Bu gün nihayet Elif Hanım' la resmen tanıştım.
İlk karşılaşmamız 4-5 gün önce bildik köpek-köpekli teyze-meraklı çocuk sıradanlığı içinde benim çok aşina olduğum bir tarzda oldu. Biz evimizin karşısındaki parkta rutin gezimizi yaparken, salıncağından atlayıp çığlıklar atarak bir ok gibi üzerimize geldi, doğrudan Paçoz' un boynuna sarıldı. Bir yandan da "aman aman ne şirin şeysin sen öyle, ne tatlı şeysin..." gibisinden seyler söylüyordu avaz avaz. Paçoz neye uğradığını şaşırmıştı. Sonra karşılardan bir yerden el kol işaretleriyle çağırıldı ve aynı hızla geldiği gibi çimenlerin üzerinde oturan bir grup kadının yanına gidip el kol hareketleriyle bizim tarafı göstererek Paçoz' u anlatmaya koyuldu.
Sonraki günlerde, kısa kesilmiş dümdüz sarı saçlı, kirpiklerine kadar uzamış dimdik kahküllü, iri mavi gözlü bu minik kız, eğer orada ise, bizi görür görmez oyun alanında her ne yapıyorsa o an için bırakır koşarak yanımıza gelip, minik bir çan gibi çınlayan neşeli sesiyle "ay ay ay... aman aman" diye başlayan kesik cümlelerle, sevecen bakışlarla Paçoz' u biraz yakından izledikten sonra minik kollarıyla boynuna sarılmayı, kulaklarını çekiştirip başını okşayıp hatta onunla konuşmayı hiç ihmal etmezdi.
Gördüğüm kadarıyla en fazla üç yaşında, son derece sevimli, yaşına göre olgun, su şırıltısı-kuş cıvıltısı tadında sürekli konuşan kendini de dinleten bir çocuk Elif Hanım. Bir de etrafında gördüğüm insanların farklılığı dikkatimi çekmiştir. Bir gün genç, bir gün orta yaşlı veya başka bir gün çok yaşlı farklı kadınlar vardır etrafında. Bazan hepsi bir araya gelir çay içerler çimenlerin üstünde. Gözleri hep miniğin üzerindedir. Bazan onu da yanlarına oturturlar. Arada içlerinden birinin oğlu ile topa tekme vururlar karşılıklı. Hep çok neşeli ve coşkulu konuşur durur.
Bu gün onunla sohbet ettik biraz. Adı Elif Hanım' mış. Hanım da ismi mi yoksa sonradan mı öyle çağrılmaya başlandı belki ilerde bunu da öğreniriz. Yaşının çok küçük olmasına ve çok konuşkan olmasına karşın sorduğum sorulara verdiği çekimser cevaplardan yabancılarla konuşma konusunda uyarılmış olduğu belli oluyordu. O yüzden üstelemedim. Sonra Paçoz' la yanlarından geçerken hanımlar çay ikram etmek istediler. Orada biraz konuştuk ve yanlarından ayrılırken karmakarışık duygularla doluydum.
Elif Hanım' ın çok bildik ama nedense bu sefer bana buruk gelen bir hikayesi vardı. Karadenizli genç bir çiftin tek çocuğuydu ve ya hiç akrabaları olmadığından ya da İstanbul' a gelememeleri nedeniyle, çalışmak zorunda olan anne, çocuklarını her gün komşularına emanet etmek zorunda kalmıştı. Yani benim anneanne, babaanne, hala, teyze sandığım tüm bu kadınlar Elif Hanım' ın apartman komşularıydı. İşin güzel yanı çocuğa çevrilmiş olan muhabbet ve dikkat dolu bakışlar ve onun gördüğüm çocukların çoğundan daha çok mutlu ve özgüvenli oluşu idi.
Bir çok kişinin benimle aynı fikirde olacağını tahmin ettiğim bir saptamayla tamamlamak istiyorum yazımı. Çok yer gezmiş, çok ev değiştirmiş biri olarak elde ettiğim bir gözlem bu.
Böyle biraz farklı, şartları biraz zorlu, biraz sıkıntılı ailelerin çocukları daima diğerlerine göre daha sevimli, konuşkan hatta güçlü yapıda bir yaratılışa sahip olmuşlardır ve çok sevilirler.
Bu da Allah' ın onlara bir hediyesi olsa gerek.
Hep sevgiyle kalalım...
Bunlar eve gelenlere ikram etmek için...
(Keşke net görünselerdi)
Bir de tepeden bakalım...
Fena görünmüyorlar değil mi...
(Aslında hiç görünmüyorlar çünkü resimler çok kötü. Şarjsız telefonla çekildiler.)
Bunlar da dağıttıklarıma iki örnek...
Bu sene ben de modaya uydum hazır kaplar kullandım.
Bu seneye kadar direttim ama gerçekten böyle daha pratik. Bulaşık derdi yok.
(Keşke makinemin kartı olsaydı. Akşama bitmeden, hepsini dağıtıp bitirmeden çekeyim dedim.)
Herkese afiyet olsun....
Birkaç gün önce, kırk yıllık dostlar grubumuz, aylık toplantımızda bir araya geldik. Genellikle dışarıda buluşmayı tercih ediyorken, bu kez yeni ev alan dostumuzun evini görmek üzere orada toplanmaya karar verdik. Kırk yıl derken abartmıyorum. Bu grup, ablamın bankada çalışmaya başladığı (1968) tarihlerde onunla birlikte çalışan, bu arada eve de geldikleri için benimle de sıkı fıkı olan beni hiç bırakmayan kimi benden büyük, kimi benimle yaşıt birkaçı da küçük (sonradan katılan) çok sevgili dostlardan oluşmakta.
Arkadaşımın evi, bu yeni konut projeleri kapsamında inşa edilmiş, emekli işi orta hallice, dış çevresiyle (kapalı-açık otoparkı, yeşil alanı, çocuk parkı, yüzme havuzu, kafeteryası vs.) ve kaliteli iç malzemeleriyle aydınlık pırıl pırıl bir konut. Çok uzun süre, İstanbul’ un eski ve güzel semtlerinden birinde oturan ve oradan gözyaşları dökerek ayrılan dostumuz, heyecanla hazırladığı, zevkle süslediği bu güzel evde bir aydır oturuyor ve henüz hiç kimseyle (Dost canlısı olduğunu söylemeliyim) bırakın dost olmayı, göz göze bile gelemediği için biraz tedirgin. Azıcık da korkuyor. Bu hep böyle mi sürecek diye.
Arkadaşımın bu ve benzeri duyguları, o günlük toplantımızın ağırlıklı sohbet konusunu belirlemiş oldu. Birazcık onu teselli etmek, biraz umutlandırmak, biraz da gerçekçi olmasını sağlamak adına örnekler havada uçuştu durdu. İki sene önce benzeri bir konuta Üsküdar’ dan taşınan bir dostumuz, bunu kafaya takmaması konusunda uyarırken, bir diğerinin anlattıkları hepimizin içini burktu.
Bu arkadaşım, çok fazla “mutena” olmadan önce benim de hayli süre yaşadığım, neredeyse her akşam bir komşumuzun kendi yöresel yemeğini bir tabakla bize sunduğu, televizyonumuz olmadığı için olimpiyatları izlemek üzere karşı komşumuzun kendisi yazlıktayken evinin anahtarını bize teslim edecek kadar düşünceli olabildiği, böylesine güzel komşulukların yaşandığı bir siteye, ilave edilen “çok mutena" kısımlardan birinde otuz seneye yakın oturdu. Birkaç ay önce, Bostancı’ da ölen çok yaşlı bir teyzeden miras kalan bir daireyi, restore edip taşındılar. Dostumuz meğer ne kadar doluymuş bu konuda. “İnanır mısınız” dedi gözyaşları içinde, “nakliye arabası yüklenip, eşimle ben de ayrılmak üzere arabamıza yöneldiğimizde, apartman görevlisinden ve köşedeki çiçekçiden başka uğurlayanımız olmadı. “
Aslında bundan yaklaşık 10-15 gün kadar önce TV. da dönen bir reklam nedeniyle ben de buna benzer bir konuda bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Gecikme sebebi, reklamı bir kere daha dikkatle izleyip, sloganı doğru yazmayı istememdi. Ama galiba yayını bitti. Hatırladığım kadarıyla bol bol “seçkin” kelimesi geçip duruyordu görüntülerin geri planında. Önce sıraya koyalım. Çok karıştı. Bir konut reklamıydı “ ‘Seçkin’ bir hanım (doktordu galiba) buradan ev aldı, ‘seçkin’ komşularını bekliyor " mealinde bir sloganı vardı. Bu arada konutlarla birlikte, son model arabalarla site kapısında kuyruk oluşturan "seçkin komşular" ekranda görünmekteydi.
Zaten, bu gösterişli, bol neşeli, tuzu kuru insanlarla dolu, hatta “halkımız mutlu insanlardan ibaret” görüntüsünü kakalamaya çalışan, masaları yemeklerle dolu, aydınlık mutfaklı, neşeli analar-babalar, nineler-dedeler, çok katlı evler, renkli gözlü, midilli sahibi çocuklardan gına gelmişken, bu “seçkin” reklam çivi gibi battı gözüme doğrusu.
Önce “seçkin” sözcüğünü bir irdeleyelim. TDK sözlüğüne bakalım.
1-Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena.
2-Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup) elit.
3-Bir toplumun büyük kesimini oluşturan halk kütlesi dışında kalan küçük bir aydın kesiminden oluşan kütle. bk. seçkin kültürü, halk.
Bu durumda bu konutlarda oturabilmek için doktor, avukat, mühendis filan olmak gerekiyor. Ama bunların da paralı olması gerekiyor. Yani yaşlı olması. Yeni mezun bir doktorun veya avukatın muayenehane ya da yazıhane açması için çok uzun seneler geçmesi lazım. Yahu bu gün ülkemiz işsiz mühendislerle (Biri de benim yeğenim Koray) yüz binlerce boş gezen üniversite mezunu ile doluyken bu nasıl olacak. Para nereden bulunacak.
Geriye aydınlar ve sanatçılar kalıyor. Çok bir şey söylemeye gerek yok. Darülacezeler eski sanatçılarla dolu. Gözyaşları içinde magazin programlarına çıkıyorlar. Kimi sokaklarda ölüyor. Tiyatrolar kazanamıyor. Dizi sanatçıları ( daha yeni Zihni Göktay anlatıyordu bir programda) paralarını alamıyor. Basılan, okunan kitap sayısı malum. Yapımcıları saymıyoruz. Yönetmenler ağlıyor. Bilge Olgaç ‘ ın soba yüzünden çıkan yangın nedeniyle öldüğünü öğrendiğimde sinirimden ağladığımı hatırlıyorum.
Bırakalım bu işleri beyler. Komik oluyoruz dünyaya. Bu reklamlar ülkemizi yansıtmaktan, gerçekçi olmaktan çok uzak. İnsanlar yiyecek ekmek, yakacak odun bulamıyor. Tek odalı viranelerde kalıyor. Hastanede doğan çocuğunu evine çıkaramıyor parasızlıktan. Çaresizlikten çalıyor, ölü soyuyor. Böbreğini satıyor.Konut reklamına dönersek. Slogan şu olmalı. “Yolunu bulup cebini dolduran gelsin.” Aydının, elitin sanatçının malda mülkte gözü yok. Sözcüklerin anlamını saptırmaya da gerek yok. Bu ülkede o çok lüks konutları alacak çok insan var. Ama sıfatları çok farklı.
Servet düşmanı değiliz ama aptal hiç değiliz. Bu ülkede ayırımcılığın her çeşidi var. “Seçkin” ve “seçkin olmayan” gibi yeni türlere hiç mi hiç ihtiyacımız yok.
Hep sevgiyle kalalım...
Bundan sonra birisine çok kızdığım zaman ne diyeceğimi çok iyi biliyorum
-İnşallah sizin de alt katınıza benimki gibi bir komşu gelir!..
Alt komşumdan şikayetçiyim. O da benden şikayetçi. Birbirimizi rahatsız ediyoruz. Ben onun televizyonunun sesini çok az açmasından, yavaş sesle konuşmasından, kısacası evindeki sessizlikten şikayetçiyim, zira sırf bu sebepten, benim evde çıt çıksa işittiğini biliyorum bu da beni çıldırtıyor. Herşey iyice karışacak, en iyisi ben başından anlatayım.
Yaklaşık üç ay kadar önceydi. Yazılarıma yeni başlamıştım ve her zamanki gibi bir sinir küpü kıvamındaydım. Düşündüklerimi, hissettiklerimi kağıt üzerinde ifade etmek beni zorlasa da, çok vaktimi alsa da, üstesinden gelemeyeceğim bir şey değil ama bunu bilgisayar ortamında yapmaya kalkışınca işin rengi değişiyor, hatta adını da koyalım, siyaha dönüşüyor çünkü sinirden gözlerim kararıyor. Saat gece on biri geçiyordu. Yine bir yazıyla boğuşuyordum bilgisayarda. Satırlara hakim olamıyordum bir türlü. Kelimeler ortadan bölünüyor, paragraflar haddinden fazla açılıyor, bense bunları düzeltmeyi bir türlü beceremiyordum. Her neyse biraz sakinleşmeyi bekleyip, yere fırlattığım mouse’ın içine pilini koyup, kanepenin altında bulduğum kapağı yerine taktıktan sonra, titreyen ellerle birinci katta oturan yeğenimi aradım. Şimdi önce yiğitlere hakkını verelim. Allah için üç tane yeğenim var,her biri diğerinden saygılı, her biri diğerinden SABIRLI. Erdem’ ciğim derhal kendi bilgisayarının başından kalkıp asansöre atladığı gibi soluğu kapımda aldı. Tabii köpeğim Paçoz, önce asansörün sonra kapının zilini duyunca sevinç hav havları atmaya başladı. Yaklaşık on dakika onu susturmak için uğraştıktan sonra bilgisayarın başına geçtik. Erdemim bana davudi sesiyle yapmam gerekenleri (kim bilir kaçıncı kez) anlattıktan sonra (onu hoş tutmak için her zaman bir kenarda bulundururum) pasta ve kola ikram ettim. Saat sanırım üç civarıydı, biz öyle tatlı tatlı hoş-beş ederken, ayağımın altında belli belirsiz tık tık diye sesler duydum.
Ertesi gün ortanca yeğenim bendeydi. Sağ olsunlar yeğenlerim beni gerçekten çok severler. Üçü de elime doğmuştur. Deli-dolu çılgın bir yapıya sahip olduğum ve yanımda çok rahat hissettikleri için bende kalmayı çok severler. Çocukluğumdan beri gece yaşamayı seven bir kişiliğim var. Derslerimi gece çalışır, romanları gece okur, okuduğumu da bitirmeden yatmazdım. Yine aynı şekilde gece yarısından sonra bir saatlerde yazı yazarken yine aynı sorunlarla karşılaşınca bu sefer oturduğum yerden yan odada yatan yeğenime birkaç defa seslendim. (Tabii o da her zamanki gibi müzik dinlediği için beni ancak üçüncü seferde duydu.) Aynı talimatları (kim bilir kaçıncı kez) yeniden dinledikten sonra, yine de tüm düzeltmeleri ona yaptırıyor iken, aynı çekinik tık-tıkları bir kez daha ayağımın altında hissettim. Bu sefer, biraz şüphelendim doğrusu. Ne münasebetti şimdi, eski köye yeni adet mi gelmişti? Öyle ya bu komşular en az bir senedir alt katımda oturmuyorlar mıydı? Ne ayıp şeydi o öyle?
Ertesi sabah, çok iyi hatırlıyorum, günlerden Cumartesi idi, çok erken bir vakitte , Paçoz’un havlamasıyla uyandım. Tatil günü böyle bağırılır mıydı, ne hakkı vardı bizi erkenden uyandırmaya, bu kadar terbiyesizlik olmazdı. Bir güzel azarladım. Yavrum bir köşeye sindi, gücenik bakışlarla bizi yataklarımıza uğurladı. Öğleye doğru zilin sesiyle uyandık. Kapıyı yeğenim açtı, birisiyle birkaç kelime konuştuktan sonra kapıyı kapayıp yeniden yatağına döndü. Kim olduğunu sorduğumda, tekrar uykuya dalmak üzere olduğu için mırıl mırıl “ bilmem, perişan yüzlü bir adamdı, alt katta mı oturuyormuş, gürültümüzden mi rahatsızmış, ne bileyim, rahat bırak beni, uykum kaçacak.“ Aynı akşam apartman görevlisi çöpü alırken “Asuman abla sizin alt kat gürültünüzden rahatsızmış, galiba yöneticiye söyleyecekmiş,” deyince “artık bu kadarı da fazla, tutmayın beni” diye gürleyerek kendimi merdivenlere attım. (aslında ayağımdaki rahatsızlık nedeniyle asansörü kullanmam lazımdı.)
Zili çaldım. Kapıyı açan beyefendi, şaşırdı ise de hiç belli etmedi. Nazik bir biçimde beni içeri davet etti. Beni buyur ettiği salona adeta bir mabede girer gibi girdim. Sessizliğin sesi beynimde yankılandı. Beni oturttuktan sonra o da karşıma geçip oturdu. Yüzüne bakınca perişanlığını gördüm. Yorgun bakışlarında kızgınlık, davranışlarında öfke yoktu. Önce kapıma gelip şikayet ettiği için özür dileyerek başladı söze. Sonra durumundan bahsetti. Yazarmış. Eskiden çalıştığı iş yeri ekonomik nedenlerle kapanınca, evini “home -office” olarak kullanmak zorunda kalmış. Yalvaran bakışlarla, özür dileyen nazik bir tonla anlattıkça anlattı. Duvarların inceliğinden şikayet ederken son derece asildi. Gıcırdayan kapılardan, paçoz yataktan atladığında, (yaklaşık otuz kiloluk bir hayvan), ben yan odaya Caaaan (yeğenimin adı can) diye bağırdığımda, Can beni duyup telaşla koltuğundan halısız yere atladığında, kimbilir kaçıncı uykusundan can havliyle nasıl fırladığını anlatırken, bir İngiliz lordu, bir Fransız kontu, bir Hint racası, bir Osmanlı şehzadesi kadar asildi.(Biraz abarttım mı yoksa?) O konuştukça ben yerimde ufaldım. Paçozun tiz, delikanlıların davudi seslerini düşündüm. Halısız döşemelerimi (büyük halıların modası geçmemiş miydi?) o döşemelerdeki önce çift, sonra tek bastonumun sesini, şu an giydiğim ortopedik terliklerin seslerini tahayyül etmeye çalıştım, bu amansız sessizliğin içinde. Ayağımdan, bastondan bahsederek duygu sömürüsü yapmak istedim, o kadar çok üzüldü ki kendimden utandım. Ama haksızlıktı bu. Böyle alt kat komşusu olur muydu insanın. Yarım saat içinde bu kadar çok özür diler miydi insan. O anlattıkça anlatıyordu, özür dilemeyi bırakıp etrafı gözden geçirmeye başladım. Bir köşedeki televizyon ilişti gözüme. Ekranda balıklar ve mırıl mırıl Nat King-cole. Yukardan ise benim televizyonun bangır bangır sesi geliyordu.
Utançla başımı öne eğdim. Bi de ne göriym? Bir çift sevimi ayıcık yan yana, tatlı tatlı gülümsüyor. Kulakları yerlerde sürünüyor. Evet, ayaklarında, ayı tasarımlı renkli tüylü bir çift panduf. Yüzümde nasıl bir ifade gördü ise izah etme gereği duydu. “ Bakın ben aşağıya gürültü gitmesin diye özel olarak aldım bu terlikleri”. O an bittiğimi hissettim. Tam da sözün bittiği yere sonunda gelmiştik.Bir insan böylesine utanç içinde iken nasıl kahkahalarla gülmek isteyebilirdi? Nasıl ayağa kalktığımı, ne söylediğimi hatırlamıyorum. Can havliyle kendimi merdivenlere attım. Ayağımı filan düşünecek durumda değildim.
Eve girer girmez ilk işim, içine zeytinyağı koyduğum bir fincanla birlikte bir parça pamuğu Can’ın eline tutuşturmak oldu. Bunlarla ne kadar oda, dolap kapısı varsa yağlamasını söyledim. Yüzümde ne gördü ise itirazsız işe koyuldu. Bu arada ben de bulduğum ne kadar eski halı, kilim hatta banyo havlusu varsa yerlere serdim. Boşluklara doldurdum. Bilgisayara değil oturmak bakmadan geçtim önünden.
O gece gözlerimi tavana dikip, beni, kara gözlü güler yüzlü küçücük bir kızdan şimdiki gürültücü uçuk kaçık süpürge cadısına çeviren süreci düşündüm. Okullarımı, çalıştığım şubeleri, oturduğum evleri düşündüm. Uzağa gitmeye gerek yok. Yazardan önceki kiracıları hatırladım. Benim evimi kokularıyla bir çöp kovasına çeviren, bir sürü kedisiyle, şirin öğretmen emeklisi, feci bir şekilde çürüyerek ölen çöp teyze, nikahsız kocasından her gün dayak yiyen, “aşkım n’olur vurma aşkım” diye oradan oraya kaçan zavallı gencecik bir kadın. Yıkılan eşyalar, kırılan camlar.
Ne uğraşlar verdim bu karmaşık kozmopolit kentin tüm kuralsızlıklarına ayak uydurabilmek için. Kişiliğimi o yönde geliştirebilmek için, arabesk mi dinlemedim, beyaz dizi mi okumadım. Televizyondaki tüm kadın, tüm yemek, tüm evlilik programlarını, hatta reklamları izlemedim mi? Bu eğlenceli, bu renkli, bu GÜRÜLTÜLÜ hayata tam da henüz entegre olabilmişken, nereden taşındı alt katıma bu ayrık otu, kelaynak kuşu, don kişot bozuntusu?
HAKSIZLIK BU!
Görüşmek üzere…..
.
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
Bu güne kızgınlığı arttıkça geçmişin sığınağına çekiliyor insan. Birkaç saatliğine de olsa. Yoksa nefes almak güçleşiyor. Bu sabah, öy...
-
Fotoğraflar her sabah hiç aksatmadan ormanda yürüyüşe çıkan eniştem Ekrem Yaşar' a aittir. Bu yürüyüşlere özellikle aç hayvanlara her ...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
İnanılır gibi değil Bugün korkunç bir hayal kırıklığı yaşadım. Benim çok sevgili, eşsiz, bir tanecik kız kardeşim Rayuş' um b...
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Bu gün uzun zamandır yapmayı özlediğim bir şeyi yaptım. Amatörce bir Still Life fotoğraf çalışması. Cebimde günlerdir taşıdığım yaprak, koz...
-
Onyedi sene önce bu gün İzmir' de hava günlük güneşlikti. Çok samimi bir arkadaşımın kızkardeşini arkadaşımla birlikte ziyarete gitmişti...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren