Kişi, yaşamını sürdürürken, yaşayıp bitirdiği her senenin içinde, birkaç “asla” ve “katiyen” sözcüğü bırakıp geçiyor. Söylemek istediğim, bir yandan seçicilik artarken, diğer yandan da esneklik artıyor. At gözlüğünüzü atıyor, siyah ve beyazların yanına grileri de ilave ediyorsunuz. Sonra durup bir bakıyorsunuz ki dört bir yanınız gri. Beyaz hiç kalmamış gibi, siyah, tüm gücüyle varlığını koruyor. Yaşanmışlık , niteliksel ve niceliksel olarak arttıkça, kişiler, olaylar, beklentiler konusunda, sakin, esnek ve ihtiyatlı bir yaklaşım, sizi her türlü hayal kırıklığı ve pişmanlıktan uzak tutuyor.
Bu kadar felsefi bir giriş ne için dersiniz?
Sadece bir televizyon dizisini anlatmak üzere oturdum koltuğuma. Yukarıda yazdığım tüm aforizmalar, televizyon konusundaki yaklaşımım için de geçerli de ondan. (Tabii belki bu arada gelinler de nasibini alırsa sevinirim:)))
Ayağım yüzünden tam bir yıldır eve adeta bağlandığım için, (eskisinden daha) iyi bir kitap okuyucusu, iyi bir müzik dinleyicisi ve tabii ki, iyi bir TV izleyicisiyim. Çok fazla kanal var zaten. Buna bir de Digitürk’ ü ilave edecek olursak, istendiği zaman seyredilecek bir şey her zaman bulunabiliyor. İlişkilendirirsek, televizyonda da yoğun bir gri hakimiyeti var. Ne haberler, ne diziler, ne yarışmalar insanı kesinlikle tatmin edecek gibi değil. Tabii ki siyahlarım var. Örneğin Aşk-ı Memnu, Şehrazat, tahammül edemediğim diziler. Seyrettiğim, arada bir bölümünü kaçırınca üzülmediğim diziler var. Yol Arkadaşım, gibi beğenerek izlediğim diziler de var. Siyaha bir örnek de evlilik programları. Son zamanlarda yemek programları da siyaha dönüştü benim gözümde. Kadın programı için tek beyaz örneğim (artık yok) İnci Ertğrul’ unki idi. Sunucusu, zarif ve insancıl yaklaşımı ve hassas kişiliği ile beni ekrana bağlardı.
Tüm bunların arasında, çok eskilerden bir dizi, yeniden yayında. "7 Numara". Kim bilir bu kaçıncı seyredişim olacak. TRT I de sabah erken bir saatte yayınlanıyor. Çok geç yatmama ve kim bilir önceden kaç kere seyretmiş olmama rağmen, beni biyolojik saatim uyandırıyor. (Beynim, bu diziyi yeniden seyretme isteğimi algıladığından her halde).
7 Numara, benim beyaz renkli dizim. Samimi, gerçek, bizden. Güzel senaryo, güzel yönetim, güzel oyuncular. İnsan yüreğiyle seyrediyor. Hem duygulanıyor, hem eğleniyorsunuz seyrederken. Doğal, saf ve temiz insanların bozulmamış insanların öyküsü. Size güzel şeyler hissettiriyor. Kalbinizi sevgiyle ümitle dolduruyor. Kendimizi yeniden sorgulamamızı sağlıyor. Bunu da son derece iddiasız ve naif bir biçimde ve hatta güldürerek yapıyor.
Oya Yüce- Sadullah Celen ikilisini ve tüm oyuncularını kutluyorum.
Bu arada aynı ekibin çektiği, hem beğenerek ve hem de reyting yapamayıp kaldırılacağından korkarak izlediğim (ve kaldırılan) “Kısa Devre” isimli diziyi de anmadan geçemeyeceğim…
Herkese sevgiler…
Bir döneme damgasını vurmuş, sevilen TRT spikeri Tuna Huş, şimdilerde rahatsız. Bildiğim kadarı ile geçirdiği kalp ameliyatından bir süre sonra felç geçiriyor ve yaşam fonksiyonlarından bazılarını yitiriyor. Rahat hareket edemiyor ve konuşamıyor.
Düzeleceğini umduğumuz bu rahatsızlığın, Tuna Bey’i sarsmadığını söylemek, hepimiz için, gerçekten çok uzak bir yaklaşım olur. Belli bir yaşın üstündekiler, onun haberleri ne kadar yumuşak bir sesle ve akıcı bir şekilde sunduğunu hatırlayacaklardır. Özellikle “konuşamıyor” olmanın, onun ruhunda ne derin yaralar açtığını tahmin etmek hiç de zor değil. Bütün bunlara karşın, o, kameralar karşısında metanetini koruyor, güler yüzle karşılamaya çalışıyor her soruyu. Aynı vakur yaklaşımı eşinde de görüyoruz ve onun bu yaklaşımının Tuna Bey'e ne kadar yarar sağladığı da ortada.
Bu ikili ile yapılan, dehşetle izlediğim, daha doğrusu izlemeye tahammül edemeyip çevirdiğim bir söyleşi, Ülkemiz medyasında, işlerin ne iğrenç (bu kelimeyi çekinmeden kullanıyorum) boyutlara vardığını gösteriyor.
Ekranda görünmeyen muhabir, Tuna Huş’un eşine nasıl olduğunu, neler hissettiğini soruyor. O, her zamanki gibi son derece metin, önce sakin bir şekilde hastalık sürecini anlatıyor. Başta burnunun dibine kadar giren kamera, hayal kırıklığı içinde geri çekiliyor. Muhabir, ısrarla “ kim bilir ne kadar üzülmüş, ne zorluklar yaşamışsınızdır” tarzında bir deneme daha yapıyor. Kamera ümitle uzanıyor. Ama hanımefendi güler yüzünü hiç bozmuyor. Her şeyi çok doğal karşıladıklarını, “niçin biz” diye hiç sormadıklarını, eşinin de, iyileşme azmini hiç kaybetmediğini anlatıyor. Tuna bey de karısının her cümlesini tek söyleyebildiği “evet” ler ile ve başını sallayarak onaylıyor. Yüzünde sakin, mütevekkil hatta biraz da muzip bir ifade var. Muhabirin sabrı taşıyor. Kamera, insafsızca Tuna Bey’e dönüyor. Soru geliyor: “Siz Tuna Bey, ameliyattan sonra ayıldığınızda, bir şeyler söylemek isteyip, konuşamadığınızı anlayınca neler hissettiniz? Paniklediniz herhalde, çok üzüldünüz mü? Ne kadar zordu kim bilir.. Dehşetle Tuna huş’u izliyorum. Yüz sararıyor, gözler korkuyla büyüyor. O anı mı hatırlıyor, bu andan mı korkuyor anlamaya çalışıyorum. Bu arada kamera yaklaşıyor…yaklaşıyor... Ekranda sadece korku ile büyümüş bir çift göz var şimdi. Muhabir ümitle bekliyor. Kamera ümitle bekliyor. Bir kısım izleyici, ümitle bekliyor. Akacak.. Geliyor..
Beklenen yaşlar geldi mi o zavallı gözlerden bilmiyorum, zira tahammül edemedim, kapadım. Ama ben, emin olun, hem üzüntüden, hem sinirden ağladım.
İnsaf yahu..
Hep sevgiyle kalın.Biraz önce çok garip, çok komik hatta çok nevrotik bir şey yaşadım.
Önce hemen belirteyim yetmiş milyon okurum benim televizyonda yayınlanan reklamlara olan hassasiyetimi bilir. Biraz mizahi bir şekilde (bkz: Hush little baby) geçiştirmiş gibi olsam da bu reklam kuşaklarına (neredeyse hemen hemen hepsine) adeta düşman kesilmiş durumdayım. Beni tanıyanlar gözüme ilişen her reklamda homurdanmaya başlayacağımı , uzun uzun sosyal içerikli nutuklar atacağımı bilir, ya kanalı çarçabuk değiştirirler, ya da birer iş icat edip yanımdan toz olurlar.Yakınlarda bir gün bu konudaki fikirlerimi ciddi bir şekilde yazmayı düşünmekteyim.
Bu güne gelecek olursak, Ruhat Mengi’ nin programını (her Pazar olduğu gibi) izlemekteydim. Eğer programı sonuna kadar izlemek niyetinde isem reklam kuşağında kanal değiştirmem çünkü çok dalgınım. İlgimi çekecek bir şey olursa öbürünü unuturum diye korkarım. Yine güzel, aydınlık evler, mutlu mesut aileler, havuzlu, midillili bahçelerde koşuşturan çocuklar, sahanda pişirilen sucuklar, önümde tek tek geçit resmi yapıyorken ve ben de biraz dalgın biraz öfkeli, biraz da kanıksamış bir şekilde öylesine bakıyorken, yeni bir reklam ilişti gözüme. Görünüşte, her şey aynı. Yine ferah- feza bir bahçe, örtülü bir masa, tüm aile bir arada. Her kes dondurma yiyor. Küçük kızımızın tabağı boşalmış, tam üzülecekken yanından annesi kendi tabağını ona veriyor. Yıvış -yıvış duygusallık,.Bir de bakıyorsunuz daha yaşlı bir el, genç kadının önüne kendi dondurmasını usulca bırakmaz mı. Tabi tüm analar galeyana geliyor, “ne varsa anada var” “ah ah analar taş yesin.” Ben , her zaman olduğu gibi aklım varoşlardaki, gecekondulardaki, yolu okulu olmayan, karda kışta bloke olan köylerdeki, ayakkabıları bile olmayan, ( ama bir şekilde ve illaki televizyonları olan tek göz evlerde yaşayan) çocuklarda, kızgın, bir de merakla, bakalım bu şanslı ailenin daha buruşuk elli bir kadını da dondurmasını teyzemize uzatacak mı derken bir de ne göreyim ninemiz herkese sırtını dönmüş kendi tabağının dibini sıyırmakla meşgul. Yüzünde de muzip bir ifade var tıpkı bir çocuk gibi. Yaşadığım duygu illüzyonunu (muhtemelen böyle bir psikolojik tanımlama yoktur) bilmem tahmin edebilir misiniz. Ya gerçekten çok komikti ya da bana çok komik geldi. Yazarken hala gülüyorum.
Buradan tüm çocuklaşmış yaşlılara selam ediyorum.
Reklam kuşakları ile ilgili olumsuz tavrım hala değişmedi. Kimse bana yurdum ekonomisinden bahsetmesin. Yurdum çocuklarının psikolojisi benim için çok daha önemli.
Önce insan olalım. Sonra nasıl olsa kalkınırız. Ama her yerde ve hep birlikte.
Herkese sevgiler.
Sir Rabindranath Tagore
Posted by Asuman Yelen in baba, biyografi, haberler, sevgi, tagore, televizyon
Okuyan bazı dostlar bana sitem edecekler. Yine mi Tagore, niçin illa ki Tagore diyecekler.
Bloguma yazdığım yazıların okunma sıklık oranını incelediğimde de görüyorum. Tagore en alt sıralarda. Komik yazılarla, ölümden bahseden yazılar yarışıyorlar. Demek oluyor ki, insanlar ya gülmek ya da ağlamak istiyorlar. Bir derin nefes alıp, hayata dair şöyle biraz kafa yormak, her şey niçin bu kadar kötüleşiyor giderek, güzellikler neden hızla azalıyor yerlerini çirkinliklere bırakarak, insanoğlu neden hızla insanlıktan uzaklaşıyor, savaşlar niçin, dünyanın dört bir köşesi, neden adeta birer suç makinesi haline gelmiş milyonlarca çocukla dolu, diye sormak akıllara gelmiyor!...
Neden mi Tagore? Neden mi özellikle Büyüyen Ay? Lütfen, ısrarla rica ediyorum. Dönüp bir kez daha okuyunuz bu iki parçayı ve hatta başlarda yazdığım ilk parçayı. İnatla görmezliktan geldiğimiz ( tabii farkında bile olmadan) SEVGİ yi duyumsamıyor musunuz satırlarda. Bir annenin, bir babanın evladını izlerken nasıl içinin titrediğini, ona nasıl anlamlar yüklediğini, daha doğrusu onda var olan tüm güzellikleri nasıl betimlediklerini görmüyor musunuz.
Şu an ben bunları yazmağa çalışırken gözüm haberlere ilişti. İki tane arka arkaya haber size. İnanılmayacak kadar kötü bir rastlantı, tam da bu metni yazarken.
İlk haber: Evi yıkılmaya çalışılan ve bu eylemi engellemek için çocuğunun gırtlağına bıçak dayayan bir baba. İkincisi: Yaşlı bir adam tarafından cinsel tacize uğrayan küçük kızın aylardır hala aşamadığı psikolojik sorunlar.
Evladına bu denli sevgiyle bakan bir baba onun gırtlağına, hangi nedenle olursa olsun, bıçak dayayabilir mi? Bir baba eğer gerçek bir baba olabilse, küçücük bir kıza yanlış bakıp, yanlış dokunabilir mi?
Bana kimse açlıktan fakirlikten söz etmesin. Ona her istediğini almak, onu bal-börekle beslemek evladı sevmek demek değildir. Önemli olan, ona baktığınızda, hayatınıza siz istediğiniz için giren bu varlığın ne kadar güzel, saf ve temiz olduğunu, sizden sadece sevginizi dilendiğini, onun ilk ve en önemli gereksiniminin SEVGİ olduğunu idrak edebilmektir.
Size çok iyi bildiğim bir şeyi söylemek istiyorum. Eğer gerçekten sevgi dolu, şiir dolu, şarkı dolu bir çocukluk yaşadıysanız, ,sonradan karşılaştığınız her türlü sorunu, acıyı, felaketi, yaşarken bile sığınılacak şeyleriniz olduğunu hissediyor, adeta gizli bir el tarafından korunuyorsunuz.
Herkese sevgi dolu günler dilerim.
*Fotoğraf bana aittir.
.
Bir yıla yakın bir süredir sol ayak bileğimde oluşan bir rahatsızlık nedeniyle adeta eve kapanmış durumdayım. Bu nedenle elime ne geçerse okumaya, hatta eskiden okuduklarımı tekrar elden geçirmeye başladım. Beni bu blogu, tanıdığım ve (çok şükür ki sayıları epeyce fazla) tanımadığım insanlarla paylaşmaya iten gerçek nedenin de bu olduğunu sanıyorum.Böylelikle de geçici olduğunu umduğum bu süreci çekilir hale getirmeye uğraşıyorum.
Tabii böyle olunca da televizyon karşısında daha fazla oturmak da kaçınılmaz bir hale geliyor. Sabah programları öğlen programları, akşam programları, Allah ne verdiyse ve inanmayacaksınız amma reklamlar. Onlardan nefret ediyorum.
Reklamlar önceleri, birinde başlayınca, ‘ diğer kanalda acaba ne var’ merakımı gidermeye yarayan bir zaman aralığından ibaretken, bir gün, tamamiyle rastlantı sonucu, ilgi merkezim haline geliverdi. Dışarıda güneşin ve yanı sıra çiçeklerin açmaya başladığı günlerden biriydi. Ben yine her zamanki gibi televizyonun karşısında (moralim bozuk olduğunda okuyamam) kös kös otururken ekranda genç güzel bir çift belirdi. Ellerinde bavullar, uçak bileti alıyorlar. Düşünün hem GENÇ hem ÇİFT hem DANS EDEREK BİLET ALIYORLAR üstüne üstlük SEYAHATE ÇIKIYORLAR. Tam ben ekrana fırlatmak üzere bir şeyler aranırken üç müzikal cin de bir yerlerden fırlayıp şarkı söylemeye başlamazlar mı: AAADİİİYOS- BİİNİYOS- GİİDİYOS -SİZ DE BAAKIYOSS diyerekten hem de en sevdiğim melodilerden birinin üzerine. Can havliyle nasıl kanal değiştirdiğimi bilmiyorum Bir de ne göreyim. Aynı çift deniz kenarında göz göze diz dize yemek yiyorlar ve aniden denizin içinden müzikal cinler seğirtiyorlar. AAAAADİİİİYOS - GEEZİİYOS - KOOŞUYOS - YİİYOS - İÇİYOS - SİZ KÖS KÖS SEYREDİYOS.
Kendime geldiğimde sevgili köpeğim Paçoz ellerimi kollarımı yalayarak beni yatıştırmaya çalışıyordu.
Bu olaydan sonra reklamlara daha bir dikkatle bakmaya başladım. Şutellalar-butellalar, sucuklu yumurtalar, oh bize lazım ohh fındık- fıstık oohh. Kızım senin baban böyle pasta yapmayı kimden öğrendi? Piliçler şen, anneler-babalar, anneanneler-dedeler şen. Caddeler-sokaklar, yuvalar-mutfaklar şen. Kurbağalar,kuşlar,maymunlar şen. PEKİ BEN? Yine gözlerimden pıtır pıtır yaşlar yuvarlanmaya başlamıştı ki birden ekrandan gelen şu sözlerle öylece kalakaldım:
HAŞŞ LİDIL BEYBİ DONT YU KRAY…
Herkese sağlıklı günler dilerim…..
Bir Cumartesi Gecesi
Posted by Asuman Yelen in aziz nesin, disko kralı, hoptirinam, kolbastı, okan bayülgen, televizyon
Gazanfer Baba’nın ölümünün ardından, daha üzerimdeki hüzün dağılmadan geliveren uçak kazası derken, hafta; hem kader, yaşam, ölüm üzerine, satırlarca, sayfalarla yazma , böylece, paylaşarak rahatlama isteği ile, diğer taraftan, yetmiş milyon okurumu (!) sıkarım, bıktırırım korkusu ile geçti gitti.
Okan Bayülgen’in Disko Kralı’nı izliyorum. Programın başından itibaren –ki bu gecenin ana teması bu imiş- çeşitli yaş gurubundan, ve cinsiyetten bir takım insanların, hep aynı türkü eşliğinde ( benim çocukluğumdan beri severek söylediğim, izlediğim, “yaylanın çimenine” türküsünün) ileri-geri , sağa-sola çılgınca zıplayışlarını hoplayışlarını izliyorum.
Daha önceleri hiç duymadığım (benim cehaletimden olsa gerek) son zamanlarda ise neredeyse her gün bir şekilde karşıma çıkan , bu garip, düzensiz hareketler manzumesinin adı KOLBASTI.
Önceleri, üzerinde çok da fazla düşünmeden, arkası arkasına seyrettim. Karadeniz bölgesinin bağrından çıktığı ve folklorumuzun bir parçası olduğunu varsaydığım için dikkatle izledim. Fakat her izlediğim , diğerinden o kadar farklıydı ki, doğru parçanın hangisi olduğunu bir türlü anlayamadım. Israrla, dikkatle tekrar tekrar izledim. Her çıkan grup, ayrı figürlerle, farklı senaryolarla zıplıyor. Düzen yok, matematik yok, estetik deseniz o hiç yok.
Arada bir, bembeyaz gömlekleri ile çakı gibi, o bildik, tek vücut ,yekdüzen figürleri ile horon ekibi salındı ortalıkta.” İŞTE BUDUR” dercesine. Ben de zaten “İŞTE BUDUR” dedim izlerken. Matematikse matematik, estetikse estetik, anlamsa diz boyu. Peki bu ve benzeri bir çok ürünleri varken, Karadenizli kardeşlerimiz niçin birdenbire zıplamaya, hoplamaya, kendilerini oradan oraya atmaya başladılar, ve tüm Karadeniz şehirleri bu oluşumu sahiplenmeye uğraşıyorlar!
Bir yandan bu ve benzeri şeyleri düşünür ve bir yandan da programı izlemeye devam ederken, birdenbire yedi –sekiz kişilik işadamı grubu atladı er meydanına. Öncesinde Okan Bayülgen’le yaptıkları kısa söyleşiden anlaşıldığı kadarıyla, çoğu sanayici, çeşitli meslek erbabı, akıllı başlı bu adamlar, kolbastıya merak salmışlar, bir de dersler almışlar. Başladılar zıplamaya. Her biri bir yana savruluyor. Ritim, düzen hak getire.
Öylesine, gülerek, eğlenerek seyrederken, “iyi de neler oluyor böyle bize” diye düşündüm birdenbire. Niçin bu koca koca insanlar zıplayıp duruyor böyle. Dahası ekranlarda niçin bu insanlar sunuluyor ısrarla sen de , sen de, hadi sen de katıl dercesine.
Sonra aklıma bir şey geldi. Ben ilkokuldaydım sanıyorum. Kitaplığımızda bir kitap vardı. Adı “Hoptirinam”. Yazarı Aziz Nesin. İnce bir şeydi. İsmi çok komik gelmişti, rahmetli babama sorduğumda, anlattığından hatırladığım kadarıyla, o ülkeyi yönetenler, fakirlikten açlıktan acı içinde kıvranan halkın, hoptrinam-namhoptri-trinamhop diyerek sokaklara dökülüp oynamalarını sağlamışlar. Halk zıplayıp hoplarken onlar da gülüp eğlenerek seyretmişler.
Şimdi, satırlarımı bitirip, google’dan araştıracağım, hatta hemen kitabı satın alıp, okuyacağım. Bu kitabın birdenbire taa altmışlı yıllardan çıkıp da aklıma takılıvermesi bence hiç de hayra alamet değil. Ben yengeç burcundanım. Umarım aklıma geliveren başımıza gelmez.
Yetmiş milyonun uykusunu kaçırdığım için çok üzgünüm.
Güzel günlere...
Ölümden öte köy yok
Posted by Asuman Yelen in bekir sıtkı erdoğan, gazanfer özcan, ölüm, televizyon, tevfik fikret
Akşam haberleri. Ekranda herkesin sevdiği tonton yüz, gülerek bakıyor. Vedalaşırcasına. Bildik törenler, alkışlar, gözyaşları. Tanıdık yüzler, birkaç devlet adamı. Lokmalar boğazlarda düğümleniyor. Belki birkaç damla gözyaşı. Bir çok klişe dökülüyor ağızlardan, “her şey yalan” paydasında. Sonra, haber değişiyor, tatlı servisine geçiliyor. Bizden bu kadar.
O son noktada, en sevdiklerini, bilinmezliğin içine kendi elleri ile kendi umutları ve huzurlarını da birlikte sonsuza yolladıktan sonra, üzerine bir kürek de toprak dökerken ne düşünüyorlar dersiniz.
Bekir Sıtkı Erdoğan “Sessiz Senfoni” isimli şiirinde sevdiğinin ölümünü nasıl da ölümsüzleştiriyor belleklerimizde.
Gittikçe katılaştığını yerin.
Tanıdık bir film geçiyordu gözlerimin önünden
Gel gör ki, en güzel yerinde,
Ansızın kopardı ellerin.
Sonra. Dört yabancı el, dört yorgun omuz,
Mezat kapısında bir kuşluk vakti
Çekince ipini mesafelerin,
Ayak uçlarıma yığıldı sonsuz.
Bir tünel gerindi . Sefil, kapkara.
Bir yokluk hıçkıra hıçkıra güldü.
Büyüdü göz çukurları, kırık heykellerin.
Böyle, bilmediğim, uzak yollara
Beni bırakmasa, ne vardı ellerin!”
B. S. Erdoğan
“Yaşamak… Başka ihtiyacım yok.
Yaşamak, hem çocukça aldanarak.
Yıllarca öyle, biteviye,birçok,
Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak.”
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Geçenlerde kızkardeşlerin en tatlısı elinde devasa bir poşetle kapımdan içeri girdi. Yüzündeki maskenin sıkıntısı, çok seyrek sokağa çık...
-
Bir açıklama ve bir özür. Medyada bir kaç kez yaşamını kaybettiği haberleri çıkınca ve çok ciddi has...
-
Uzun uzun yürüdükten sonra yorgun argın evime ulaştım. Ayakkabılarımı antredeki dolaba bırakıp hemen banyoya geçtim, uzun uzun e...
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
TANRININ RAHATSIZLIĞI 18.Yüz yılın ortalarında ... (1788 - 1860) *Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak i...
-
Akşamlar inerken mavi sulara Bir kırık cam olur ufukta güneş Vecdine layık o hülyalı bakışlara O hem bir neşedir hem de elem ruhlu eş....
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren