"Sus... Konuşma.... Karşında anneannen yaşında bir kadın konuşuyor. Hadsizliğin lüzumu yok. Sen sadece dinleyeceksin!..."
Cam kenarında oturan otuzlu yaşlardaki genç kadın, çay, su servisi yapan, en fazla 18 gösteren sıska delikanlının şirketini aslanlar gibi savunmaya çalışırken acemi bir şekilde kullandığı kollarından birini bileğinden sımsıkı kavramıştı anlamsızca, bu sözleri öfkeyle söylerken..
Annesi tiz sesiyle bağırmaya devam etti. "Böyle rezalet olmaz. Zaten yarım saat geç kaldırdınız otobüsü. Yarım saat de feribot bekledik. Koskoca otobüs şirketi, arada yolcu da aldınız. Şimdi de herkesi istediği yerde bırakıyorsunuz. Bu ne keyfilik böyle. Görürsünüz siz. Benim eşim avukat. Sürüm sürüm süründüreceğim hepinizi.
Çocuğun ısrarla "ama yolcu gecikti... yağmur...feribotta bizim suçumuz..." gibi başlayıp da bitiremediği savunmaları, anne kızın kulakları tırmalayan sesleriyle hiç kesmeden ettikleri bitmeyen şikayetler arasında kaynadı gitti.
Akçay' a varmak üzereydik. Arkamdaki hanım yaptığı telefon konuşmasından sonra yardımcı çocuğu çağırıp çantasının yanında olduğunu, garda değil de biraz ileride yol üzerinde ismini söylediği sitede çabucak inivermesinin mümkün olup olmadığını şöföre sormasını istemişti.
Güler yüzlü delikanlının gelip de "tamam abla" demesi önümdeki anne- kızın bu şekilde çılgınlar gibi bağırmasına neden olan son damlaydı.
Keşke bu kadarla kalsaydı. Bir ön sıradaki yaşlı çiftin hanımı da ince ve tiz bir sesle bağırmaya başlayınca arkamdaki kadın devreye girdi. "Tamam hanımlar bağırmayın anlaşılan ben sebep oldum. Tamam garda inerim, vazgeçtim" dediyse de ok yaydan çıkmıştı artık. Bu sefer kocasının tüm uyarılarına iteklemelerine rağmen susmak bilmeyen öndeki kadın bir de "niçin kimseden ses çıkmıyor, koyun sürüsü bunlar" şeklindeki klişeyi de haykırınca yan tarafımdaki tekli koltukta oturan adam gür sesiyle bağırdı.
"Yeter be!...Ne bu gürültü. Seyir halinde bir otobüsteyiz hanımlar. Sizi dinlemeye mecbur muyuz. O çocuk sizin muhatabınız mı. Bir dövmediğiniz kaldı. Gidin gideceğiniz yere. Bunun interneti var, telefonu var. Edersiniz şikayetinizi. Başımız şişti yahu. Ayıptır."
Bir anda bütün sesler kesildi. Ortalık süt liman oldu.
Yine bir şeyleri yanlış anlıyor, bu yüzden de yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz. Evet ülkemizde de kadınların sesleri çıkmalı çıkmasına ama bunun anlamı aklımıza estiği yerde öfkelendiğimiz anda volümü arttırmalı değil herhalde.
Bize bir şeyler oldu. Kızmaya, öfkelenmeye, bağırıp çağırmaya ezmeye gelince sınır tanımaz olduk. Ne sözümüzü, ne sesimizi sakınıyoruz.
İş sevgiye gelince...
Biri bize sevgiden söz etse, ilgi gösterse, biraz ısınsa ortalık sevginin sıcağıyla, hele bir de yeni tanımaya başladıysak bize sevgisinden, sevgiden söz edeni, ilk rehavetten sonra hemen antenler çıkıyor. Hemen iki duyguyu devreye sokuveriyoruzz. İlki: Şaşkınlık. "Bu da nerden çıktı şimdi." Sonra şüphe. "Vardır arkasında bir şey. " Sonra hemen ihtiyat devreye giriyor. " Neme lazım, bu saatten sonra " sonra ufaktan ufağa kaçış, çaktırmadan. Kim uğraşacak sevgiyle. Hepimizin derdi başından aşmış. Biz bizi kıranların yaralarını sarmaya çalışırken...
Sevgi zor. Özen istiyor. Zaman istiyor. Biraz çaba istiyor. Tıpkı su bekleyen naif çiçekler gibi.
Yük gibi geliyor tüm bunlar.
Çok yanmış canımız. Korkuyoruz sevgiden.
Her yıl biraz daha kalınlaşıyor içinde saklandığımız kabuk. Yürekler soğuyor.
Oysa bir kırabilsek kabuklarımızı. Korkmasak.
Tagore' un dediği gibi.
"Yeniden açsak kendimizi,
atabilsek o kabuğu.
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek"
....
Olmaz mı...
13 yaşındaydım ve çok yalnızdım.
Yüzlerce yaygaracı, neşeli, yabancı kızın dörder beşerlik gruplar halinde, çığlıklarla konuştuğu kocaman bir okul bahçesinde bir köşede, acılı, ürkek öylece bekliyordum. Sabahın erken bir saati, hava alacakaranlıktı, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Lacivert yağmurluğumun kollarından, eteğindan aşağıya sular süzülüyordu. Arada şimşekler çakıyor ve ben deli gibi korkuyordum. Bu kızlardan, çıkardıkları korkunç gürültülerden, onların arasındaki yalnızlığımdan korkuyordum. Onları dehşetle izliyordum. Zaman zaman koşarak ve çığlıklar atarak yeni biri katılıyordu aralarına. Diğerleri de bağıra çağıra yeni gelene sarılıp öpüyorlardı. Sesler bir perde daha yükseliyor, ben biraz daha ürküyordum. Onlar bağırdıkça benim yalnızlığım, onlar kahkahalar attıkça benim kederim artıyordu. Ablamla beni dolu gözler ve hayır dualarıyla kapıdan uğurlayan annemi, bir daha hiç göremeyeceğimi (hala kabullenemesem de) bildiğim babamı özlüyordum. Bu karanlık, uğursuz, gürültülü, yabancı bahçeden kaçıp kurtulmak istiyordum. İlkokula hem de altı yaşımı bile doldurmamışken başlayan ve o gün güle oynaya annemin elini bırakıp diğer çocukların arasına karışan ben, hemen her sene şehir ve okul değiştiren ben, o gün, hemen o an, arkama bile bakmadan, bir daha dönmemecesine orayı terk etmek istiyordum.
Annem: “Fatih Kız Lisesi’ ne gideceksiniz kızlar ” demişti. Beni hiç de heyecanlandırmayan kısacık anlamsız bir cümleydi. Hiç fark etmezdi. Her şeye karşı ilgisiz, mutsuz, içine kapanık bir çocuktum. Bunların hepsinden de öte kızgın bir çocuktum. İstanbul’a; onun kalabalık vapurlarına, turnikesine sıkıştığım kalabalık iskelelerine, büyük gürültülü caddelerine, hiç tanımadığım insanlarına, annemin akıttığı gizli gözyaşlarına, içinde babamın yaşamadığı bu eve, her şeye kızgındım. O, biraz yapay bir heyecanla giyeceğimiz formayı tarif ediyor, okul binasını, büyüklüğünü, temizliğini ballandırarak anlatıyor da anlatıyordu. Özlemle Mersin’ deki ahşap ortaokulumuzu hatırladım. Mutlu, çok başarılı bir öğrenciydim. Matematik mümessili seçilmiştim. Okulun salon duvarında büyük bir resmim vardı, sınıf birincileri arasında. Kız erkek sevgi dolu güzel arkadaşlarım vardı. O dönemde arkadaşlar (kız ya da erkek) karşılaşınca tokalaşırlardı . Her an her dakika öpüşme adetini İstanbul’da görüp çok yadırgamıştık. Herkes birbirini tanır severdi. Öğretmenlerimiz canla başla anlatırlardı. Öğretene kadar uğraşırlardı. Sıralarda iki kişi otururduk ve sınıflarda öğrenci sayısı kırkı geçmezdi.
Kayıtlar yaptırıldı. Formalar diktirildi. Ayakkabılar alındı. O gün geldi çattı. İki kardeş evden çıktığımızda hava zifir karanlıktı. Hem sabah çok erkendi, hem de çok şiddetli yağmur yağıyordu. Kol kola girdik. Lacivert imperteks pardösülerimiz sürtünmenin etkisiyle hışırdadı. Durakta lacivert ve kahverengi imperteksli bir sürü kız vardı. Gelen otobüse onlarla birlikte sürüklendik. Sıcak otobüsü yoğun bir naylon kokusu sarmıştı. Bir de naylon hışırtısı. Okul kapısından elele ve ürkerek birlikte girdiğimiz ablamdan, bir anonsla lise ve ortaokul taraflarına ayrıldık. Artık ikimiz de yalnızdık.
Konuşmalar yapıldı, İstiklal Marşı söylendi ve uğultulu bir dalganın içinde loş koridorlardan geçerek kocaman loş bir sınıfa doluştuk. Kapalı salonda çığlıklar yankılanıyor, herkes birbirini selamlıyor kankalar sarmaş dolaş, yüksek sesle özlemlerini dile getiriyorlardı. Sevinçten ağlayanlar bir uçtan diğer uca seslenenler, zıplayanlar, herkes coşkulu, herkes mutluydu. İliştiğim sırada tek başıma, şaşkın, mutsuz, umutsuz, öfkeli, bir oraya bir öbür tarafa bakıp duruyordum.
O senenin sonunda Ortaokul bitirme sınavında Matematikten bir tek ben on almıştım. Bunu övünmek için söylemiyorum. Şaşılacak olanı, Matematik hocamızın, kim bu Asuman acaba diye beni hatırlamaya çalışmış olmasıydı. Sınıfımızda doksan kişinin üstünde öğrenci vardı. Öğretmenler sesini duyuramaz, bu yüzden kağıttaki çözümü tahtaya geçirir çıkarlardı. Giderek derslere olan ilgimi yitirip vaktimi büyük okul kütüphanesinde şiir kitapları arasında geçirmeye başladım. Baudelaire, Lamartine, Coppee, Maria Rilke şiirlerini orada buldum okudum ve sevdim. Düşe kalka yürüttüğüm okulumu tam yüz kişilik son sınıfımızdan mezun olarak bitirdim.
Çok karanlık çok kasvetli bir günde çok mutsuz olarak başladığım bu okulu sonradan sevdim mi? Evet diyemem. Nefret ettiğimi de söyleyemem. Bazıları ile hala görüştüğüm güzel arkadaşlarım oldu. Bir sürü de hoş anım. Ama Eylül ortalarında yağan her şiddetli yağmurda hava da karanlık ise o şaşkın, taşralı, üstlerine bol ve biraz da uzun gelen (seneye de giysin telaşıyla alınmış) lacivert yağmurluklu sıska iki kız kardeşi, 90 no.lu Çarşamba (Draman) otobüsünün içine yayılan naylon kokusunu ve o gün hissettiğim öfke dolu yalnızlığı asla unutamam.
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
Bu güne kızgınlığı arttıkça geçmişin sığınağına çekiliyor insan. Birkaç saatliğine de olsa. Yoksa nefes almak güçleşiyor. Bu sabah, öy...
-
Fotoğraflar her sabah hiç aksatmadan ormanda yürüyüşe çıkan eniştem Ekrem Yaşar' a aittir. Bu yürüyüşlere özellikle aç hayvanlara her ...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
İnanılır gibi değil Bugün korkunç bir hayal kırıklığı yaşadım. Benim çok sevgili, eşsiz, bir tanecik kız kardeşim Rayuş' um b...
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Bu gün uzun zamandır yapmayı özlediğim bir şeyi yaptım. Amatörce bir Still Life fotoğraf çalışması. Cebimde günlerdir taşıdığım yaprak, koz...
-
Onyedi sene önce bu gün İzmir' de hava günlük güneşlikti. Çok samimi bir arkadaşımın kızkardeşini arkadaşımla birlikte ziyarete gitmişti...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren