Baska mutfaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Baska mutfaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.1.11

Bolu'da Yılbaşı

Neye niyet, neye kısmet... Çocuklara değişiklik olsun, benim en az 3 saatte hazırlayacağım bir sofradan 15 dk.da yenip kalkılacak; çocuklar tv-wii-bilgisayar başında, biz yine elde laptop girmeyelim yılbaşına dedik ve bir gezi programı yaptık. Babası Süzmebal'a sordu, yılbaşında benimle misin, Bolu'ya gidelim mi, vs. O gelirim dedi, program yapıldı, iki çift arkadaşımız daha katıldı, Karacasu'da kendi banyosu olan iki odalı bir dublexe rezervasyon yapıldı. Bir hafta kala Süzmebal yılbaşına evde girmeye karar verdi. Tek başına sıkılır diye Nemo da anneannesinde kalmaya karar verdi. Kaldık mı bir başımıza... Öte yandan, her şeyde bir hayır var; onlar olsa ne biz böyle kafa dinlerdik, ne sıcak sularda uzun uzun banyo sefası yapardık, ne de uzun uzun sofra keyfi yapardık.
Yılbaşı gecesi oteldeki eğlence hoşumuza gitmedi; yemekler kötüydü; müzik vasattı; dağıttıkları şapka, maske, düdük paketleri açıldıktan sonra koca adamlar hep beraber düdük çalmaya başladılar ki biz kaçtık; yan dublexde toplanıp arkadaşlarla çay yaptık, sohbet ettik.Tam 2011'e girerken bahçeye çıktık ki, yeni yılda bol bol açık havada gezelim:)
Cumartesi Bolu'ya indik. Öyle soğuktu ki önce kendimize eldiven aldık, sonra da sıcak birşeyler içecek yer aramaya başladık. Az sonra benim gözüme tarihi bir binanın altında camekanlı bir yer çarptı. Yıldırım Beyazıt zamanından kalma bir hamam olan Kubbealtı'na rastlamışız meğer. Tarihçesiyle çok ilgilenmeden spesiyaliteleri olan yoğurtlu gözleme ve çayla ısındık. Hayatımda yediğim en güzel gözlemeydi; Bolu tarafına yolu düşenlere şiddetle tavsiye edilir.


Sıcak biryerden çıkınca hava yumuşamış gibi geliyor ama 30 sn sonra ayaz bacaklarımızdan ısırmaya başladı bile. Hızlı hızlı arabalara döndük, aynı hızla da otele... Bir saat banyoda kalıp sonra da pelte gibi uyumuşum.
Akşam yemeği için arkadaş tavsiyesiyle Yurdaer Otel'in restoranına gittik. Keşke yılbaşı akşamında da buraya gelseydik diye hayıflanarak çıktık. Burası Yurdaer Kalaycı'nın yaptığı resimlerle bezeli, Türk mutfağından derlediği yemek tarifleri ve uyguladığı muhteşem mutfağıyla çok özel bir otel. Menüyü görünce birer çeşit seçip onunla yetinmek istemedik, bize azar azar mümkün olduğunca çok çeşit tattırın dedik garsona. Ve ziyafet başladı...

Bunlar sadece bir kısmı...


Önce yoğurt ve soğan, beklerken atıştırmalık...


Vişneli yaprak dolma


Ördek sarma, ıspanak ve yoğurt eşliğinde



Yufkalı düğün bohçası (Yufkaya bohça gibi sarılıp, tavada kızartılmış dana eti, soğan, sarımsak, karabiber, dereotu, maydanoz, süt, yumurta)


Etli Borani (diri haşlanmış kabak, üstünde sarmısaklı yoğurt, kızu sote)


Degüstasyon kayısılı gerdan yahnisi, nohutlu işkembe yahnisi ve paça silkmesi ile devam etti ama bunlar benim yiyebileceklerim grubunda olmadıklarından tatmadım. Masadakihepsi birbirinden gurme beyler bayıldı.

Sonra sıra tatlılara geldi. Önce fırın sütlaç, ekmek kadayıfı ve pekmezde pişmiş karakabak tatlısı; sonra kaymak höşmerimi (alttaki). Kaymak, un ve yumurta yarım saat kısık ateşte kavruluyormuş. İlginçtir, bal biraz tadını bastırdı sanki, toz şeker daha çok yakıştı.


İnanılmaz, değil mi?

Grubun ortak görüşü: "Sırf burada yemek yemeğe İstanbul'dan kalkar geliriz"

7.11.10

Sushi Kursu

Shrek ŞehirFırsatı'ndan bir şeyler almayı sevdi. Gerçekten de çok ciddi indirimlere rastlanıyor, ama aldığınız şeyin bu kampanyaya özel tasarlanmış bir şey olmamasına, normal fiyatı üzerinden uygulanan bir indirim olmasına dikkat etmek lazım. Örneğin bir yemek kampanyasında özel bir menüye özel bir fiyat derlerse itibar etmeyin; menüden istediğinizi seçin, x TL yerine y TL verin derlerse tamam. Duyduğum kadarıyla bu kampanyacı/indirimci kuruluşlar firmaların aldığı paranın yarısını komisyon olarak kesiyorlarmış. Zaten aklınızda olan bir şeyi daha ucuza almak güzel de, her gün gelen tanıtım mailleri insanın aklını çeliyor, aklınızda olmayan şeyleri aldırıyor; özellikle Shrek gibi alışverişi sevenlere...

Son olarak bana suşi kursu aldı mesela. Bebek'teki Mori'de 2 saatlik bir kurs 140TL yerine 59TL. 2 saatlik sushi kursuna 140 TL veren var mıdır, o ayrı konu. Sonuçta telefonla arayıp bu Cumartesi için kaydoldum. Hazır çocuklar da Batı Karadeniz gezisindeyken...

Mori, Dükkan Burger'in hemen yanında, bir giriş katı ve merdivenlerle inilen ama deniz kenarında açık bölümü olan alt kattan oluşuyor. Kurs için geldiğimi söylediğimde beni alt kata yönlendirdiler. Benden önce gelmiş 3 kişi daha vardı. Diğerleri de tamamlandığında toplam 7 kişiydik. Aynı şirkette çalışan 3 iş arkadaşı, 30 yaşlarında, bir kız, iki erkek; üniversiteli ya da yeni mezun 3 kız. Bir de ben...

Uzun bir masaya malzemeleri hazırlamışlardı, ama belli ki daha fazla katılımcı bekleniyordu.

Şefimiz sırayla maki türleri, Californian, inside-out, hand roll ve nigiri yapımını gösterdi. Maki yapımını deneye yanıla daha önce becermiştim ama Californian roll ve inside-out çok eğlenceli ve hepsi bir arada olduğunda çok profesyonel görünüyorlar.
Arada şekli bozulanlardan yemeye başlayınca birer kadeh de şarap ısmarladık. Yaptıklarımdan bir kısmını deniz kenarında afiyetle yedim, ama çoğunu paket yaptırıp çocuklara götürdüm tabii.

19.2.08

Dünya Küçük

Bugün şirketteyken benim pek fazla tanımadığım, ama Shrek'in (ayrılmadan önce) çok yardım ettiği, çok akıl verdiği genç bir arkadaş odama geldi. "Benim eşinize bir Mardin yemeği borcum vardı, fırsat olmadı. Ben de evde yer diye Mardin'e has, Kiliçe denilen baharatlı bir kek getirdim. İstanbul'da sadece 2-3 yerde bulunuyor." dedi. Teşekkür ettim ama bu işe en çok ben sevinirim, kek canavarı olan benim demedim.
Eve gidip torbayı açtığımda burnuma yoğun bir baharat kokusu çarptı. Aa, ama bu Lebkuchen kokusu! İşte dünya bu kadar küçük. Benim bayıldığım, Shrek'in nefret ettiği, Almanların Noel zamanı ortaya çıkan Lebkuchen adlı çöreğinde kullanılan baharat karışımı meğer Mardin'in Kiliçe'sinde de kullanılıyormuş! Üstelik görüntüsü de oldukça benziyor. Kiliçe de Lebkuchen gibi yassı, esmer bir çörek. Gerçi Lebkuchen hamurunda şeker yerine bal kullanıldığı için daha serttir; genellikle 10 cm çapında daire veya yıldız şeklinde olur; üstünde şeker glazürü veya çikolatadan kabuğu olur. Hepsi öyle midir bilmem ama bizim kiliçe kocaman yassı bir çörek; ancak dilimlenerek yenir. Ben bile bir haftada ancak bitiririm, o kadar büyük; kıvamı Lebkuchen kadar sert de değil. Sanırım bu yüzden, Lebkuchen hiç sevmeyen Shrek bile beğendi...
Sonra Internet'te biraz dolaştım; bu baharatlı Mardin çöreği bazı kaynaklarda Kliçe veya Kiliçe, bazı kaynaklarda ise Mevlüt Çöreği diye geçiyor. İkinci isminden anlaşılacağı üzere, genelde mevlütlerde dağıtılmak üzere hazırlanıyormuş. Ayrıca bayram günü özellikle peynir eşliğinde yenirmiş.
Sonra Ali Rıza Kardüz'ün Milliyet Pazar'da yazdığı bir yazıya rastladım, adı "Mardin'in hayat çöreği". Burada anlatılanlar çok daha hoş. Türk, Kürt, Arap, Süryani mutfağının birbirine karıştığı Mardin'de, bir Hristiyan geleneği olarak başlayıp tüm gruplarda sunulur olması, Lebkuchen baharatının Mardin'de ne işi olduğunu da açıklıyor böylece. Hayatın kutlandığı, kutsandığı törenlerde hayat çöreği kırılırmış. Gelinle damat nikahtan sonra hayat çöreklerini kırarlarmış; bu da hayatı acısıyla tatlısıyla paylaşacaklarını simgelermiş.
Shrek'e de okudum bunları, "ama sen bizimkini kestin! ne olacak şimdi?" diye dalga geçiyor benimle:)



e-mardin.com'daki Mardinin lezzet konagi adlı Cercis Murat Konağı'nın tanıtıldığı bir yazıda da şöyle anlatılıyor:

Mardin'de yüzyıllardır birlikte yaşayan etnik grupların ortak kültürlerinin bir ürünü, diğer adı hayat çöreği olan kiliçe'yi Müslümanlar, cenazelerden sonra eve başsağlığına gelenlere ikram ediyor, hayatlarını birleştirmeye karar veren Hıristiyan çiftler nikâhları kıyıldıktan sonra bu çöreği kırarak birbirlerine sunuyor, gelecekteki ortak yaşamlarını acısıyla tatlısıyla paylaşmaya yemin ediyorlar. Kız ve erkek tarafı da kiliçeleri kırıp birbirlerine ikram ederek 'iyi bir başlangıca' yaptıkları tanıklığı perçinliyorlar. Şeker, tuz, mahlep, zencefil, tarçın ve karabiber dışında daha birçok baharat içeren kiliçe, yaşamla ilgili her ortamda paylaşılan çok anlamlı bir çörek. Cercis Murat Konağı'na ilk kez gelen bütün konuklara da 'iyi başlangıçlar' adına bu çörek gelenekler uyarınca koparılarak ikram ediliyor.

Ama aynı yazıda verilen bilgiye göre bu konak Mardin'de içki bulunan iki restorandan biriymiş.(!) Yine aynı yazıda, konağı restoran olarak işleten (Mardin'e rehber olarak gidip yerleşen) hanımdan "son zamanlarda meydanlarda gördüğümüz, Türkiye'nin aydınlık yüzünü yansıtan genç ve dinamik Cumhuriyet kadınlarından" diye bahsediliyor.(!!) Şaşkınlığım genç, girişimci, belli ki aydın bir Türk kadınının bu şekilde ender bulunan bir tür gibi tasvir edilmesine...

Şimdi fark ediyorum da Lebkuchen'in başındaki Leb, leben kelimesinden geliyor, yani yaşam ya da yaşamak... Kuchen da pasta, çörek zaten! Yani "yaşam çöreği"!


Mm, erken sevinmişim, Lebkuchen'la ilgili bir sitede de adının Latince libumdan geldiği söyleniyor. Başka bir yerde de libum için "Antik Roma'da pasta kek anlamında kullanılan kelimedir. Roma'da pasta ve kekler tanrılara adak olarak sunulurdu. Zaten libum kelimesinin kökü libare'nin anlamı tanrılara sunu yapmaktır." denilmiş. Lebkuchen sitesine geri dönersek, ilk olarak ortaçağda Nürnberg'li keşişler tarafından yapıldığı söyleniyor. O zamanda şeker çok zor bulunuyor ve çok pahalı tabii, o yüzden de bal kullanılıyor. Nesillerden nesillere aktarılan tarifler bugün hala yaşıyor ama bilinen en eski yazılı tarif 16. yüzyıldan kalma ve Nürnberg Ulusal Germanik Müzesi'nde saklanıyormuş. "1 Pfd. Zucker, ½ Seidlein oder 1/8erlein Honig, 4 Loth Zimet, 1 ½ Muskatrimpf, 2 Loth Ingwer, 1 Loth Caramumlein, ½ Quentlein Pfeffer, 1 Diethäuflein Mehl – ergibt 5 Loth schwer." yani şeker, bal, tarçın, muskat, zencefil, kakule, karabiber ve un, ama verilen ölçülerin ne demek olduğunu bilmiyorum. Yeni tariflerde kişniş, rezene ve karanfil de oluyor.

Bu yazıyı İstanbul'da kiliçe alabileceğiniz bir yerin (torbanın üstündeki) bilgilerini paylaşarak bitiriyorum:

Lider 47

Mardin

Besim Usta

Peksimet - Çörek evi, Lahmacun - Lavaş - Pide Fırını

Gsm: 0532 344 92 81

Çamlık Cad. İğde Sk. No:15 B.evler YAYLA/İSTANBUL

Tel: (0212) 506 78 08

İstanbul'da Yayla diye bir semt mi var?!

21.8.07

Oohhhh Tatili

Bu tatilin özeti denize doğru bakarak derin bir nefes alıp "Oohhh" nidasıyla ve gülümseyerek salıvermekti. Herşey bu hafta başında Shrek'e "bak, sonraki haftasonu Gülsen'in düğünü var, sonraki haftasonu 30 Ağustos, sen Süzmebal'ı Antalya'ya götüreceksin; uzun haftasonu tatili yapacaksak bir bu haftasonu mümkün, sonra Eylül gelecek" dedim. O da ertesi gün, uzun zamandır çok görüşmediği, ama bir süredir yeniden yolları kesişen bir üniversite arkadaşı ile buluştuğunda tatil konusu açılmış. Meğer o da iş değiştiriyormuş, Eylül başında yeni işine başlamadan önce tatil yapacakmış. Bir önceki yazıdaki suşi misafirimiz de o. Suşileri yedikten sonra, gecenin 11'inde başladık nereye gitsek diye konuşmaya. Assos'ta, Bozcaada'da birkasç yeri aradık, hiçbirinde Perşembe girişli iki oda yoktu. Sonra Mete birden "ya niye benim Bodrum'daki pansiyona gitmiyoruz?" dedi. Biliyoruz ki, oraya gitmek onun için çok değişik bir program değil, pansiyonu annesi işletiyor zaten, ama meğer iki gün önce kızını göndermiş Bodrum'a, babaannesinin yanında tatil yapsın diye. Olurdu olmazdı derken karar verildi, Perşembe sabahı yola çıkıldı.
Feribotta kahvaltı fikriyle Beylerbeyi'nde köşedeki dükkandan kıymalı Boşnak böreği alışımızla başlayan çok lezzetli ve çok kalorili tatilimiz 5 gün boyunca başladığı gibi sürdü. Susurluk'ta sadece çay-kahve molası verdik ki öğle yemeğini Manisa'da Köfteci Ali'de yiyebilelim. Vestel fabrika satış mağazasının hemen yanından sanayi sitesine sapılıyor, bir sol, bir sol daha, işte orada. Kağıtta köfte gerçekten çok leziz. Kağıtta denince ben bunu pişme yöntemi sanmıştım ama meğer tabak yerine kağıt üstünde servis yapıldığı için öyle deniyormuş. Ben kokoreç sevmem ama Shrek'inkinden tattım, o da çok güzel. Gerçi böyle bir yer için biraz pahalı bence, üç kişi tıka basa doyduk ama 60 küsür lira verdik.



Akşam Yalıkavak'a vardığımızda başladı bizim "oohhh"lar. 7.30 gibi vardık, mayoları giyip cup denize. Sonra bir Yalıkavak gezintisi, meğer yorulmuşuz da farkında değilmişiz; fazla geç olmadan cup yatağa.

Sağ köşedeki turuncu-mavi havlu ikilisi bizimki, mavi terliklerim orada olduğuna göre ben denizdeyim, fotoğrafı Shrek çekmiş.

Ertesi sabah kahvaltıya indiğimizde önce sahile gidip havluları şezlonglara koyalım, saz şemsiyesiz kalmayalım, bir de yüzüp öyle çıkalım derken keyif zamanları başlamış oldu. Sahil dediğim odadan 50 adım. Üst kattan aşağı inmesi 20, pansiyonun bahçesinden çıkmak 10, denize varmak 20... Denizden çıkınca çay çok güzel gelir ya hani, dereotlu domates ve lor da yakışıyormuş, limon kabuğu reçeli de... Mete gün içinde tepsiyle kumsala çay getirdiğinde de "bi dakka, çay nasıl iyi gider? Islaaak" derken kendimi suya atıyordum.


Yalıkakavak'tan az ilerde tepede Geriş köyü varmış, orada da Mete'nin bizi mutlaka götürmek istediği bir yer varmış: Evgenya... Önceden yer ayırtılırmış, çünkü ancak 10 masası filan varmış. Sarmaşıklar arasından bir evin önündeki sahanlığına girip merdivenlerden 2 kat yukarı çıkıyorsunuz, karşınıza nefis manzaralı bir teras çıkıyor. Bizim oohhh çekmeler şiddetleniyor. Sonra kızl bir günbatımı nefes kesiyor. Mezeler öyle güzel ki balığa yer kalmıyor. Yok yok, anlatmakla olmuyor.

Balık keyfini ertesi akşam pansiyonda yaptık. Hem bizim hem de pansiyondaki isteyen diğer müşteriler için bahçe kapısının içine mangal kuruldu. Bir masa dolusu da zeytinyağlı ve salata yapmışlar, yeme de yanında yat; deniz börülcesi, yoğurtlu havuç kızartması, soslu patlıcan ve hatırlayamadığım diğerleri...


Meğer Mete'nin dayısının hanımı dükkan açmış, daha önce evde yaptığı şeyleri artık orada yapıyormuş. Bir de gittik ki börekler, poğaçalar, gözlemeler, dolmalar, mantılar, tatlılar... Biraz ondan, biraz bundan derken geri yürüyecek halimiz kalmadı ama hala şu tatlıdan da yanımıza alsak, akşama yeriz diyordum. Baklava hamuru gibi bir şey açıp için toz şekerle robottan geçirilmiş limon kabuğu koyup sarıyordu, aklım kaldı. Dükkan çarşıda değil, biraz gözden uzak. Daha çok sipariş üstüne evlere, cafelere, restoranlara yapıyormuş. Dükkanın ismi Dürdane olduğu için önce adı zannettim ama adı Nilgün'müş. Dükkanın isminin niye Dürdane olduğunu sorunca anlattı. Rüyasında ona kuracağı yerin "inci tanesi" anlamına gelen ve d harfi ile başlayan bir adı olacağı söylenmiş. Herkese sormuş sorşturmuş, bulamamış; sonunda tam pes etmiş, adını "İnci Tanesi" koyacakmış ki bir hanım dükkanın adını ne koyacağını sormuş, Nilgün Hanım da "İnci Tanesi" deyince "Aa, yani dürdane" demiş; iyi mi? Ben bu tatilden kesin en az iki kilo alıp döndüm ama hiç pişman değilim. Fotoğrafları Mete'nin makinasında kaldı ama ben size adresini, telefonunu vereceğim; okuyanlar, Yalıkavak'a yolu düşenler uğramadan dönmesin:


Dürdane (Nilgün Bumin)

Yalıkavak İş Merkezi No:23 (Pasaj İçi)

Tel: 0252 385 35 37

Atatürk Caddesi üstündeki fotoğrafçıyla Yalıkavak taksinin arasındaki sokağa giriliyor; ilk sağdan bir araya girilip binanın ortasındaki iç bahçeye gelince solda göreceksiniz.

Neredeyse Bodrum'a inmeden dönüp gelecektik, ama son akşam bir şans verelim dedik. O akşam Shrek de ben de Bodrum fobilerimizi yendik. Bodrum hala güzel. Kaleden eski Halikarnas'a doğru yürürken sağdaki pansiyonların altlarında restoranlar, barlar, hatta kebapçılar var; açık kapılarından içeri bakınca aralıktan deniz görünüyor, taşlık sahile masalar koymuşlar, günbatımını beklerken ayağınızın dibine kadar gelen dalgaların sesini dinleyerek oohhh çekebiliyorsunuz. Gecenin 3'ünde barlar sokağında yürümek zorunda değiliz; aynı günlerimizi beach'lerde geçirmek zorunda olmadığımız gibi. Bodrum'un bizim sevdiğimiz yüzünü gördük geldik. 3 gün kalıp dönmemiz de iyi oldu aslında, tadı damağımda kaldı. Zaten daha uzun süre kalmak tehlikeli olurdu, hiç dönmek istemeyebilirdim. Evin kredi borcu, çocuğun geleceği, hepsi bir anda çok anlamsız gelebilir insana; yaşamak için neye ihtiyacımız var ki gerçekte? diye düşünmeye başlayabilir. (Buna kendi kendine telkin diyebilir miyiz?)

Pazartesi sabahı annemle Güvercinlik'te buluşup onu evine bıraktık, oradan da yola çıktık. Dönüşteki öğle yemeğini ise Akhisar çıkışındaki Köfteci Ramiz'de yedik. Kalabalık olduğu için biraz fast food atmosferi var ama aslında köftesi de, salata barı da gerçekten çok iyi; meşhur oldu, tıklım tıklım doldu diye bozmamış.

2 günü yolda, 3 günü plajda geçen bir tatil ancak bu kadar dinlendirebilir, bu kadar keyif verebilir diye düşünüyorum. Dahasına hayal gücüm yetmiyor.

19.4.06

Pars - İran Kebapları

Biraz konuyu dağıtayım, geçen Cuma akşamı gittiğimiz restoranı anlatayım.
Pars, İran yemeklerinden oluşan menüsüyle özellikle et ve kebap sevenlerin hoşuna gidebilecek bir yer. Beyoğlu'nun bir alt caddesinde, tam Pera Palas'ın karşısında, Marmara Pera'nın yanında, küçük, hoş bir lokanta. Farsi ve Azeri hoş müzikler çalıyor. Dekoruyla, müziğiyle otantik bir atmosfer hakim.

Lezzet yorumlarına gelince, menüdeki salçalı, içinde sebzeler, nar ve zereşk taneleri olan, hafif acı çorbayı tavsiye ederim.


Kebap çeşitleri dövülmüş et, kıyma veya tavuktan hazırlanıyor ve ortaya getirilerek sıcak tutucunun üstünde servis yapılıyor. Pek lezzetli...

Yanında yemek üzere pilav herkese ayrı ayrı geliyor. Yanlarında birer küçük paket Pınar tereyağ veriyorlar. Adet tereyağını pilavın içine gömüp erimesini bekledikten sonra karıştırmakmış. Ben baklalı safranlı pilav denedim ve beğendim. Elbette ekstra tereyağını koymadım, bence hiç gerek yok.

26.3.06

Taze Makarna Kursu

Böyle keyifli bir günü anlatmadan geçemem. Evet, Bloglar Elele çekilişinden kazandığım Burcu'dan Taze Makarna Kursu'ndan bahsediyorum. Sözleştiğimiz gibi Cumartesi gerçekleştirdiğimiz buluşmanın makarna yapımıyla ilgili kısmını yazmalıyım ki unutmayayım, ama tahmin edersiniz ki makarna bahane, sohbet şahane:)
Gün aslında Shrek'in "sen deli misin, hiç internetten tanıştığın birinin evine gidilir mi, ben seni dışarıda buluşacaksın zannetmiştim" nidaları arasında başladı (işte beni bu kadar dinliyor), ama Gelincik Tarlası'nı, Burcu'nun aile fotoğraflarını, yaptığı yemekleri gösterince biraz sakinleşti. Neyse, ben zaten onları tanıyorum derken doğru söylüyordum, en azından ayrılırken yıllardır tanıyormuş gibiydim. Ben en iyisi daha çok uzatmadan makarna yapımına geçeyim...
Öncelikle levrek filetolar küçük doğranarak ayıklanmış karideslerle birlikte biraz karabiber ekilmiş beyaz şarapta bekletilir. O arada Burcu'nun hazırladığı nefis kakaolu cheesecake'den koca bir dilim yenir, çay keyfine sohbet eşlik eder. Sonra makarna hamuru yapmaya girişilir. İki kap un, dört yumurta ile yoğrulur, sert bir hamur hazırlanır. Yumurtaların iriliğine göre un eklemek gerekebilir (gerekti). Hamur streç filme sarılarak dinlenmeye bırakılır ve biraz daha sohbet edilir. Sonra hamur, makarna makinasının içinden, sırasıyla ayarı 1'den 7'ye alınarak 7 kez geçirilir (Çok büyüyeceği için birkaç parçaya bölmek lazım) . Makinanın kesme için de iki ayarı var, biri kalın, diğer ince. Biz kalın bölümünden geçirdik, uzun eriştelerimiz oldu. Sonra da erişteleri una bulayarak oynayıp, havalandırıp yapışmış olanları ayırılır. Birazdan kaynar tuzlu suya atılıp pişirilicekler. Diğer yanda bekletilen bir parça hamur ravioli yapılmak üzere demin anlattığım yöntemle açılıp ikiye bölünür. Biz üzerine aralıklı öbekler halinde lor peyniri koyduk. Öbeklerin araları, ıslatılan küçük bir fırçayla süpürüldükten sonra üzeri diğer parça hamurla kapatılır ve bastırılarak öbeklerin aralarının kapanması sağlanır. Çay bardağıyla kesildiğinde yuvarlak raviolilerimiz hazır. Onlar kaynar suda pişerken bir yandan da içine adaçayı atılmış krema kaynatılarak harika kokulu bir sos hazırlanır ve pişen ravioliler bu sosun içinde sunulur (yerken adaçaylarını bırakıyorsunuz ama kremaya verdikleri lezzet bir harika).
Şaraba yatırdığımız karides ve balıklar ise az zeytinyağında kavrulup tuz ve karabiber ilavesiyle pişirilir, altı kapatılır, kaynar suda haşlanan uzun makarnalar deniz mahsullü sosun içine alınır ve karıştırılır. Ve afiyetle yenir:)
Teşekkürler Burcu:))