BİLİM-KURGU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLİM-KURGU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ocak 2018 Çarşamba
16 Haziran 2015 Salı
The Call of Cthulhu
Bilim-kurgu ve gerilimi birleştiren Amerikalı yazar Howard Phillips Lovecraft ya da daha çok kullanılan adıyla H.P. Lovecraft'ın yarattığı kurgusal evren ile bu evrende geçen tüm öykülerini kapsayan metinler bütününe 'Cthulhu Mitosu' adı verilmektedir. Dünya dışı varlık olan 'Cthulhu' ilk olarak H.P. Lovecraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu isimli kısa hikâyesinde görünmüştür. 1926 yılının Ağustos-Eylül aylarında yazımı tamamlanan Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu, 1928 yılında Weird Tales / Garip Hikâyeler dergisinin Şubat 1928 sayısında yayınlanmıştır.
Sean Branney, H. P. Lovecraft tarafından 1926 yılında yazılan Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu öyküsünden yola çıkarak bir senaryo oluşturmuş ve bu senaryo, "H. P. Lovecraft Historical Society / H. P. Lovecraft Tarihi Derneği'nin kurucularından da olan Amerikalı yönetmen Andrew Leman tarafından 2005 yılında Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu olarak aynı adlı korku - gerilim filmine dönüştürülmüştür.Siyah-beyaz ve sessiz olarak çekilen Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu filminde 1920li yıllara gidiyoruz. Efsanevi, dünya dışı yaratık Cthulhu üzerine yaratılan bir hikayeyi incelemek için yola çıkan bir profesör ölmek üzereyken yeğenine 'Cthulhu Kültü' ile ilgili dökümanlardan oluşan koleksiyonunu bırakır. Yeğen (Matt Foyer) bu kültün, amcasına neden bu kadar çekici geldiğini öğrenmeye ve bilgileri parça parça birleştirmeye başlar. Ancak durumun rahatsızlık edici ve dehşet verici gerçekçiliği nedeniyle yavaş yavaş akıl sağlığını da yitirmeye doğru sürüklenir.
Unutmadan eklemek istiyorum; H.P. Lovecraft'ın "The Call of Cthulhu" öyküsü Metallica grubunu da etkilemiş ve grubun klasikleri arasına giren "The Call of Ktulu" parçasını bestelemişlerdir.
Sean Branney, H. P. Lovecraft tarafından 1926 yılında yazılan Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu öyküsünden yola çıkarak bir senaryo oluşturmuş ve bu senaryo, "H. P. Lovecraft Historical Society / H. P. Lovecraft Tarihi Derneği'nin kurucularından da olan Amerikalı yönetmen Andrew Leman tarafından 2005 yılında Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu olarak aynı adlı korku - gerilim filmine dönüştürülmüştür.Siyah-beyaz ve sessiz olarak çekilen Cthulhu'nun Çağrısı / The Call of Cthulhu filminde 1920li yıllara gidiyoruz. Efsanevi, dünya dışı yaratık Cthulhu üzerine yaratılan bir hikayeyi incelemek için yola çıkan bir profesör ölmek üzereyken yeğenine 'Cthulhu Kültü' ile ilgili dökümanlardan oluşan koleksiyonunu bırakır. Yeğen (Matt Foyer) bu kültün, amcasına neden bu kadar çekici geldiğini öğrenmeye ve bilgileri parça parça birleştirmeye başlar. Ancak durumun rahatsızlık edici ve dehşet verici gerçekçiliği nedeniyle yavaş yavaş akıl sağlığını da yitirmeye doğru sürüklenir.
Unutmadan eklemek istiyorum; H.P. Lovecraft'ın "The Call of Cthulhu" öyküsü Metallica grubunu da etkilemiş ve grubun klasikleri arasına giren "The Call of Ktulu" parçasını bestelemişlerdir.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
MÜZİK,
SESSİZ SİNEMA,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
7 Kasım 2014 Cuma
On The Beach
Avustralya’ya göç etmiş İngiliz yazar Nevil Shute, post-apokaliptik romanı On The Beach / Kumsalda’yı 1957’de yazar, Amerikalı senarist John Paxton romanı sinemaya uyarlar ve 1959’da Amerikalı yönetmen Stanley Kramer, “Soğuk Savaş” yıllarının kült nükleer kıyamet filmlerinden biri olarak sinema tarihine geçecek On The Beach / Kumsalda filmini çeker. Olaylar 1964’de geçmektedir. Yaş almış (yaşlanmış demiyorum !) muhteşem Ava Gardner ve Gregory Peck, henüz Psycho / Sapık filmiyle ünlenmemiş Antony Perkins, ilk sinema filmiyle boy gösteren gencecik Donna Anderson ve ilk kez hiç ama hiç dansetmeyen, zıplamayan, hoplamayan Fred Astaire ile elbette filmde son Amerikan nükleer denizaltı olarak yer alan "Sawfish", siyah-beyaz, kült bilim-kurgu filmde başrolleri paylaşıyorlar. “Sawfish” adıyla Amerikan denizaltıyı temsil eden H.M.S. Andrew adlı denizaltı aslında 1946 yılında denize açılan bir İngiliz denizaltıymış. Görüntüsü üzerinde büyük değişiklikler yapılarak, boyutları daha heybetli hale getirilerek filmdeki haline dönüştürülmüş çünkü Amerikan Donanması bu tartışmalı nükleer kıyamet filminde kendi denizaltılarından birinin kullanılmasını istememiş.
Gelelim On The Beach / Kumsalda filminin öyküsüne: Kuzey yarımküredeki tüm yaşam belirtileri maalesef 1964 yılında patlak veren nükleer savaşla tamamen yok olmuştur. Nükleer füzeler atıldığında seyir halinde olan Amerikan “Sawfish” denizaltısındaki tüm mürettebat kurtularak Avustralya'da Melbourne’de karaya çıkar. Denizaltının kaptanı Lionel Towers (Gregory Peck) karısını ve çocuğunu nükleer savaşta kaybetmiştir. Avustralya Donanması’ndan genç teğmen Holmes (Antony Perkins) denizaltıya eşlik etmesi için görevlendirilir. Bilim adamı Julian Osborne (Fred Astaire) pek yakında kendi kıtalarına ulaşacak ve sonlarını getirecek olan radyoaktif bulutlara ilişkin ölçümler yapmaktadır. Holmes’in yeni doğum yapmış karısı (Donna Anderson) az zamanlarının kaldığını bilmekte, bunu bir türlü kabullenememekte ve pek çok Avustralyalı’nın tercih ettiği gibi bebeğinin, kendisinin ve kocasının hayatını görevlilerin öldürücü haplarla sona erdirmeyi düşünmemektedir. Holmesler’in arkadaşı Moira Anderson (Ava Gardner) bu felaketle aşırı içki içerek başetmektedir ancak Kaptan Towers’la tanışınca duygularının sesini dinleyerek biraz olsun umutlanacaktır. Tam bu sırada “Sawfish”, San Diego açıklarından mors sinyalleri almaya başlar. Tüm “Sawfish” mürettebatı ve Avustralya Donaması’ndakiler umutlanarak halen bu nükleer felaketten kurtulmayı başararak yaşayanların olabileceği umuduyla San Diego’ya doğru yola çıkarlar. Filmin buradaki sahneleri oldukça hüzünlü. Tüm kent tamamen bomboş, tek bir ses yok, sadece donuk binalar var. Radyoaktiviteden korunması için özel giysiyle karaya çıkan denizci, gelen sinyalin bir CocaCola şişesinin camın etkisiyle sinyal gönderen anahtarı çalıştırdığını bulunca, tüm umutlar suya düşüyor. Oldukça dokunaklı sahnelerde elinizden sadece lanet okumak geliyor.
Gereğinden fazla “spoiler” verdiğimin farkındayım, hatta halen de devam etmemek, filmin kahramanların hangi yolla ölümü tercih ettiklerini söylememek için kendimi zor tutuyorum. Savaşlar kötüdür, savaşlar engellenmelidir, savaşma seviş, savaşma, kahve pişir ve iç gibi bir sürü klişe lafı sayfalar dolusu yazabilirim ama gerçek böyle değil; savaşlar oluyor, savaşlar olmaya devam edecek, çünkü devletlerin çıkarları ne yazık ki bunu gerektiriyor. Oysa filmde de görüğümüz gibi halen herşeyi durdurmak için olanak varsa, bu olanağı kullanmamak en büyük haksızlık ve ahlaksızlık değil mi?
Filmle roman arasında farklar olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Hepsine burada değinmeyeceğim ama en belirgin farklılığın romanda “Sawfish” dışında, görevde olduğu için kuzey yarımküredeki nükleer patlamadan kurtulan başka bir denizaltı daha var. Ayrıca Avustralya’nın Melbourne şehrindekiler kendilerine yaklaşmakta olan radyoaktif bulutlarla ölümü bekleyen son yaşayan insanlar değil, Yeni Zelanda ile Tiere del Fuega’da da hayatta kalanlar var.
Son notum Avustralya’nın kendisiyle özdeşleşmiş ünlü halk baladı “Waltzing Mathilda” üzerine olacak. Bu şarkı hem çok bir hoş enstrümantal versiyonuyla hem de filmin ilerleyen sahnelerinde sözleriyle beraber yer alıyor.
Gelelim On The Beach / Kumsalda filminin öyküsüne: Kuzey yarımküredeki tüm yaşam belirtileri maalesef 1964 yılında patlak veren nükleer savaşla tamamen yok olmuştur. Nükleer füzeler atıldığında seyir halinde olan Amerikan “Sawfish” denizaltısındaki tüm mürettebat kurtularak Avustralya'da Melbourne’de karaya çıkar. Denizaltının kaptanı Lionel Towers (Gregory Peck) karısını ve çocuğunu nükleer savaşta kaybetmiştir. Avustralya Donanması’ndan genç teğmen Holmes (Antony Perkins) denizaltıya eşlik etmesi için görevlendirilir. Bilim adamı Julian Osborne (Fred Astaire) pek yakında kendi kıtalarına ulaşacak ve sonlarını getirecek olan radyoaktif bulutlara ilişkin ölçümler yapmaktadır. Holmes’in yeni doğum yapmış karısı (Donna Anderson) az zamanlarının kaldığını bilmekte, bunu bir türlü kabullenememekte ve pek çok Avustralyalı’nın tercih ettiği gibi bebeğinin, kendisinin ve kocasının hayatını görevlilerin öldürücü haplarla sona erdirmeyi düşünmemektedir. Holmesler’in arkadaşı Moira Anderson (Ava Gardner) bu felaketle aşırı içki içerek başetmektedir ancak Kaptan Towers’la tanışınca duygularının sesini dinleyerek biraz olsun umutlanacaktır. Tam bu sırada “Sawfish”, San Diego açıklarından mors sinyalleri almaya başlar. Tüm “Sawfish” mürettebatı ve Avustralya Donaması’ndakiler umutlanarak halen bu nükleer felaketten kurtulmayı başararak yaşayanların olabileceği umuduyla San Diego’ya doğru yola çıkarlar. Filmin buradaki sahneleri oldukça hüzünlü. Tüm kent tamamen bomboş, tek bir ses yok, sadece donuk binalar var. Radyoaktiviteden korunması için özel giysiyle karaya çıkan denizci, gelen sinyalin bir CocaCola şişesinin camın etkisiyle sinyal gönderen anahtarı çalıştırdığını bulunca, tüm umutlar suya düşüyor. Oldukça dokunaklı sahnelerde elinizden sadece lanet okumak geliyor.
Gereğinden fazla “spoiler” verdiğimin farkındayım, hatta halen de devam etmemek, filmin kahramanların hangi yolla ölümü tercih ettiklerini söylememek için kendimi zor tutuyorum. Savaşlar kötüdür, savaşlar engellenmelidir, savaşma seviş, savaşma, kahve pişir ve iç gibi bir sürü klişe lafı sayfalar dolusu yazabilirim ama gerçek böyle değil; savaşlar oluyor, savaşlar olmaya devam edecek, çünkü devletlerin çıkarları ne yazık ki bunu gerektiriyor. Oysa filmde de görüğümüz gibi halen herşeyi durdurmak için olanak varsa, bu olanağı kullanmamak en büyük haksızlık ve ahlaksızlık değil mi?
Filmle roman arasında farklar olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Hepsine burada değinmeyeceğim ama en belirgin farklılığın romanda “Sawfish” dışında, görevde olduğu için kuzey yarımküredeki nükleer patlamadan kurtulan başka bir denizaltı daha var. Ayrıca Avustralya’nın Melbourne şehrindekiler kendilerine yaklaşmakta olan radyoaktif bulutlarla ölümü bekleyen son yaşayan insanlar değil, Yeni Zelanda ile Tiere del Fuega’da da hayatta kalanlar var.
Son notum Avustralya’nın kendisiyle özdeşleşmiş ünlü halk baladı “Waltzing Mathilda” üzerine olacak. Bu şarkı hem çok bir hoş enstrümantal versiyonuyla hem de filmin ilerleyen sahnelerinde sözleriyle beraber yer alıyor.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
MÜZİK,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
11 Ağustos 2014 Pazartesi
"Yayılan kestane ağacının altında ben seni sattım,
sen de beni." *
George Orwell'ın anti-ütopik romanı Nineteen Eighty-Four / Bindokuzyüzseksendört'ü yazalı 65 yıl geçmiş. Michael Radford tarafından Nineteen Eighty-Four / Bindokuzyüzseksendört'ün sinemaya uyarlanmasının ise bu yıl 30. yılı...
Tekrarda her zaman yarar vardır !

George Orwell (asıl adıyla Eric Arthur Blair)'ın 1947-1948 yılları arasında yazdığı anti-ütopik romanından Michael Radford tarafından uyarlanan 1984 yapımı Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört tekrar tekrar izlemekten her karesi zihnime yerleşmiş filmlerdendir. Hemen George Orwell'ın kitabında öngördüğü 1984 yılının kitabını yazmayı bitirdiği 1948 yılının son iki rakamının tersi olduğunun notunu düşeyim burada !
"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanında gözü kulağı, her köşe bucağa ulaşan otorite tarafından izlenmeyi "Big Brother (is watching you!) / Büyük Birader (sizi gözetliyor !)" kavramıyla açıklayan George Orwell da İngiliz istihbaratı tarafından izlenmiş. İngiliz arşivleri, George Orwell’in İngiliz istihbaratının dikkatini ilk olarak 1929 yılında çektiğini belgeliyor. Belgelere göre, o sıralar Paris’te yaşamakta olan Orwell, sol eğilimli ‘İşçilerin Hayatı’ adlı bir yayından muhabirlik teklifi almış. 1942’de İngiliz yayın kuruluşu BBC’de Hintçe servisinde çalışan Orwell, İngiliz polisi Scotland Yard'ın yazdığı rapora göre sol görüşü ve bohem giyim tarzıyla koyu bir komünist olarak nitelendirilmiş ancak İngiliz yazarı yirmi yıl boyunca izleyen İngiliz iç istihbarat servisi MI-5, bu raporu çürüterek Orwell’ın komünizmden çok uzakta olduğunu ve güvenliğe bir tehdit oluşturmadığını belirtmiş. Sosyalist olmasına karşın hem "Animal Farm / Hayvan Çiftliği" hem de "Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanlarında Stalin rejimini kıyasıya eleştiren Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında sosyalizme ya da İngiliz İşçi Partisi'ne bir saldırı kastetmediğini fakat komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindiği açıklamasında bulunmuş.

Üç süper devlete ayrılmış bir dünyada, “Big Brother / Büyük Birader”in yönetimindeki “Oceania / Okyanusya” isimli totaliter süper devlette yaşayan ana kahramanımız Winston Smith, işleyebileceği en büyük suçu işler; düşünür ! Oysa Okyanusya'da amaç özgür düşünceyi kaldırmak için her tarafa yerleştirilmiş ekranlar, mikrofonlar aracılığıyla halkı kontrol altında tutmaktır. İktidardaki parti Yenikonuş'la (Newspeak) dildeki sözcük sayısını azaltmakta ve düşünme sınırlarını giderek daraltmayı amaçlamaktadır. Düşünmek gereksizdir, sadece itaat etmek yeterlidir.
Ayrıca bkz.:"The Principles of Newspeak"
Düşünen Winston Smith önce evinde gözetlenmesi mümkün olmayan bir köşe bulmaya çalışır. Küçük hilelerle evdeki ekranın görüntü alanı dışında kalmak için çaba sarfeder; ardından sevgilisi Julia ile özgürce buluşabileceğini sandığı bir antikacı dükkanındaki odayı kiralamakla izlenmekten kaçmayı başardığını sanır.

Totaliter devletin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”´nin, elbette ulaşamadığı en küçük bir delik bile yoktur. "Büyük Birader"´e karşı bütün yurttaşların hayatı yakından denetlenmekte, kafasından şüpheli düşünceler geçirenler kolayca belirlenmekte ve kısa zamanda önce dönüştürülmekte sonra da yok edilmektedirler. Winston Smith de "Düşünce Polisi"´nin gazabından kurtulamayacak ve yakalanarak kendisini meşhur 101 No.'lu odada bulacaktır.
Beyni yıkanan Winston Smith'in mutlak gerçeğin değiştirilemeyeceğine dair olan inancı, İç Parti yetkilisi O'Brien tarafından yerle bir edilir: İki kere iki dört değil, beş eder… Winston, dayanılmaz işkencelerden geçtikten sonra eninde sonunda bunu kabul edecektir: İki kere iki beş eder… 2 x 2´nin 5 olarak kabul edilmesi yetmez; özümsenmesi istenir. Daha doğrusu bazen 3 bazen 2, düzen ne isterse o, ki bazen hepsi birden eder 2 x 2 ! O'Brien "Big Brother / Büyük Birader"in amacını net bir biçimde Smith'e özetler: "İçindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duymayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi koyacağız."
Otoritenin elinde tuttuğu gücün şiddeti ve acımasızlığı insanın acıya olan dayanıksızlığıyla birleşince, iktidarın zaferi kaçınılmaz olur; "Yayılan kestane ağacının altında herkes birbirini satabilir !"
Bu arada Eurythmics'in aynı isimli albümü (dolayısıyla film müzikleri / soundtrack) her ne kadar yönetmen Michael Radford tarafından hayal kırıklığı olarak nitelendirilmişse de bence "Sexcrime (nineteen eighty-four)" ve "For the Love of Big Brother" şarkıları oldukça hoş tatlar bırakıyor.
*"Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Ay'dan İzlenimler"'e ilk kez 25 Kasım 2009'da konuk olmuştur.
Tekrarda her zaman yarar vardır !
George Orwell (asıl adıyla Eric Arthur Blair)'ın 1947-1948 yılları arasında yazdığı anti-ütopik romanından Michael Radford tarafından uyarlanan 1984 yapımı Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört tekrar tekrar izlemekten her karesi zihnime yerleşmiş filmlerdendir. Hemen George Orwell'ın kitabında öngördüğü 1984 yılının kitabını yazmayı bitirdiği 1948 yılının son iki rakamının tersi olduğunun notunu düşeyim burada !
"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanında gözü kulağı, her köşe bucağa ulaşan otorite tarafından izlenmeyi "Big Brother (is watching you!) / Büyük Birader (sizi gözetliyor !)" kavramıyla açıklayan George Orwell da İngiliz istihbaratı tarafından izlenmiş. İngiliz arşivleri, George Orwell’in İngiliz istihbaratının dikkatini ilk olarak 1929 yılında çektiğini belgeliyor. Belgelere göre, o sıralar Paris’te yaşamakta olan Orwell, sol eğilimli ‘İşçilerin Hayatı’ adlı bir yayından muhabirlik teklifi almış. 1942’de İngiliz yayın kuruluşu BBC’de Hintçe servisinde çalışan Orwell, İngiliz polisi Scotland Yard'ın yazdığı rapora göre sol görüşü ve bohem giyim tarzıyla koyu bir komünist olarak nitelendirilmiş ancak İngiliz yazarı yirmi yıl boyunca izleyen İngiliz iç istihbarat servisi MI-5, bu raporu çürüterek Orwell’ın komünizmden çok uzakta olduğunu ve güvenliğe bir tehdit oluşturmadığını belirtmiş. Sosyalist olmasına karşın hem "Animal Farm / Hayvan Çiftliği" hem de "Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanlarında Stalin rejimini kıyasıya eleştiren Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında sosyalizme ya da İngiliz İşçi Partisi'ne bir saldırı kastetmediğini fakat komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindiği açıklamasında bulunmuş.
Üç süper devlete ayrılmış bir dünyada, “Big Brother / Büyük Birader”in yönetimindeki “Oceania / Okyanusya” isimli totaliter süper devlette yaşayan ana kahramanımız Winston Smith, işleyebileceği en büyük suçu işler; düşünür ! Oysa Okyanusya'da amaç özgür düşünceyi kaldırmak için her tarafa yerleştirilmiş ekranlar, mikrofonlar aracılığıyla halkı kontrol altında tutmaktır. İktidardaki parti Yenikonuş'la (Newspeak) dildeki sözcük sayısını azaltmakta ve düşünme sınırlarını giderek daraltmayı amaçlamaktadır. Düşünmek gereksizdir, sadece itaat etmek yeterlidir.
Ayrıca bkz.:"The Principles of Newspeak"
Düşünen Winston Smith önce evinde gözetlenmesi mümkün olmayan bir köşe bulmaya çalışır. Küçük hilelerle evdeki ekranın görüntü alanı dışında kalmak için çaba sarfeder; ardından sevgilisi Julia ile özgürce buluşabileceğini sandığı bir antikacı dükkanındaki odayı kiralamakla izlenmekten kaçmayı başardığını sanır.
Totaliter devletin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”´nin, elbette ulaşamadığı en küçük bir delik bile yoktur. "Büyük Birader"´e karşı bütün yurttaşların hayatı yakından denetlenmekte, kafasından şüpheli düşünceler geçirenler kolayca belirlenmekte ve kısa zamanda önce dönüştürülmekte sonra da yok edilmektedirler. Winston Smith de "Düşünce Polisi"´nin gazabından kurtulamayacak ve yakalanarak kendisini meşhur 101 No.'lu odada bulacaktır.
*"Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Ay'dan İzlenimler"'e ilk kez 25 Kasım 2009'da konuk olmuştur.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
MÜZİK,
SİNEMA
1 Ağustos 2014 Cuma
The Zero Theorem
Sevdiğim yönetmenlerden Terry Gilliam’ın distopya üçlemesi olan 1985 yapımı Brazil, 1995 yapımı Twelve Monkeys / Oniki Maymun ve son olarak 2013 yapımı The Zero Theorem / Sıfır Teorisi filmlerinin yapım yıllarının, kendi hayatımla ilgili önemli dönüm noktalarına denk geldiğinin ayırdına vardım aniden. Olmadık imgeler olmadık imgelere yol açar, tesadüfler hayatımızın akışını değiştiren olgulardır ve mutluluk anlıktır gibi bir dolu cümle geçip gitti aklımdan dün akşam izlerken; hak ettiği kadar ilgiyi bulamamış, az anlaşılır The Zero Theorem / Sıfır Teorisi'ni. Brazil üniversiteye başladığım yıla, Twelve Monkeys / Oniki Maymun kızımın doğduğu yıla ve The Zero Theorem / Sıfır Teorisi sevgili ağabeyimi sonsuzluğa uğurladığımız yıla denk geliyor… Bir başlangıç, bir doğum ve bir ölüm… Nafile hayatların özeti gibi !
“ Brazil’de, o tarihte Dünya'dan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. The Zero Theorem / Sıfır Teorisi ’nde de, şu anda Dünya'dan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.” demiş Terry Gilliam… İnsanlarla iletişim kurmaktan çekinen, varoluşuna tahammül edemeyen ve bu yüzden sürekli acı çeken, “ben neden varım” dan başlayarak hayatın anlamını çözmeye çalışan ayrıksı bir bilgisayar dahisi var The Zero Theorem / Sıfır Teorisi’de. Qohen Leth’in öyküsü aslında biraz da her sabah neden bugünü yaşıyorum diyen, kapitalist sistemin çarklarında kaybolan insanların da öyküsü. Mancom adında herşeyin kontrol altında tutulduğu bir şirkette çalışan Qohen Leth, her şeyin, aslında hiç bir şeye eşit olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı projeye karışınca, varlıkla hiçlik arasında gidip gelmeler de başlar. 0'ın, %100'e veya 1'e eşitlenmesine çalışılmakta ve bu eşitliğin, evrenin oluş-yok oluş sürecine ışık tutacağı düşünülmektedir..
Terry Gilliam’ın 1998 yapımı Fear and Loathing in Las Vegas / Las Vegas’ta Korku ve Nefret filminden öykünerek The Zero Theorem / Sıfır Teorisi için “Matrix’te Korku ve Nefret” yakıştırması da yapılabilir rahatlıkla… Las Vegas’ta Korku ve Nefret’te uyuşturucuların ‘psychedelic’ etkileri altındaki karakterlerden, Sıfır Teorisi’nde sanal gerçekliğin ‘psychedelic’ etkilerine geçiyoruz. Herşeyin denetim altında olduğu bir Dünya’ya ne kadar dayanabilirsiniz? Dayanabilir misiniz sahiden? Mancom'da, adeta Big Brother göndermesi yapıldığı dikkat çekiyor. Sanal gerçeklikler, sanal boğuntulara dönüşmeden kendinizi kurtarabilir misiniz? Dünyamız giderek çarpıklaşıyor, çürüyor ve filmin tema müziğine dönüşmüş muhteşem “Creep” şarkısının vurucu sözleri Sıfır Teorisi kapanırken düşündürtüyor: “What the hell am I doing here? I don't belong here. // Ne bok yemeye buradayım? Ben buraya ait değilim.”
“ Brazil’de, o tarihte Dünya'dan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. The Zero Theorem / Sıfır Teorisi ’nde de, şu anda Dünya'dan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.” demiş Terry Gilliam… İnsanlarla iletişim kurmaktan çekinen, varoluşuna tahammül edemeyen ve bu yüzden sürekli acı çeken, “ben neden varım” dan başlayarak hayatın anlamını çözmeye çalışan ayrıksı bir bilgisayar dahisi var The Zero Theorem / Sıfır Teorisi’de. Qohen Leth’in öyküsü aslında biraz da her sabah neden bugünü yaşıyorum diyen, kapitalist sistemin çarklarında kaybolan insanların da öyküsü. Mancom adında herşeyin kontrol altında tutulduğu bir şirkette çalışan Qohen Leth, her şeyin, aslında hiç bir şeye eşit olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı projeye karışınca, varlıkla hiçlik arasında gidip gelmeler de başlar. 0'ın, %100'e veya 1'e eşitlenmesine çalışılmakta ve bu eşitliğin, evrenin oluş-yok oluş sürecine ışık tutacağı düşünülmektedir..
Terry Gilliam’ın 1998 yapımı Fear and Loathing in Las Vegas / Las Vegas’ta Korku ve Nefret filminden öykünerek The Zero Theorem / Sıfır Teorisi için “Matrix’te Korku ve Nefret” yakıştırması da yapılabilir rahatlıkla… Las Vegas’ta Korku ve Nefret’te uyuşturucuların ‘psychedelic’ etkileri altındaki karakterlerden, Sıfır Teorisi’nde sanal gerçekliğin ‘psychedelic’ etkilerine geçiyoruz. Herşeyin denetim altında olduğu bir Dünya’ya ne kadar dayanabilirsiniz? Dayanabilir misiniz sahiden? Mancom'da, adeta Big Brother göndermesi yapıldığı dikkat çekiyor. Sanal gerçeklikler, sanal boğuntulara dönüşmeden kendinizi kurtarabilir misiniz? Dünyamız giderek çarpıklaşıyor, çürüyor ve filmin tema müziğine dönüşmüş muhteşem “Creep” şarkısının vurucu sözleri Sıfır Teorisi kapanırken düşündürtüyor: “What the hell am I doing here? I don't belong here. // Ne bok yemeye buradayım? Ben buraya ait değilim.”
29 Şubat 2012 Çarşamba
Another Earth
Mike Cahill, Guy.com’da yer alan bir röportajında kendisini en çok etkileyen filmin Krzysztof Kieślowski’nin daha önce büyük keyifle günceme konuk ettiğim La double vie de Véronique / Podwójne życie Weroniki / Véronique'in İkili Yaşamı filmi olduğunu belirtmiş. Sinema dünyasında yansımalarla oynama eğiliminin, geleneğinin olduğunu söyleyerek bunun zaman zaman çok abartıldığında tehlikeli olabileceğini de eklemiş Mike Cahill. ‘Başka bir Rhoda daha var’ fikri üzerinden oluşturduğu filminde izleyiciyi de sorgulamalarla, şüphelerle başbaşa bırakmış.
Mike Cahill’in Another Earth / Başka - Diğer - Öteki Dünya filminde gökyüzünde Dünyamızın tıpatıp bir kopyası beliriverir. Birbirine paralel (ya da alternatif mi?) evrenlerin çakışmasıdır bu durum. Dünya’nın bu diğer Dünya'yı fark ettiği gecede, filmin ana kahramanı 17 yaşındaki MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü)’in astronomi bölümüne kabul edilmiş parlak zekalı Rhoda aldığı alkolün etkisiyle (ve de belki keşfedilen öteki Dünya’nın etkisiyle mi?) arabasıyla bir kaza yapar ve diğer arabadaki küçük bir çocukla annesinin ölümüne, arabayı kullanan babanın da ağır yaralanmasına neden olur. Dört yıl sonra hapisten çıktığında ailesini yok ettiği adamdan özür dilemek için evine gittiğinde herşeyden uzaklaşıp inzivaya çekilmiş, berbat bir durumda hayatına devam eden yıkılmış bir adamla karşılaşır. Bu arada sürekli olarak radyo, televizyon programlarından da “Earth 2 / Dünya 2” olarak adlandırılan bulunduğumuz Dünya’nın tıpatıp eşi olan İkinci Dünya ve İkinci Dünya’ya yapılacak yolculuk ile ilgili haberler duyulmaktadır.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
SİNEMA
28 Mart 2011 Pazartesi
Per Aspera Ad Astra
Hep hüzünlenerek okuduğum bilimkurgu öykü kitabı Geyşa Android Şirketi’nin yazarı Zühtü Bayar peşinden koştuğu yıldızlara doğru yola çıktı 26 Mart 2011’de…
O, bir arşivist, "sci-fi geek", gezgin, dergici, bilim-kurgucu, entellektüel, nümismat, avcı, sahaf, bohem, yazar, hippy, akvaryumcu, gazeteci, radyocu, şair, yazar, filozof, şövalye, rocker, "valkar", '68 kuşağından, her daim aşık, aynı anda hem ütopist hem de distopist... , komple bir egzantrik insandı... Gazeteci yazar oğlunun adını, Uzay Yolu'nun Atılgan'ından esinlenip, koyacak kadar... Türkiye'nin Lagari Hasan Çelebi'den sonra ikinci veya çağdaş anlamda ilk amatör roketini yapacak kadar... Yıldızlara uzanacak kadar...
Hakkında ardından yazılmış güzel bir yazı için buraya tıklayınız. Yıldızlarda "Filler Mezarlığı" var mıdır?
Fazlası için :
*Deli Kasap
*Manyak Savaşçı
DÜZELTME :
Sayın Atılgan Bayar Twitter'da şöyle demiş:
" Babam, benim adımı Atılgan isimli bilimkurgu dizisinden esinlenerek koymadı... Ve zaten, söz konusu dizi ben doğduktan çok sonra yayınlanmaya başlamıştı... Doğumumdan 1 yıl önce, Sovyet Rusya'nın gönderdiği uydudan esinlenerek koydu... O uydunun adı Atılgan idi..
Ayrıca, Atılgan Bey'in de beğendiğini belirttiği, Murat T.Diksöz'ün, Zühtü Bayar anısına kaleme aldığı yedi sayfalık yazısına şuradan ulaşabilirsiniz :
2.Sayfa
3.Sayfa
4.Sayfa
5.Sayfa
6.Sayfa
7.Sayfa
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
NÜMİSMATİK,
SAHAFİYE
21 Haziran 2010 Pazartesi
“İnsan ancak kaybedebileceklerini sever ! “
Pazar akşamı yazevinden döner dönmez, izlemeyi bir türlü tamamlayamadığım ve bu yüzden tam bir yılan hikayesine dönüşen Andrey Arsenyeviç Tarkovski (Андрей Арсеньевич Тарковский)’nin 1972 yapımı Solyaris (Солярис) / Solaris filmini bitirebildim. Üstümden koca gezegen Solyaris’in yükü kalktı ! Kısaca mutluyum !
Solyaris adlı gezegeni araştırmaya gitmiş olan astronotlar tuhaf şekilde davranmaya başlayınca ne olup bittiğini incelemek üzere uzay gemisine gönderilen psikolog Kris Kelvin’le birlikte gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz filmde. Sularla kaplı Solyaris gezegeni, Dünya'dan gelenlerin bilinç ve bilinçaltında bir takım oyunlar oynuyor. Olmaz olmaz derler ya, incelenen Solyaris gezegeni kendisini inceleyenleri inceleyen oluyor, üstelik de en ince ayrıntılara dek ve doğrudan Dünya’dan gelenlerin bellekleri üzerinde odaklanıyor. Dünyadan gelen ziyaretçilerin belleklerini çözümlüyor, didikliyor, kurcalıyor. Kris Kelvin seneler önce intihar etmiş karısı Hari’yle karşılaşıyor uzay gemisinde ve gezegenin gizemine bırakıp kendini hayat, evren, aşk kavramlarıyla içsel bir yolculuğa çıkıyor. Kris Kelvin’in Solyaris’teki görevi kendisinin var olma amacına dönüşüyor. Asla izah edemeyeceğimiz ama deneyimleyebileceğimiz bir his olarak betimlenen aşk, filmden usuma şu sözlerle kazınıyor: “İnsan kaybedebileceklerini sever: Kendini, bir kadını (kadınlar açısından; bir erkeği), bir vatanı.”
Romanın sahibi Stanislaw Lem ama bence düşünen, düşündürten, gizemli gezegen Solyaris’i bu filmle ölümsüzleştiren Andrey Arsenyeviç Tarkovski (Андрей Арсеньевич Тарковский) olmuş.
Romanın sahibi Stanislaw Lem ama bence düşünen, düşündürten, gizemli gezegen Solyaris’i bu filmle ölümsüzleştiren Andrey Arsenyeviç Tarkovski (Андрей Арсеньевич Тарковский) olmuş.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
SİNEMA
18 Haziran 2010 Cuma
Solyaris (Солярис)
Hipnozdan sıyrılabilince bilim-kurgunun sonsuzluğunda Solyaris’in sonunu da getirebileceğim !
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
SİNEMA
25 Kasım 2009 Çarşamba
"Yayılan kestane ağacının altında ben seni sattım,
sen de beni."
George Orwell ((asıl adıyla Eric Arthur Blair)'ın 1947-1948 yılları arasında yazdığı anti-ütopik romanından Michael Radford tarafından uyarlanan 1984 yapımı Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört tekrar tekrar izlemekten her karesi zihnime yerleşmiş filmlerdendir. Hemen George Orwell'ın kitabında öngördüğü 1984 yılının kitabını yazmayı bitirdiği 1948 yılının son iki rakamının tersi olduğunun notunu düşeyim burada !
"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanında gözü kulağı, her köşe bucağa ulaşan otorite tarafından izlenmeyi "Big Brother (is watching you!) / Büyük Birader (sizi gözetliyor !)" kavramıyla açıklayan George Orwell da İngiliz istihbaratı tarafından izlenmiş. İngiliz arşivleri, George Orwell’in İngiliz istihbaratının dikkatini ilk olarak 1929 yılında çektiğini belgeliyor. Belgelere göre, o sıralar Paris’te yaşamakta olan Orwell, sol eğilimli ‘İşçilerin Hayatı’ adlı bir yayından muhabirlik teklifi almış. 1942’de İngiliz yayın kuruluşu BBC’de Hintçe servisinde çalışan Orwell, İngiliz polisi Scotland Yard'ın yazdığı rapora göre sol görüşü ve bohem giyim tarzıyla koyu bir komünist olarak nitelendirilmiş ancak İngiliz yazarı yirmi yıl boyunca izleyen İngiliz iç istihbarat servisi MI-5, bu raporu çürüterek Orwell’ın komünizmden çok uzakta olduğunu ve güvenliğe bir tehdit oluşturmadığını belirtmiş. Sosyalist olmasına karşın hem "Animal Farm / Hayvan Çiftliği" hem de "Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanlarında Stalin rejimini kıyasıya eleştiren Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında sosyalizme ya da İngiliz İşçi Partisi'ne bir saldırı kastetmediğini fakat komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindiği açıklamasında bulunmuş.
Üç süper devlete ayrılmış bir dünyada, “Big Brother / Büyük Birader”in yönetimindeki “Oceania / Okyanusya” isimli totaliter süper devlette yaşayan ana kahramanımız Winston Smith, işleyebileceği en büyük suçu işler; düşünür ! Oysa Okyanusya'da amaç özgür düşünceyi kaldırmak için her tarafa yerleştirilmiş ekranlar, mikrofonlar aracılığıyla halkı kontrol altında tutmaktır. İktidardaki parti Yenikonuş'la (Newspeak) dildeki sözcük sayısını azaltmakta ve düşünme sınırlarını giderek daraltmayı amaçlamaktadır. Düşünmek gereksizdir, sadece itaat etmek yeterlidir.
Ayrıca bkz.:"The Principles of Newspeak"
Düşünen Winston Smith önce evinde gözetlenmesi mümkün olmayan bir köşe bulmaya çalışır. Küçük hilelerle evdeki ekranın görüntü alanı dışında kalmak için çaba sarfeder; ardından sevgilisi Julia ile özgürce buluşabileceğini sandığı bir antikacı dükkanındaki odayı kiralamakla izlenmekten kaçmayı başardığını sanır.
Totaliter devletin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”´nin, elbette ulaşamadığı en küçük bir delik bile yoktur. "Büyük Birader"´e karşı bütün yurttaşların hayatı yakından denetlenmekte, kafasından şüpheli düşünceler geçirenler kolayca belirlenmekte ve kısa zamanda önce dönüştürülmekte sonra da yok edilmektedirler. Winston Smith de "Düşünce Polisi"´nin gazabından kurtulamayacak ve yakalanarak kendisini meşhur 101 No.'lu odada bulacaktır.
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
KİTAPLAR,
MÜZİK,
SİNEMA
15 Ekim 2009 Perşembe
The Man Who Fell to Earth
Walter Tevis'in aynı isimli romanından uyarlanan ve kült filmlerin yönetmeni Nicolas Roeg tarafından çekilen, 1976 yapımı kült film The Man Who Fell to Earth / Dünyaya Düşen Adam, Dünya'ya kurumakta olan gezegenine su bulmak amacıyla gelmiş olan Thomas Jerome Newton'un öyküsüdür. (David Bowie hem fiziki hem ruhani inanılmaz bir performansla canlandırıyor bu karakteri.)
İnsan gibi görüntüsüyle öncelikle Dünya'yı tanımak, Dünya'da işlerin nasıl döndüğünü anlamak için harekete geçen Newton kısa sürede büyük bir teknoloji şirketi kuracak, çok zengin ve güçlü bir adam olacaktır. Dünya'ya düştüğü göl kenarına yaptırdığı muhteşem eve Dünyalı sevgilisiyle yerleşip iyiden iyiye zevk dünyasına dalmışken, biraz ağırdan da olsa gezegenine dönmek için uzay aracı inşa ettirmek üzere bir bilim adamıyla da görüşecektir. Ancak Newton'un yaptıkları, hızlı çıkışı, edindiği parasal güç elbette meraklı hükümet görevlileri tarafından da yakından izlenmektedir ve duruma el konulması kaçınılmaz olacaktır !
Sonuç belirli bir amaç için Dünyamıza düşmüş olan Uzaylı açısından vahim olur; "Dünyaya Düşen Adam" kendi gezegenine dönemez, geride bıraktıklarına mesaj gönderebilmek uğruna "Rock Star" olur, Young Americans adlı albümünü görürüz plakçılarda !
Uzaylıları kendimize benzetmekte oldukça başarılıyız ! Bu yüzden mi insanlarla temasa geçmek için bu kadar ağırdan alıyorlar acaba ?
Uzaylıları kendimize benzetmekte oldukça başarılıyız ! Bu yüzden mi insanlarla temasa geçmek için bu kadar ağırdan alıyorlar acaba ?
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
SİNEMA
24 Haziran 2009 Çarşamba
Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution
Jean-Luc Godard'ın Berlin Film Festival'inden "Altın Ayı" ile dönen, 1965 yapımı Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution / Alfakent, Lemmy Caution'un Tuhaf Bir Macerası filmi siyah beyaz bir bilim-kurgu. Figaro - Pravda gazetesinden beyaz trençkotlu, Ivan Johnson takma adlı 003 kod numaralı ajan Lemmy Caution'un Ford Mustang'ıyla Dışülke'den Alpha60 isimli büyük bir bilgisayarın hükmettiği Alfakent'e gelişiyle başlar film. Lemmy Caution'un hedefi Leonard Nosferatu (ki Alfakent'te Profesör Von Braun olarak tanınmaktadır) tarafından yaratılan kentin hakimi Alpha60'ı yok etmektir. Bu noktada Jean-Luc Godard’ın Profesör Von Braun olarak aslında Almanya’nın 2. Dünya Savaşı roket uzmanı bilimadamı Wernher Von Braun’a bir gönderme yaptığını gözlemleriz. Wernher Von Braun 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri(ABD)'nin projeleri için çalışmış ve NASA (National Aeronautics and Space Administration / Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi)'nin başına geçmiş bir bilim adamı.
Alphaville filminde dönemin bilimkurgu karakterlerine de göndermeler yapılmıştır. Lemmy Caution ya da takma ismiyle Ivan Johnson Alfakent'te oteline yerleştikten sonra son selefi Henri Dickson ile buluştuğunda ona Dick Tracy ve Guy Leclair’in (orijinal adı Flash Gordon, bizde Baytekin diye bilinir) durumlarını sorup, öldüklerini öğrendiği sahneler gibi. Ayrıca Henri Dickson'ın ölmeden önce Lemmy Caution’a Capitale de la Douleur / Acının Başkenti isimli bir kitap verdiğini görürüz. Fransız gerçeküstücülerden Paul Éluard (ki sevdiğim şairlerden birisidir kendisi) tarafından yazılmış olan bu kitap 1926'ta yayınlanmıştır. Alfakent'te yasaklanmış bir duygu/olgu olan aşk üzerine şiirler ve makalelerden oluşmaktadır. (Bu kitapta yer alan pek çok kavram Jean-Luc Godard'ın filminin senaryosunu oluşturmasında çok önemli bir rol oynamış.)
Filmin yaklaşık yirminci dakikasında bir başka gönderme de Galata Köprüsü'ne yapılmıştır. "Red Star" otelinin bulunduğu yeri tarif ederken Galata Köprüsü'nün adı geçmektedir.
Acının Başkenti
Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.
Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.
Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.
Paul Éluard
Çeviri: Özdemir İnce
Filmin, adından ötürü, Alphaville'in bana 80'lerin ve 90 başlarının grubu Alphaville'i de çağrıştırması doğal! Yer yer gerçeküstücü olarak değerlendirilebilecek sahneleri ve diyalogları ile, "Film Noir" ile bilim-kurgu arası bir tuhaf fantastik ve kült bir yapıt bu film...
18 Mayıs 2009 Pazartesi
"Anta...Odeli...Uta..."
Aelita, Ekim Devrimi sonrası Lenin'in “Yeni Ekonomik Politika (NEP)" diye adlandırılan döneminde Moskova ve Kızıl Gezegen Mars'ta geçiyor. Film 4 Aralık 1921 tarihinde tüm dünyaya ulaşan gizemli sözcüklerle açılıyor; "Anta...Odeli...Uta...". Los'un çalışma arkadaşı Spiridonov bu gizemli mesajı Los'a duyurduğunda Los'un gözleri parlıyor; "Belki de Mars'ta biri bizi merak ediyordur!!" Dünyada bu gizemli mesaj tartışılırken kamera bizi Mars gezegenine götürür.
Hülasa, bir süredir arşivimizde mevcut olmasına karşın, ancak dün akşam sevgili(m) kocamla beraber izleme fırsatı bulabildik Aelita'yı...
Bir başyapıt. Protazanov'un diğer filmlerini de edinmeli zaman içinde.
Yararlanılan Kaynak : WCSFAzine / December 2008
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
SESSİZ SİNEMA,
SİNEMA
20 Mart 2008 Perşembe
Simsiyah taş
En sevdiğim Stanley Kubrick filmlerinden olan 1968 yapımı
2001: A Space Odyssey / 2001: Bir Uzay Destanı'nın yazarı
Arthur Charles Clarke 19 Mart 2008 günü Dünya'dan ayrıldı.

Uzayın derinliklerinde 'siyah taş'ı mı arıyordur acaba ?
2001: A Space Odyssey / 2001: Bir Uzay Destanı'nın yazarı
Arthur Charles Clarke 19 Mart 2008 günü Dünya'dan ayrıldı.
Uzayın derinliklerinde 'siyah taş'ı mı arıyordur acaba ?
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
SİNEMA
22 Ocak 2008 Salı
Soylent Green
Ana kahraman Dedektif Thorn (filmde Charlton Heston) zengin bir adamın öldürülmesini araştırmaktadır ve bu araştırma sırasında piyasaya yeni sürülmüş Soylent Green adlı yapay yiyecek ile ilgili korkunç gerçeğe ulaşır: "Soylent green is people ! / Yeşil soylent (soymer) insandan ! They're making our food out of people. / Yiyeceğimizi insanlardan yapıyorlar! "
Yapay yiyeceklerin insan ölülerinden üretildiği bir dünya. Umarım geleceğe yönelik bu anti-ütopya (distopya) öyküsü kurgu olarak kalır !
İzdüşüm(ler)
BİLİM-KURGU,
SİNEMA
29 Haziran 2007 Cuma
Le Voyage dans la Lune
Ay neredeyse dolunay olmak üzere...İlk bilim-kurgu filmi olarak 1902 yılında, Fransız Georges Méliès'in yaptığı Le Voyage dans la Lune / A Trip to the Moon / Aya Yolculuk gösterilir. 14 dakikalık filmde Jules Verne ve H.G. Wells’in kitaplarından esinlenen Méliès, uzay gemisi haline getirilmiş bir savaş topu mermisi kullanarak Ay'a yolculuk yapanların hikayesini anlatıyor. Mermi-roketin ayın gözüne girdiği sahne unutulmaz karelerden biridir..Görmeniz gereken filmlerin başında gelir Ay'a Yolculuk... Dolunay zamanı izleyin !
İzdüşüm(ler)
AY,
BİLİM-KURGU,
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SESSİZ SİNEMA,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER