kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dünya Emekçi Kadınlar Günü 2011  

Posted by Asuman Yelen in


Gökten yedi tane siyah gül düştü.

Birincisi, dün kocası tarafından kurşunlanan,

ikincisi, karda yollar kapandığı için hastaneye ulaşamayıp karnındaki çocuğunu kaybeden,

üçüncüsü, gece mesaisinde patronunun tecavüzüne uğrayan tekstil işçisi kadının,

dördüncüsü polisten tekme yiyen kadının,

beşincisi, çaresizlik yüzünden evladını yuvaya bırakmak zorunda kalan kadının,

altıncısı, hamile kaldığı için işine son verilen kadının,

yedincisi sırtında ve dizinin dibinde bebesi ile tarlada çapa sallayan kadının

başına .....

Bu masal hiç bitmez....

MARMARA'DA SEL

Yük Minibüsünden İnmeye Çalışan Yedi Kadın İşçi Boğularak Öldü

İstanbul, Bağcılar'da servis minibüsünden inerken sel sularına kapılan yedi kadın işçi hayatını kaybetti. İşçileri taşıyan servisin yük taşımaya yarayan kapalı kasa minibüs olduğu ortaya çıktı.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
09 Eylül 2009, Çarşamba



2011 yılında, sadece Ocak ayında 17 kadın töre ve namus gerekçesiyle öldürülmüş. İnanılır, kabul edilir gibi değil.

Ama biz galiba sadece sel yüzünden, cahil, insanlıktan uzak, cani ruhlu, gözünü para bürümüş insanların akılalmaz ihmali nedeniyle, içine eşya gibi tıkıldıkları, kapıları içerden açılamayan pis bir minibüsün içinde ekmek parası peşinde yedi zavallı kadının feci ölümünü, bu ölümün insanın kanını donduran anlamsızlığını, boşu boşunalığını asla unutmayacağız.

Onlar bulundukları yerden şaşkın ve mahzun izlerken, sıcak odamda masamın başında oturmuş "Dünya Kadınlar günümüz kutlu olsun" demek bile abes geliyor bana...

1944 den 2o10 kadınlarına  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Son Söz


Kadın, senin için değil midir medarı iftihar,


Bütün müzik, bütün şiir, bütün hayat, bütün bahar?


Ve sen değil misin fakat bir anne her güzelliğe,

Senin değil midir sihir, senin değil mi iktidar?


Değil misin güzelliğin sonsuz feyizli kaynağı,


Senin değil mi sevgiler, senin değil mi itibar?

Ve sen değil misin ömür denen yolun çiçekleri,

Senin değil mi neş' eler; senin değil midir vakar?

Senin değil mi bülbülün gönlünde çırpınan sesi

Senin değil mi mahitap, senin değil mi ruzigâr?

ve sen tabiatın küçük bir örneği değil misin?

Senin değil midir mezar, senin değil mi yavrular?


Unuttun, anladım evet sen kendi kadrükıymetin,


Senin değil midir ümit senin değil mi arzular?


Her zulme rıza gösteren kadın nedir bu hal?


Hatırla kendi kendini, hayata dön, hayatı sar!




Şefik YELEN-1944
Bugün Aşk Dedikleri
Karikatür babama aittir

Daha önce bahsettiğim gibi, o dönem kadın- erkek ilişkilerindeki yozluğu, hikâyeler, şiirler, makalelerle ve mizahi bir üslupla ele alan babam, her iki cinsi de eşit miktarda bombardımana tutmuş, karikatürize etmiş, ama bitirirken, erkekleri es geçip kadınların alınabileceğini düşünerek son sözü onlara ithaf ederek bağlamış.

Kitabın diğer bölümlerini, sosyal, kültürel açıdan, aradaki büyük zaman nedeniyle, anlaşılırlığını yitirmiş olabilir düşüncesiyle burada yayınlamaktan vazgeçtim.


Ancak korkarım, bu dizeler, bu ülkede daha bir altmış yıl geçerliliğini koruyacak gibi görünüyor.

Dünya Kadınlar Günü  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Kadın emekçilerinin mücadelesi 1800 lü yıllarda ABD' de kadın tekstil işçileri tarafından başlatılmış. Çalışma şartlarını beğenmeyen ve hakettiklerini alamayan kadınlar sonuçta greve gitmişler. Patronlar yayılmayı önlemek için grevci işçilerin üzerine kapıyı kilitlemişler. Bu arada aniden başlayan yangın sonucu 129 kadın işçi yanarak ölmüş. Sonraki senelerde hareket yayılarak devam etse de somut bir sonuç alınamamış.

Dünya kadınlarına ait bir günün ilan edilme kararı 26-27 Ağustos Kopenhag Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında kabul edilmiş. 1912 yılından itibaren de kutlanmaya başlanmış. 8 Mart olarak kutlanmasına da 1921 yılında karar verilmiş. Dünya savaşlarında kesintiye uğramışsa da 60 lı yılların sonunda önce ABD olmak üzere birçok dünya ülkesinde yeniden kutlanmaya başlamış.

Dünya Emekçi kadınlar günü 1977 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu' nda resmen kabul edilmiş. Türkiyede 1975 yılından itibaren çeşitli etkinlik ve yürüyüşlerle kutlanmış, kongreler düzenlenmiş, 1980 askeri darbesiyle kutlamalar 1984 e kadar kesintiye uğramış, 1984 yılından sonra günümüze kadar sayıları gittikçe artan kadın kuruluşlarının katılımıyla kutlana gelmiştir.

Çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre tüm dünyada kadınlar iş gücünün % 65 ini oluşturduğu halde gelirin sadece % 10 una sahip olabiliyorlar. Ülkemizde ise bu durum daha da içler acısı boyutlarda. Bu sömürüye ilave olarak, dayak yiyorlar, üstlerine kuma getiriliyor. Töre, ilkel kıskançlık cinayetlerine kurban ediliyorlar. Kızlar okutulmuyor. Küçük yaşlarda istekleri dışında evlenmeye zorlanıyorlar. Evlenir evlenmez çoğu şiddetle karşılaşıyor ve sosyal güvenceleri olmadığı için bu zulüm sürüp gidiyor.

Tüm bu gerçekler göz önüne alınınca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü' nün "kutlanması" değil de "idrak edilmesi" gerekirken ve bu işlev kısmen yurdumuzda da birçok kurum ve kuruluşlarda çeşitli etkinliklerle yerine getirilirken, yığınlarla kadınımız da bir telaş kuaförlere, beyler zorunlu olarak kuyumculara koşturuyor. Çiçekçiler, bir çok mağaza ve eğlence yeri sahipleri Red Kit' in cenazecisi gibi zevkle ellerini ovuşturuyor. Keyifle ve hevesle "eller havaya" moduna giriliyor.

Artık biraz daha ciddileşmemizin zamanı gelmedi mi diyorum. Niçin hiç sahip olamadığımız haklarımızın, elde edemediğimiz özgürlüklerimizin, her alanda yok sayılan emeklerimizin, sırtımızdaki sopanın ve geçmişten geleceğe çok uzun bir hesabın üzerinde en azından düşünmek yerine "bir gün daha eğlenelim, ooh ooh eller havaya" diyoruz. Serdar Ortaç, Sibel Can ve diğerleri hiç bir yere kaçmıyor. Kutlanacak o kadar çok günümüz var ki.

Dünya Kadınlar Günü, tüm kadınlarımıza kutlu olsun...

İroni  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


YAŞADIKLARIMDAN


Biraz Komik

(Arife günü kuaförde)


“Hayır Mehmet hayır. Bu değil istediğim. Ben doğal görünsün istiyorum. “

Genç kız aynanın karşısında başını sallayıp saçını bir o yana bir öbür yana savururken bir yandan da heyecanla anlatmaya devam ediyor. “Görmüyor musun kalıp gibi. Fönlü gibi duruyor. Sana en başında söyledim. Doğal görünsün istiyorum.” Mehmet kuaförlere has o yapay sırıtışıyla bir yandan uzun sarı saçları kalın fırçaya dolarken bir yandan da genç kıza cevap yetiştiriyor. “Tamam Nilay’ cım sen merak etme, bitmedi ki daha. Bu arada bu renk güzel oldu ama yani ellerime sağlık.” “Ben daha samani istemiştim biliyorsun.” Mehmet sabırlı. “Yavaş yavaş Nilay, koyudan açtık biliyorsun. Alıştıra alıştıra.” Nilay biraz daha ılımlı “ Haklısın, bu daha doğal görünüyor. N’apiym, doğallığı seviyorum. Şimdi bu buluşacağım çocuk da doğallıktan yana. İstiyorum ki sanki yeni yataktan kalkmışım da kahvaltımı yapmış, sonra hemen onunla buluşmuş gibi görüneyim.” Mehmet sabır ve anlayış küpü. Genç kızın bele kadar uzun saçlarına bir kere daha doluyor fırçayı. “Sen merak etme şekerim bana bir yarım saat daha ver, çocuk seni hayatında hiç kuaföre gitmemiş biri sanacak.” Nilay şımarık kaprisli bir bebek tavrıyla mızırdanıyor. “Uff. sıkıldım amaa. Sabahın sekizinden beri burdayıımm. Bacaklarım uyuştu oturmaktaaan. Mehmett noolur beni ikideki randevuma yetiştiirrrr.

Yanımda oturan saçı boyalı hanım başını bana doğru eğip şaşkın mırıldanıyor. “Anlamıyorum, bu hanım kız madem doğallığı seviyor, niçin sabah kalkıp kahvaltısını yapıp buluşmaya gitmiyor da bu çocuğu saatlerdir uğraştırıyor?” Gülüyoruz sonra. Galiba o sırada orada olan herkes aynı soruyu soruyor kendi kendine.


Biraz buruk


(On yıl kadar önce, resim kursunda)




Orta yaşlı kadın, yatak odasının loş ışığında, aynanın karşısında alışkın hareketlerle saçlarını fırçalamakta. Aslında bu gün bu hareketlerin ritminde bir sertlik, bir bıkkınlık var. Aynada kendiyle göz göze gelmekten kaçınıyor sanki. Hiç olmadığı kadar tedirgin ve gergin. Birden gözüne aynanın köşesine iliştirilmiş, beyaz saçlı bir kadının fotoğrafı takılıyor. Boğazına bir şeyler düğümleniyor. Bir sürü anı üşüşüyor beynine. Uzun zamandır hiç hatırlamadığı bir sürü şey. Ve uzun yıllardır, hatta bir ay önceki cenazede bile hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya, ağlamaya başlıyor önce yavaştan, sonra sarsılarak, haykırarak ağlamaya başlıyor.

Nurdan Hn. kırk yaşlarının sonlarında. Birkaç yıldır emekli. Genç görünümlü, bakımlı, aydın ve dinamik bir hanımefendi. Çocuğu olmadığı ve yediklerine dikkat ettiği için tabii buna hareketli yaşamını da ilave edersek, hayli fit görünümlü aynı zamanda. 18 yıllık eşi de kendisi gibi emekli. Gündüzleri işlerinde güçlerinde akşamları bilgisayarlarının başlarında uyumlu iki arkadaş gibi yaşayıp gidiyorlar. Nurdan Hn. Emekli olduktan bir hafta sonra evde boş oturamayacağını anladığı için önce hemen bir resim kursuna yazılıyor. Bu arada bir yetiştirme yurdunda bir çocuğa anne oluyor. Bir spor salonunda pilatese başlıyor. Bu koşuşturmaca içerisinde yaptığı resimler sergileniyor. Bazıları satılıyor hatta. Kendisinden son derece memnun, kendisini seven ve takdir eden dostları ile birlikte mükemmele yakın bir yaşam sürüyor. Sürüyordu. O kara kapkara güne kadar. O kara günde çalan telefona, o telefondan Adana’ da yaşayan annesinin karşı komşusunun telaşlı, tiz, suçlayıcı sesini duyana kadar. O sesin verdiği kara haberi öğrenene kadar… Hiç tanımadığı o uğursuz kadının kendisini aşağılayarak verdiği ölüm haberini. Son üç yıldır ziyaretine bile gitmediği, son bir aydır sadece 2 kere telefonla aradığı yalnız yaşayan annesinin ölüm haberini.

Nurdan Hanım, artık herkesten her şeyden elini eteğini çekmiş bir vaziyette evinde, sessiz, asude bir yaşam sürdürmekte. Kumral kısa saçları kırlarla dolu. Biraz da kilolu şimdilerde. Temizliğini yardımcısı, alışverişlerini eşi yapıyor. O ise haftada sadece bir kere evden çıkıyor. Darülacezeye yaptığı düzenli ziyaretler için.

Hep sevgiyle kalalım...

Ağlarız Gülünecek Halimize  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,




Daire kapısının zili belli belirsiz çaldı. Kapıyı açtığımda aşağıda, merdivenin tam ortasında duran genç bir kadının ürkek bakışlarıyla karşılaştım. Orada olduğuna pek de şaşırmamıştım, çünkü zil sesine Paçoz her zamanki gibi birkaç “hav” demişti. Çekingen bir sesle “ablacığım, biraz bize gelir misiniz, size bir şey sormak istiyorum” dedi. Bir an duraladım. Sonra biraz tereddütle hafif de şaşkın bir şekilde “olabilir “ dedim. “Sen in, ben yemeğin altını söndürür gelirim.” Aslında ocakta yemeğim yoktu. Sadece biraz zaman kazanmak istemiştim. Biraz korkmuştum doğrusu. Kadın alt kat komşumdu. (Raca-prens-şehzadeden önceki.) Bir gece önce, geldiklerinden beri hemen hemen iki gecede bir işittiğim, birinci kattan bile duyulacak kadar şiddetli kavgalardan birini daha etmişler, kadıncağız “tamam aşkım, n’olur vurma aşkım” diye evin bir ucundan diğer ucuna koşturmuş durmuştu. Darbe ve kırılan eşya seslerinin haddi hesabı yoktu. Ve cani adamın gür sesiyle ettiği küfürlerin.

Bu çift benim alt katıma taşınalı birkaç ay olmuştu. Kadın çok genç ve güzeldi. Adamla bir ya da iki kere asansörde karşılaşmıştım. Orta yaşlı, çok uzun boylu, kibar bir beyefendi görünümündeydi. Çok yeni bir bebekleri vardı. Taşındıklarında yirmi günlüktü. Yani kadın da yirmi günlük lohusa idi. İlk birkaç günden sonra hiç bitmeyen darp olayları başlamıştı bile. O aralar ben İnci Ertuğrul’un öğleden sonra kuşağındaki programını izliyordum. Anneleri evlatlarıyla kavuşturur, dargınları barıştırır, kayıp yaşlıları bulurdu. Benzerleri gibi bir programdı ama İnci Ertuğrul’u önce anneme benzediği için, sonra onun o çok samimi, yapmacıksız, etrafını kırmaktan çekinen naif tarzını, yeri gelince haksızlığa karşı sesini çekinmeden yükseltmesini çok severdim. Bir de çok üzüldüğü zaman, ağlamak için değil ağlamamak için uğraşır, gözyaşlarını tutamadığı zaman da çirkinleşir, yüzü gözü kırışır, o ise aldırmazdı. (Ağlamayı marifet sayan, göz yaşlarını avuçlarıyla silen tayfadan değildi.) Her neyse o ara bu programı seyrederken hep bu kadıncağızı düşünür, gidip omuzlarından sarsmak, kaç kurtul bu adamdan diye bağırmak isterdim. Bunu hatırlamak korkumu biraz hafifletmişti. Belki bu yolda bir şeyler söyleyebilirdim. O cani gündüz vakti neden evde olsundu.

Tüm bunları aklımdan geçirirken, bir yandan da çabucak hazırladığım muhallebiyi bir kaseye doldurdum (bebek için) ve inip kapılarını tıklattım. Salonun ortasına bir soba kurmuşlardı. Bebeğin yatağı sobanın yanındaydı. Aslında apartman kaloriferliydi ve güzel de ısınıyordu. Evde hanımın kız kardeşi de vardı. Her ikisi de eşarplarını kulaklarının arkasına sıkıştırmışlardı. Etrafıma göz attığımda gördüğüm yeni evli bir çiftin bol cilalı ve bol dantelli eşyalarıydı. Her taraf el yapımı çeyizlerle doluydu. Öğrendiklerimi duyunca bu çeyiz içimi acıttı doğrusu.

Çift nikahsız yaşıyordu. Kızın anne ve babası kandırılmıştı. İmam nikahı kıyılmış, adamın son mahkemesinden (boşanma) sonra da güya resmi nikah kıyılacaktı. Ama düğünden sonra adamın boşanmaya niyeti olmadığı ortaya çıkmıştı. Ve, kelimenin tam anlamıyla bir psikopat olduğu. Kadıncağız bana adamın kaç evlilik yaptığını ve kaç çocuğu olduğunu nüfus idaresinden nasıl öğrenebileceğini soruyordu. (Nedenini bilmiyorum.) Tüm bunları boş vermesini, çocuğu alıp ailesinin yanına dönmesinin en doğrusu olduğunu söylediğimde ağlamaya başladı. Ailesi kabul etmiyordu. Çok iyi bildiğimiz bir yaşam klasiğini bir de ondan dinledim. Bu arada vücudunun gösterebildiği her yeri çürük içindeydi. Hamileyken de çok dayak yemişti. Adamın işkence yöntemleri çok çeşitliydi doğrusu. Bir gece önce kocasının kendisini banyoya sokup zorla ağzına şampuan, arkasından da duşla su doldurduğunu anlatırken kız kardeşi de göz yaşları içinde kendisini dinliyordu. İnanılır gibi değildi içim acımıştı. Kadın sığınma evlerinden bahsettim. Kadınların eskisi kadar çaresiz olmadığından, iş bulup rahatlıkla çocuğuna bakabileceğinden bahsedip güçlü ve cesaretli olması gerektiğini isterse elimden gelen yardımı yapabileceğimi söyledim.

Gözlerinde yaşlarla iki kardeş anlattıklarımı dinliyorlardı. Onlar dinledikçe ben coştum, yüreklendirmek adına uzun uzun konuştum... konuştum... Tepeden tırnağa İnci Ertuğrul kesilmiştim. Her ikisi de hayran hayran izliyorlardı. Genç kadın ben bir nefes almak için duraklayınca, “ ne iyisin abla, hem de güzelsin, çok da kültürlüsün. Kimbilir abi nasıl seviyodur seni” dedi. Afalladım. “Ne abisi, abi de kim?” “Kocan, abla.” Hiç beklemiyordum bunu doğrusu.”Ben evli değilim” dedim. Şaşırmıştı. Sen de mi imam nikahlısın yoksa ablacım” İyice titizlenmiştim. “Ne imam nikahı canım, olur mu öyle şey!” Gözleri faltaşı gibi açıldı. “Yani senin kocan yok mu???” Artık eni konu sinirlenmiştim ben de. Sert bir şekilde “yok.” dedim. “Peki hiç mi olmadı???” “Olmadı.” İki kardeş şaşkınlıkla birbirlerine baktılar sonra ikisi birden bana dönüp incelemeye başladılar. Kendi dertlerini unutmuş, yoğun bir acıma hissiyle bana bakarken bir yandan da dizlerini dövmeye başladılar “Vah ablacım vaah vah.” dedi yeni gelin, diğeri de başını sallayıp onaylarken “sen benden de bahtsızmışsın anacım.”

Böyle bir durumda bu bayanlara, söylenecek sözü, verilecek cevabı olan varsa buyursun söylesin. Ben tek kelime bile bulamadım doğrusu. Nutkum tutuldu. Öyleceee bakakaldım yüzlerine.

İnanılır gibi değil öyle değil mi. En ufak bir mizah öğesi ya da bir kelime bile ilave etmeden anlattığım bu şeyi ben yaklaşık iki sene önce yaşadım. Tastamam aynısını yaşadım. Yorumu dostlara bırakıyorum.

Hep sevgiyle kalalım…

Yağmurun Hatırlattıkları 1  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

ADIYAMAN



Adıyaman’da ilk sabahımızda yağmur sesine uyandık.
Akşam Gölbaşı’ nda trenden indikten sonra, çok zahmetli bir kara yolculuğu yapmış ve kapkaranlık bir şehre girivermiştik sessizce. Bir Eylül gecesi idi. Her zaman olduğu gibi, babam önceden eşyaları eve getirmiş, dönüp bizi almıştı. O tarihte elektrik yoktu şehirde. Babamın kılavuzluğunda bir lokantaya girmiş, yine pek de göremeden, çarçabuk birer tabak mercimek çorbası içmiş, karanlık yollarda, el ele biraz şaşkın ama hiç korkmadan yürüyerek evimize gelmiştik. Şaşkındık çünkü Adana gibi sazı- cazı, havuzlu sinemaları, kocaman parkları, aydınlık caddeleri olan bir şehirden gelmiştik. Korkmuyorduk çünkü annemiz babamız yanımızdaydı. Küçük bir bahçeden sonra babamın açtığı kapıdan girmiş, fena halde gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkmış ve… nihayet eşyalarımıza kavuşmuştuk. Bu benim en sevdiğim fasıldı. Taze badana kokuları arasında çarçabuk bir denk çözülür, yatak yorgan çıkar, el yordamıyla serilir, yorgun ve de mutlu uykuya dalınır.
Evet, böyle bir gecenin sabahında, gürül gürül yağan yağmurun sesine uyandık. Camlara koştuk. Bu, aydınlıkta Adıyaman’ı ilk görüşümüzdü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Aaaa dağlara bakın”… “Anneee.. tarlaları gördün mü?” ”Aman Allahım her taraf yem yeşil…” “Çok güzeeeel." Sonra gözler yollara ve su göllerinin içinde oradan oraya koşuşturan şalvarlı kadın ve erkeklere çevrildi. O günün ve her yağmurlu günün çarpıcı manzarasına: Bizi eğlendiren, annemi üzen, babamı öfkelendiren. Kadınlar, yalınayak, pabuçları ellerinde, şalvarlar dizlere kadar sıyrılmış, ayaklar suların içinde merkebi yularından tutmuş, üzerindeki değerli yüklerini, kocalarını taşıyıp götürüyorlar. İşin acı yanı çocuklar ve bebeler de yalınayak sularda. Daha sonra işin bununla da kalmadığını, pamuk ve haşhaş tarlalarında kadınların çalıştığını, erkeklerin kahvede oturduğunu, annem, yerli arkadaşlarına kaç çocuğunuz var diye sorduğunda, önce oğlanların sayısının söylenip, "iki de kızım var itin kölen ossunlar" diye, sorulunca, ilave edildiğini ve bazı akşam davetlerinde, ortalıkta genellikle birden fazla bazen üç veya dört eşin hizmet ettiğini öğrendik. (Bizzat şahit olarak)
Bu gün bu kentin Güneydoğu’nun en gelişmiş şehirlerinden biri olduğunu, tüm bunların değişip düzeldiğini, bizzat Adıyaman’lı dostlarımdan ve medyadan sevinerek takip etmekteyim. İşin aslına bakacak olursak, bana kalsa, ben çocukluğumun Adıyaman’ının hiç değişmeden sonsuza kadar kalmasını isterdim. İçinde beni ve ailemi de aynı şekilde muhafaza etmek kaydıyla. Kendimle ilgili emin olduğum hiç değişmeyecek birkaç saptamadan biri:
Yaşamımın en güzel üç senesini ben Adıyaman’da geçirdim.


Hep sevgiyle kalın...


Sevginin Aydınlığı  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Kumo, Calcutta’ da yaşayan, genç bir Hint’li kadındır. Çok genç yaşta, ölü bir bebek dünyaya getirmiş, bu yüzden çok hastalanmış, en çok da gözleri zarar görmüş, görme yetisini hızla yitirmeye başlamıştır. Tıp öğrencisi olan kocası , karısını adeta bir denek olarak görmekte, acemiliğine rağmen, hiçbir doktorun yardımını kabul etmeden tedavi etmeğe çalışmaktadır. Korkulan olur, Kumo gözlerini kaybeder.

Kocasını çok seven Kumo, başından beri kırılmasına, bu arada canının giderek yanmasına rağmen kocasının kendine (mesleki açıdan) güveninin sarsılmaması için tüm bu sıkıntılara göğüs germiş, ve sonuca da yine kocasına duyduğu sevgi yüzünden isyan etmeden katlanmaya çalışmaktadır. Kocası ise pişmanlıklar içindedir ve karısına, kendisini affettireceğine, ömrünün sonuna kadar onun gözü kulağı olacağına dair sözler vermektedir.

Yüce gönüllü Kumo, kocasının bu haline o kadar üzülür ki, körlüğünü unutup onu teselli etmeye çabalar. Hatta onun yeniden evlenmesi için ikna etmeye bile uğraşır. Kocası bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Bir daha yaşamının sonuna kadar o eve başka bir kadın getirmeyeceğine dair tanrılar üstüne yemin eder.

Hikayenin bu bölümünü Kumo’ dan dinleyelim.

“ -Ah dedim, neden böyle müthiş bir yemin ettin. Sırf kendi adi, bayağı zevkin için mi senin evlenmeni istediğimi sandın? Hayır! ... Ben kendimi düşünüyordum. Zira alacağın kadın gözlerim gördüğü zamanlar bana ait olan hizmetleri yapacaktı..

Kocam bağırdı: -Hizmetler mi!..Bunları hizmetçiler görür. Evime esir getirip, ona, tahtı bu tanrıçamla bölüşüp paylaşmayı teklif edecek kadar beni çılgın mı sanıyorsun?..

“Tanrıçam” kelimesini söylerken başımı ellerinin arasına aldı, ve alnıma bir öpücük kondurdu. Bu anda, beni öptüğü yerde ilahi aklın üçüncü penceresi açıldı ve gerçekten bir takdise nail oldum. Öz aklıma ..”Mükemmel!..” dedim. Artık, ev işleri ailesinin aşağı dünyasında ona hizmet görmeğe muktedir değilim. Fakat ben daha yüksek bir iklime, diyara çıkacak , yükseleceğim. Yukarılardan. Aşağıya takdisleri getireceğim. Benim için artık yalan, hile aldatma yok! Eski ömrümün bütün küçüklük ve ikiyüzlülükleri ebediyen yok edilecektir…”

Bu alıntı, Tagore’un “Acıkan Taşlar “ isimli öykü kitabındaki “ Görmeyen Gözler” isimli öyküden yapılmıştır. Öykünün devamında doktor , önce ünlü, sonra zengin olur. Hint geleneği gereği , yaşlı akrabalar tarafından yeniden evlenmeye zorlanır. Yeni gelen küçük kız, Kumo’nun asil davranışları ve samimi sevgisi karşısında , zaten istemediği bu evliliğe karşı koyar. Doktorun aklı başına gelir. Son mutludur.

“Sex and The City” , “ Desperate Housewives” kadınlarından sonra “Kumo” yaratık gibi duruyor karşımızda. Farklı kültürler , farklı kadınlar deyip geçebilir, ya da üzerinde sayfalarca konuşabiliriz.

“ Dünya kadınlar Günü “ öncesinde hiç olmazsa biraz düşünmeye ne dersiniz?

Tekrar görüşmek dileği ile…

"Yaz aşkına dair" dediniz... İşte misali:  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Merhabalar,

Sevgililer gününüz kutlu olsun.


ZERRİŞTE
“Yaz aşkına dair” dediniz…İşte çocukken
Gayet afacan bir kedi sevdim ki elimden
Bir Dakka bırakmazdım; uyurken kucağımda
Ruhumdaki şefkat
Hep üstüne titrer; gece bazen yatağımda
Birlikte uyurduk.bırakıp mektebe gitsem
Kalbimdeki özlem
Mutlak beni dikkatsiz eder, “ hey koca sersem!”
İhtarı tokatlarla gürülderdi başımda.
Ben körkütük aşık,
Her kahra tahammülle severdim…O yaşımda
Sevmekteki tesir ve teselliyi bilirdim.
Herkes gibi, hatta
Bazen da sebepsiz yere ağlar üzülürdüm.
Zerrişte, bu ismiydi onun, sanki haberli
Uğrun kederimden
Yaltaklanır,atlar , sürünür, okşatır, okşar
Sırf almak için gönlümü bir çare bulurdu.
Lakin üzerimden
Bir kez dağılıp gitti mi hüznüm, kurulurdu:
“Sayemde bu neşen” demek ister gibi mağrur;
Mağrur ve küçümser,
Başlardı vefasızlığa; ben bağlı ve güçsüz,
Her isteği, her hazzı ve her keyfine uymuş,
Bazan şaşaraktan,
Bazan kızaraktan; yine güçsüz, yine kanmış;
En şüpheli bir meylini görsem inanırdım;
Biçareliğimden;
Hep tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım!..
“Yaz aşkına dair” dediniz…İşte misali
Sevdiklerimin ben
Hepsinde bu tırnakları, hepsinde bu hali,
Hepsinde bu hırçın kedi simasını gördüm…
Bu cehennem gibi ömrün tüm zevkini sürdüm.

Tevfik FİKRET

Blog Widget by LinkWithin