun argın eve döndüğümde özlemlerimi onlarla gidereceğim. Ve belki de yaz böyle geçip gidecek... Ya da belki nice bilinmez süprizlerle... Kimbilir?

22 Mayıs 2008 Perşembe

Kirazlardan Haberler!

"Toplayın artık bizi" diye bir ses duymuş geçenlerde annem. Dikkate almamış gaipten gelen bu sesin dediklerini. Derken seslerini duyuramayan topluluk aralarından bir elçi göndermeye karar vermişler anlatsın dertlerini diye.

Elinde hortumu ile çiçekleri sulamaya çıkan babam karşılaşmış bu elçiyle de. Ama o, annem gibi görmezlikten ya da duymazlıktan gelmemiş neyse ki olanların. Anlamış hemen. Nasıl anlamasın? Olgunluktan ağaçtaki yerinden vazgeçip kendisini toprağa bırakan bir çift kirazmış karşılaştığı. "Tamam" demiş "Artık olanlarınızı toplamanın vakti geldi demek". Dertlerini anlatabilmenin sevinciyle kirazlar bir bir atıvermişler kendilerini çanakların içine. Sonra da kilolarca olmalarının sevinciyle komşularla paylaşılmak üzere yola çıkmış pek çoğu. Ne de olsa komşuların da göz hakkı varmış üzerlerinde. Kışın en soğuk günlerinde donmasını önlemekten tutun da, çiçeklendikleri günlerde o muhteşem görüntüyle göz banyosu yapmaya kadar paylaşmışlar her anını, yaşamışlar birlikte.

Bir tek, yıllar evvel dikilmesinde payı olan ve boy attığı her sene kilolarca meyve vereceği bu günleri düşleyen evin küçük kızının sofrasını şenlendirememişler. Çünkü o çok uzaklardaymış. Birkaç yıldır ne göz ne el emeğini veremez olmuş, uzaklıklar durmuş hep arada, aşılamamış, gidilememiş. Her sene, bir sonraki sene artık derken bu sene de geçivermiş.

Ama bu sene kararlı küçük kız. Kirazla eriğe yetişemese de, o kayısı şölenini kaçırmamaya kararlı. Bekle beni kayısı, yakında geliyorum:)

6 Mayıs 2008 Salı

Limon Ağacı

Hiç limon kokan bir bahar havasına uyandınız mı? Endâmı yerinde pek çok çiçeği bile kıskandıracak kadar güzel bir kokusu vardır limon çiçeğinin. Hele hele o narin beyaz çiçeklerin meyveye dönüşmesini izlemek, içinizdeki tüm inanışları kabartır, doğaya ibadet edersiniz adeta.

Artık benim de bir limon ağacım var:) Hediye vermenin de bir inceliği olduğunu bilen, sırf almış olmak için değil gerçekten o insana özel bir şeyler hediye edebilmenin derdinde olan dostlar tarafından armağan edilmiş bir limon ağacı...

Yıllar önce Burhaniye/Ören'ki bahçemize kendi ellerimle diktiğim bir limon ağacım vardı. Tam odamın pencerisinin altına doğru diktiğim minicik bir ağaç... Her sabah pencereyi açıp da limon çiçeklerinin o eşsiz kokusunu içime çekmek tarifsiz bir mutluluktu. Ama beni sürekli hayalkırıklığına uğratmaktan vazgeçmeyen bir sevgililik ilişkisi gibi idi aramızdaki ilişki. Güzel güzel çiçeklerini açar, o çiçekler zamanla yemyeşil meyvelere dönüşür, büyür ve ben sabırsızlıkla sarıya dönüşüp olmalarını beklerken bir sabah bir bakarım, bir şey olmasın diye gözüm gibi baktığım meyveler daha olmadan dalından düşüvermiş. Her şey bir anda sil baştan olur, yeni çiçekler ve yeni meyvelere bel bağlanır ama hep aynı son, hep aynı son... Uzun yıllar bu bedbâh ilişkiyi kıramadık karşılıklı olarak.

Derken gitgide mesafeler girdi araya. Ben büyüdükçe iş, güç derken pek sık gidemez oldum oralara. Şehrin dertleri, uğraşları derken oralarda, uzaklarda kaldı limon ağacı. Unutuldu diyemeyeceğim, çünkü annemler oraya gider gitmez telefonda ilk sorduğum ağacım olurdu. Nasıl görünüyor; yaprakları iyi mi; büyümüş mü; çiçekleri, meyvesi var mı? Ama benleyken olduğu gibi bensizken de farklı bir gelecek çizmemişti ağacım kendine. Ta ki bu seneye kadar... Önce komşulardan gelmişti kötü haber. "Limon bu sene pek iyi değil, kurumuş gitmiş, ufacık bir şey kalmış". Bol bol tembihledim annemleri giderlerken "aman iyi bakın ona, kış soğuk geçtiği için üşümüştür belki, ama iyi bakarsanız toparlanır yine" diye. Meğer tüm çabalar nafile imiş. Göz görmeyince gönül katlanıyor ama yine de üzülüyor insan.

Bu haberi alışımın üzerinden çok geçmemişti ki, geçtiğimiz haftasonu çok uzun zamandır görmediğim dostlar geleceklerdi benim küçük sırça köşke. Kapıyı açtığımda bir de ne göreyim, ellerinde dallarından turuncu turuncu meyveler sarkan koca bir ağaç... Nasıl mutlu oldum, nasıl mutlu oldum anlatamam!

Gerçi bakmayın kocaman dediğime, henüz daha çok küçük kendileri. O yüzden öyle kocaman kocaman meyveler veremez daha. Ama ne gâm, birlikte büyürüz, öyle değil mi?:) Ve bana öyle geliyor ki, sanki bu sefer daha iyi anlaşacağız. Daha şimdiden filizlenen dalları ile bana göz kırpar gibi, yerimi de seni de sevdim dercesine... Ben de seni sevdim limon ağacı; ben seni hep sevdim...