yazan kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazan kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2015 Cuma

annette .. giacometti.. ve diğerleri .. hatta charmaine..



giacometti için kadın bakmalık ve seyretmelikmiş..
onları evlerinde kafeste gözlem altında olmak için yaratıldılar diye algılarmış..



sergiyi gezerken birçok annette büstü ve bir kaç siyah beyaz atölye fotosu gördüm..
bir kadın ayak ayak üstüne atmış emniyetli.. güvenli ve kendini bütünüyle bırakmış bir oturuşta..
kiminde elinde sigara ..
poz veriyordu ressama..
merak ettim kim bu kadın..
internette annette giacometti karşılığında üç cümlelik bir kimlik tanımı..
doğduğu yer ve şekil.. evlenme zamanları ve birçok büste model olduğu..bilgileri dışında birşey bulamadım..
bir de  giacometti vakfı çıkıyordu karşıma..
merak..
bunca güzel kucaklanan kadın kim ve neden yok .. neden izi yok..



annette stüdyoda böyle aylarca defalarca poz vermiş..
giacometti değişip duran bir yüzü resmetmek ve heykele dönüştürmek kadar önemli bir şey yok dermiş..



annette kaleme böyle..



planlamalara böyle..



heykele böyle yansımış..





giacometti çalışırken böyle beklemiş..
gazete okumuş..
gölgelere karışmış..



kim annette..
isviçreli bir genç kadınken ve ikinci dünya savaşı sırasında hemşire olarak çalışırken..
giacometti de cenevre'ye geliyor ve bir akraba evinde karşılaşıyorlar..
giacometti hep parlak bakışlı güzel genç kadınlara düşkün bir erkek..
1946da parise dönerken annette de beraberinde gidiyor ve 1949da evleniyorlar..
ve sonra giacometti annette büstleri portreleri yapıyor yapıyor..
en son annette IV serisini yapmakta iken hastalanıyor giacometti..


giacometti kalp yetmezliğinden ölünce altmışların ortalarında annette kendini onun eserlerini koruma ve sergileme işlerine adıyor..
heykellerinin sahtelerine savaş açıyor..
var olan eserler için bir vakıf kuruyor..
ölene kadar hiç medyaya çıkmadan bu işle uğraşıyor..
böylece anlaşıldı neden annette yok dünya için..
annette önce dünyasını iki odasından biri stüdyo olan atölyede ..
aşık olduğu sanatçıya adıyor kendini..
o öldükten sonra da ona adanmışlığına devam ediyor..


sonra bir de caroline var..
hala evliyken ve altmışındayken ..
bir barda karşılaşıyor sanatçı bu kadınla..
elinde sigarası.. üzerinde kürkü yirmi yaşında..
heyecan duyuyorlar..
birbirlerine karşı..
geçimini ilişkilerinden sağlayan bir kadın caroline..
biraz saldırgan biraz küfürbaz biraz rezil..
güzel yüzkü ve güzel gözlü..
bu kez onun büstleri resimleri yapılıyor atölyede..
caroline hala sağ ..
ve bir yazar merak ediyor onu.. ve ileri yaşta düşkün halde olan bu kadını buluyor..
aşklarını anlattırıyor..
kitap 2013de basılmış..
biz tutkuyla aşıktık diyormuş caroline o aptal annette ve guido (giacomettinin erkek kardeşi ve en sık kullandığı modellerinden biri) o sevgili dehalarını koruma altında tutmaya çalışıyorlardı ama biz aşıktık..
giacometti hastanede ölürken ayak ucunda annette guido ve caroline varmış..


caroline'in resimlerinden geriye sadece..
ağlayan caroline ve
kırmızı elbiseli caroline kalmış..
olmadı şimdi kırmızı elbise.. bizim için anlamlıdır önemlidir..
bastırılmışlıktır..
oysa caroline işbilir bir kadın olarak sürdürmüş hayatını..
hiç sakınmamış kendini yataklardan erkeklerden içkiden ve aklına esen hiç bir şeyden..

düşündüm tabii..
annette'i..
o nasıl bir sevgi ve tutkuysa..
evini yurdunu bırakıp iki göz sefil bir eve tıkılıp..
serseri ruhunu kollaya..
onu kendinden bile kollayarak bir ömür geçirmiş..
nasıl bir sevgiyse..
onun sevgilisini de kabul etmiş..
nasıl bir sevgiyse bir gün konuşmamış..
belki yazdı dedim..
belki anlattı ama bize kadar ulaşmasını da engelledi..

annette 'e saygı duydum..
biraz kızdım..
anlamaya çalıştım..

caroline'i hoşgördüm..
hele de hala seksenli yaşlarında bizimki gerçek tutkulu bir aşktı diye röportakjlar verip hiç konuşmayan annette adına bile konuşurken..
ve derken aklıma düştü..
andré gide
' mutluluk hatıralarıdır gerçek hayatta mutlu olmamızı engelleyen' der hani..

giacometti bizim için öyle aydınlık bir kapı açtı ki..
bişey diyemedim..

ama o açılan kapılar hep mi kadınların hüzünlerine açılır..
o açılan kapılardan içeri sızan ışıklar hep mi kadınların göz yaşlarını gösterir..
o sanatçılar hep mi kadınların üzerinde ayükselir..
bakın camilla rodin için charmaine london için..
kimler kimler için sakin liman koruyucu melek olmuş..

gözlerindeki ateşi saklayarak....

tüm fotoğraflar..
http://www.fondation-giacometti.fr/en/art/27/grants-and-prizes/141/tribute-to-annette-giacometti/

posted from Bloggeroid

18 Şubat 2014 Salı

madem artık o dergi yok.. fikriye ile latife hanımlar da buraya taşınsınlar..


“Anlatma, anlatırsan onu sevmekten vazgeçeceğim,” dedi fısıltıyla. Latife sessizce dinledi Fikriye’yi. Sözünü bitirmesini bekledi, son sözünü söylediğini anlayınca, “ Zaten fazlasını anlatmayacaktım Fikriye. Anlatmam da. Bu vakitten sonra seni bilerek üzmem ben, merak etme.”

Jean Paul Sartre’ın “huis-clos” isimli bir tiyatro eseri vardır. Türkçeye  “gizli oturum ” adıyla çevrilip 2009-10 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahneye konulmuş olan bu eserinde Sartre’ın birbirini tanımayan ve kendilerini aynı odada kapalı bulan üç karakterinin, varoluşçu sorgulamalarına tanık oluruz. Oyun karakterlerin aslında cehennemde olduklarını anlamalarıyla sonlanır. Sartre’a göre “cehennem diğerleridir”. Lise yıllarında tiyatro kolunda iken bu eseri sahneye koymuştuk.  Son bölümdeki bu vurucu cümleyi, yaşamım boyunca bana anımsatan zamanlar yaşamadığımı söyleyemem..

Tatile çıkmadan hemen önceki gün kitapçıya uğramamazlık edemedim. Sahilde okumak üzere hazırladığım kitaplar olmasına rağmen, yeni bir kitaba valizimde her zaman yer açabilirim. “Kemal’e eren kadınlar” isminden dolayı dikkatimi çekti. “Öbür dünyada en büyük düşmanınızla bir odaya kapatıldığınızı düşünün. Hiç kimse yok. O, siz ve kininiz, o kadar! Ne yapardınız? Melike İlgün bu sorunun peşine düşüyor. Mustafa Kemal Atatürk'e âşık iki kadını, Fikriye ve Latife'yi öbür dünyada bir araya getirip hesaplaştırıyor. Kemale Eren Kadınlar Fikriye'yi, Latife'yi ve onların Mustafa Kemal'ini anlatıyor.”. Kitabın arkasındaki tanıtım yazısı böyle diyor. Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasından sivrildi ve iki haftadır hakkında en çok konuştuğum kitap haline geldi..

Kitabın ilk sayfalarında Sartre’ın bahsettiğim eserini anımsadım. Ama tüm benzerlik sadece bir odada kapalı olmaları ile sınırlıydı. Bu kez iki kadındı aynı odayı paylaşanlar. Onlar zaten duygusal cehennemi yaşarken tatmışlardı . Her ikisi de hem hayran hem de aşık oldukları adamla yaşayamamış yaşlanamamışlardı.


Yazar bu iki kadının yaşamış ve hissetmiş olabileceklerini o kadar iyi içselleştirmiş ki, her ikisini de tanımış, hatta dostluk kurmuş  olduğunu düşündürüyor. Eğer gerçekten karşılaşıp konuşma şansları olsaydı, gerçekten de böyle konuşurlardı dedirtiyor.Bir kısmı gerçeklere ve belgelere dayansa da büyük kısmı kurgusal olmasına karşın, kitabın son sayfasını çevirdiğimde, olayların akışı böyle olmuştur diye düşündüm.

Fıkara edebiyatı yapmadan yokluk ve yoksulluk içindeki Ankara’yı, Çankaya’yı, o günlerdeki toplumsal davranışları, ince ayrıntılarla, ancak  belgesel haline getirmeden anlatmış.

Fikriye’nin kimliği, yaşamı , özellikle de ölümü oldukça gizemli ve o yüzden de pek dikkat çekici bir konu. Susmayı başarmış bir kadın olan Latife de.
Hele de günümüzde, içimizde bir duygu daha henüz tomurcuklanırken  çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde ileri geri , tanıdığımız tanımadığımız insanlarla paylaştığımız günleri yaşarken , böylesi ketum insanların dünyasına yolculuk yapmak çok etkileyici bir deneyim oluşturuyor. Bu kadınlar hakkında, sırf bu yüzden, sessizliklerini korudukları için birçok söylenti var.

Geçtiğimiz yıllarda Hıfzı Topuz belgelere dayandırarak yazdığı Gazi ve Fikriye isimli eserinde Gazi ile Fikriye’nin sessiz ve gizlice evlenmiş olduklarını yazmıştır. Kemal’e eren kadınlarda da böyle anlatılıyor ve hiç yanlış gelmiyor.

Kahramanların bu kadar önemli iki kadın, sevdikleri erkeğinse ülkenin kurucusu olduğu düşünülürse; yazar oldukça zor bir işin altından büyük bir başarıyla kalkmış diye düşünüyorum.
Yıllar önce bir yurtdışı yolculukta canım sıkılmış ve bir kitap satın almıştım. Kitabın genel konusu aklımda kalmamış, ancak bir bölümde amerikalı kadın gazeteci ile M. Kemal’in ilişkisi olduğu anlatılıyordu. Ne kadar tepki duymuştum.Açıkça kıskançlıktı hissettiğim. Kemal’e eren kadınlarda yabancı kadın gazetecilerle flört eden M. Kemal’i okuyunca o kitabı anımsadım. Ve bu kez dudaklarıma bir gülümseme yerleşti.

Ben M. Kemal gibi biriyle evlenip, yeni kurulan bir cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı eşi olan üstelik de okumuş ve kültürlü bir kadın olan Latife’nin kendi durumunun ayrıcalığını anlamamasına, bir çok sorunu , yetimi, dulu , hastası olan bu taze toplumda kendine bir işlev, bir ülkü bulamayıp basit evlilik kaprisleri yapmasına hep çok kızmışımdır. Bu kitap onun durumuna daha sıcak bakabilmemi sağladı. Latife’yi de sevebildim sonunda. Fikriye’yi ise aciz ve pasif bulurdum. Ancak onun da dayanma gücünü  farkettim bu kitapla.

Tanıtım yazısının sözünü ettiği “iki kadın arasında bir hesaplaşma”dan çok, bir anlama anlaşabilme ve hatta huzura erme  hali var anlatıda.

“Kusura bakma ama seni anlayamıyorum Fikriye. Hep ezdirmişsin kendini. Onu üzmemek , sıkboğaz etmemek için kendini hep hiçlemişsin, kişiliğini kaybetmişsin.” bile diyebiliyor bu anlatıda, bu odada Latife Fikriye2ye.

Kitabın sonunda Melike İlgün ‘ün Fikriye’ye Latife’ye ve M. Kemal’e hitaben yazdığı bölüm ise canlılık vermiş sonu belli konuya ve sonları belli, daha doğrusu belirsiz kahramanlara rağmen.
“Fikriye’yi düşününce hep “keşke” kelimesi geliyor aklıma. Sizi düşününce ise “oysa” Evet “oysa”. demiş yazar Latife’ye.

Okuyun bence konuşarak anlaşan kadınların halini tavrını dinleyin. Aynı kişiyi sevmek dışında hiç bir benzerliği olmayan iki kadının sohbetine siz de katılın.

Günlerinizin öykülerle kitaplarla ve keyifle geçmesini dilerim.






Image Hosted by ImageShack.us

17 Şubat 2014 Pazartesi

kendine ait bir oda.. virciniam volfum.. madem artık o dergi yok güzelim yazı gitmesin araya..


“Düşünce –hak ettiğinden daha gurur verici bir addı bu- oltasının ipini nehre sarkıtmıştı. İp, yansımaların ve otların arasında dakikalarca oraya buraya salındı, sularla birlikte yükselip alçaldı, sonunda- bilirsiniz hani, hafifçe gerilir- oltanın ucunda aniden bir düşünce yığıldı. Dikkatle çekip aldım onu ve özenle yere serdim. Heyhat çimenlerin üzerine serildiğinde bu düşüncem ne kadar da küçük ne kadar da önemsiz göründü.”  Kendine Ait Bir Oda , Virginia Woolf , 2012
Gözüm yeni açılıyordu hayata, Duygu Asena, Kadının Adı Yok isimli kitabını yeni yazmıştı. Ben zorunlu hizmetten yeni dönmüştüm. Feminizm korkulan bir canavardı -gerçi hala adı pek soğuk gelir nedense-. Annem de korkardı, neden korktuğunu bilmeden. Kendisi akıllı, eğitimli ve özgür ruhlu bir kadın olarak yaşayan annemin bu anlaşılmaz korkusu –düşünüyorum da belki de onun tedirginliği feminizme karşı değil, benim feminist olmama karşı da olabilir gibi geliyor şimdilerde-, benimse kısıtlamalara önyargılara ve haksızlıklara karşı olan korkum nedeniyle, bu konuda aramızda bir soğuk savaş sürmekte idi.
Ne yazarını, ne de içeriğini bilmeden edindiğim incecik kitabın -konuşma metninin-, ilk sayfasını okumaya başladığımda, annem mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu. Birkaç sayfadan sonra, kitabımı kaptığım gibi onun yanına gittim. O yemek hazırlarken, yüksek sesle okudum konuşmayı. Hiç karşı çıkmadan dinledi. Mutfaktan çıkıp, masaya geçtiğimizde artık anlaşma imzalamıştık aramızda.
Kitap hala kitaplığımda, özel bir yeri var. Elden ele geçirmek istediğim ama kimseye veremediğim bir kitap. Benden kitap önerisi isteyen herkese tavsiye ettiğim bir kitap, rasyonel düşüncenin, kendi öz değerini fark etmenin önemli bir anahtar kitabı, üstelik oldukça eğlenceli, alaycı bir dille yazılmış; ne çok akıl veriyor, ne de çok ciddi ve öğretici bir tarza sahip.
Kitaplığımın rafındaki kitap, AFA yayınlarının kadın serisinden basılmış, kapağında 3. baskı yazıyor, içinde ise gözden geçirilmiş 2. baskı , çeviriyi Suğra Öncü yapmış. Yaprakları sararmış, sayfaları incecik.

Kırmızı Kedi yayınevi bu yıl  mart ayında yeniden yayınladı kitabı, çağdaş klasikler serisinden; çeviriyi bu kez  İlknur Özdemir yapmış. Onu da aldım, bu yazıyı hazırlamadan önce paralel okuma da yaptım; okurken, kıyaslarken, biraz kendi çalışma odamda idim, biraz annemin mutfağında.

Ben bir kitap eleştirmeni değil de bir yazın aşığı , kitap tutkunu olarak, bu fırsatı değerlendirdim.
İki kitabı birbirine tanıştırdım. Bazen yıllar öncesinden gelen kitabın satırlarında  daha yeni türkçe sözcükleri yakaladım, hoşlandım. Bazen de yeni çeviride daha hoş, daha uygun sözcük seçimleri yakaladım, ondan da hoşlandım. Yazarın yaşam öyküsünü bir kez daha irdeledim. Fotoğraflarındaki o hüzün veren narinliğe daldım.

Kırmızı Kedi yayınevi kapağa turuncu zemin üzerine Virginia Woolf’un 1902 yılında George Charles Beresford’un çektiği bir portresini koymuş, yazarın yirmi yaşındaki halinin zerafeti ve kırılganlığını yansıtan bir fotoğraf. Kitabın vintage bir görüntüsü, sade bir tasarımı var, iç kapakların da kapak gibi turuncu olması, arasına yerleştirilen ayracı ile, ayrıntılarına özenilerek hazırlandığı belli oluyor. Harflerin büyüklüğünü, kağıtın kalitesini çok beğendim.

İlk sayfaya hem yazarın hem de çevirmenin kısa özgeçmişi basılmış. Ben bu yeni uygulamayı  çok beğeniyorum, geçmişte çevirmenin kimliği göze çarpmaz, özellikle aranmazsa, bulunamazdı.

Arka kapağındaki tanıtım yazısı;
"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır," diyen Virginia Woolf`un sesi, aradan geçen sekseni aşkın yıla rağmen gücünü ve etkinliğini koruyor.” diye son buluyor.

25 yıl öncesinden seslenen AFA yayınlarının kapağı da sade, ancak modern; beyaz fon üzerinde, fıstık yeşili “kendine ait bir oda” başlığı  mor renkteki virginia ile woolf’un arasına yerleştirilmiş.
Arka kapak fıstık yeşili,
“ve Virginia Woolf şöyle sesleniyor kadınlara: ”Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!” diye sonlanıyor  tanıtım özeti.

1882 doğumlu Virginia Woolf’un, modern edebiyata geçiş yolundaki en önemli yazarlardan olduğu kabul ediliyor. 1900’lerin başında romanlar, karakterlerinin ve çevrelerinin ayrıntılı betimlemelerine ağırlık veren ve kurgusu önceden belirlenmiş bir yazı tarzına sahip.  Virginia Woolf ise eserlerini dış olaylar ve romanın diğer kişilerinden çok, kahramanların kendi iç dünyalarındaki fikir ve zaman akışına, anılara ve farkındalıklara dayalı olarak kurguluyor. O, gerçekçi ingiliz romancıların konulara yüzeysel yaklaştığını, bu nedenle diyalogların tek düzeyli ve öyküsel olduğunu, oysa derine inebilmek için kahramanların duygu durumlarının da yansıtılması gerektiğine inanıyor. Yaşamın ayrıntılarıyla ele alınması, iç monologların ve farkedilenlerin de altının çizilerek verilmesi gerektiğine inanıyor…"bilinç akışı" onun başlattığı bir tarz.

Yazarın ilk eseri “The Voyage Out” 1912’de biten, düzeltmeleri üç yıl süren ve ancak 1915’de basılan bu roman, yenilikçi anlatı tarzı ile daha sonraki eserlerinin ilk belirtilerini taşır ve bir çığır açar. Sonrasında öyküler romanlar ve makaleler peşpeşe gelir. Bunlar arasında benim en sevdiklerim  Deniz Feneri ve Mrs Dalloway’dir.1929’da Kendine Ait Bir Oda basılır. Elliden fazla dile çevrilmiş eserleri, Onu çevirenler arasında Jorge Louis Borges ve Marguerite Yourcenar gibi tanınmış yazarlar var. Başarılı ve verimli yazar, 1941 yılında içine girdiği bunalım sonunda kendi yaşamına son verir.

“Yeniden çıldırdığıma eminim, o berbat zamanlara bir kez daha dayanamayız. Ve bu kez düzelemeyeceğim, sesler duymaya başladım” yazılı bir not bırakır. Kenarına oturup fikirlere olta salladığı nehir gibi bir nehire, bir daha çıkmamak üzere dalar.
Yazar hakkında takip ettiğim bir blog  var(1). Burada yazardan ya da eserlerinden söz eden, gönderme yapan ya da alıntı yapan basılı yayınların taramalarına da yer veriliyor. Sadece 2012 Mayıs ayının ilk onbeş gününde tam 76 ayrı haberde Virginia Woolf’dan söz edilmiş. Başka yazarları bilmem ama 72 yıl önce hayatını kaybetmiş biri için bence bu çok etkileyici bir sayı.(2)  

Yine kitabın arka sayfasında açıklandığı gibi Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf`un 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi`ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekillenmiştir. İngiltere`de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan kitap o tarihten günümüze feminizm tartışmalarının locus classicus`u olageldi. Jane Austen ve Charlotte Brontë`den, kadınların niçin bir Savaş ve Barış yazamadıklarına; Shakespeare`in hayali kız kardeşinden bugün de tartışılmaya devam eden kadının yoksulluğu ve namusu başlıklarına, hatta yaratıcılığın doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazede kalemini özgürce oynatan Woolf, kadınlara edebiyat alanında bir çıkış yolu gösteriyor.”

Kendine Ait Bir Oda’nın yeri de etkisi de gerçekten ayrıdır, bence sadece edebiyat ve kadın değil, yaşam ve insan hakkında çok önemli noktalara işaret etmektedir.Başlığı bir kavrama dönüştüğünden, bu başlığa gönderme yapan dekorasyon kitabından, edebiyat dergisine, kitapçı dükkanından şarkı  sözüne, çocuk kitabına kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Benim kitaplığımda da bu tür bir kaç eser bulunuyor.

Virginia Woolf, yumuşaklığı ve kararlılığı, azmi ve o güne dek söylenmeyenleri dile getirmecesareti ile,yaşam öyküsündeki dramatik olaylara rağmen neşeli bir anlatım diline sahip, özel bir kadın. Bence Virginia Woolf; kitapları, okumayı, sözcüklerin güzelliğini ve gücünü seven herkesin okuması gereken bir yazar. “Kendine Ait Bir Oda” ise kendine saygı duyan, hayata karşı sağlam durmayı bilen herkesin okuması gereken bir kitap.
Yazının başında yer verdiğim paragrafın yıllar öncesinden kardeşini de yazının sonuna eklemek istedim “Hakettiğinden daha onurlu bir sözcükle adlandırdığım aklım, oltasını nehire sallandırmıştı. Dakikalar birbiri ardından gelip geçtikçe, o da yansımaların ve oltaların arasında, kendini sulara bırakmış bir batıyor, bir çıkıyor, bir o yana, bir bu yana sallanıyordu, ta ki -o tür zorlanmayı siz de bilirsiniz- sonunda ucuna bir düşünce takılana dek : ve sonra ip sakınımlı biçimde yukarı çekilip yakalananlar özenle yere seriliyor. Yazık, çimenlerin üzerine yatırılınca düşüncem ne denli önemsiz, ne denli basit görünüyordu.” Kendine Ait Bir Oda , Virginia Woolf 1987

Virginia Woolf’un ve Kendine Ait Bir Odanın kitaplığınızın raflarında bir yeri olmasını ve günlerinizin kitapla ve keyifle geçmesini dilerim…










Image Hosted by ImageShack.us

7 Şubat 2014 Cuma

cuma günleri iğneler gugl'anım kibele.. ayşe kız.. melisa ve canıtın israrla lale ve selgin de var..



uu ne çok sey sığdı bir haftaya...
anlatsam çok uzar..
kodlayayım..

mayıs sonu haziran başı hayatımıza bir sürü genç insan .girdi.
.
isim soyadı anne adı öğrendik onları..
tanır gibiyiz diz dize oturmuş dertleşmiş gibiyiz..

bu hafta onların haftasıydı peşpeşe...
hele bir eskişehir'li oğlumuz var ki... kayseri'ye kitledi bizi..
 hele bir annesiyle el ele bizi yukarılardan izleyen çocuğumuz var ki..
içimiz şişiyor..
ama neyse ki antalya'lı çocuklarımız hele de güzel gülüşlü .. onurlu duruşlu kızımız var ki..
bari onlar yüzümüzü güldürdü.. dedik..
hepsini kibele'ye emanet ettik..

bu arada dünya ağrısını yüreğimizin üzerinde hissettiğimize göre..
ayfer tunç'un dünya ağrısı ile yazdıklarımızı takip ediyor musunuz diye sormanın tam zamanı..
haftaya laleninbahçesi..
hem bibliyomanyakların bir de sürprizi var hatta iki..
birincisi.. artık her hafta bir kitap veriyorlar..
nasıl alırım ben de isterim dersen..
bibliymanyakları takibe al ve her haftanın ilk günü yayınlanan yazıya bir sonraki pazartesiye kadar..
yorum bırak..

yorumcular arasından pazar günü kura çekilecek..
haftaya lalemin duble kaymaklı etkinliği..
hem dünya ağrısı yazısı hem de canan tan'dan sizler için imzalattığı kitabı hediye edecek..

ikinci sürpriz..
artık kabul eden yazarlar ile.. dört yazarın yazısı da yayınlandıktan sonra röportaj yapıyoruz..
geçen ay esra türkekul ile yaptık..
bakalım ayfer tunç bizi röportaj için kabul edecek mi..
etse de başımızın tacıdır.. etmese de.. başımızın tacıdır..

