Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.6.10

Başdeğirmen / İklimler / Karne

Geçen haftasonu Başdeğirmen'e gittik. Karamürsel'den 7-8 km içeride bir alabalık çiftliği. Kocaman ağaçlar arasında kuş seslerinin derenin şırıltısına karıştığı bir yer. Arka kısmında 15 kadar küçük evle bir havuz bulunan bir konaklama tesisi de var. Biz de kalmaya gittik zaten ama çevreden kahvaltıya veya yemeğe gelenler de epey çok. Cuma gecesi gidip Pazar öğleden sonra döndük.

Çocuklar ormanda fotoğraf yürüyüşümüze katıldılar; buldukları dallarla silah yaptılar; birkaç saat havuzda kaldılar; sonra da TV seyredip psp oynayarak günü bitirdiler. Yemekten sonra 3-5-8 oynamayı öğrettik; Süzmebal sabırlı ve daha ilgili, Nemo ikinci tura kadar dayanıp psp'sine döndü.

Alabalık hariç bütüm yediklerimiz çok güzeldi; o da ne yapsan bir şeye benzemiyor zaten. Masaya oturunca hemen salata, bal-tereyağ, fırında kızarmış köy ekmeği, güveçte mıhlama ve kaşarlı mantar geliyor. Sonra ana yemek olarak güveçte alabalık, tavuk ve köfteden birini seçiyorsunuz. Sabah kahvaltısında mantarın yerini sucuklu yumurta alıyor - tabii yine güveçte. Kahvaltının ası güzel bir domates salatası - bol zeytinyağlı; tereyağ, kaymak, bal, çilek reçeli, köy peyniri, mükemmel zeytinler, tadımlık börek ve yine fırında kızarmış köy ekmeği...

Benim için tatil roman okumak demek. Evde işler beklerken ben gidip kendime sakin bir köşe bulup, çayımı alıp roman okuyamıyorum işte; bir tek tatilde okuyabiliyorum. Bu haftasonu da epeydir okumak istediğim bir kitap yüzünden gerçek bir tatile dönüştü: Andre Maurois'nın İklimler adlı romanı. Neden hep aynı duruma düşüp duruyorum diyordum ya, cevabını buldum; ben Isabel'in sınıfındanım da ondan. Odile'den içimde hiçbir iz yok...

Kitabı bana Nemo'nun özel öğretmeni verdi. Onun çok sevdiği bir kitapmış. Ders aralarında, hayattan bahsettiğimiz o 5-10 dakikalık molalarda nasıl bir yoğunluk yakalamışız ki bana verdiği kitap böylesine derinden etkiledi... Bir seferinde (bir ders çıkışında) kitaplardan bahsediyorduk yine; bana "bana ödünç verebileceğiniz bir kitap var mı? şu ara elimde hiç yeni kitap kalmadı" dedi. Ben de içeri gidip kitaplığın önünde durdum; biliyorum ki roman seviyor o da - gözüme Max Frisch'in Stiller'i çarptı, onu verdim. Aynı hikayenin ya da hikayenin farklı bölümlerinin farklı anlatıcıların ağzından anlatıldığı romanlara zaafım var; tesadüfen ikisinde de bu özellik var. Tamamen tesadüf. Stiller'i verdiğimde daha İklimler'i okumamıştım ki...


e-okul çıkalı beri karne heyecanı kalmadı. Nemo'nun karnesinde bu dönem matematik ve fen 5, türkçe ve sosyal 4, ingilizce 2. İngilizce ortalamasını çok aşağı çekmiş ama yine de teşekkür almış. Bugün bütün günü bilgisayar-psp-wii-tv arasında geçirirken pek keyifliydi. Muhtemelen tatil boyunca başka hiçbir şey yapmak istemeyecek. Her akşam eve geldiğimizde Paris'e özeniyorduk ya birlikte, bütün gün evde ve hiçbir şey yapmıyor diye... şimdi sıra Nemo'da.

7.6.10

Mayıs

Yoruldum galiba. Mayısın sıcak günlerinde hep hayalimde tüm gün bir şezlongda yatıp kitap okumak vardı. Sıcak bir havada, geniş gövdeli bir ağacın serin gölgesinde. Ya da deniz kenarında bir çardak altında da olabilir. Okuduğum da mutlaka bir roman olsun. Biraz okuyup, yorulunca kitabı açık şekilde karnımın üstüne bırakıp şekerleme yapayım, sonra uyanıp devam edeyim diye düşlüyordum... Oysa ufukta tatil planı yok. Çocuklar Temmuz'da yok, biri babasında, diğeri dedesiyle tatilde. Shrek işleri yoluna koymadan aklım burada kalır, tatil yapamam diyor... Ağustos'ta Nemo'yu bir İngilizce yaz okuluna göndermek istiyorum. Durum ümitsiz.
Benim cephe aynı; yine çok yoğun, iş yerinde iki satır yazacak zaman bile zor, evde de ben genelde yorgun... Ufak tefek günlük hayat değişiklikleri var tabii...
Enerjimi arttırmak için hafiflemeye çalışıyorum, sebze-salata-meyveyle besleniyorum.
Yarım gün gelip hem evin işlerini yapan, hem de okul dönüşü Nemo'yu karşılayan Emine Hanım işi bıraktı. Artık Nemo okuldan sonra anneme gidiyor, ben iş çıkışı uğrayıp onu alıyorum. Öğretmenlerden birini de anneme yönlendirdim, haftada iki gün biraz daha geç alıyorum. O aralığı da spor salonuna giderek değerlendireyim dedim ama sadece bir-iki kez fırsat oldu, diğerlerinde ya iş uzadı, ya başka bir iş çıktı.
Paris'i veteriner fakültesinde ameliyat ettirdik, mikrop kaptı... antibiyotiklerle, serumlarla ölümden döndü... şimdi iyi. Ameliyat sonrası evde yalnız bırakamayacağımız için Shrek'in annesiyle babası baktı. Gece bile başında nöbet tutmuşlar. Biz de daha sonra onlara giderken Paris'i de götürdük; bu kez gezmeye..Öyle sevindiler ki anlatamam. Onların kedisi Cancançok sevinmedi, ama sesini de çıkarmadı.


Nemo geçenlerde bir haftasonu babasına gitmek istemediğini söylüyordu; ben de nasıl istersen, ama babana bunu söylemen gerekir diyordum. Cumartesi sabahı babasıyla olan sms diyaloğumuzdan sonra o da konuştu, iyi hissetmiyorum, hastalanıyorum, midem bulanıyor sözlerini duyunca yalan söyleyip sorunu erteliyor, çatışmadan kaçınıyor sandım; ama bir de baktım gerçekten hasta, ateş 38,8'a kadar çıktı gün içinde. O aralar bir salgın enfeksiyon varmış zaten, yüksek ateş, mide bulantısı, kusma ile seyreden; Nemo'da da hepsi vardı. Bende de başağrısı ve hafif boğaz ağrısı... Anne-oğul başbaşa evde kaldık... Doktorumuz da seyahatte olduğu için bol sıvı ve parasetamol ile iyileşmeyi bekledik.

Sonra Nemo 4 otobüs dolusu 5.sınıf öğrencisi ile Ankara'ya gitti. Akşam ve sabah öğretmeninin cep telefonundan konuştuk; 1.gün şehri gezmişler, çok yorulmuş, çok da sıcakmış. 2.gün Anıtkabir'e ve Meclis'e gidip akşam da döndüler.
Sanırım tipik bir erkek annesi olarak bir gece önce o oyun oynarken ben çantasını hazırladım; harçlığını pantolonunun fermuarlı ceplerine paylaştırdım; yalvar yakar banyoya soktum; bütün bunlar da "minik oğlum büyümüş de tek başına seyahate çıkarmış heyecanı" içinde...
Arkadaşlarından ayrılmamasını, molada indiği otobüsü iyi bellemesini, oyalanmadan otobüse dönmesini, otelde eşyalarını unutmamasını tembihleyip durdum.
Nemo ise hem durumun keyfini çıkardı, hem de gülerek "anne, kediyle konuştuğun sesinle konuşuyorsun benimle" dedi.
Ne tuhaf değil mi? 6 seneyi uzakta geçirdik, ama bir geceliğine seyahate yollarken heyecanlanıyorum...
Arada keyifsiz, yoğun, yorgun haftalar da geçiyor. Bazı günler yazacak olsam, kapkara ve umutsuz bir dünyadan şikayetler okurdunuz. Herkesin hayata öğrenecek bir ders için geldiğine, ve öğrenene kadar tekrar tekrar aynı dersten sınava girmeye devam ettiğine dair sızlanacaktım.
Aslında cevabı da bildiğimi sanıyorum, kendi gündemini yaşamak gerek... ama işte, bilmek başka, yapmak başka.
Ertesi gün ise, mesela fabrikada yeni bir proje lansmanı yapılacak; öğleden sonra bahçede müzik, panayır abur-cuburları olacak; proje görsellerinin basılı olduğu defterler dağıtılacak; müdürlerin bu işi sahiplendiğinin, desteklediğinin gösterisi olarak da takım üyeleriyle bir örnek tişörtler giyeceğiz diye kot pantolon, kırmızı spor ayakkabı giyip, kırmızı küpelerimi takıp işe gidiyorum ve nasıl keyifle dolaşıyorum anlatamam...

Arada bir, birkaç gün "sabahları sıcak su içinde 2 çorba kaşığı elma sirkesi-1 çorba kaşığı bal, 2-3 saat sonra bir elma" kürü uyguluyorum; o da iyi geliyor.

Bazı haftasonları ise ev işiyle geçti. Yazlık-kışlık dolap operasyonu, 3-4 çeşit sebze pişirip buzdolabına atma (normalde pek huyum değildir), biraz ütü derken gün bitiyor zaten. Bu tip işlerin de kendine has bir dinlendirici tarafı var doğrusu. Haftaiçi akşamlarında -koşu bandında da olsa- yürüyüş zamanı arttırmaya yaraması da cabası...

Bir haftasonu kapalı havaya, hatta zaman zaman yağmurlu havaya rağmen Kefken'e gittik. Otobandan değil de Polonezköy-Şile-Ağva üstünden gidelim dedik; orman içi yollarda, bir anda şehirden çok daha uzakta, tatilde hissinden ben hoşnuttum ama yol 3 saat sürüp bir de son kısmı virajlı olunca çocuklar yoruldu. Yazın arabayla güneye insek ne olacak dediğimde bir ağızdan "arabayla mı? niye uçakla değil?" dediler...
Karadeniz'in daha zamanı gelmemişti. Tek açık yer Liman otel olunca, yatak büyüklüğündeki odada sabaha kadar üşüdük. Sabah pembe kayalarda fotoğrafçılık oynarken yağmur yağması da teknik açıdan hoş olmadı, ama bu kez de çocuklar çok eğlendi, yaza yine gelelim, kayalardan denize girelim, yengeç yakalayalım diyorlardı. Biz ışıksız fotoğraflarımızı çekip Cumartesi öğlen dönüşe geçtiğimizde de arkamızdan güneş açıyordu...

Geçen hafta enerjim yükseldi, Nemo'nun hocasının anneme gittiği, benim oğlanı daha geç aldığım günlerde iş çıkışı spor salonuna gitmeye başladım (daha 2 kez oldu ama olsun). Gittiğim yer de Kalender orduevinin Ferahevler sırtlarındaki kartal yuvası gibi tesisi. Amiral çay salonuyla subay çay salonu arasında, panoramik boğaz manzaralı, bomboş (en fazla bir emekli paşa) bir yer. Aletler biraz eski model ama temiz. Salonda çalışmak biraz sıkıcı ama şimdi yeni heves, manzara filan, çıkarken çok iyi hissediyor insan...
Benim peder asker emeklisi bir çocuk doktoruydu; doğduğum sene ordudan ayrıldığı için ben hiç asker çocuğu gibi hissetmedim. Annem sevmez diye kamplara hiç gitmedik. En fazla Sarıyer orduevinde bir akşam yemeği veya Kalender'in havuzu... Kurallarından sıkılır sevmezdim, ama artık o kurallı, korunaklı durum şimdi hoşuma bile gidiyor... kesin yaşlanıyorum!

Geçen hafta -2 senedir ilk defa- lise arkadaşlarıyla buluştuk. 20 kişi toplanarak bir rekor kırıldı. İki hafta sonra da mezunlar gününde 25.yıl plaketlerimizi alacağız. Tuhaftır, kızlar çok iyi durumda, hatta eskisinden de güzel; erkeklerin ise yarısı aynı kalmış, diğer yarısı göbekli, beyaz saçlı -o da kaldıysa-, hatta saçları dökülmüş bir halde...
Bu da züğürt avuntusu!

6.5.09

Kanallar Şehrinde 23 Nisan

Bir süredir "ömür geçiyor, gezmek lazım" deyip duruyoruz Shrek'le. 23 Nisan'a birkaç hafta kala, 4 günlüğüne bir yere kaçalım fikri iyice olgunlaştı. Kapadokya soğuk olur, yol uzun sürüyor dedik. Bir de bakmışız, Amsterdam turuna yazılmışız. Şehrin biraz dışında, nehir kenarında, hoş bir otel olan Tulip Inn Riverside'ı seçince adam başı 299 Euro + alan vergileri tuttu.


Kaldığımız otelin arka bahçesinden nehre bakış

Bizim rezervasyon yapmamızın ardından Shrek arkadaşımız bir çifte daha haber verdi; ertesi gün onlar da yer ayırttılar. Ben çok fazla tanımıyorum ama neşeli, içi dışı bir insanlar; ilk gördüğümde kanım kaynamıştı zaten. Hoş ben Shrek'in bütün arkadaşlarını severim zaten...

Bundan sonrası bol fotoğraf, az laf (üstünden zaman geçince böyle oluyor işte...)



Amsterdam deyince insanın aklına laleler geliyor, ama çiçek pazarında binbir çeşit tohum ve bitki vardı. Oğlanlara iki minik sinekyiyen aldık.


Havadan yana çok şanslıydık; 4 günün üçü güneşli, pırıl pırıldı. Hele Amsterdam'ın az kuzeyindeki eskinin balıkçı - şimdinin turistik kasabaları Volendam ve Marken'e gittiğimiz gün hava bulutlu olsa herhalde donardık; Volendam'da marketten peynir-ekmek-süt alıp dalgakıranın üstünde kahvaltı edemezdik; Marken'de açıkhavada oturup bira içip kippeling (bir tür kızarmış balık) yiyemezdik.

Son gün Amsterdam bize yağmurlu bir günle güle güle dedi. Yine de akşamüstüne kadar yağmur altında sokak sokak dolaştık. Tren istasyonundan biraz ilerdeki Nemo Bilim Müzesi'ne gittik. Çocuklar için çok eğlenceli bir öğrenme şekli/yeri... Hemen önünde eski bir yük gemisinin replikası vardı. Hatta eski zaman gemicilerinin top ateşlemesini canlandırdılar. Aylarca deniz üstünde yolculuk yapan gemicilerin çalıştığı, uyuduğu yerlerde dolaştık.


Yediklerimizden yana da şanslıydık. Sadece bir akşam gittiğimiz Arjantin et lokantası pek matah değildi; onun dışındakiler hep çok lezzetliydi. Otelde sabah kahvaltısı pakete dahil olmadığı için nir sabah mendirekte piknik, diğer iki sabah da istasyon çevresindeki turistik yerlerde kahvaltı yaptık. English breakfast zaten severiz. Ayrıca gittiği her yerde kendi ülkesinin mutfağını özleyenlerden, illa kahvaltıda beyaz peynir-zeytin-domates arayanlardan ya da canı kebap çekenlerden değiliz; orada ne bulunuyorsa onu yeriz. Bir akşam orada çok sık rastlanan Endonezya restoranlarından birine gidip "pirinç sofrası" aldık. Bir kase pilav ve küçük küçük, çeşit çeşit tadımlık et ve sebze çeşitleriyle masayı donatıyorlar. Bazıları gerçekten çok lezzetliydi, ama ne olduklarını not almadığım için bir dahaki sefere doğrudan sadece onu ısmarlama şansım yok. Zaten bir daha ne zaman kısmet olur ki...




Oraya kadar gitmişken turistik bir "coffeeshop" ziyareti, bir sex müzesi ziyareti, Red Light District'te bir tur da yaptık, ama Amsterdam'dan aklımızda/ruhumuzda kalan iz bunlarla alakasız ve çok daha hoş anlarla, görüntülerle dolu.

Geçen haftasonunu daha sonra, başka bir yazıda anlatırım; mesela yarınki duruşmayla birlikte. Şimdi kötü şeyleri unutup gezi havasına döndüm ne güzel...

8.9.08

Selimiye-Bozburun-Söğüt


Datça'nın bademi meşhur. En küçüklerinin adı sıra bademmiş; fotoğrafta görünenler ise ak badem ve nurlu badem. Bize Ogün'ün babası anlattı ve birer avuç ak badem ve nurlu badem kırıp tattırdı. En makbulü nurlu badem, durunca kararmıyor; ak badem ise kararırmış, hem de firesi çokmuş. Bademleri kavurup kuru (ama çok da kuru değil, biraz yaş) incirin içine 3-4 tane sokuşturup incirlerle birlikte tekrar fırınlıyorlar. Tam biz ayrılırken Ogün'ün annesi hazırlıyordu, kavrulmuş bademler içinde, ama henüz fırınlanmamış incirden ikram etti bize, nasıl lezzetli anlatamam. Datça'ya uğrayıp badem, fırınlanmış bademli incir, kurutulmuş domates alıp öyle çıktık yola ama aklımız Hayıtbükü'nde kaldı.

İzmir'li arkadaşlarımız Selimiye'yi öyle çok methetmişlerdi ki orayı görmeden İstanbul'a dönseydik bir başka tatili Selimiye üzerine planlayabilirdik. Bu duruma netlik kazandırmak ve tatil hayali kuracağımız zaman zihnimizde canlanacak resmi belirlemek için 2-3 günümüzü de Selimiye'ye ayırmak niyetiyle yola çıktık.

Datça-Marmaris yolunun Marmaris'e yakın bir yerinde Bozburun yol ayrımı var. Oradan sapınca önce Orhaniye, sonra Selimiye, sonra da Bozburun geliyor. O bölgede bitki örtüsü de Datça'dan çok farklı; daha sulak, daha verimli topraklar, daha yeşil, daha yüksek ağaçlar başlıyor. Güzel koyların kenarından, güzel manzaralı yamaçlardan geçip Selimiye'ye vardığımızda biraz hayal kırıklığına uğradık. Arkadaşımızın methettiği yer zaten deniz kıyısında değil -ama deniz kıyısında plajı var-, bir diğeri sevimsiz geldi; Selimiye'nin en meşhur iki tesisine baktığımızda karşımızda çim döşenmiş suni bir bahçe, İstanbullu tuzağı büyük renkli minderler, iskelenin üstünde şezlonglar ve döşeklerle karşılaştık. Deniz güzeldi Allah için, ama kaytan bıyıklı, göğsündeki plakada "servis müdürü" yazan bir adam bize doğru gelip "büyrün" deyince "biz biraz daha bakalım" deyip kaçtık. Odaların önündeki patikadan yola çıkarken bir de burnumuza tuvalet kokusu çarptı, adımlarımızı hızlandırarak arabaya kapağı attık.

Bir de Bozburun'u deneyelim dedik. Ben sandaletli seyyahın sitesinden Bozburun'daki Dolphin Pansiyon'un fotoğraflarını göstermiştim zaten Shrek'e. Selimiye'den 5 dk ilerideki Bozburun'a gelince coğrafya yine tamamen değişti. Bu kez de çıplak, boz renkli sarp kayalık dağların arasında sanki bir göl manzarası karşıladı bizi. Kayalar aynı eğimle denizin dibine doğru devam ettiği için daracık bir sahil yolunun önünde daracık ahşap setler, üstlerinde şezlonglar var; merdivenle lacivert bir denize iniliyor. Hayıtbükü gibi değil ama bu da başka güzel.


Odamızdan görünen manzara kolay kolay bulunacak cinsten değil. Böyle bir manzaraya karşı uyanmanın keyfi de bir başka... Otel sırtını dağa yaslamış, üstüste binmiş tek sıra odalardan oluşuyor, yukarı çıktıkça manzara daha da bir genişliyor, büyüyor, oda fiyatı da yavaş yavaş artıyor. Biz 2 numaralı odada kalmayı seçtik; kahvaltı dahil kişi başı 60 YTL. Ogün'de iki kişilik oda fiyatı 75 YTL'ydi ama buradaki oda çok daha iyi tabii.


Bu da Cipso... 7 sene önce Alman bir yatçı giderken Dolphin'e bırakmış. Çok cesur bir kediymiş, sokakta üç köpekle karşılaşsa köpekler yolunu değiştirirmiş. Çok asil, çok temizmiş. Balığı pişmiş değil, çiğ severmiş; hatta kendi avlarmış. Mürekkep balığını da çok severmiş; kıyıda bekler, bir pençeyle mürekkep balığını karaya atar, her taraf mürekkepten simsiyah olurmuş. Şimdi artık herhalde çok yaşlandı, ağzındaki yara bir türlü iyileşmiyormuş. Shrek ona homeopatik bir ilaç verdi; bugün daha iyi, dolaşmaya başlamış, yemeğini yemiş.

Dolphin'in sahipleri Yılmaz Bey ve eşi Hülya Hanım çok candan insanlar. Hülya Hanımın tavsiyesiyle "hemen bu tepenin arkası" diye tarif ettiği Söğüt'teki Denizkızı'na gittik. Hülya Hanım "Yemekleri çok güzeldir; herşeyi Muhammed Usta ve eşi hazırlıyor, kızıyla oğlu da servis yapıyor; mayolarınızı da alın, önü çakıldır, bir yüzüp çıkarsınız" demişti. Gerçi yol biraz daha uzundu, 20 dk'da gittik, ama 1 saat 20 dk olsa yine de değerdi...

Denizkızı, Söğüt'ün sahilinde bir restoran, üstünde odaları da var. Dar çakıl bir plajı, pırıl pırıl bir suya uzanan iki iskelesi var. Gittiğimizde saat 2.30 gibiydi; bugün de güzel bir öğle yemeği yiyelim, akşamı hafif geçiririz dedik. Buzdolabındaki zeytinyağlıların, mezelerin görüntülerinden belli ne kadar lezzetli oldukları. Şakşuka, kabak çiçeği dolması, ızgara ahtapot ve ızgara kalamar söyledik, balığa yer kalsın diye bu kadar yeter dedik. Herhalde hayatımda yediğim en lezzetli şakşukaydı. Diğerleri için de aynı şey geçerli. Domatesler bu kadar mı lezzetli olur... Porsiyonlar da çok büyük olunca balığa yer kalmadı. Temizlenmiş balığı iptal edemeyeceğimiz için akşam yemeğine de orada kalmaya karar verdik. İyiki de öyle yapmışız... Güneşi karşı kıyıda batırana kadar yüzdük ve fotoğraf çektik. Tatilimiz için mükemmel bir "son gün" oldu...

7.9.08

Datça

Hep Hayıtbükünde kalmadık, Datça'ya da indik tabii. Geç uyandığımız bir sabah, kasabaya inip hem kahvaltı edelim, hem de görmüş oluruz dedik.

Datça Eylül ayında bile hala çok sıcak. Beton yat limanı yanıyordu. Esas koya doğru köşeyi dönünce esmeye başladı da biraz ferahladık. Yine de çocuk parkında kaydırağın gölgesine sığınmış anne-kıza bakarak ne kadar sıcak olduğunu anlayabilirsiniz.

Öğle sıcağında keyifli tarafını göremeyeceğimizi anlayınca Eski Datça mahallesine gittik. Taş evler, duvarlarından fışkıran çiçekler, dar sokaklarla hoş bir yer ama orayı gezmek için de çok sıcak... Sıcaktan dilimiz dışarıda bir tur attık, canımız ev yapımı gerçek limonata çekti; biraz şehirli eli değmiş bir kafe görüp girdik, limonata sorduk, yokmuş; kola, icetea vs önerdiler ama biz az önce gördüğümüz köy kahvesine gidelim dedik. Ama baktım köşede Nihat Akkaraca'nın Datça'da Zaman adlı kitabı, bir sehpanın üstünden üstüste, belli ki satılık. Hemen aldım tabii, Datça'yı taze görmüş olarak çok daha zevkle okunacağına eminim. Köy kahvesinde limonata diye Tang gibi bir sıvı getirdiler ama olsun, Eski Datça turu sayesinde çok zevkle okuduğum bir kitapla karşılaşmış oldum.Eski Datça'dan sonra Reşadiye'ye girdik. Orası Datça'daki ilk yerleşimin olduğu yer. İskele mahallesi sonradan kurulmuş. Kahvaltı yaptığımız yerdeki genç kız bize Reşadiye'deki Mehmet Ağa Konağı'nı gezmemizi tavsiye etmişti. Reşadiye'nin içinde dolaşırken kocaman çınarlı, salıncaklı bir meydan gördük önce; Shrek bankta, ben salıncakta, biraz soluklandık.Aynı meydana bakan Mehmet Ali Ağa Konağı'nın kapısı her ne kadar "burası çok pahalı bir yer" diye bağırıyorduysa da girip soğuk bir şeyler içemeyecek de değiliz ya deyip girdik içeri. Burası 1800'lerin başında yapılmış eski bir konak; yakın zamanda satın alınıp restore edilmiş, otel ve restorant olarak işletiliyormuş. Burada uzun uzun anlatmayayım, merak edenler buradan okusun. Ben sadece kişisel gözlemlerimi aktarayım. Bahçe çok ama çok güzel; limonata az şekerli, hafif ekşi gerçek limonata; yanındaki kurabiye tarçınlı bademli, dışı incecik kıtır bir kabuk, içi yumuşacık; fiyatlar İstanbul'da lüks cafe-restaurant ayarı. Konaklama fiyatını sormadık bile...Kısa Datça turumuzu tamamlayıp kendimizi Hayıtbükü'ne bir atışımız var ki sormayın, sanki evimize döndük de bir oh! çektik; kendimizi denize zor attık.

5.9.08

Knidos

İki gün Hayıtbükü'nde deniz-güneş keyfi yaptıktan sonra çevreyi gezmeye çıktık. İlk durağımız olan Palamutbükü'nde kendimizi denize atıverdik. Burası daha geniş, tamamen Akdeniz'e açık, iri çakıl taşlı bir koy, daha hızlı derinleşen, daha çırpıntılı bir denizi var. Sahilin arkasından bir yol geçiyor, hemen arkasında da pansiyonlar, restoranlar, küçük marketler var.Kuruyup yola devam ettik. Tepeye çıkar çıkmaz Yakamengen tabelalı bir binaya rastladık. Yemeklerinin methini daha önce duyduğumuz için durup bir bakalım dedik, ama karşısındaki küçük bahçede oturan birkaç kişi oranın Haziran başında açıp Ağustos sonunda kapandığını söyledi. Biz de karşısındaki küçük dükkandan bal aldık. 4 tane 1 kiloluk çam balı -çünkü Shrek en çok çam balını sever-, bir küçük kavanoz da portakal çiçeği balı alıp yola devam ettik.

Yol gitgide daraldı, manzara gitgide güzelleşti.

En sonunda Knidos karşımıza çıktı. Hemen yanındaki incecik bir geçit, antik kenti burundaki tepeye bağlıyor. Bu geçidin kuzey tarafı Ege, güneyi Akdeniz. Ege tarafında daha korunaklı ikinci bir iç liman oluşturmuşlar. Okuduğuma göre eskiden kuzey tarafı askeri liman, güneyi ticari liman olarak kullanılıyormuş; şimdi güneyi turistik -hoş ne farkı var ki?

Eskiden çok heykeller varmış, şimdi sırf taşlar kalmış. Ogün'ün annesi öyle diyor. British Museum'daymış buradan gidenler... 5000 kişilik anfitiyatroyu kaldırıp götürememişler herhalde; onu götürseler de arkasındaki muhteşem manzarayı götüremezlerdi zaten. Buradan götürülen mermer blokların Dolmabahçe Sarayı'nın yapımında kullanıldığı söyleniyor. İnanması güç...


Japon turistler gibi sürekli suratımda fotoğraf makinasıyla dolaşmıyorum; sadece bloga onları koyuyorum. Geçerken gören birilerinin beni tanıyıp bütün hayatımı öğrenmesini istemiyorum ya ondan... Mahlas kullanan yazarlar gibi. Ama bir yandan da kendini ortaya koymak için dayanılmaz bir dürtü insanı dürtüyor olsa gerek; yoksa bu manzaranın "bensiz" versiyonu da var...

Knidos veya diğer adıyla Domuzboynu Feneri de hayalleri süsleyen muhteşem bir görüntü sunuyor. Deniz fenerleri romantik çağrışımlarını neye borçlu acaba? Denizcilere yol göstermelerinden mi, yoksa münzevi bir fenercinin orada yaşadığı düşüncesinden mi?

Antik kenti dolaşmayı bitirip boyundaki kafeterya-restorana gittiğimizde bir otobüs dolusu folklorik kıyafetli gence rastladık. Meğer 2.Datça-Knidos Halk Dansları Yarışması kapsamında gelmişler. Knidos'ta Yakutistan halk dansları izledik. Absürd değil mi?

4.9.08

Hayıtbükü

Hayıtbükü tam hayalimdeki gibi, kaldığımız yer de öyle. Ortam'da değil, Ogün'de kalıyoruz. Hayıtbükü'nün küçücük sahilinde topu topu üç tane pansiyon var zaten. Soldan sağa sırayla, Ogün, Ortam, Serenity... Hepsinin restorantları var, hepsi denize iki adım. Ogün'de kalıyoruz, çünkü Ortam'ın odaları öne bakmıyormuş (galiba taş evleri bakıyor), Serenity'de de yer yoktu. Ama isabet olmuş, çünkü diğerlerinin önündeki gölgede yayılma, internete bağlanma alanları biraz daha dar; buna karşın terasları var. Tercih meselesi...

Odanın penceresinden denize doğru bakınca aşağıdaki gibi görünüyor. Denizden sonra 6-7 metre genişliğinde bir kumsal, dar bir yol, arkasında bu gördüğünüz ağaçlı taş bahçe, hemen arkasında da odaların bulunduğu bina var. Şu anda da bir masaya yanyana oturduk, önümüzde laptoplar, ben bunları yazıyorum, Shrek çalışıyor.
Denize uzanan iskeleden kıyıya doğru bakınca da böyle görünüyor:

Küçük iskeleye yanaşan yatlar öğlen ve akşam yemeklerini burada yiyor. Yabancı gruplar çoğunlukta. Ogün ve kardeşi Semra'nın adamı kıskandıracak düzeyde İngiliz aksanlı İngilizcelerinin de payı var herhalde bu durumda.

Gece olduğunda kumsaldaki şezlonglar kenara toplanıp isteyenlere masa kuruyorlar. Biz iki akşamdır orada yiyoruz. Öncesinde Shrek günbatımı fotoğrafı çekmek üzere tripodunu kuruyor; sofra donanıncaya kadar bir dolu deneme yapıyor. Bir kısmında ben de ona modellik yapıyorum. Aşağıdaki onlardan birinin yarısı.

İşte böyle...

2.9.08

Cunda'da Poyraz

Pazar günü yola çıktık. Saat kurmadan kaçta uyanırsak o zaman, çünkü tatil yavaşlamak demek. Saatimi evde bıraktım. Cep telefonundan kurtulmak mümkün değil. Bilgisayarım ise tatilde oyuncağım.
Eskihisar-Topçular feribotu, Yalova-Bursa, Karacabey sapağına kadar araba yolu biliyor zaten, ama bu kez Shrek kullandı, ben bakındım. Yanda oturunca ne kadar farklı yollar... Yaklaşık 40 kez filan geçmişimdir o yoldan Erdek'e gidip gelirken, koskoca Uluabat gölünü bu kez fark ettim, daha önce hiç görmemişim! Karacabey'den hemen önce Balıkesir'e yol ayrıldı ve güzergah tanıdık olmaktan çıktı. Susurluk'ta yer değiştik, arabayı ben kullanmaya başladım. Edremit'e döndükten sonra yol daha dar, azıcık virajlı harika bir orman yoluna dönüştü, tam benim kullanmayı sevdiğim tarzda bir yol yani. hızlı gitmenin zaten pek mümkün olmadığı bir yol. Ayvalık'a sapana kadar da çok hoş bir yoldan gittik.
Ayvalık'a geldiğimizde arabayla sahilden bir tur attıktan sonra Cunda'ya geçtik. İkimizde en son 25 sene önce görmüşüz Cunda'yı. Ben hatırlamıyorum bile, Shrek ise çok değişmiş buldu haliyle. Sahilde bir otoparka bıraktık arabayı. Yürüyerek biraz dolaştık, birkaç otel ve pansiyona girip baktık, en sonunda sahildeki Ortur Restorant'ın üstündeki odalardan birini tuttuk. Diğerleri belki daha hoştu ama deniz gören balkonları yoktu. Diğerlerinden birinde kalmış olsaydık sabah Shrek uyurken balkonda oturup kitap okuyamaz, aşağıdaki fotoğrafı çekemezdim. Gördüğünüz gibi Cunda'ya sonbahar değil, neredeyse kış gelmiş gibiydi. Sert kuzey rüzgarları denizi kabartmış, rengini koyultmuştu. Akşam yemeğimizi de Ortur'da yedik. Diğerleri daha bir pırıltılı görünüyordu ama kaldığımız yerin restorantı olduğu için ona iltimas geçtik. Sabah kahvaltımız da pek havalı değildi, ev yapımı reçeller yoktu, ama ben zaten reçel yemiyorum, hatta ekmek de yemiyorum:) Cunda'nın meşhur Taş Kahve'si de hemen kaldığımız yerin yanıbaşındaydı, ikinci çayları orada içtik, fotoğraf çekerek tabii.
Biraz daha dolaştıktan sonra Ayvalık'a geçtik. Sokak aralarında fotoğraf çekerek dolaştık. Sizce de aşağıdaki ehliyet tabelasındaki kız Gilmore Kızları'nın Rory'si değil mi?
Meşhur Güler Tatlıhanesi'ni bulup lor tatlısı ve sakızlı kurabiyenin tadına bakmadan olmazdı. Bu deneyim uğruna karbonhidrat bile yerdim. Sahile çıkan yürüme yolu üzerinde Güler Tatlıhanesi tabelasını gördük, ama kapısında da Yeni Güler yazılı bir tabela vardı. Yoksa, bu da esas Güler'in yanında işi öğrenmiş, onun ününden yararlanmaya çalışan bir kopyacı mı? Öz Güler, En Hakiki Güler gibi bir durumla mı karşı karşıyayız? Bu şüpheyle bakınırken Shrek oradan geçen, efendi görüntülü yaşlıca bir çifti durdurup "Güler Tatlıcı'sını biliyor musunuz?" diye soruverdi. Onlar da birbirlerine bakıp, "bilmem ki, o nerede acaba? sen biliyor musun?" diye birbirlerine sordular, oysa hemen önünde duruyorduk. Sonra kadın 10m ilerdeki bir yeri işaret ederek "ben bir şey alacağım zaman İmren'e giderim, en iyisi oradadır" dedi. "Aa" dedik, "halbuki İstanbul'da bilineni Güler". Kadın "gazetede filan mı okudunuz?" diye sordu, "eh, öyle sayılır" dedik. Sonra da "madem öyle, biz de İmren'i deneyelim, onun hakkında yazarız" deyince "gazeteci misiniz?" diye sordu, "yok, internette artık herkes yazıyor" dedik ve İmren'e doğru ilerledik.
Lor tatlısı çok güzel, ama höşmerim dedikleri tatlı bence çok çok daha güzel. Tepsiye iki parmak kalınlığında dökülmüş, dilim dilim kesilerek servis yapılıyor. Susurluk'ta yediklerimden çok farklı, çok hafif, çok güzel. Sakızlı kurabiyeleri ise çay yanında daha sonra yemek üzere yanımıza aldık. Geçerken Güler'e de baktık; küçücük dükkan o kadar kalabalıktı ki zor yetişiyorlardı. Ben oradan da alalım, kıyaslarız dedim ama Shrek "istersen çift kör plasebo kontrollü klinik çalışma yapalım" diye dalga geçince vazgeçtim. Zaten karbonhidrat komasına girmezsem iyidir. Onun yerine fotoğraf turuna devam ettik.
Öğleyi biraz geçe Ayvalık turunu kesip İzmir'e doğru yola çıktık. Bergama'dan geçerken Akropol'e çıkmaya karar verdik. Shrek daha önce çok gelmiş ama ben geldiysem bile hatırlamayacak kadar küçüktüm herhalde. Onun dediğine göre bu kadar güzel bir zamanı kolay kolay bulunmazmış; hem güneşli, hem serin, hem kalabalık değil. Oysa ben hep böyle hatırlayacağım:) Burayı gezdikten sonra bir kez daha hayret ediyorum, Almanların koskoca Zeus Tapınağını kaldırıp Berlin'e götürmüş olmalarına, orada yeniden inşa edip Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde sergiliyor oluşlarına şaşmamak mümkün mü? Bir yandan milliyetçi bir damarım kabarıp "nasıl yaparlar, burada olmalıydı" filan diyor ama öte yandan yüz yıl önce değerini bilip korumak, sergilemek istemişler, belki de hak ediyorlar diyorum içimden. En azından üstüne yazı yazıp ortasına tuvalet yapmıyorlar, Sümela gibi mahvetmiyorlar.

1.3.08

Brugge



Geçen hafta üç günlük bir toplantı için Brugge'deydim (ya da Fransızca telaffuzuyla Brüj). Brüksel Havaalanından trene binip Brussel Nord'da aktarma yaparak toplam 1,5 saatlik bir tren yolculuğuyla Brugge'ye vardım. Sonraki üç gün toplantı salonunda geçti ama ikinci gün toplantıyı biraz erken bitirip kısa bir rehberli yürüyüş turu yaptık. Ne öğrendiysem, ne gördüysem o iki saatlik gezide gördüm zaten.
Brugge, Belçika'nın Flaman Bölgesi'nin West Vlaanderen (yani Batı Flanders) ilinin başşehiri. Ortaçağ'dan kalma mimarisi, hem endüstrileşmeden payını almadığı için, hem de 2.Dünya Savaşı'nda zarar görmediği için bozulmadan korunmuş, şimdi de Unesco'nun korması altında.
Çikolatası meşhur. Gittiğimiz çikolaya imalathanesinin mutfağında pralinlerin nasıl yapıldığını gördük. Dünyanın kakao borsası Londra'daymış, büyük çikolata üreticileri bağlantılarını orada yaparlarmış. Bizim gittiğimiz gibi küçük imalatçılar çikolatalarını %30 Brezilya kakaosu, % bilmemkaç bilmemnere kakaosu diye karışım bildirerek o büyük üreticilere ısmarlarmış; böylece kendilerine has tadı sağlarlarmış. Kakao işlendiğinde bir kakao yağı, bir de kakao likörü dedikleri iki bileşene ayrılırmış; "ucuz çikolatayla karşılaştığınızda bilin ki kakao yağı alınıp yerine başka bitkisel yağlar konulmuştur" dedi adam. Belçika'da kakao yağı yerine başka yağ kullanmak yasakmış. Adamlar markaları haline gelmiş çikolatanın tadının bozulmasını yasayla önlüyorlar demek ki. Bizim küçük imalatçıda, çikolata akşamdan tanklara konulup eve gidilirmiş. Çikolata belli bir ısıya gelip karıştırılarak sabahı ediyor, ama gelir gelmez işleyemiyorlar, belli bir ısıya düşmesini bekliyorlar önce. Sonra çok gözlü çikolata kalıplarını akan çikolatayla doldurup birkaç saniye sonra tekrar kazana döküyorlar (büyük kalıplarda bunu iki kez yapıyorlarmış); böylece kalıpların içi çikolatayla kaplanmış oluyor. Sonra makinanın yanındaki titreşim levhasının üstünde biraz bekletiyorlar ki çikolatanın içindeki hava kabarcıkları çıksın. Daha sonra içlerine krema, badem ezmesi, karamel gibi pralinin için oluşturan malzemeyi dolduruyorlar. Otomatik makinalarla filan değil, krema torbasına doldurup elle sıkarak yapıyorlar. Sonra bir kez daha akan çikolatanın altından geçiriyorlar ve kapsüllerin tabanı kapanmış oluyor. İlk girdiğimizde çok güzel kokuyordu ama sanırım bir süre çikolata yemeyeceğim; nedense beni iten bir etkisi oldu. Shrek için sütlü çikolata (kremasız, sadece çikolata), kendime de bir tablet bitter aldım, ama akşam otelde açıp yememiş olmam hiç normal değil!
Bir diğer Belçika markası da bira. Gezi sırasında bir de bira imalathanesine gittik; geleneksel bira üretiminin nasıl yapıldığını çok bira içtiği belli bir kadından dinleyerek her yeri gezdik; sonra da birer bira içtik.
Gezdiğimiz bir diğer yer de Beginaj. Kocaları Haçlı seferlerinden dönmeyen kadınlar, özellikle de zengin ve asil ailelerin kızları, şehirde yalnız yaşamanın tehlikeli olması nedeniyle bir arada dindar bir komün hayatı yaşamaya başlamışlar, ama manastır gibi birarada değil, aynı avluya bakan ayrı ayrı evlerde oturmuşlar. Kuzey Avrupa'nın pek çok şehrinde varmış bu tip yerler. Brugge'deki Beginaj şu anda koruma altında olduğu için Benediktin rahibelerine verilmiş, onlar oturuyormuş. Onlar da gündüz turistlerin bahçeyi gezmelerine izin veriyorlar ama akşam 18.00'de dış kapısını kapatıyorlar. İçerde sessiz olunmasını tembihleyen tabelalar, yüksek ağaçlar ve bu yılın ilk açan nergisleri var.
Rehber başka şeyler de anlattı ama benim aklımda kalanlar bunlar. Daha fazla şey öğrenmek isteyenler için internet kaynak dolu. Gidip görmek isteyenlere tavsiyem baharda gitmeleri; hem fotoğraflar daha güzel çıkar, hem fotoğraf çekerken elleriniz donmaz... ama bir an güneş açtığında aşağıdaki fotoğrafı yakalayabildim.

16.11.07

Aklın Kaçış Yolları

Evet, mahkeme kararı ancak bugün yazıldı, Salı'ya imzadan çıkarmış, sonraki tebliğ-icra-itiraz döngüsünden ne zaman çıkacağımızla ilgili bir tahminde bulunamıyorum. Geçen hafta annem aramış Teoman'ın öğretmenini, iyimiş ama öğretmene "annem dört haftadır gelmedi" demiş, kadın da "işi çıkmıştır, annen seni asla bırakmaz" demiş. Gerçeği bildiği halde söylemediği için öğretmene mi kızayım, çözüm bulamadığım bir konuda beni bu kadar üzecek bir şeyi bana anlattığı ve iyice çaresiz hissettirdiği için anneme mi kızayım şaşırdım, ama sonuçta anneme kızdım. O günden beri, başka konuya dalmadığım her an aklımda o sözle dolaşıyorum.

Başka konuya dalmama yardım eden bir kısa iş seyahatim oldu, geçen Pazar İngiltere'ye gidip Çarşamba döndüm. Londra'nın 1 saat kuzeyinde, küçük bir kasabada kalıp iki günlük bir firma ziyareti yaptık. Fazla anlatacak bir şey yok; güzel yemekler yedim, ziyaret ettiğimiz firmadaki insanlar akşam bizi yemeğe çıkarmaya yeltenmedi bile, o yüzden birlikte gittiğim iki arkadaşla her akşam otelden başka bir tarafa doğru yürüyüp ilk gördüğümüz restorana girdik.

Şu aralar bir de evin dekorasyonuyla kafayı bozdum. Belki de bir kaçıştır. Her akşam http://www.apartmenttherapy.com/ yeni yazıları takip eder oldum, hatta salonun fotoğraflarını gönderip yerleşim fikri sordum. Gelen öneriler ve yorumlar özetle şöyle:
* salonun çook büyük olduğu (oralarda evler küçük, salonlar da ona göre; bizim normal kabul ettiğimiz salonlar ancak çok zenginlerin alabildiği villalarda filan var)
* yer döşemesini çoğunluk beğendi (bizim içinse biraz demode, ben de sevmiyor değilim ama "aa, ne güzel" demezdim)
* şöminenin çevresinde bir oturma grubu oluşturulması (tabii yanmadığını bilmiyorlar, üstelik burada evler kış ortasında şortla dolaşacak kadar çok ısıtılıyor ve şömine sadece evin eski sahibinin zevkini yansıtan bir dekor)
* mor küçük kanape ve morlu kilimi kaldırmam gerektiği (zaten yatak odası için almıştım zamanında)
* tülleri yok etmem gerektiği (perde gerekiyorsa stor olabilir)
* her şeyin alçak boylu olduğu, gözü yukarı çekecek yüksek bir kitaplık olabileceği
ve tabii duvarlara resim asmam gerektiği (onu ben de biliyorum, sadece son şeklini verip ona göre asmak istemiştim)

Bence şömine çevresine oturma grubu koyma fikri bizim yaşantımıza uygun değil, ama haklı oldukları bir konu var tabii; tek bir oturma grubu, karşısına da tv-müzik seti yerleştirince tv salonun odak noktası haline geliyor, sanki hep oturup tv seyredermişiz gibi sıkıcı bir görüntü oluşuyor. Merak edenler için fotoğraflar ve plan fikirleri burada.

Bu odaklanma, İngiltere seyahatinde de etkili oldu, her girdiğim yeri yerleşim, renk kullanımı, stil bileşenleri açısından gözlemlemeye çalıştım. İngilizlerin favori duvar rengi gri; duvarda çok sayıda resim, genellikle açık renk ahşap masa, az miktarda siyah (sandalye, çerçeve vs) kullanıyorlar. Duvarları griye boyamayı düşünmüyorum tabii ama orada hoşuma gitti. İşte kaldığımız otelin restoranından birkaç görüntü.

21.8.07

Oohhhh Tatili

Bu tatilin özeti denize doğru bakarak derin bir nefes alıp "Oohhh" nidasıyla ve gülümseyerek salıvermekti. Herşey bu hafta başında Shrek'e "bak, sonraki haftasonu Gülsen'in düğünü var, sonraki haftasonu 30 Ağustos, sen Süzmebal'ı Antalya'ya götüreceksin; uzun haftasonu tatili yapacaksak bir bu haftasonu mümkün, sonra Eylül gelecek" dedim. O da ertesi gün, uzun zamandır çok görüşmediği, ama bir süredir yeniden yolları kesişen bir üniversite arkadaşı ile buluştuğunda tatil konusu açılmış. Meğer o da iş değiştiriyormuş, Eylül başında yeni işine başlamadan önce tatil yapacakmış. Bir önceki yazıdaki suşi misafirimiz de o. Suşileri yedikten sonra, gecenin 11'inde başladık nereye gitsek diye konuşmaya. Assos'ta, Bozcaada'da birkasç yeri aradık, hiçbirinde Perşembe girişli iki oda yoktu. Sonra Mete birden "ya niye benim Bodrum'daki pansiyona gitmiyoruz?" dedi. Biliyoruz ki, oraya gitmek onun için çok değişik bir program değil, pansiyonu annesi işletiyor zaten, ama meğer iki gün önce kızını göndermiş Bodrum'a, babaannesinin yanında tatil yapsın diye. Olurdu olmazdı derken karar verildi, Perşembe sabahı yola çıkıldı.
Feribotta kahvaltı fikriyle Beylerbeyi'nde köşedeki dükkandan kıymalı Boşnak böreği alışımızla başlayan çok lezzetli ve çok kalorili tatilimiz 5 gün boyunca başladığı gibi sürdü. Susurluk'ta sadece çay-kahve molası verdik ki öğle yemeğini Manisa'da Köfteci Ali'de yiyebilelim. Vestel fabrika satış mağazasının hemen yanından sanayi sitesine sapılıyor, bir sol, bir sol daha, işte orada. Kağıtta köfte gerçekten çok leziz. Kağıtta denince ben bunu pişme yöntemi sanmıştım ama meğer tabak yerine kağıt üstünde servis yapıldığı için öyle deniyormuş. Ben kokoreç sevmem ama Shrek'inkinden tattım, o da çok güzel. Gerçi böyle bir yer için biraz pahalı bence, üç kişi tıka basa doyduk ama 60 küsür lira verdik.



Akşam Yalıkavak'a vardığımızda başladı bizim "oohhh"lar. 7.30 gibi vardık, mayoları giyip cup denize. Sonra bir Yalıkavak gezintisi, meğer yorulmuşuz da farkında değilmişiz; fazla geç olmadan cup yatağa.

Sağ köşedeki turuncu-mavi havlu ikilisi bizimki, mavi terliklerim orada olduğuna göre ben denizdeyim, fotoğrafı Shrek çekmiş.

Ertesi sabah kahvaltıya indiğimizde önce sahile gidip havluları şezlonglara koyalım, saz şemsiyesiz kalmayalım, bir de yüzüp öyle çıkalım derken keyif zamanları başlamış oldu. Sahil dediğim odadan 50 adım. Üst kattan aşağı inmesi 20, pansiyonun bahçesinden çıkmak 10, denize varmak 20... Denizden çıkınca çay çok güzel gelir ya hani, dereotlu domates ve lor da yakışıyormuş, limon kabuğu reçeli de... Mete gün içinde tepsiyle kumsala çay getirdiğinde de "bi dakka, çay nasıl iyi gider? Islaaak" derken kendimi suya atıyordum.


Yalıkakavak'tan az ilerde tepede Geriş köyü varmış, orada da Mete'nin bizi mutlaka götürmek istediği bir yer varmış: Evgenya... Önceden yer ayırtılırmış, çünkü ancak 10 masası filan varmış. Sarmaşıklar arasından bir evin önündeki sahanlığına girip merdivenlerden 2 kat yukarı çıkıyorsunuz, karşınıza nefis manzaralı bir teras çıkıyor. Bizim oohhh çekmeler şiddetleniyor. Sonra kızl bir günbatımı nefes kesiyor. Mezeler öyle güzel ki balığa yer kalmıyor. Yok yok, anlatmakla olmuyor.

Balık keyfini ertesi akşam pansiyonda yaptık. Hem bizim hem de pansiyondaki isteyen diğer müşteriler için bahçe kapısının içine mangal kuruldu. Bir masa dolusu da zeytinyağlı ve salata yapmışlar, yeme de yanında yat; deniz börülcesi, yoğurtlu havuç kızartması, soslu patlıcan ve hatırlayamadığım diğerleri...


Meğer Mete'nin dayısının hanımı dükkan açmış, daha önce evde yaptığı şeyleri artık orada yapıyormuş. Bir de gittik ki börekler, poğaçalar, gözlemeler, dolmalar, mantılar, tatlılar... Biraz ondan, biraz bundan derken geri yürüyecek halimiz kalmadı ama hala şu tatlıdan da yanımıza alsak, akşama yeriz diyordum. Baklava hamuru gibi bir şey açıp için toz şekerle robottan geçirilmiş limon kabuğu koyup sarıyordu, aklım kaldı. Dükkan çarşıda değil, biraz gözden uzak. Daha çok sipariş üstüne evlere, cafelere, restoranlara yapıyormuş. Dükkanın ismi Dürdane olduğu için önce adı zannettim ama adı Nilgün'müş. Dükkanın isminin niye Dürdane olduğunu sorunca anlattı. Rüyasında ona kuracağı yerin "inci tanesi" anlamına gelen ve d harfi ile başlayan bir adı olacağı söylenmiş. Herkese sormuş sorşturmuş, bulamamış; sonunda tam pes etmiş, adını "İnci Tanesi" koyacakmış ki bir hanım dükkanın adını ne koyacağını sormuş, Nilgün Hanım da "İnci Tanesi" deyince "Aa, yani dürdane" demiş; iyi mi? Ben bu tatilden kesin en az iki kilo alıp döndüm ama hiç pişman değilim. Fotoğrafları Mete'nin makinasında kaldı ama ben size adresini, telefonunu vereceğim; okuyanlar, Yalıkavak'a yolu düşenler uğramadan dönmesin:


Dürdane (Nilgün Bumin)

Yalıkavak İş Merkezi No:23 (Pasaj İçi)

Tel: 0252 385 35 37

Atatürk Caddesi üstündeki fotoğrafçıyla Yalıkavak taksinin arasındaki sokağa giriliyor; ilk sağdan bir araya girilip binanın ortasındaki iç bahçeye gelince solda göreceksiniz.

Neredeyse Bodrum'a inmeden dönüp gelecektik, ama son akşam bir şans verelim dedik. O akşam Shrek de ben de Bodrum fobilerimizi yendik. Bodrum hala güzel. Kaleden eski Halikarnas'a doğru yürürken sağdaki pansiyonların altlarında restoranlar, barlar, hatta kebapçılar var; açık kapılarından içeri bakınca aralıktan deniz görünüyor, taşlık sahile masalar koymuşlar, günbatımını beklerken ayağınızın dibine kadar gelen dalgaların sesini dinleyerek oohhh çekebiliyorsunuz. Gecenin 3'ünde barlar sokağında yürümek zorunda değiliz; aynı günlerimizi beach'lerde geçirmek zorunda olmadığımız gibi. Bodrum'un bizim sevdiğimiz yüzünü gördük geldik. 3 gün kalıp dönmemiz de iyi oldu aslında, tadı damağımda kaldı. Zaten daha uzun süre kalmak tehlikeli olurdu, hiç dönmek istemeyebilirdim. Evin kredi borcu, çocuğun geleceği, hepsi bir anda çok anlamsız gelebilir insana; yaşamak için neye ihtiyacımız var ki gerçekte? diye düşünmeye başlayabilir. (Buna kendi kendine telkin diyebilir miyiz?)

Pazartesi sabahı annemle Güvercinlik'te buluşup onu evine bıraktık, oradan da yola çıktık. Dönüşteki öğle yemeğini ise Akhisar çıkışındaki Köfteci Ramiz'de yedik. Kalabalık olduğu için biraz fast food atmosferi var ama aslında köftesi de, salata barı da gerçekten çok iyi; meşhur oldu, tıklım tıklım doldu diye bozmamış.

2 günü yolda, 3 günü plajda geçen bir tatil ancak bu kadar dinlendirebilir, bu kadar keyif verebilir diye düşünüyorum. Dahasına hayal gücüm yetmiyor.