cocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bebeğin Usulü  

Posted by Asuman Yelen in , , ,





Eğer bebek sadece istemiş olsaydı, şu an göğe uçabilirdi. Onun bizi bırakıp gitmemesi boşuna değildir.













O, başını annesinin göğsünde dinlendirmeyi sever ve onun gözünün önünden kaybolmasına asla dayanamaz.









Bebek, derin hikmet dolu sözcüklerin, konuşmaların, her türlüsünü bilir. Halbuki dünyada pek az kimse onların manasını anlar.

Onun asla konuşmak istememesi boşuna değildir. Kılık değişikliği ile gelmesi boşuna değildir.

















Onun istediği biricik şey, annesinin sözlerini annesinin ağzından öğrenmektir. Onun için de bebek öyle saf görünür.











Bebeğin bir yığın altın ve incileri vardı.Buna rağmen bu dünyaya bir dilenci gibi geldi. Onun böyle bir kılık değişikliği ile gelmesi boşuna değildir.

Bu küçük sevgili dilenci annesinin sevgi zenginliğini dilensin diye, son derece zavallı görünmek ister.












Bebek mini mini hilalin ülkesinde tüm bağlardan uzak, öylesine özgürdü ki…Onun özgürlüğünden vazgeçmesi boşuna değildir.













O, annesinin küçücük kalp köşesinde sonsuz sevinç için yer olduğunu, onun kollarıyla sarılmasının, sıkılmasının hürriyetten çok daha tatlı olduğunu bilir.












Bebek, nasıl ağlanacağını asla bilmezdi. O tam bir saadet ülkesinde yaşardı.

Onungözyaşları dökmeyi istemesi boşuna değildir.







Her ne kadar sevgili yüzünün gülmemesi ile, annesinin özlem ve sevgidolu kalbini, kendine çekse de önemsiz üzüntüler için küçücük ağlayışları da iki katlı sevgi ve acıma bağını örerler.




Her yeni doğan çocuk, tanrının hala insanlardan umudunu kesmediğini gösterir.

Sir Rabindrananath TAGORE

Parça yazarın Büyüyen Ay isimli kitabından alınmıştır.



Sevgimle...






Kollektif Histeri  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,




Artık bağırıyoruz. Birkaç yıldır sürekli bağırıyoruz. Büyük-küçük, çoluk-çocuk hep birlikte.

Tuhaflık bunun neresinde diyebilirsiniz. İnsanlar zaman zaman bağırırlar. Sinirlenince, canları yanınca, korkunca, ve çok sevinince seslerini yükseltirler. Kastettiğim, ani gelişen olaylarda, istem dışı olarak başlayan, bir türlü önleyemediğimiz desibel artışı değil. Bu son derece doğal, insani, affedilir bir şey.

Son zamanlarda çok tuhaf şeylere şahit oluyorum. Çocuklar, bir yerlerde üçer beşer toplanıyorlar, sabah erken, öğlen yemek vakti, akşam, durmadan bağırıyorlar. Duyduğum sesler, bildik değil, hani istop oynarken topu yukarı atar ve bağırırsınız: "Aaayyyşeeee…" Ya da "sooobeeee…" Değil. “Elim sendeeee…” Hiç değil. Veya, ‘at,’ ‘tut’, ‘vur’, ‘koş’ gibi sesler de gelmiyor sokaklardan eskisi gibi. Sadece çığlık. Açıyorlar ağızlarını sonuna kadar, basıyorlar çığlığı. Sırayla. Oyun bu, sadece masum bir oyun. Ne kadar zor alıştım meraklanmamaya. İlk duyduğumda, o camdan öbür cama koşardım, kim düştü, kim yaralandı ya da kim kaçırılıyor diye görebilmek için. Belki müdahale edebilmek için.

Vaktinizin hemen hepsi evde geçiyorsa, sabahları kaçınılmaz olarak bir kadın programına denk geliyorsunuz. Havalı sunucu salına salına stüdyoya giriyor ve maestro yapımcı (ya da görevli her kimse) işaretini çakıyor. Ne??? Haydiii, hep bir ağızdan ablalar teyzeler basıyorlar çığlığı. Ama ne çığlık. Yer gök inliyor. Bununla kalsa neyse. Sunucu ağzını açıyor, bir çığlık, ayağa kalkıyor, bir çığlık. Bu anlattığım, kumandayı bulup can havliyle başka kanala atlayana kadar geçen kısacık süreç içinde gördüklerim. Daha doğrusu duyduklarım.

Geçenlerde bir akşam, ailelerin yarıştığı, rastlarsam ve başka bir şey yoksa, bilgisayar başında arkam dönük dinlediğim bir program, benim iyiden iyiye sinirlenmeme, ve yine apar topar, bu sefer televizyonu hepten kapatmak üzere, kumandaya atlamama neden oldu. Sunucu (Meltem Cumbul) yarışmacı aileyi anons eder etmez, kadınlı erkekli hep aynı grup, sıtma görmemiş sesleriyle heeey diye bağırmaya başlıyor ki, hep birlikte bağırmanın (eğer bir nebzecik varsa) adabından, senfonisinden yoksun, adeta Fener, Real Madrid’e gol atmış gibi. Hayır onun bir anlamı var, içinde mutluluk, coşku var. Burada amatör, sıradan bir yarışmacı anons ediliyor, sanırsınız çağırılan Madonna. Sanki bir sınıf dolusu yuva çocuğunu (her şeye eeeevveeeettt diye bağıran), sihirli bir değnekle şeklen erginleştirip salona doldurmuşlar. Gerçekten tahammül edilir gibi değil.

Neler oluyor insanlarımıza dersiniz? Çocuklarımız, artık kendilerini ailelerine, ve dünyaya fark ettirebilmek için bu yolu mu kullanmak zorunda kalıyorlar!...

Ya büyükler, biz, bu kadar mı aciz , çaresiz kaldık sorunlar karşısında; bağırıp duruyoruz orada -burada, stadlar artık bu yüzden mi, kadın-erkek tıklım tıklım dolup taşıyor?...

“Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır” türküsüne ne oldu? Kimsenin canı artık türkü bile söylemek istemiyor mu!...


Sevgiyle kalın…

Güzel Bir Reklam  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , ,


Televizyonda bu günlerde dönen bir reklam var:

Aylardan Ramazan.
Bir bebek, ailesinde şaşkınlıkla farkettiği olumlu değişiklikleri izliyor. Babasındaki dinginliği, abisindeki yardımseverliği, annesindeki misafirperverliği, sofralarındaki çeşitliliği, gelenlerdeki artışı, sözü-sohbeti velhasıl yuvasında aniden gelişen tüm bu olumlulukları mutlulukla izliyor ve sebebini bir türlü anlamadığı bu geçici değişikliğin , her çocuğun ihtiyaç duyduğu bu güzelliğin, tüm zamanlar boyunca ailesi ile birlikte olmasını tüm saflığı ve içtenliği ile istiyor ve sessizce haykırıyor:

KEŞKE HERKES HEP BU AY OLDUĞU GİBİ OLSA!...


(Bizler de tüm insanlık için aynen altını çiziyoruz.)

Teşekkürler Coca- Cola, bir kez daha...

Hep sevgiyle kalın...


Tebessüm  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , , , ,




Buruk bir sevinç…

Tatlı bir hüzün…

Acılı bir gülüş…

Sinirli bir kahkaha…

Mutluluk gözyaşları…

Siz hiç, bir bebekten, bir çocuktan söz edilirken, onunla ilgili konuşulurken, yukarıdaki betimlemelerin kullanıldığına tanık oldunuz mu?

Bebek acıkınca, canı yanınca ağlar, istediği yapılmazsa kızar, kendince komik bir şey gördüğü zaman, şen-şakrak kahkahalar atar, yeni oyuncak alınırsa mutlu olur. Çocuklar, gülerler, ağlarlar, kızarlar, sevinirler, üzülürler. Onlarda her şey nettir. Katkısız, katışıksız. Sevinçleri apaydınlık, kızgınlıkları kapkaradır.

............................................................

Babam öldüğünde, babaannem bizdeydi. Bu onun şansı mıydı, şanssızlığı mı çok düşündüm bu konuda. Şimdi yeniden düşününce şansıydı diyorum. Son bir kez daha görebildiği için… Mersin’ deydik. Babaannem, İstanbul’da amcamlarla yaşıyordu. Her sene gelemezdi yanımıza. Biz her yıl bir başka şehirde hatta bölgede olurduk, o yüzden belki. Altmışlı yaşlarındaydı sanırım. Kurban Bayramı’nı hep birlikte geçirdik. Bayramın hemen ertesi günüydü. Bahçede ip atlamıştık ve ipin bir ucu babamdaydı. Yoruldu muhtemelen. Sonra gelen bayram kartlarını okurken, son okuduğu kart elinde, sessiz sedasız gidiverdi. Sonradan öğrendik, elindeki son okuduğu, geçen sene kaybettiği bir askerlik arkadaşının eşinin yolladığı bayram tebrik kartıymış. Bu, hassas yürekli babamın yıpranmış kalbinin (bir kriz geçirmişti zaten) son hüznüydü.

Hepimizin yaşadığı ilk büyük şoku ve bir sürü insani karşılamaları, çığlıkları, dövünmeleri, koşuşturmaları atlattıktan sonra unutamadığım tek şey, babaannemin, kadife berjer koltukta, sırtı dimdik oturmuş, her gün okuduğu Kur’an’ı, yine tertemiz (kahverengi küçük çiçekleri olan) jorjet elbisesini giymiş, başında bembeyaz örtüsüyle, yüzünde gizemli, tuhaf, mutmain (bu kelimeyi çok sevdiğim için kullanıyorum, ' içinde teslimiyet de içeren bir tatmin olma durumu' ) bir tebessümle okuyuşuydu. Gördüğüm en anlamlı, en hüzünlü, en gizemli, hatta en kutlu, kutsanmış tebessümdü.

.........................................................

Çocuk kahkahası… İşitmesi ne güzeldir değil mi. Gelin görün ki bende korku, hüzün, umutsuzluk çağrıştırır. Kalabalık neşeli aileler… Açık penceresinden neşeli gülüşler, bol ışıklar, tabak çanak sesleri yayılan evlerin önünden geçerken, bir kasvet dolar içime. Hiç düşündüğünüz gibi değil. Bana geçmişimi, neredeyse tümünü kaybettiğim mutlu ailemi, çocukluk günlerimi hatırlattıkları için değil. Ben tüm bunları çoktan aştım. Babaannem o tebessümü bana miras bıraktı, babamdan otuz sene sonra öldüğü zaman. Babasının annesinin yanında mutlu mesut gülen çocuktan gözlerimi kaçırmam, onun da bir gün bu tadı mutlaka kaybedeceğini bilmemden, ve onun için endişelenmemden kaynaklanır. Bu yüzden hemen o an oracıkta onun için bildiğim bütün duaları okurum.

..........................................................

Ayvalığa giderken, yanıma okumak üzere aldığım kitabın ayıracının üzerinde bir yerlere “her yolculuk başlangıcında olduğu gibi buruk bir sevinç var içimde” diye not düşmüşüm. Dönüşte gözüme ilişti. Tam da otobüs hareket ederken, şimdi ne yazardım diye düşündüm. Dönüş yolu başlarken hissettiğim de “tatlı bir hüzün” dü. “Erişkin insan olmak” böyle bir şey işte. Mutlulukla hüzün buluşuyor. İllaki buluşuyor. Endişeler, korkular da (tabii kendimizle ilgili olanlar) yavaş yavaş yerini kabullenmişliğe, sabırlı bir bekleyişe bırakıyor. Her şeye hazır, teslimiyetçi bir bekleyişe…

Sevgiler…

Bunlar Da Çocuk  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,



24 Temmuz Akşam Haber Bülteni' nde Çocuklarımız

Ne anneler var! 5 çocuğunu eve kilitledi

Elektriği ve suyu bulunmayan harabe durumundaki eski evde açlıktan bayılmak üzere olarak bulunan talisiz 5 çocuk, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı Çocuk Yuvası'na teslim edilirken, hakkında TCK'nın 97'nci maddesi gereğince işlem yapılarak mahkemeye çıkartılan sorumsuz anne Zeliha Ersoy
, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.



BU ÇOCUĞA NASIL KIYDINIZ?

Adıyaman'da 21 gün önce kaybolan 3 yaşındaki Mustafa Kelepçe, kaybolduğu köyün bir
kilometre dışında parçalanmış bir şekilde bulundu.

24 Temmuz 2009, 17:57





BEBEK ÖLÜMLERİ ARAŞTIRILIYOR



Şanlıurfa’daki bebek ölümleriyle ilgili Sağlık Bakanlığı’ndan açıklama geldi. Ölümler birbirinden farklı birçok etkene bağlı olabilir denildi.
24 Temmuz 2009, 17:30






ÜZMEZ'E MAHKEME ŞOKU

Bursa'nın Mudanya ilçesinde 14 yaşındaki B.Ç.'ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılandığı dava kapsamında bugün hakim karşısına çıkan Hüseyin Üzmez'in tutukluluk halinin devamına karar verildi. Hakkında 30 yıla kadar hapis talep edilen Üzmez, eşinin 3 kez intihar girişiminde bulunduğunu belirterek, 'Beni tahliye edin, isterseniz bin yıl ceza verin.' dedi.
24 Temmuz 2009, 17:28



BU NASIL BİR VAHŞET?

Bursa’da 3 yaşındaki kız çocuğunu 50 bıçak darbesi ile öldüren insanlar (!) duyanların kanını dondurdu.
Bursa'nın merkez Osmangazi ilçesinde 3 yaşındaki bir kız çocuğu evlerin 300 metre ilerisinde ölü olarak bulundu. Küçük kızın, vücudunun değişik yerlerinden 50 adet bıçak darbesi aldığı belirlendi.

Alınan bilgiye göre, Geçit Mahallesi Gedik Sokak'ta ikamet eden Kerem ve Fatma Şenol'un 3 yaşındaki kızları Aleyna Şenol, evlerinin 300 metre ilerisinde kanlar içerisinde ölü halde bulundu.

24 Temmuz 2009, 17:45

Bir yerlerde anne-babalar evlatlarını nasıl kutsayacağını bilemezken, yere göğe sığdıramazken, yurdumda her gün onlarca çocuk niçin böyle acı çekiyor? Anne-babalara neler oluyor? İnsanımıza neler oluyor? Her gün bu olaylar niçin çığ gibi büyüyor? Tek bir çocuğun tek damla gözyaşına kıyamayan insanoğlu, bu sevgisizlik girdabından ne zaman ve nasıl çıkacak? YETERRR!....










Çocuk-Melek  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Onlar bağırışıyor. Döğüşüyorlar, şüphe ediyor ve yeise düşüyorlar; boğuşma ve çekişmelerinin sonunu bulacağa benzemezler.

Senin hayatın, saf ve ürpermeyen bir ışık alevi gibi onların arasına katılsın ve onları susturarak sevindirsin çocuğum.

Onlar hırs ve hasetleri yüzünden zalimdirler, sözleri de kana susamış gizli hançerler gibidir.

Git onların dargın kalpleri arasında dur, çocuğum, ve tatlı gözlerin tıpkı günün mücadeleleri üzerine inen affedici akşam sessizliği gibi onlara baksın.

Sen yüzünü onlara göster ki, her şeyin manasını anlasınlar, çocuğum; kendini onlara sevdir ki, onlar da birbirlerini sevsinler.

Gel ve uçsuz bucaksız mükemmelliğin koynunda yerine otur çocuğum. Güneş doğarken kalbini yeni açan bir çiçek gibi aç ve yükselt ve gün batarken başını eğ ve sessizlik içinde günün ibadetini tamamla.

R.Tagore

Yüzü olmayan çocuk  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


Bir çocuk yaşadı bu dünyada. Adı var mıydı? Evet. Doğduğunda ona kutlu bir isim koymuşlar, Muhammed demişlerdi kulağına. Kendi var mıydı? Hayır. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Ne annesi babası fark etti varlığını, ne diğer amcalar teyzeler, ne de öteki çocuklar. Bir hayalet gibi dolaştı durdu kalabalıkların içinde. Ruhu, yüreği aç, karnı aç.. Yaşadığından habersiz. Kendi hiçliğinde.

Bir mahalleli, bir yığın insan. Yüzleri solgun, bakışları asabi. Bedbin bakışlı, düşük omuzlu, dertleri başlarından aşkın insanlar.. Etraflarında gezinip duran çocuğu fark etmediler. Eline kuru ekmek tutuştururken bile fark etmediler onu. Zaten yokluğunu da fark etmemişlerdi ki, hiç aramadılar Muhammedi. Oysa o, oralarda bir yerlerde, gene yalnız öylece yatıyordu. Bu kez bir farkla, ruhuyla birlikte, bedeni de cansızdı bu sefer. Kırk beş gün. Ruhundan sonra küçük bedeni de yok olup gitti..

Sarışın mıydı Muhammed, esmer miydi, bilemediler. Saçı kazınıyordu sürekli çünkü. Kaybolunca polisler bir resmini istediler. Yoktu. Evet, hiç resmini çektirmemişlerdi. Tarif edin dediler, yüzünü hiç kimse hatırlayamadı bile. Hep kirliydi, hep pisti suratı. Herkes yalnızca ön dişlerinin kırık olduğunu biliyordu. Babası bir yumruk vurmuş suratına, dişlerini kırmıştı. Zaten hiç sevmezdi Muhammedi. Ayaklarının altında bulunmasından hiç hoşlanmazdı. O yüzden hep sokaklardaydı.

Bazen, hava çok soğuk ve yağmurlu olduğunda, birileri acıyıp evlerine alır, birkaç saat misafir ederlerdi. Bir tabak makarna verirdi ev sahibi teyze. Sessiz sedasız televizyona bakardı. En çok da reklamları severdi. İstanbul’ da başka mahallelerde hiç görmediği büyük büyük evler vardı. O evlerin çimenlerle, çiçeklerle dolu geniş bahçelerinde, mutlu mesut çocuklar oynardı. O çocukların çok güzel anneleri vardı. Gülen yüzleriyle camdan başlarını uzatıp “ yemek hazır” diye seslenirlerdi. Mavi gözlü çocuklar gülerek mutfağa koşarlardı. Muhammed kocaman aydınlık mutfağa bayılırdı. Hele o masa. Neler yoktu ki o örtülü masanın üzerinde. Kızartılmış tavuklar, biber dolmaları. Ağzı sulanır, ekmeğini daha bir iştahla ısırırdı. Hiç öyle masalar görmemişti Muhammed. Zaten o makarnadan başka yemek bilmezdi ki. Keşke evde de televizyon seyretmesine izin verselerdi de bu “mutlu, mesut aileler” i hep izleyebilseydi.

Muhammedin, Müge Anlı'nın sunduğu sabah programındaki kırk beş günlük serüveni, altı yıllık ömründen daha uzun sürdü adeta. İnsanlar nefeslerini tutup ondan haber beklediler. Ve kötü haber geldi. Ben biliyorum ki yüreği olan herkes ağladı. Evladı olan, olmayan herkes.

Burada fukaralık edebiyatı, servet düşmanlığı yapmağa kalkışmadan, ders çıkarma sevdasına kapılmadan, ders verme, ahkam kesme durumuna düşmeden, çok ama çok samimi olarak şunu söylemek istiyorum sadece.

ÇOK ÜZGÜNÜM.

Hep sevgiyle kalın.

Şermin  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Bir gün, bundan yaklaşık beş sene önceydi sanırım, bir alışveriş merkezinde kitaplara göz gezdirirken, çocuk kitaplarının birinin üzerinde, “Şermin “ adını gördüğümde gözlerime inanamadım. Benim çocukluk kitabım. Bana önce şiirleri sevdiren, sonra da Tevfik Fikret’i hayatıma sokan muhteşem eser. Hemen sepetime attım tabii.

On sekizinci yaş günümde, nurlar içinde yatsın, ağabeyim, kaybettiğim için üzüldüğüm bu çocukluk kitabımı, sahaflardan bir yerlerden bulup getirmiş, beni mutluluğa boğmuştu. Seneler sonra bu kitabı pırıl pırıl karşımda görüvermek çok çok güzeldi.

Akşam eve döndüğümde sayfaları inceledim. Bendeki ile karşılaştırdım. İlkinde, çok eski tarihlerde yazılmış olmasına rağmen anlaşılabilir bir Türkçe, çocukların okuyabileceği bir üslup kullanılmıştı. Bu yeni çeviri de pek bozulmadan yapılmıştı.

Bendekinden bir şirin örnek:

YAZIN
Perde kapan, perde kapan,
Kapan çabuk, çünkü camdan
Güneş içeri vuruyor
Defterleri solduruyor.
Benim parlak
Mor yazım, bak,
Neler olmuş: uçuk, soluk…
Ben soluk şeyleri sevmem!


KIŞIN
Açıl perde, açıl perde,
Sen açıldın, güneş nerde?
Bizi galiba unutmuş:
Hayır onu bulut yutmuş.
Çok soğuk var,
Her taraf kar;
Kar pek güzel, fakat soğuk…
Ben soğuk şeyleri sevmem!

Çocukluğumda bu şiirleri okuduğumda ne kadar mutlu olduğumu hatırladım. Elimize geçirdiğimiz her kitabı ne büyük bir zevkle okuduğumuzu. Sonra şimdiki çocukları düşündüm. Paçozu sabah akşam gezdirirken adeta bir “Fareli Köyün Kavalcısı “ hali oluştuğundan, civardaki çoğu çocukla sohbetim muhabbetim olmuştur. Çoğunun okumadığını biliyordum. O anda aklıma bir şey geldi ve ertesi sabah, düşündüğümü uyguladım. En yakın kitapçıya gidip beş tane Şermin aldım. O gün onu beş kız çocuğuna dağıttım. Sonuç: MÜKEMMELDİ. Kitaba bayıldılar. Vermediklerim gücendi.

Sonraki ilk şeker bayramında çocuklarla ilgili bu girişimi biraz daha genişlettim. Yirmi tane çocuk kitabı aldım, ilk sayfasına “Bayramınız kutlu olsun, Paçoz” yazdım, Renkli hediye poşetlerinin içine, (bir de çikolata ile birlikte) koydum, beklemeğe başladım. Bu kez daha da muhteşemdi. Kapımın önünde hatırı sayılır bir kuyruk oluştu. Sonunda “ okuyanlar okumayanlara versin” diyerek o bayramı geçiştirdim.

Sonraki yıllarda, yaptığım her alışverişte, sepetime birkaç yerli, yabancı çocuk kitabı atmayı alışkanlık edindim. Her bayram yaklaşık elli kitap sahibini buluyor. Bu arada yazıyı okuyup uzak mahallelerde oturduğu için Paçozu bilmeyen bir çok çocuğa göre ben Paçoz teyzeyim. Zaman zaman dişleri dökülmüş tanımadığım bir oğlan çocuğu yaklaşıp ben el yazısı iştiyom öbürlerini okuyamıyom diyor. Artık ilkokul iki öğrencileri için italik, el yazısı öykü kitapları, yaşları büyüyen kızlara İpek ongun filan aramağa başladım. En büyük zevkim Şeker bayramı öncesi, bu paketleri hazırlamak. El mahkum bayram sabahı kapının dışında çocuklar, içerde Paçoz, gürültü kopuyor ama, kimsenin şikayetçi olduğunu sanmıyorum. (Alt komşum hariç tabii).

Şunu da açıklamadan geçemeyeceğim. Ben yüz yaşında emekli bir kişiyim. Tüm bunları aferin almak için anlatmadım. Sadece insan için tabii önce çocuk için herkesin sevgiyle, zevkle yapabileceği şeyler olduğunu anlatmak istedim. Biraz esin, biraz arayış. Kaldı ki bu kitaplar çok ucuz. Her alışverişte bir tane alınsa zamana yayılıyor. Emin olun, o çocuklarla, sonra oturup okudukları kitaplarla ilgili sohbet etmek, çook uzak mahallelerden yeni çocukların geldiğini görmek her şeye bedel.

Sevgiyle kalın.

Geçmişten Kırıntılar  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , ,


Ben bir haftadır hala siyah-beyaz günlerimdeyim. Galiba o günlere sığınıyorum bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Çocukluğuma dair bir sürü şey geliyor aklıma ve ben, başımdaki tüm aksilikleri böylece yok sayıyorum adeta. Ayağımdaki rahatsızlığı, bir yıldır hele şimdi güzel havalar da başlamışken, yollarda sokaklarda dolaşamamanım verdiği ruh sıkıntısını böylece geçiştirmeğe çalışıyorum. Terapi gibi bir şey.

Anadolu şehirlerinden birinde, ahşap bir evde, herkesin aynı odada oturup hep birlikte vakit geçirdiği hoş günlerdeyiz.. Dört kardeş ve anne baba sobanın etrafındayız. Herkes kendi aleminde. Muhtemelen ablam ve ağabeyim ders çalışıyor. Ben bebeğimle oynuyorum. Yeni yeni yürümeye başlayan kardeşim de halının üzerinde serseri mayın gibi oradan oraya koşuşturup duruyor. Düşüyor, kalkıyor, yeniden başlıyor..Bu düşüşlerden birinde tam doğrulmak isterken babam önce bizlere göz kırpıyor sonra da ona bakıp yüksek sesle, vahh…evvv….laaa…dımmmm diye bağırıyor. Bizimki tam ayağa kalkmışken, kendini yere bırakıveriyor ve başlıyor ağlamaya. Tabii bizler kopuyoruz gülmekten. Bize bakıyor, güldüğümüzü görünce, yaşları gözünde kurumadan o da başlıyor gülmeye. Sevgili kardeşim adamakıllı yürümeye başlayana kadar bu şirin oyun sık sık tekrarlanıyor.

Ne çok düşerdik çocukken, ne çok düşer çocuklar. .Kimi zaman kendi kendimize kalkarız, bazen yanımızda yürüyen annemiz, babamız kaldırır yerden. Üstümüzü başımızı temizlerler, canımız yandı ise, sevip, okşayıp teselli ederler. Bazı anneler de, ki çoğunlukla böyle olur, bir güzel azarlar, bir de temiz döverler evlatlarını üstlerini kirlettikleri, elbiselerini yırttıkları için. Çocukluğumdan bu günlere, her gördüğümde çok içerlemişimdir bu duruma. İçime nasıl işlediğini bir örnekle anlatayım.

Onbeş-onaltı yaşlarındayım. Platonik bir sevgilim var. Karşı apartmanda oturuyor. Geceleri onu düşünüyor, sabahleyin erkenden onu belki görürüm diye cama koşuyorum. Sanki o da bana bakıyor.

Yanıldığımı bir süre sonra o, bir üst katımızdaki arkadaşımla çıkmaya başladığında anlıyorum. Hayatım kararıyor. Dünyaya küsüyorum. Benim için her şeyin bittiğini düşünüyorum. O büyük acıyla kağıda kaleme sarılıyorum. Şu dizeleri sıralıyorum.(aynen aktarıyorum.)


“Sevmek istedi genç kız,
Çocuk ağlamak
Genç kız mutluluk aradı aşkta,
Çocuk annede şefkat.

Ansızın gördü delikanlıyı genç kız
Çocuk düştü kanattı dizini
Çarpmaya başladı genç kızın kalbi,
Çocuğun gözyaşları akmaya

Heyhat, delikanlı anlamadı genç kızı,
Kendisi için çarpan kalbi bilmedi.
Tokatladı annesi düşen çocoğu,
Zavallının gözyaşını bile silmedi.

Görüşmek dileğiyle,

İftira  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


Gözlerinde bu yaşlar neden, çocuğum?

Seni böyle daima azarlamaları ne müthiş? Yazı yazarken yüzünü ve parmaklarını mürekkeple boyamışsın. Bunun için mi sana kirli diyorlar?

Ne ayıp!...Yüzünü mürekkeple bulaştırdı diye onlar tolon aya kirli demeye cesaret edebilirler mi?

Her ufak şey için seni yeriyorlar çocuğum, onlar yok yere kusur bulmaya her zaman hazırdırlar…

Oyun oynarken elbiseni yırttın…Bunun için mi sana çapaçul diyorlar.

Ne ayıp!...Parça parça bulutların arasından gülümseyen bir sonbahar sabahına, nasıl bir ad takabilecekler, bakalım?

Onların sana her söylediklerine kulak asma, çocuğum. Onlar senin kabahatlerini uzun uzun anlatır dururlar. Senin tatlı tatlı yiyecekleri ne kadar sevdiğini herkes bilir. Onun için mi sana obur diyorlar?

Ne ayıp!...Öyle ise seni seven bizlere ne diyecek, ne isim verecekler bakalım.

R.Tagore

Ne Zaman ve Neden  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Sana renkli oyuncaklar getirdiğim zaman, çocoğum, bulutlarda, sularda neden böyle renk oyunları olduğunu; ve sana renkli oyuncaklar verdiğim zaman, çiçeklerin neden böyle hafif renklerle boyandıklarını anlarım, çocuğum.

Seni raksettirmek için şarkı söylediğim zaman, yapraklarda neden musikinin bulunduğunu gerçekten anlarım.

Ve seni raksettirmek için şarkı söylediğim vakit, dalgaların neden dinleyen toprağın kalbine sesler korosu yolladığını anlarım.

Senin obur ellerine tatlı yiyecekler getirdiğim zaman, çiçeğin kadehinde neden bal olduğunu bilirim; yemişlerin neden gizlice tatlı usare ile dolduklarını da senin haris ellerine tatlı yiyecekler getirdiğim zaman anlarım.

Seni gülümsetmek için yüzünü öptüğüm zaman yavrum, sabah aydınlığında gökten nasıl bir zevkin aktığını; ve yaz rüzgarlarının vücuduma nasıl haz verdiğini, neş’e getirdiğini, seni tebessüm ettirmek için yüzünü öptüğüm zaman mutlaka anlarım.

R.Tagore

Blog Widget by LinkWithin