he bir de..bibliyomanyakların en sevdiği yazar.. içlerinden biri selgin gb'nin kitabı da raflarda yerini aldı..
boş durur muyuz..
onu da okuduk..
biz üçümüz..
aramızda bir de selginin kitabını "iğneler" i değerlendirelim dedik..
leyla hanım da kabul etti..

o da olacak..
anlayacağınız bibliyomanyaklar atakta..

peki biz napıyoruz canıtınla..
ben atalet olarak..
imaj değiştirdim açıkçası..
buralardan paylaşmam ama.. ben de kadın olarak elbet saçımla başımla uğraşır..
uğraşmadan gezermişim ben hep böyleymişim gibi yaparım..

neyse..
ben ani bir kararla..
bundan dört ya da beş sene önce..
kara kaşlı kara gözlü bir kadınken aniden sarışın bombaya dönmüştüm..
her türk kadını bir gün sarışın olabilir..
bunu unutmayın bakın..
ve ayrıca da kendimi sarışın olarak çok sevdim..
ki çok şaşırtıcı idi..
zira yola çıkarken müsaitseniz bir boyaya geliyorum dediğim kuaföre doğru ilerlerken..
neden ben de sarışın olmayayım diye kendimi sorgulayıp..
kuaförü de şoka sormuştum..
net on dakikada verdiğim bu karar yüzünden..
aman ne olacak ki..
olmazsa gene boyarım demiştim teselli olarak..
ben bunu deyip evlenmiştim biliyor musun blog..
evliliğe karşı biri olarak..
baş ve işaret parmaklarım arasında sıkmadan tutup..
bakıp.. 
evlenme fikrine..
aman nolcak ki.. olmazsa boşanırım demiştim kendime..
kabul edebilme cesaretini bulmadan önce..
heyhey.. yüz yıllar geçti..

neyse sarışınlık da uzun ömürlü oldu..
ama bu yaz başı herşeyden ve dünyadan ve gündemden pek sıkılmışken hafifleyesim geldi..
gene kuaförü şoka sokarak hafiflemeye karar verdim..
kes dedim .. sırtıma inen saçlarımı..
zaten hep topluyorum..
kısacık kes..
ve beni kızıl yap..

kesme konusunda pek mutluyum..
ama kızıl olamadım..
benim içimde bir irlandalı bir cincır bir hürrem yokmuş..
olamadık bir arada...
çukulata dedim evet çukulata..
ama olmadı..
bozuk çukulata matlığı ve dönük renginden kurtulamadık ve her yıkamada alttan sırıtan hürrem..
neyse sonunda ..
kazı dedim kuaföre..
peruk alıcam..
uzayınca boyasız gezicem..
aman etme dediler son bi şans ver ..
ve kuaförden çıktığımda kolumda takılı çanta ile aynı renkte idi saçım..
koyu yeşil ..
haki..
ceviz yeşili..

akşam .. elimde tabancasız geldim ama dükkanı bastım resmen..
kazı dedim..
yapacaktım..

bu kadar görüntüsüyle uğraşmayan ben..
gerçek söylüyorum..
gardropta.. beyazlar siyahlar morlar ve bir miktar kum rengi..
ayakkabılar nerdeyse hep ayni..
dekolte aynı..
makyaj malzemem bile bin yıldır ton sur ton aynı..
uğraşmam yani..
ama bu saçla ..
deliricem..

ve sonuç.. sarışın oldum..
kısa saçlı sarışın kadın..

bugün hastaneye gittiğimde..
kendimi marilin gelmiş gibi hissettiren tüm hasta.. hasta yakını ve personele ve dahi patronuma.. 
şaka değil akşam işin var mı diyen bile oldu ayol..
teşekkür ediyorum..

kuaförde.. geç saate kadar oyalanınca..
tvittırdan antalya gelişmelerini izlememe olanak sağlayan vayrles desteği için..
ordan yayın yapan tüm dostlara emekleri için..candan teşekkür ediyorum..
bir yıkamaya gittim..
baktım faltaylının videosu yayınlanmış..
vayrles sen olmasan netciğim sen olmasan ben eksiğim annem..

guglanıma da  teşekkür ediyorum..
bana en inanılmaz yerlerden bilgi sağladığı için..
yaradanım kibelem bizi ayırmasın..
bilgiye birbirimize ulaşalım diliyorum hem de her zaman..

aslında melisa kesmez'in atları bağlayın geceyi burda geçireceğiz kitabındaki..
öykülerden birindeki..anne kız öyküsünde yola çıkıp çocukluğumda yataktan çıkmayan anneleri olan noktacık ve aslan kitabındaki kız çocuğuna ve kendime uzayan bir yazı yazacaktım..

ama ben sarışınım ya..
bu da böyle olsun biloggg....

en önemli haberi verecektim unuttum..
selgin gb'nin iğnelerin tanıtımı.. yazarla tanışma partisi imza şeysi var yarın ..
saat 14.30 sonrasında..
kadiköyde kafka kafede..
gidin bence..
belki üstünüzden bir kuş geçer..
kaçırmayın bence bu fırsatı der..
 giderim ben.. 
ne olsa..
bugün cuma..
cuma günleri.. bavul hazırlamak gibi..
ne olsa.. =)





Image Hosted by ImageShack.us

17 Eylül 2013 Salı

yazamadım sanki.. ama yazabildiğimden fazla etkiledi beni.. o kesin... canıtın tanık hem..

"ölmek isteğim yok.. ama yaşama isteğimin olmadığı gibi".. 


sabah çok hoşuma giden iki yazı okuyarak başladım güne..
biri başaramadığımı başarmıştı..
diğeri ise başarı olmadığına karar verip bıraktıklarımdan söz etmişti.. yeniden mi başlasam dedim..

yaşamım bırakıp yeniden başladığım alışkanlıklarımla dolu..

iki manevra sandığı dolusu örgüyü ören ben değilmişçesine..
aman .. deyip bir günde bırakmıştım örgüyü..

bahçeyi de öyle..
okumayı.. ancak azaltmıştım diyelim..
gözleme dayalı iki üç yıl geçirdim.. ve anlatmaya dayalı..
kimbilir.. bitmişti belki anlatacaklarım..
yavaş yavaş geri geliyorlar.. sevdiklerim..

o yazılardan sonra bir de not aldım..
zira bilmiş sınıf mümessili gibi her gördüğümün altına.. ek yapmak..
ben de demek istemiyorum..
o yüzden defterime not etmiştim..
bir kez daha..
"her doğru kararın bir de doğru zamanı vardır " diye..
ve bir de şunu yazdım..
bloğa değil deftere çünkü bloğu defterle aldatıyorum...
"dağları deldim kız başıma şarkısı geldi aklıma..
dağları delerim de.. artık  hem o dayanıklılığı isbat edesim..
hem de dağların arkasında ne var diye merakım kalmadı.. 
eh gereksiz bir tüneli kazmaya gerek yok.. öyle değil mi"

sonra tezer-edgü yazışmalarından kıvırdığım yerleri de deftere notladım.. 
derli toplu olma kararını okulla açılmadan bir hafta önce veren öğrenci misaliyim..
ne kadar sürdürebileceğim bu düzeni.. bilmiyorum..
önemsemiyorum da..

tezer-edgü yazışmalarındayız..
(isimlendirmeme dikkat çekeyim..
kız bizim kız.. samimi hitap.. 
oğlan.. sevdiğimiz ama mesafeli durduğumuz yazar kişisi..)

kitabı gerçi.. kitaplikkurdunda yayınladık ..
ama.. 
bu ataletçe uzun ve kişisel olsun diye..
buraya saklandı..
ya da bekliyordu mayalanmayı..
kabardı taştı..

kitabın en heyecan verici anları..
yaşamın ucuna yolculuk kitabının doğumunu izleme anları..
açıkçası ben ..
tezeri daha depresif  sanırdım..
değilmiş..
ya da entelektüel depresyonuymuş onunki..
majör depresyon değilmiş.
silvia plath'a benzetirdim biraz sanki.. değilmiş...

benim yalanmaya başlama noktam..
ferit edgünün pavesenin izinde giden tezer'e.. 
pavesenin intiharı ile ilgili..
"belki başlangıçta bu izi sürmek istedin .. 
ama sonra sürdüğün iz.. bir de baktın ki ( yazıp bitirdiğinde baktın mı?) kendi izin..
üstelik intiharının değil.. yaşamının izi..
insanlarla dolu yalnızlığının izi (bu insanlarla dolu yalnızlık kafka'nın sorusu mu yoksa benim mi? çıkaramıyorum. Belleğim ölü..
birçok noktada yaşamın birçok kesitinde..
gerçekten Beckett'imsi bir ölülükte "
dediği noktada başladı.. 

benim de yaptığım bu değil mi..
oturduğum yerde..
okuduklarım ve izlediklerimde yaşamın izini sürmek..
yabancı tanıklıklar altında ya da eşliğinde yaşamın.. seçilmiş yalnızlığımın..
 yakaladığım izini sürmek..
ama illa iz sürmek.. ve ille kelimelerin peşinde.. kelimelerin büyüsünün etkisinde..

tezerin buna cevabı..
bana değil edgü'nün dediklerine..
"beckett'imsi bir ölümde.. yalnız şimdilerde değiliz..
sen beckett'i çevirdiğinden beri.. hakkariye gittiğinden beri.. 
yirmi yaşlarında bilinçlendiğimizden beri..
o ölülükteyiz..
kafka gibi veremden çatlamamamız.. 
beckett kadar ölü görünmemem.. şarklılığımız yüzünden..
iç dünyamızın farklı olduğunu sanmıyorum.. "

şu hep iyi geldiğini iddia ettiğim diziler var..
bbc usulü kriminal diziler..
birbirinden uzak evler.. açık kapılar..
suçlar..
sırlar..
uzaklıklar..

o dizilerde arkası eve yüzü pencereye dönük yerleşmiş masalar var..
o masalarda oturup elindeki işi bitirip derin yeşil kuytuluklara bakıp düşünen insanlar..
o sahneleri çok seviyorum.
bitirmek..
ve sonrasında mayalanmaya bırakmak kendini.. düşünceni gezdirmek.. dış uyaran olmadan nereye kadar gidecek acaba..

öyle bir masada hayal edin beni..
tezer demiş ki.. ferit'e..
(samimileşmeye başladık feritle artık)..
"senin gibi bu satırları kim duyar bilmiyorum..
demir duyar.. 
bir iki de genç homoseksüel var.. istanbul'da.. onlar duyar..
dostumuz metin özek duyar ..."

duyduk tezercim be.. duyduk seni..
ta nerelerden duyduk sevdik seni.. ama bildiremedik.. 

sayfalardan birinde bir telefon numarası var.. 
tezer ev telefonunu vermiş..
058/612762

o numarayı nasıl çevirmek istedim..

sayfa 47de.. 
büyük puntoları seçtim.. ileri miyoplar da okuyabilsinler diye.. 
ama körler için bişey yapamazdım elbette demiş edgü....
neden sadece miyoplar dedim.. 
biz presbioplar da var.. bundan faydalanacak olan..
sonra "o zamanlar.. 
presbiopiden sefil olacakları yaşta değildiler belki" fikri.. 
ve tezer hiç presbiyop olamadı be..
yazıklanması geldi..geçti..
elbet geziden de asla presbiyop olamayacak altı canı kaybettiğimiz de geldi aklıma..
aferim bana..

sayfa 56'ya not düştüm.. benim kompleksim mi var..
sabote edildiğim hissine kapılıyorum  ara ara..sıksık..her engelde..

kafka'dan söz ettikli bir yazışma sonrası aklıma bir cümle düştü..

" ''Birisi Joseph K. ile ilgili olarak yanlış bir suçlamada bulunmuş olmalıydı, çünkü yanlış bir şey yapmamasına rağmen bir sabah tutuklandı''.cümlesini okur okumaz bunun dava romanının ilk cümlesi olduğunu bildiği andaki gibi sevindi"..

nasıl bir benzetme ya da kıyaslama bu.. 
edebi bir kıyaslama..
batıda en çok sosyal işçi var.. ne garip meslekse diyor tezer..
1984'den sayfa 78de..
ben de..
burda hala yok.. ne garip ülkeysek.. diyorum 2013 yılından..
.
sene bin9yüzseksen5..
aylardan ocak..
tezer.. elektronik daktilo aldıklarından söz ediyor..
ben uzmanlığa başlamam sekiz ay kalasındayım hayatın.. elektronik daktilonun kliniğe alınmasına bir yıl kalmış..
haberimiz yok..
havalıydı yazışmaları hocamızın..
o da misafir daktilomuz zaten..
bir ben kullanabiliyorum..
o da yabancı ülkelerle yazışmak için alındı daktilo..
hatta o zamanki fakültemizin olmayan antetli kağıdını bastırmıştım ben matbaacı kuzenime..

yabancı ülkelerdekilere özenip..
cerrahpaşanın kapısının fotosundan bir küçük arma yaptırıp basmıştık kalın ağır kaliteli kağıtlara..  
ama binbir bölümlü fakültenin bi tek benim kliniğimin armalı antetli kağıdı vardı.. o da komikti elbet..

tezerle ilgili bir notum var..
kesinlikle sosyal ağları kullanırmış dedim..
nerde mi.. rimbault'dan bahsettiğinde..
"nereye olursa olsun git dünyanın sınırlarından çık da nereye olursa git.."demiş.. bu satırı okuyunca sana yazmam gerekti" demesinden anladım..

ne şanslıyım dedim sonra..
bunları yazıp hemen paylaşabileceğim kişiler var.. ortamlar var..

blog da yazabilirmiş mesela..
öyle güzel ve zengin mektupları..

en son mektubunda.. 
"taş devri insanı gibi ölmek istiyorum diyor" 
hastalığıyla ilgili şüpheler oluştuğunda..

mektuplar
anılar sevmem aslında bunları okumayı..
hatta yazarın yazdığı her şey yayınlanmalı mı?sorusuna hayır demişliğim var cevap olarak..
ama bu kitabın oluşmasına izin veren edgüye..
tezerin ailesine
nasıl teşekkür etsem az..

elimde bir liste var şimdi..
handke.. mutsuzuğa doyum..
thomas bernhard.. beton..
ve özlüleri çıkarıp almalıyım başucuma..
ha bir de eksik kalan leyla erbil'le mektuplaşmaları var  onu da edinmeliyim..
şimdi karşılıklı söyleşiyorlardır nasılsa..
iki genç kadın olarak.. bir sofranın başında..

pese: edgü.. soru işaretlerinin gereksizliğinden dem vuruyor bir ara..
leyla erbil de zaten.. 
son kitabını..
noktalamasız yazdı..
ben de seviyorum iki noktalı yazılarımı..
hem de çok..
zira sözcükler içinde yaşamları saklarken..
onları dizmek.. sıralamak soluklamak.. önemlerini belirlemek ne gereksiz..

bırak dağınık dursunlar.. dileyen alıp buket yapsın dilediğince..


.Image Hosted by ImageShack.us

12 Şubat 2013 Salı

atalet ne yapar ne işler.. neden sıkılır da bloğa kaçar da duramaz bitiremez yazıyı.. ve diğerleri..

bbc praym da  iki program vardı sevdiğim..
biri changing rooms diğeri de bahçe programı idi..
ben de yeni taşınmıştım bahçeli bir eve..
cemal beyin bahçesi gibi 
bir bahçe oluşturmaya uğraşıp didiniyordum..

gölge.. duvar dibi ve killi toprak kabusu..
üstelik senelerce bahçeli evde yaşayıp arada bir sulamak dışında tek işim..
elmaları dalından koparıp yemek olmuş..

yani kabus bahçe..
bilgisiz tecrübesiz bahçıvan ben..

tam zamanlı iş..
tam zamanlı 6 ve 2.5 yaşında velets.

o program benim için rüya idi..
elın tiçmark ..
bahçe tanrısı gibiydi..
her bir şeyi..
anlata açıklaya göstere yapıyordu..
yıkıntıları alıp bahçeye dönüştürüyordu..

işte o programları 20 dakika boyunca izlemeye çalışma nedenim buydu..
öğrenmek..

ama daha cingılı başlarken.
çocuklar da koşarak yanıma gelip..
tüm ilgi ve alakayı isterlerdi..

ben..
onların omuzları üzerinden görmeye..
sesleri üzerinden duymaya çalışırdım..
aynı şu aralar gördüğüm reklam gibi..
tam dizi başlar .. diyor da.. bebek çığlığı basıyor ya hani..

neyse..
sonuç olarak ben de..
ben anneyim herşeyden önce dedim.
ve bir gün..
kapat düğmesine bastım..
tevenin..

bir şaşırdılar..
nooldu dediler..
dedim siz daha önemlisiniz..
kapadım teveyi.. ne yapmak istersiniz benimle..

bi süre suratıma bakıp..
arkalarını dönüp gittiler..

tuhaf ..
günde sadece onbeş yirmi dakika için..
verdiğimiz savaşmış..
annem bakalım programı mı bizi mi..
sorgulamasıymış..

ya da eminim bunda da yanlış çıkarsama yapıyorumdur..

ama o anı hiç unutmam..
yani yaşasın .. filan demediler..
ilgilerini çeken..
başka birşeyle ilgilenmek isteyen anne halleri miymiş..
bilmiyorum gerçekten..

ama hayat hep böyle seyreder..
tam çocuğu uyutursun..
sokaktan yüksek sesler gelir..
tam  bişeye başlarsın telefon çalar..

ben de..
bir konuya yoğunlaşmaya çalışıyorum bu günlerde..
ama nerde..
canıtın bile gelip bizim evde balık tutacak nerdeyse gagasını musluğa değdire değdire..

ben de ne yaptım..
bıraktım bütün  merakları..
yoğunlaşma gerektiren halleri..
bunu yaptım..


mulli.. saime hanımın bir becerikli dostu idi.. mualla teyze değil.. mulli dediğim..
zira kayınvaldesinin dili muallaya dönmez.. mulli derdi kadına..

tarif okunuyor gayet net..
birkaç gün önce..
bir hastamızın gönderdiği organik portakalların kokusunun pek latif olduğunu farkedince..
aklıma gelmişti..
her soyulan portakalın kabuklarını biriktir(dim)..ttim..

sonra mutfak makasıyla kestim kabaca..
haşladım yumuşayana kadar..
kevgirim filan yok benim.. ama şu el blendırlarından bir adet var çekmecemde..
suyu süzüp onunla çekiverdim..
pek de güzel kevgir rolü oynadı..
içine de bir kilo şeker koymadım..
az ekleyip az tadarak uygun tada ulaşınca kestim şeker eklemeyi..
üç ufak kaba koydum attım buzluğa..
o arada saime hanım usulü.. dereotlu karabiberli düdüklü tencere eti pişirdim.. bir adı yok o yemeğin..
sadece tencerenin dinine.. maydanoz ya da dere otu saplarını koyuyorsun..
üzerine kuşbaşını ortasına bir bütün soğanı..
bir kaç top karabiber..
et kokusunu yok etmek için..
düdük ötünce..
yirmi dakika..
heen de  açma kapağını..
az demlensin. etler diş diş olsun ufalansın..

yanına da geçenlerde çekirdek hastayım deyip ben evdeki çorbayı bulamayıp..
domatesli şehriye çorbası yapayım bari diyerek rendelediğim .. ama tam rendeleme bitince mevcut çorbayı bulduğum için..
buzluğa attığın hazır rendelenmiş  domatesleri  kullanarak şehriye çorbası yaptım..
hmmm..

ama içlerine en öneml,i şeyi..
özen ve sevgiyi kattım..
benim bu evdeki yemeklerimi farklı kılan bunlar..
tadına bakınca hemen bunu sen yapmışsın dedikleri bu baharatlar..
yaparken o refleks olarak yaptığım birbirine yakışan hareketler dizisinin getirdiği..
rahatlama ve huzuru hissettiğimden bir fiske de huzur katmış oluyorum anne ..

demem o ki.. aslında şu anda bu ucu başı kaçık yazıyı yazma nedenim de bu portakal ezmeyi ve eş zamanlı et ve çorbayı yapmama benzer bir neden.
bildiğim ve yapmayı sevdiğim.. hatta reflekslerimin.. beyin kabuğumdan daha çok çalıştığı..
dikkatimi de pek yormayan bir eylem olmasından.. 
 bloğa yazı ekleme işi..
yazma işi..
bir sözcükle başlayıp..
sonu nereye gideceği belli olmayan bir kompozisyona dönüşmesini izleme eylemi..
bu da huzur.. emek ve sevgiden oluşuyor..
o yüzden bana has.. ve benzersiz..

işim çok..
üstelik yapmam gereken bu işlerin büyük bir kısmını hiç yapasım yok..
o yüzden daha da çok yoruyorlar beni..
ruhumu..
özümü..

son derece saçma bulurken sadece..
tecavüz kaçınılmazsa.. kıpraşma da bari çabucak bitsin kavramına sadakatten..
yapmayı sürdürdüğüm..
yapılmasına izin verdiğim hal ve gidiş ve konuşma ve bildirim ve iletişimler..

işte bu işler arasında bir lahza huzur.. bir tutam sevgi ve göz kararı emekle..
bir yerlere notlar kondurmak..

leyla erbilin kalan'ını çok sevdim.. ama elli yaş altı kişilere ne ifade eder bilemedim..
yazı stilini..
üç virgüllerini..
başsız büyük harfsiz  sonsuz paragrafları cümleleri..
kendime benzettim..
başkasından kendi tarzımı okuyunca da sevdim..
haha evet bu tarzımı seviyorum ben..
tanısanız bilirsiniz..
konuşmam da böyledir..
başı sonu arası .. nefes almalarla bölünen.. uzayıp giden.. 
leyla erbilde.. bir de bazı sözcüklere.. takıldım..
 örnekse.. "kafkaiyen"i.. 
çok sevdim ..
aldım..
içselleştirdim..

koca kitaptaki tep tapaj hatasını..
kitabı satın almadan önce elime alıp.. açtığımda.. 
görmüştüm..
zıplamıştı gözüme..
sırf o nedenle..
bırakıp yerine yürüyüp gidiyordum..
ama leyla erbil bu dedim..
benim kadınlarımdan biri..
döndüm aldım..
hatta bu hadiseyi de unuttum..
okurken o sayfaya gelince..
aha bu kitap o kitap.. oldum..
şaşırdım..
öyle bir özel güzel kalabalık ama kuru olmayaynından ..
bereketli..
birikimli bir kitap olmuş ki..
dersin..
borges'in lafına gönderme..
" tüm okuduğum kitapları anımsayamam.. tüm yediğim yemekleri anımsayamayacağım gibi..
ancak onlar birleşerek beni oluşturdular.. "

işte leyla erbil de sanki kendisini o biricik leyla yapan bütün unsurları davet etmişti kitabına..
yemek olsaydı "kalan" sanırım her lokmasında mmmmmm der.. ağız şapırdatırdım...

ece temelkuranın bu son kitabına bittim..
muz seslerine pek ısınamamıştım ama..
düğüme üfleyecek olan kadınlardan biri gibi hissettim kendimi.. dudaklarım üff pozunda ..
okuyorum soluksuz..
ve ayrıca..
orada gördüğüm gül şarabının tarifinin peşindeyim ki.. yapar yapmaz.. bulur bulmaz deneyeceğim..

düzensiz blogcu olarak..
düzenli şekilde yaptığım tek aktiviteyi..
kitaplık kurdunun pazar kraft etkinliğini sürdürebilmek bir nebze rahatlatsa da..
yapmak istediğim onca şey var..
ve ben bir çoğunu yapamazken..
gül şarabı iyi gelecektir..
eminim..

hala okuyor musun okur..
sabırlı mısın..

bir yerlerde bir anlam oluşacak diye umuyorsan yok öyle bir durum sadece duramıyorum..
yazmayı kesemiyorum..
biri bana dur desin..


dur.......

Image Hosted by ImageShack.us

21 Ekim 2012 Pazar

kitaplar sözler şiirler kertenkeleler hakkında...

bazen çok iyi çok güzel birşeyle kesişir yolun..
tesadüftür.. sağduyudur.. öngörüdür onu seçip almanın nedeni..

işte şebnem işigüzel'in hanene ay doğacak'ını.. basılır basılmaz almıştım..
çok beğenmiş etkilenmiştim..
o zamanlar daha gençtim.. kitabın konusu ön planda geliyordu benim için..
sözcük cevherciliğini farkedemiyordum..
kadının insan olma hakları ve insanın insan olma haklarının sevdalısı ..
neferi..ateşli yandaşı olarak.. çok beğenmiştim..
o zaman gugıl'anım yoktu.. hemen sorup öğrenemiyorduk..herşeyi..

bilmiyordum böyle bir yazar yok sanarak neredeyse takma isim niyetine kabullendiklerini.. editörün aklına telefon rehberine bakmak gelmese öyle sanmaya devam edim gazete haeri basacaklarına.. 

kitabı öyle beğenmiştim ki.. başlık unutkanı isim unutkanı ben.. yazar adı soyadı kitabın adı olarak kaydetmiştim onu beynimin kabuğuna..

sonra aramıza neler girdi..
ben neden diğer aşık olduğum yazarlarda olduğu gibi.. peşine takılmadım.. bilmiyorum..
ama bu yıl işte benim şebnem işigüzelle arayı kapatma senem oldu..

eski dostum kertenkele.. kapağında yere düşen melekler tablosuyla elimdeydi bugün..
sıra sıra kıvırdım..hızla bitirip yeniden okudum o sayfaları..

bugün burjuvaziyle ilgili bir tepkisini yazan ..
kimbilir bencileyin tepesini attıran bişeye tanık olmakla..   yazan selgingb'yi andım bir sayfada.. 

"saçlarını dümdüz omuzlarına dökmüş,,kamerayakorkarak gözlerini açarak bakıyor.. yoksulluktan çıkmış.. düşlerini ufalamış..
bu yüzden çok yorgun.. parlak makyajı güzel birmaske yüzünde.. bu maske yüzünden çocukken oyuncakları olmuş..kitapları.. boya kalemleri olmuş .. dayak yememiş.. aç kalmamış gibi.. büyüklerle verdiği savaşın tahrip ettiği yüzünde her maske şeffaflaşıyor.. sudan çıkmış bir balık gibi gövdesini yere çarpıyor.. gövdesini çarptığı toprağa güvenle ayak basanlar başka türlü yemek yiyor.. başka başka düşünüyor.. onun yeni yeni öğrendiği ressamları.. şairleri çoktan biliyorlar.. kendisini eksik sanıyor.. oysa sadece genç.. "

kitaptaki kertenkelenin.. televizyonda çalışmaya başlayan teyze kızını izlerken yaptığı sevecen yorumlar.. içinden geçenler..

ama tabii gerçek bu değil..
çünkü o genç kız..eksikliğinin farkında ve peşinde..
eksikliğini bir arsızca kahkahayla bir bilmişlikle örtesi yok..

bu kez sözcükleri birer değerli taş gibi  seçmesi dizmesi de etkiledi beni..
konuyu basmadan boğmadan akıtıvermesi de.. 

romanlar kitaplar .. gerçek hayatın yavanlığından kaçanlar için zaten..
sabah okuduğum bir makalede öyle diyordu..
hayatındakilere.. yaşamındaki olaylara sıkıcılığa bakar..
kitapların arasına saklanırsın..
şort giyip kemer takan erkekler yoktur o kitaplarda diyordu..
en önemlisi..
"ingilizler zümrüt körfezine çıktılar ve iyi olan herşeye el koydular diğerlerini de yaktılar yok ettiler..
irlandalılara sadece sözcükler kaldı diyordu..
o yüzden tuaregler için doğalortam çöl olduğu kadar.. irlandalılar için de doğal ortam kitaplarla dolu evlerdir.." diyordu...

romanlar gerçek hayatın yavanlığından kaçanlar için..
o yüzden romanlardaki olduğundan yukarı tırmananlar hafif utangaçtır..
gerçek yaşamdakilerse arsız.. ve geldikleri yerdekileri küçümser..

bu kertenkele pek okumuş bir oğlandı..
şiirler vardı zihnine kazıdığı..
ve ben de..
eksiklik hissettim.. şiir sevmememin getirdiği..
konuşurken arada.. ya da yaşarken arada..
bir şiiri hatırlayacak kadar..içselleştirmediğim için..
elbette beni cahil sanma okur..
epeyce şiir bilirim..
ama gene de bazen bu duyguya tutuluyorum ökse gibi..
ne olsa bilmek yarı sevmek ayrı..

bu sefer 
"kertenkele hüngür hüngür ağlar.. eşi hüngür hüngür..
bay ve bayan kertenkele küçücük beyaz önlüklü..
yüzüklerini yitirdiler dalgınlıkla çünkü..
kurşun yüzüklerini ah..
canım nişan yüzüklerini".. 
lorca'nın bu dizelerine borçluyum bu duygumu..

hele de ilerleyen satırlarda.. 

"ona kertenkelelerin de nişan yüzüklerinin olabileceği gibi.. 
benim de kitap okuyabileceğimi.. bunu sadece kendim için yapabileceğimi..
kimsenin karşısında bıçkın delikanlı maskemi indirip kertenkeleli şiirin devamını okumaya kalkışmayacağımı anlatmak isterdim" diye yazdığında..

hele hele..
"havlu terlikleri hep ayağındaydı.. 
ona bu alışkanlığı kazandıran teyzemdi..aslında çoplak ayakla gezmek istiyordu.. 
çocukluğundan beri bunu çok seviyordu.. nişan yüzüğü takan kertenkelelerin bir de terliklerinin olması düşünülemezdi".. cümleleri işte..
beni dağarcığında daha çok şiir olan biri olmamaktan dolayı kendime eksik hissettirdi..

ama geçer..oturup beklerim geçer..

ordan king crimson'ın o güzel kertenkele albümüne götürdü beni.. 
sonra kendi yolumdan aktım.. epitaph'a gittim..
I talk to the wind'e geçtim..
o nasıl sözler..

ben bir çok şarkı sözünü ezbere bilirim blog..
o da şiir sayılmaz mı..

üstelik kertenkele şiirinin sadece başı vardı kitapta..
bir ispanyolca sever bilir olarak kalanını da ben çevirdim sizin için..

erkek kertenkele ağlıyordu..
dişi kertenkele ağlıyordu..
beyaz önlükleriyle..
erkek ve dişi kertenkeleler..
yanlışlıkla kaybetmişler
nişan yüzüklerini..
ah o kurşun yüzüklerini..
ah o kurşun yüzüklerini..

üzerlerinde büyük ve bulutsuz gökyüzü kuşlu balonuna biniyor..
güneş.. yuvarlak kaptan.. saten bir yelek giyiyor..
onlara bak ne kadar yaşlılar..
ne kadar yaşlılar kertenkeleler..
ay nasıl ağlıyorlar.. ağlıyorlar..
ay ay nasıl ağlıyorlar...







Image Hosted by ImageShack.us

9 Haziran 2012 Cumartesi

firavunlardan kadınlardan mısırdan ve mısırda var mıdır ki martı merakından 2

tarih nasıl güzel bir şey değil mi.. içinde pek az kadın olsa da.. 
mısır’da tarih uzun ve derin.. firavun çok.. bir de .. mısır’da tanrı çok.. ve tanrılar çok önemli.. 
mısırlılara göre.. dünyanın .. günün akışını işlerin düzgün gitmesini tanrılar yönetiyor.. hoş tutmak gerek tanrıları.. eh bu iş de onlarla iletişime geçebilecek tek kişiye.. firavuna kalıyor.. ama tek başına o kadar tanrıya nasıl yetişsin.. bir çok rahip çıkıyor ortaya.. amon rahipleri bunlar.. rahibeler de var.. halka karışıyorlar.. öğüt veriyorlar.. nasıl yaşayacaklarını söylüyorlar.. her şeyi bilip her şeye karışıyorlar....başrahip var.. pek deneyimli.. artık dindemi politikada mı bilinmez.. firavun yalnız.. firavun uzak halkından.. başrahip.. firavunun baş karışmanı baş danışmanı.. her işe başka tanrı bakıyor bereket av tarım savaş güneş yağmur nilin sularının yükselmesi alçalması.. herşeyin tanrısı var.. herşehrin de kendi tanrısı var.. teb’in tanrısı amon.. teb başşehir olunca amon baş tanrı oluyor.. dedim ya mısırda çok tanrı var ..ama en önemlisi amon... tapınakları var her köşede.. en büyük ve ünlüsü karnak.. hem de firavunların güncesi taşa kazılı olarak orda.. amon..tanrıların kralı.. “görünmeyen yaratıcı ” cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yer altı dünyasındaki hayatın temeli .. ama onsekizinci hanedan sırasında.. bir dönem.. tüm tanrılar bir yana bırakılıp farklı bir tek tanrıya inanılmış.. ki bu dönem judaismin kökeni olarak da kabul edilmiş.. isadan önce 1352 yılında başa geçem amenhotep4 firavun olmuş.. adı.. “amon hoşnuttur “demek..firavun hoşnut olmasa gerek amondan .. firavunluğunun daha ilk yılında.. aton’a tapmaya başlamış.. kendi adını değiştirmiş.. Akhenaten olmuş adı.. ve Aton’un hizmetkarı demekmiş bu da.. sonra da geleneksel çok tanrılı Mısır dinini yasaklayarak tek tanrı olarak sadece aton’a inanılmasını emretmiş.. diğerlerini yasaklamış.. rahiplerin görevinisonlandırmış.. diğer tanrılara olan inancı yok etmek için tapınaklardan diğer tanrıların isimlerini sildirmiş.. damnatio memoria.. burda da karşımızda.. niye bu işe kalkışmış.. çünkü daha önceki dinde amon rahipleri çok güçlenmiş.. firavunlar onlara danışmadan hiç birşey yapamaz.. karar veremezmiş.. o da lav etmiş işte.. ama ülke karışmış iraz.. rahipler olmayınca.. eh.. eğitimsiz halk.. kendi hayatını nasıl yöneteceğini bilemezse.. ille bir başkasına yetki vermek.. kendisinden başkasından sorumlu olmasını isterse.. kargaşa çıkar elbet.. atonhotep içinse hayat güzel.. yeni tanrı.. yeni sistem.. karışan yok .. kararlarını bağımsızca.. kendi sağduyusuyla alıyor..ey özgürlük.. başkenti de teb’den taşımış.. amara diye bir şehir kurdurmuş..sıfırdan.. bu çiftin başşehri.. tarihteki ilk planlı yerleşim merkezi.. içine de kocaman tapınaklar yaptırmış.. aton’a tapmak için.. uzatmadan aton..her ışınının ucunda bir el olan bir güneş şeklinde resmedilmiş.. her işe bakan tanrı.. tapınaklardan giriyor çıkıyor güneş ışınları.. aydınlık ferahlık istemiş olsalar gerek.. onca kapı arkası fısıldaşmasından.. daralıp.. bize ne kadın nerde derseniz.. hani nefertiti derseniz.. karısı nefertiti bu firavunun.. ondan anlatıyorum.. =).. nefertiti asil bir aileden.. iyi eğitimli.. akıllı .. bir kadın.. “kocası Akhenaton'la, yani firavunla aynı düzeyde bulunuyordu. Hatta firavunun uygulaması gereken cezaları ya da yapması gereken işleri yapabilme yetkisi vardı. "diyor tarih.. nefertiti.. aton tapınaklarındaki taşlarda.. o zamanların güncesinde.. kocasından iki kat daha fazla resmedilmiş.. hem kocasının arkasında destek olan kadın olarak .. ama bazen de tek başına.. aslında firavunun yapması gereken işleri yaparken düşmanlarını öldürürken.. esir aldığı düşmanlarla birlikte görüntülenmiş.. nefertiti.. kralın karısı olmaktan çıkmış.. kralla beraber yöneten olmuş.. hükmettikleri dönemin 14. yılında.. nefertiti aniden yok olur taşlardan.. yazıtlardan.. burası pek karışık.. en son kocası ve üç kızıyla bir kızlarının cenazesinde yas tutarken görülmüş.. sonra yok.. ölmüş de olabilir.. gözden düşmüş de.. geleceği tahmin edip.. yer altına çekilmiş de.. veba salgınları halkı kırıyormuş o ara.. amon rahipleri de atonun kendilerini koruyamadığını yayıyor olsalar gerek.. "işsiz kalacaklarını ve insanları pagan inançlarla sömüremeyeceklerini anlayınca, birçok süikast girişimine başvurmuşlardır." diyor tarihçiler.. inanç sömürüyeaçıktır.. paganizm.. zamanımızın hurafesinin atasıdır.. toplumsal ve dini ritüellerin anasıdır.. insanın doğaya dayanarak yaşadığı zamanlardan bugüne.. bahar karşılamasından hıdrelleze.. hamursuza..paskalyaya.. aktarılıp gelmiş şeyler paganizm örneklerinden sadece biridir.. üç şey durdurulamıyor işte.. biri salgınlar.. diğeri söylentiler..fısıltılar.. sonuncusu da hurafeler.. firavun on beşinci yılında iken .. veba saraya da sızıvermiş.. firavunu da öldürmüş.. ölümünden sonra.. tutankaton olarak doğmuş olan oğlu firavun olmuş.. 10 yaşında.. burada karışıklıklar başlıyor işte.. çünkü.. amon rahipleri bu çocuğun da hayatına sızmışlar ve onu atondan soğutup.. babasından soğutup.. hatta adından soğutup.. adını tutankamona .. baş şehri yeniden teb'e.. dini yeniden amon dinine çevirivermiş.. mişler.. çok bilen rahipler yine firavunun arkasından ülkeyi yönetmeye başlamışlar.. zincirlerinden kurtulmaya çalışan akenatonun başkentini terketmişler.. tapınaklarını kırmışlar.. adını her yerden silmişler.. bu silmeler.. kırıp dökmeler nedeniyle onsekizinci hanedanın son dönemlerinden kalıntılar pek az.. yunanlıların kayıtlarına güvenmek gerekiyor.. bir de bulunan ve yüzbinlerce parçalık puzzle gibi yığılmış duran eski duvar kazımalarına.. zira ne halk ne de aristokrat ve ruhban kesimler bu yeni dini inancı benimsememişti. hediye gibi de versen.. diktayla da.. alışmadığı şeye.. cahil halk her zaman karşı durur.. benimsemez çünkü.. arkanı dönersin.. eski alışkanlıklarını uygulamaya başlamış..
tutankaon 18inde ölür.. pagan sisteme ve sömürü düzenine dönüşteki yardımlarına teşekkür niyetine pek saygı dolu bir cenaze düzenlenir.. büyük törenlerle gömülür..ta ki,.. a’nın şapkasını takmayı unutmayın.. mısır çöllüktür güneş geçmesin başına.. 19. yüzyılda keşfedilene dek.. yaklaşık 3000 sene Akhenaton'un ve soyundan bir çokkişinin ismi unutulup gitmiş.. dinin değil ama din adamlarının oyunları ve güç düşkünlükleri sonucunda.. silinmiş gitmiş tarihten.. bir dönem.. ve değişiklik özgürlük isteyenler..
nefertitiye dönersek.. söylentiye göre.. tutankaton zamanında.. Neferneferuaten diye bir kadın da beraber yönetmiş ülkeyi.. aynı kadın akenatonun yanında da görülüyor.. hatta nefertitinin adı silinip üzerine bu adın kazındığı freskler var.. bu kadının nefertiti olduğuna inananlar var.. inanmayanlar var.. eğer öyle ise.. amon rahipleriyle anlaşmanın bir yolunu bulmuş olsa gerek.. bir de sonra gelen smenkare var.. ki.. nefertiti kayboluyor smenkare çıkıyor ortaya.. acaba nefertiti.. smenkare mi oldu diyen var.. smenkare de akenatonla beraber görülmüş.. zira.. nefertiti heykeltraşın birinin evinde.. tamamlanmamış bir büstünün bulunması üzerine ünlü olmuş.. yeni dünyada.. popüler kültüre kahraman olmuş.. ama onun yaşadığı dönem silindiğinden.. daha da merak uyandırmış.. popüler kültür nefertitiyi tüketip bitirememiş.. bunları okudukça siz de aha diyor musunuz... özgürlük ve yeni düzen peşine düşenler.. eski düzende söylenti fısıltı korkutma ile kendi işlerini yönetenleri her zaman rahatsız etmiştir.. her coğrafyada her tarihte.. eski güçlerine yeniden ulaşmak için alttan alta çalışmaktan asla vazgeçmemişlerdir.. o güce ulaştıkları anda.. daha iyi günlerin izini yok etmek istemişler.. büstleri yazılı tarihleri silip.. kırıp..tahrif etmişlerdir.. ama onlar silse unutturmaya çalışsa da.. en azından yabancı tarihçiler unutmamış yazmıştır.. ama onlar kırıp silse de.. bir yerlerde.. bazı yazılar illa ki..kalmıştır.. aradan yüz yıllar geçse de.. baş vermişler.. yine yeni düzenlerin olabileceğine dair umut vermişlerdir.. cesaret vermişlerdir.. ve gülriz sururinin dediği gibi.. "Umut yitirilirse, çok şey yitik demektir. Yürek yitirilirse, her şey yitik demektir." ben bunları yazarken.. "odiseus sürekli düşünür..düşünen insanların kahramanıdır.." diyor neyşınal ceografik.. "diğer kahramanlara benzemez.. ölümlüdür.. insandır.. antik çağda herkes onu sever.. halklar onu yüzyıllar sonra da sever.." neden kadınlar hakkında yazmayı seviyorum ben.. vircinyam volfumun dediği gibi.. "tarihin büyük bölümünde.. anonim.. kadındır".. en azından bazı kadınların adlarını tavanaralarından.. kiler raflarından çıkarıp.. tozlarını alıp.. ortaya koyayım istiyorum çünkü.. sonuç hariç öykülemede tekrarlar olabilir.. biraz kesintili yazdım çünkü.. amayollayasım var.. yolluyorum.. hatta yolladım yazıyı... edit@18.32.. düzelttim düzenledim işte..
Follow my blog with Bloglovin