SESSİZ SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SESSİZ SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2016 Çarşamba

At Land

Maya Deren'in 1944 yapımı At Land / Karada filmi, sinemanın bu ayrıksı yönetmeninin en kişisel, büyüleyici, zamansız ve mekansız özgür bir yolculuğu gibi. Bende bıraktığı tat tam anlamıyla tuhaflıklar silsilesinin beynime ve ruhuma karıştırdıkları oluyor!..

4 Ocak 2016 Pazartesi

Meshes of the Afternoon

Maya Deren - Alexander Hammid çiftinin 1944 yapımı The Private Life of a Cat / Bir Kedinin Özel Hayatı filmini geçtiğimiz ay izlemiştik. 2016'nın hemen ilk günlerinde izlediğimiz ilk Maya Deren - Alexander Hammid filmi, Maya Deren'in yazdığı ve kocası Alexander Hammid'le birlikte çektiği 1943 yapımı Meshes of the Afternoon / Öğleden Sonra Kafesleri filmi oldu. 18 dakikalık bu deneysel siyah-beyaz filmde ayrıca karı - koca başroldeler. Amerikan "Avant-Garde" sinemasının öncüsü olarak Maya Deren henüz 26 yaşında olduğu bu filminde açık uçlu rüyalar ağında izleyicileri muhteşem görüntülerle büyülemektedir.

3 Aralık 2015 Perşembe

Shakhmatnaya goryachka

Rus yönetmenler Vsevolod Pudovkin ve Nikolai Shpikovsky, 1925 yılında Moskova Satranç Turnuvası sürerken, Shakhmatnaya goryachka / Chess Fever / Satranç Ateşi adını verdikleri yaklaşık 19 dakikalık kısa bir film çekerler ve turnuvadan gerçek görüntülere de filmlerinde yer verirler. Böylelikle, o zamanın ünlü satranç şampiyonları da 'cameo'ları ile filmde boy göstermiş olurlar. Filmin Konusu kısaca satranca düşkün ana karakterin kendi nikah törenini kaçırınca başına gelenlerdir. Kahramanımız (Vladimir Fogel canlandırıyor) nikah törenine vaktinde gitmeyince elbette gelin tarafından terk edilir ve çiftin aralarını bulmak Dünya Satranç Şampiyonu José Raúl Capablanca'ya kalır.

6 Kasım 2015 Cuma

Il Sorpasso

Il Sorpasso / The Easy Life/
Gamsız Hayat

(Dino Risi / 1962)


Kült İtalyan yol filmi Il Sorpasso, twist müziği ve dansları eşliğinde Roma'dan başlayıp Toskana'nın güzel kasabalarında dolaştırırken izleyicilerini, Calafuria'da uçurum kenarında beklenmedik bir şekilde sonlanıyor!


Twist!



Meraklısı için küçük bir not: Dennis Hopper, Il Sorpasso filminden etkilenerek, 1969 yapımı Easy Rider filmini gerçekleştirmiştir.

16 Haziran 2015 Salı

The Call of Cthulhu

Bilim-kurgu ve gerilimi birleştiren Amerikalı yazar Howard Phillips Lovecraft ya da daha çok kullanılan adıyla H.P. Lovecraft'ın yarattığı kurgusal evren ile bu evrende geçen tüm öykülerini kapsayan metinler bütününe 'Cthulhu Mitosu' adı verilmektedir. Dünya dışı varlık olan 'Cthulhu' ilk olarak H.P. Lovecraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu isimli kısa hikâyesinde görünmüştür. 1926 yılının Ağustos-Eylül aylarında yazımı tamamlanan Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu, 1928 yılında Weird Tales / Garip Hikâyeler dergisinin Şubat 1928 sayısında yayınlanmıştır.
Sean Branney, H. P. Lovecraft tarafından 1926 yılında yazılan Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu öyküsünden yola çıkarak bir senaryo oluşturmuş ve bu senaryo, "H. P. Lovecraft Historical Society / H. P. Lovecraft Tarihi Derneği'nin kurucularından da olan Amerikalı yönetmen Andrew Leman tarafından 2005 yılında Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu olarak aynı adlı korku - gerilim filmine dönüştürülmüştür.
Siyah-beyaz ve sessiz olarak çekilen Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu filminde 1920li yıllara gidiyoruz. Efsanevi, dünya dışı yaratık Cthulhu üzerine yaratılan bir hikayeyi incelemek için yola çıkan bir profesör ölmek üzereyken yeğenine 'Cthulhu Kültü' ile ilgili dökümanlardan oluşan koleksiyonunu bırakır.
Yeğen (Matt Foyer) bu kültün, amcasına neden bu kadar çekici geldiğini öğrenmeye ve bilgileri parça parça birleştirmeye başlar. Ancak durumun rahatsızlık edici ve dehşet verici gerçekçiliği nedeniyle yavaş yavaş akıl sağlığını da yitirmeye doğru sürüklenir.
Unutmadan eklemek istiyorum; H.P. Lovecraft'ın "The Call of Cthulhu" öyküsü Metallica grubunu da etkilemiş ve grubun klasikleri arasına giren "The Call of Ktulu" parçasını bestelemişlerdir.

6 Şubat 2015 Cuma

Juha

Sevdiğim Fin yönetmen Aki Kaurismäki, sinema kariyerinde doksanlı yılları, ünlü Fin yazar Juhani Aho'nun aynı adlı romanından uyarladığı 1999 yapımı, siyah-beyaz Juha (Bu arada, İngilizce 'John' adının Fince karşılığıdır 'Juha' adı) filmini çekerek kapatır. Juhani Aho'nun 1911'de yazdığı ve 1700'lü yıllarda Kainuu topraklarında bir yerde geçen bu ünlü eseri hem iki kez operaya hem de Aki Kaurismäki'nin versiyonu dahil olmak üzere dört kez filme uyarlanmış. Kainuu topraklarında yaşayan bir adam ve genç karısı ile Karelia sınırından gelip karısını baştan çıkaran diğer adamın öyküsünü anlatan Juha romanı aslında rahatlıkla farklı zamanlara uyarlanabilecek klasik bir konuyu, "zamansız" bir aşk üçgenini anlatıyor: Farklı kültürlerden iki adam ve peşinde oldukları kadın!
Juha, ilk olarak Finlandiya doğumlu olup İsveç'e yerleşmiş olan yönetmen Mauritz Stiller tarafından 1920'de filme çekilmiş. Öykü tamamen İsveç ortamına uyarlanmış ve adı da Johan olmuş. Stiller filmini siyah-beyaz ve sessiz olarak çekmiş. 1937'de Juhani Aho'nun iki oğlu romanın uyarlaması için Fin yönetmen Nyrki Tapiovaara ile anlaşmışlar. İkinci uyarlama tamamen romanın doğrultusunda 18. yüzyılda geçen siyah-beyaz ve Fince sesli çekilmiş Juha'nın öyküsü olarak gerçekleştirilmiş. 1956'daki üçüncü Juha uyarlaması, T.J. Särkkä tarafından sesli ve ilk kez renkli olarak çekilmiş. Aki Kaurismäki'nin 1999'daki versiyonuna gelirsek, Kaurismäki öyküyü 1970'li yıllara taşımış ve romanı ilk filme çekildiği zamandaki gibi sessiz, siyah-beyaz olarak çekmiş. Bu arada hemen belirteyim, Aki Kaurismäki'nin filmini sessiz çekme sebebi, Shemeikka (yani şehirden gelen ve Juha'nın karısını baştan çıkan diğer adam) rolü için tek oyuncu olarak düşündüğü André Wilms'in tek kelime Fince bilmemesiymiş. Sessiz diyorum ama filmdeki tek sesin de Shemeikka'nın kızkardeşi rolündeki Elina Salo tarafından söylenen "Le Temps de Cerises" şarkısı olduğunu belirtmeliyim.
Aki Kaurismäki'nin Juha filminde, bir ayağı aksayan, işine düşkün çiftçi Juha ile genç, güzel karısı Marja'nın mutlu hayatlarıyla tanışıyoruz öncelikle.
Yetiştirdikleri lahanaları kasabanın pazarında satan, basit ve sakin bir hayat süren çiftçiyle karısının hayatı, yolda üstü açık spor arabası bozulan şehirli Shemeikka'nın, traktörüyle tarlasını süren Juha'dan yardım istemesiyle değişiveriyor.
Gözüpek Shemeikka Marja'ya göz koyuyor ve O'nu bu sefil hayattan kurtarıp şehre götürmekle cezbetmeye çalışıyor. Marja bu adama başta kanmıyor ama istediğini elde edemeyen ısrarcı adam tekrar geleceğini söyleyip gitikten sonra Marja'ya bir haller oluyor. Basit köylü hayatından sıkılıveriyor Marja ve şehre gitmek tutkuya dönüşüyor. Bir de elbette bebek özlemi var, tarladaki lahanalarla çok güzel verilmiş Marja'nın bebek sahibi olma özlemi.
Bir şeyi çok isterseniz bir şekilde olur derler ya, Marja'nın şehre gitme tutkusu da Shemeikka'nın yeniden gelişiyle gerçekleşiyor diyeyim ve daha fazla 'spoiler' vermeden hemen ekleyeyim; filmin bundan sonrası eski Yeşilçam filmlerindeki kötü yola düşürülen genç kız filmlerini aratmıyor. Üstelik, film sadece 78 dakika ama bu kısa sürede aktardığı mesaj çok ciddi derslerle yüklü.
Döngü...Döngü...Döngü...Öyküler her zaman mutlu sonla bitmez, mutsuz sonlarla başetmek gerek! Döngü...Döngü...Döngü...
Aki Kaurismäki ve ağabeyi Mika Kaurismäki filmleriyle zaman zaman günceme konuk olmuşlardı. Diğer izlenimler için lütfen başlıklara tıklayın:
Hamlet liikemaailmassa
Pidä huivista kiinni, Tatjana
Leningrad Cowboys
Mies vailla menneisyyttä
Tulitikkutehtaan tyttö
La Vie de Bohème
Calamari Union
I Hired a Contract Killer
Rikos ja rangaistus
Bir Kez daha Zombie ja kummitusjuna (Mika Kaurismäki)

16 Haziran 2011 Perşembe

Tulitikkutehtaan tyttö

Aki Kaurismäki’nin 1990 yapımı Tulitikkutehtaan tyttö / The Match Factory Girl / Kibritçi Kız filmini ilk izlediğimde uzun uzun notlar düşmüştüm 2008’in 27 Ağustosunda günceme. Salı gecesi kızımla birlikte yeniden izlerken bu filmi yine anladım ki bazı filmler farklı noktaların yakalanabilmesi için bekler bazı zamanları ! Yeniden izleyişimin ardından filme ilişkin başka notlar düşeceğim için, meraklılara öncelikle bu linki tıklayıp göz atmalarını öneriyorum: Kibritçi Kız

Tulitikkutehtaan tyttö / The Match Factory Girl / Kibritçi Kız iki noktadan birden film kategorilerimde yer alan bir film. Hem içinden film hem de Türk motifi geçen bir film Tulitikkutehtaan tyttö … Türk motiflerini Fin yönetmen Aki Kaurismäki ve kardeşi Mika Kaurismäki filmlerinde sıklıkla kullanırlar. (Örneğin Mika Kaurismäki ‘nin İstanbul’a kadar uzanan Zombie ja Kummitusjuna / Zombie and the Ghost Train / Zombie ve Hayalet Tren filmi favori filmlerimden biridir ve pek severim.) Aki Kaurismäki bu filminde Iris’in yattığı odada asılı olan duvar halısının üzerinde ayyıldızımızla yer vermiş Türk motifine. Filmde Iris’in sinemada seyrettiği film ise William A. Seiter’ın 1938 yapımı Room Service / Oda Servisi isimli filmi. Filmden bir kare görmeyiz, sadece repliklerini duyarız Iris sinemada izlerken.Kibrit Fabrikasında Çalışan Kız  IrisAki Kaurismäki’nin “İşçi Sınıfı Üçlemesi” filmlerinden sonuncusu olan Tulitikkutehtaan tyttö / The Match Factory Girl / Kibritçi Kız [bu durumda bu film üçlemeler kategorime de giriyor demek ki; hemen diğer iki filmi de belirteyim: 1986 yapımı Varjoja paratiisissa / Shadows in Paradise / Cennetteki Gölgeler ve 1988 yapımı Ariel ] müzikleriyle de hoş bir film. Fakat en hoş yakıştırmayı film kibrit fabrikasındaki tekdüze görüntülerle başlar başlamaz kızım yapıyor; “Alpay’dan ``Fabrika Kızı´´ şarkısı ne kadar uygun düşerdi şimdi” diye! Gerçi Iris tütün sarmıyor fabrikada ama tütünleri yakacak kibritlerin üretim bandında çalışıyor acıtan bir yeknesaklıkla...
Ayrı bireyleriz ya bu yüzden pek anlaşamayız film tercihlerimizde ancak sevdiğim filmlerden olan Kibritçi Kız filmini kızımın da sevmiş olmasını seviyorum ve bu seferki kıssadan hisse notlarını O'nun için yineliyorum :-)
Döngü...Döngü...Döngü...Masallar her zaman mutlu sonla bitmez, mutsuz sonlarla başetmek gerek ! Çağımızın en belalı sorunu iletişimsizlik, iletişimsizlikten kurtulmak için önce bireyin kendisinin çaba harcaması gerek !Döngü...Döngü...Döngü...

31 Ağustos 2010 Salı

Die Büchse der Pandora

Pandora'nın KutusuYunan mitolojisine aşinaysanız, Pandora’nın şu meşhur kutusunu da bilirsiniz. Hani üstü kapalı kalmış gizli kapaklı durumlara yönelik metafor olarak da kullanılan, “açtırtma kutuyu, söyletme kötüyü” söylemini kazandıran ünlü kutu ! Yunan mitolojisinde ilk kadının, Zeus tarafından insanlığı cezalandırmak için yaratıldığına inanılır. Efsaneye göre, Zeus kendisinden ateşi çalıp insanlara veren Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a, balçıktan yapılmış, güzellik, beceriklilik, cazibe, kurnazlık, zeka gibi pek çok özelliğe sahip Pandora'yı eş olarak gönderir. Epimetheus, kardeşinin tüm uyarılarına karşın güzelliği karşısında büyülendiği Pandora ile evlenir. Pandora'ya evlilik hediyesi olarak topraktan yapılmış, çömlek benzeri bir kutu (sandık da diyebiliriz) armağan eder Zeus ve "Bu kutu asla açılmamalı!" der verirken. Ancak bir süre sonra merakına yenik düşen Pandora (Bilirsiniz, insanın başına gelenler hep meraktandır !) kutuyu açar ve Zeus’un kutunun içine doldurduğu tüm kötülüklerin dünyaya yayılmasına sebep olur. Son anda kutunun kapağını kapatmaya çalışırken kutunun içinde geriye kalan sadece "umut" (ümit) olur. Aslında Nietzsche’nin dediği gibi insanlığa yapılan en büyük kötülük de kutunun içinde umudun kalması olmuştur. Bakınız: Ümit mi ? Ümit en son kötülüktür !

Georg Wilhelm Pabst’ın 1929 yapımı Die Büchse der Pandora / Pandora's Box / Pandora’nın Kutusu, sessiz sinema döneminin başyapıtlarından biri. Siyah-beyaz görsel bir şölen. Yönetmen Georg Wilhelm Pabst, Frank Wedekind’in aynı adlı oyunundan uyarlanan Die Büchse der Pandora / Pandora's Box / Pandora’nın Kutusu filmini çekmeye karar verdiğinde, "Lulu" karakterini kimin oynayacağına karar verememiş. Paramount Pictures ile sözleşmesi biten Amerikalı Louise Brooks’a teklif götürülmüş. Aslında bir dansçı olan Louise Brooks sessiz sinemanın başyapıtlarından biri olan Pandora’nın Kutusu’nda büründüğü Lulu karakterini, adeta bir ikona çevirecek kadar ölümsüzleştirmiş. "Kime niyet kime kısmet" derler ya, dansçılıktan oyunculuğa geçen ve Avusturyalı yönetmen Georg Wilhelm Pabst’la tanışmadan önce ülkesinde, yani Hollywood’da nice filmde oynayan Louise Brooks’u yıldızlaştıran, Pabst’le birlikte çektiği bu film olmuş. Die Büchse der Pandora filminin ilk gösterimi 30 Ocak 1929'da Berlin'de yapılmış.Louise Brooks Küt kesim, kahküllü siyah saçlarıyla ( a la garçon = ala garson = oğlansı saç stili) belleklere kazınan bir Lulu yaratmış Louise Brooks ve bu karakterle o kadar özdeşleşmiş ki, ileride yazdığı anı kitabına da “Lulu in Holywood / Holywood’daki Lulu” adını vermiş. Criterion'dan edindiğimiz bu setin, 2.DVD'sindeki ekstralarda, 1971 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide, eğer bu filmde oynamayı kabul etmezse Pabst’in diğer düşündüğü aktrisin Marlene Dietrich olduğunu belirtiyor. Ayrıca ekliyor: “Yumuşak başlı bir kadın kahraman da, iblis bir vamp da, halktan herhangi biri gibi de değildim. Hollywood’da hiçbir kategoriye uymuyordum.” Hiçbir kategoriye uymayan Amerikalı bu aktris, Pabst sayesinde Avrupalılar'ın sevdiği tapılacak bir kadına dönüşmüş. Hiçbir kategoriye uymayan, vamp, şuh, ketum ama bir o kadar da masum !
LuluPek çok açıdan bir ilkler filmi Die Büchse der Pandora / Pandora's Box / Pandora’nın Kutusu. Öncelikle, çekildiği yıl açısından düşünürsek, erotik açıdan oldukça yoğun bir film. Bu arada sinema tarihinin ilk lezbiyen karakterini de (Kontes Anna Geschwitz rolünü Alice Roberts canlandırıyor) gözlemlediğimiz bir film. 8 bölümden oluşuyor film. Konu aslında oldukça klişe: Biraz fettan bir kadın olan Lulu erkekleri baştan çıkarıyor, çoğu zaman kendi isteğinin dışında, beraber olduğu erkeklere hep kötülük getiriyor. Film boyunca beraber olduğu erkeklere şansızlık, ölüm getiren Lulu, filmin sonunda Karındeşen Jack’in (Jack The Ripper) kurbanlarından biri olmaktan kurtulamıyor. Film süresince, onca insanın mahvolmasına sebep olduğundan, "yaşasın sonsuz adalet / takdir-i ilahi" mi desek bu duruma bilemiyorum ama Karındeşen Jack’i kendisini ilk öldürmeye teşebbüsünde, bakışlarıyla engellemeyi başaran fakat sonraki teşebbüste "layığını bulan" Lulu’nun sonunu, içgüdüsel olarak hüzünlü buluyorum.
Mart 2008’de Criterion Collection’dan getirttiğimiz, film arşivimizin en güzide parçalarından biri olan Die Büchse der Pandora / Pandora's Box / Pandora’nın Kutusu filmini, içinden geçen "Lulu" sebebiyle Lulu on the Bridge / Köprüdeki Lulu filmiyle bir arada tutmaya karar veriyorum. Bu düşünceye sevgili(m) kocam ne der bilemiyorum ama arşivde yeni bir düzenleme yapmak gerekecek şimdi !
Şurada, konuyla çok ilintili olmasa da, isim benzerliğinden bir şekilde ilinti kurulabilecek bir Türk filmi girdim mevcut... Meraklısına duyurulur!

18 Mayıs 2009 Pazartesi

"Anta...Odeli...Uta..."

Aelita ve TuskubYakov Protazanov'un 1924 yapımı Aelita: The Queen of Mars / Aelita: Mars Kraliçesi sessiz sinema dönemininin ilk Sovyet bilim-kurgu filmi. Yakov Protazanov'un Aleksei Tolstoy'un tiyatro oyunundan uyarladığı Aelita filmi için geniş kapsamlı bir tanıtım kampanyası düzenlenmiş. Pravda ve Kinogazeta'da 19 Eylül 1924 tarihinden başlayarak "Anta... Odeli... Uta..." sözcükleri filmin adı verilmeden yayınlanmaya başlamış. Bu sözcüklerin ne anlama geldiğini 30 Eylül'de Ars Sineması'nda öğrenebilecekleri duyurulmuş sinemaseverlere...Bu tanıtım kampanyası gerçekten çok başarılı olmuş ve filmin ilk gösterimi müthiş bir izdihamla başlamış. Aelita ayrıca Aleksandra Ekster ve Isaak Rabinovich imzalı kübist-futurist Mars set tasarımı ve kostümleriyle de çok ünlü bir film. İlerleyen yıllarda kendisinden sonra çekilmiş bilim-kurgu filmlerini etkileyen bir film olmuş Aelita. Fritz Lang'ın 1927 yapımı Metropolis filmi, Aelita etkisiyle çekilmiş filmlerden hemen ilk akla gelendir.
Aelita, Ekim Devrimi sonrası Lenin'in “Yeni Ekonomik Politika (NEP)" diye adlandırılan döneminde Moskova ve Kızıl Gezegen Mars'ta geçiyor. Film 4 Aralık 1921 tarihinde tüm dünyaya ulaşan gizemli sözcüklerle açılıyor; "Anta...Odeli...Uta...". Los'un çalışma arkadaşı Spiridonov bu gizemli mesajı Los'a duyurduğunda Los'un gözleri parlıyor; "Belki de Mars'ta biri bizi merak ediyordur!!" Dünyada bu gizemli mesaj tartışılırken kamera bizi Mars gezegenine götürür.
Mars'tan görüntülerAelita, Mars’ı totaliter bir rejimle yöneten Tuskub’un kızı ve dünyayı izlerken gözü, karısı Natasha ile birlikte gördüğü Los'a takılı kalıyor. Los da sanki izlendiğinin farkında gibi. Bu arada Los, karısının kendisini aldattığına dair de şüpheler taşıyor ve bu şüpheleri doruğa ulaştığında karısının üzerine kurşunları boşaltarak öldürüyor ve evi terk ediyor. Çalışma arkadaşı Spiridonov ise bir uzay gemisi inşasına yönelik teknik çizimleri geride bırakarak ülkeden ayrılmıştır eş zamanlı olarak. Spiridonov’un yerine geçerek Mars’a gitme planlarını uygulamaya başlayan kahramanımız Los, gemisi bu yolculuğa hazır olduğunda ilginç bir mürettebatla yola çıkıyor: Marslılara sosyalizmi öğretmek isteyen ateşli bir devrim taraftarı olan, Kızıl Ordu erlerinden Gusev ve kahramanımızı izlerken kazara gemide kalan amatör dedektif Kratsov!

AELITAMars’a vardıklarında, Los güzel prenses Aelita’ya ilk görüşte aşık oluyor. Mars’ta totaliter bir rejim hüküm sürmekte ve baskı altındaki işçiler kendilerine ihtiyaç duyulmadığında soğuk hava depolarına hapsediliyorlar. Elbette kahramanımız Los ve arkadaşları robot benzeri giysiler içindeki tektip Marslı işçileri bilinçlendirmek için çalışmalara başlıyor, üstelik sembolik orak-çekici bile üretiyorlar. Baskı altında ezilen Marslı işçilere Gusev şöyle seslenir: “Eskiden biz de sizler gibiydik. Kendinizi yine ancak siz kurtarabilirsiniz. Mars Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği işçileri ailesi olarak birleşin!” Mars'ta devrimi başlatmasına başlatırlar ama devrim gerçekleştiğinde Aelita’nın asıl niyeti açığa çıkar; Mars’ın yeni hükümdarı artık kendisidir, Los ve arkadaşlarına ihtiyacı yoktur. Hemen askerlere işçileri yeniden soğuk hava depolarına götürmeleri emrini verir. İşçiler soğuk hava depolarının yolunu tutarken aşk konusunda ikinci kez yenilen Los bir de bunun üzerine devrim yenilgisi eklenince tam bir hayal kırıklığı yaşar. Aelita’yı merdivenlerden iterken birden Los'la birlikte anlarız ki Natasha'nın ölümü, Mars gezegeninde olanlar Los'un hayal ürünüdür aslında. Los gerçeklere döner...Moskova tren istasyonunda kocaman bir posterdir "Anta...Odeli...Uta..." sözcükleri: Paranın satın alabileceği en iyi lastikler !!!
Yakov ProtazanovEkim Devrimi sonrasında ekonomi o kadar kötü gitmektedir ki, Lenin kapitalist dünyanın köşetaşlarından biri olan reklama dahi izin verdiği NEP (Yeni Ekonomik Politika) döneminin Yakov Protazanov'un Aelita filmine yansıması, Stalin'in bu filmi sevmemesinin sebeplerinden ilkiymiş!
Hülasa, bir süredir arşivimizde mevcut olmasına karşın, ancak dün akşam sevgili(m) kocamla beraber izleme fırsatı bulabildik Aelita'yı...
Bir başyapıt. Protazanov'un diğer filmlerini de edinmeli zaman içinde.
Yararlanılan Kaynak : WCSFAzine / December 2008

4 Temmuz 2007 Çarşamba

Un Chien Andalou

Ay'ı kesen bulut...
Gerçeküstücülük/Sürrealist akım beni hep büyülemiştir ama muhakkak ki sevgili(m) kocamın bu akıma düşkünlüğü beni gerçeküstü düşlere daha çok yöneltmiştir. Anımsıyorum bir keresinde düşümde paketlenmiş bir kedi görmüştüm. Belki de rüyaları tıpkı Dali gibi not etmek gerekiyor ya da Luis Buñuel gibi görselleştirmek.
Luis Buñuel ve Salvador Dali tarafından yapılan 1929 yapımı Un Chien Andalou / Endülüs Köpeği adlı film, gerçeküstücülük akımının bildirisi niteliğinde bir film.
Film Buñuel ve Dali’nin düşlerinden ortaya çıkmış.
Bunuel, Dali’ye Ay’ ı kesen ince bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır. Dali de bir gece önce rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünden söz eder. İşte el !
Böylece Buñuel’in dediği gibi “psikolojik,kültürel,mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşüncelerin ve görüntülerin benimsendiği” film ortaya çıkar.
Bunuel’e göre film, rüyaların toplamı olamayacak kadar geniştir. “Film ruhun gayri ihtiyari sonucudur. Filmdeki hiçbir şey herhangi bir şeyi temsil eder. Eğer "Sürrealizm" yoksa hiçbir şey de yoktur.” Dali ise film için “istenmeyen rüyaların taklididir" der.

Düşler peşinden koşulması gereken imgelerdir !

29 Haziran 2007 Cuma

Le Voyage dans la Lune

Ay'a Yolculuk
Ay neredeyse dolunay olmak üzere...İlk bilim-kurgu filmi olarak 1902 yılında, Fransız Georges Méliès'in yaptığı Le Voyage dans la Lune / A Trip to the Moon / Aya Yolculuk gösterilir. 14 dakikalık filmde Jules Verne ve H.G. Wells’in kitaplarından esinlenen Méliès, uzay gemisi haline getirilmiş bir savaş topu mermisi kullanarak Ay'a yolculuk yapanların hikayesini anlatıyor. Mermi-roketin ayın gözüne girdiği sahne unutulmaz karelerden biridir..Görmeniz gereken filmlerin başında gelir Ay'a Yolculuk... Dolunay zamanı izleyin !