Yıl 1990. Aralık ayının son haftası. Çalıştığım bankanın Sultanhamam Şubesi’ nde olağan bir yılbaşı öncesinin tekdüze telaşı içinde çalışmaktayız. Çalıştığım döviz servisi şubenin zemin katında ve bina boydan boya camla kaplı olmasına karşın, hava o kadar kapalı ki, Sultanhamam meydanına bakan servisimizde ve tüm şubede tüm gün ışıklar yanmakta. Masamdaki siyah kaplı devasa kalamozaya kurşun kalemle döviz çekleri dökümü yapmaktayım. Her ay sonu yapılmakta olan bu işlem, yıl sonunda daha da bir önemli olduğundan tüm dikkatimi işime vermiş çalışıyorum.
Aynı gün, çok samimi eski bir arkadaşımın eşinin, arkadaşımın gönderdiği bazı şeyleri bırakmak üzere uğrayacağını bildiğimden, aklıma geldikçe kapıya da göz atıyorum.
14-l4.30 sularında misafirimi görüp, karşılamak üzere servisimden çıkıyorum. Yaşça benden hayli büyük, bir başka bankada müdür olduktan sonra emekliye ayrılmış olan dostumu davet edip çay ikram etmek istiyorum ama o düşünceli davranıp, ayaküstü selam-kelam faslından sonra ayrılmak üzereyken, bize camekânla bitişik müdür beyin odasındaki müşterilerden biri arkadaşımın ismini sesleniyor. Çok eski ve iyi bir mudimiz olan bu beyefendi, eski bir tanıdığı olan arkadaşımı görünce sevinçle yanımıza geliyor. İstanbul Erkek Lisesinde birlikte okuduklarını ve bir dönem arkadaşımın bankasının da müşterisi olduğunu öğreniyorum. Pilav günlerinden bahsederlerken, müdür bey oda kapısına çıkıp arkadaşımı içeri davet ediyor. Ben arkadaşımı müdür beyle tanıştırıp masamın başına dönüyorum.
Yoğun işlere gömülüp sessizce çalıştığımız servisimize, aradaki kapı kapalı olduğundan, içeriden de hiç ses gelmiyor. Bir yandan dökümü yapmaya devam ederken ara sıra odaya da göz atıyorum, arkadaşım ne alemde görmek istiyorum. Hararetli bir sohbet olduğu belli, çaylar kahveler içiliyor. Kahkahalar atılıyor.
Yaklaşık 1-1,5 saat sonra, koltuğu tam karşıma isabet ettiği için yüzü bana dönük olan yaşlı müşterimizin bana dikkatle baktığını hissediyorum. Daha doğrusu tuhaf bir hisle başımı kaldırıp onun gözleriyle karşılaşıyorum. Biraz bekleyip başkaca bir şey yapmadığını görünce tekrar işime dönüyorum. Ama büyük bir sıkıntı var üzerimde. Gözlerimi tekrar kaldırınca yüzünde aynı ifadeyle (aynı ifadesizlikle diyebiliriz) ısrarla bakmaya devam ettiğini görüp iyice tedirgin oluyorum. Gözlerimi ayırmadan (nedense) arkadaşlarıma durumu anlatıyorum. Onlar da şaşkın bir açıklama bulmaya çalışırken birden müdür beyin telaşla yerinden kalktığını, önce uzun zamandır elinde öylece tuttuğunu sonradan hatırladığım çay bardağını alıp, kendisini geriye doğru yatırdığını, arkadaşımın da yanlarına gelip titreyen elleriyle kravatını gevşetmeye çalıştığını dehşetle izliyoruz.
Sonrası film şeridi gibi geliyor. Koşarak gelen bankanın hemşiresi, çağrılan ambulans, anında gelen oğlunun telaşı, koşuşturması ve arkadaşımın sapsarı yüzü. Bankanın içinde yoğunlaşan uğultu, kapısında biriken kalabalık. Bütün Sultanhamam esnafıyla, iş adamıyla, kapımızın önünde. Cankurtaranın karanlıkta gözleri alan ışığı ve tüyler ürperten siren sesi.
Şu an, yazarken bile yüreğimin sıkışmasına ellerimin titremesine engel olamadığım bu olay, tanık olduğum en habersiz ama bir o kadar da haberli ölüm olayı idi. Sonrasında, o siyah kalamozanın kapağını her kaldırışımda, o sabit ve donuk bakışların sayfaların arasından gözlerime dikildiğini hissedip ürperdim. Emekli olana kadar.
2001 yılına girdiğimiz geceydi. Arkadaşım kapıdan içeri girer girmez uzattı seni bana. Bir şala sarılıydın ve bir berenin içindeydin ayrıca. Korkarak tuttum kucağımda. Çekinerek baktım yüzüne. Şaşkın ürkek bir çift gözdü ilk gördüğüm.
Sonraları zaman zaman hep düşündüm o an ne hissettiğini. Kendimi senin yerine koydum. Önce bir çiftlikte, aç sefil kimsesiz. Sonra sıcak bir evde kız kardeşinle birlikte. Sonra yine buz gibi soğuk bir gecede kucaklarda yeni bir eve taşınmıştın. Yeni bir kucak, sana çevrili bir yığın göz. Kardeşin de yoktu yanında artık. Kimsesizdin ve sadece bir aylıktın. O an eminim korkuyordun.
Emin ol ben de korkuyordum.
İsmini sen koy dediler. Yeni çıkarmıştık berenin içinden. Kulakların tüylerin birbirine karışmıştı.
"Ne paçoz bir şey bu " demiştim seni öyle darmadağınık görünce. Çok fazla düşünmedim isim için
o an seni betimleyen bu sözcüğü sıfattan isme çeviriverdim. Bu seçimden o an hiç kimsenin hoşlanmadığını biliyorum.
Aslında seni yaşamıma alma kararım da çok ani olmuştu. Yılbaşından bir gün önce arkadaşım telefonda anlatmıştı seni bana. Kızkardeşini de o almıştı zaten ve sizleri öyle bir anlattı ki hemen getir dedim hiç düşünmeden. Eğer bir gün düşün öyle karar ver deseydi, benim bir günüm olsaydı karar vermek için, emin ol, ilk andaki coşkum geçecek, birkaç kişiyle konuşacak, bir iki ansiklopedi karıştıracak (o tarihte bilgisayarım yoktu) ve büyük bir olasılıkla vazgeçecektim.
Seni hemen getirdiği için her ikimiz de Nilgün' e minnet borçluyuz öyle değil mi?
Bu on yıl içinde beni çok yordun, çok kısıtladın, çok engelledin, çok kızdırdın ama hiç üzmedin.
Hiç hayal kırıklığına uğratmadın.
Hiç şaşırtmadın.
Hiç arkadan vurmadın.
İnsanların yorduğu gibi yormadın. Kafa karıştırmadın.
Hep açık ve nettin. Yüreğin bakışlarında pırıl pırıldı.
Sevdin, benim sevgimden şüphe etmedin.
Güvendin, güveninden hiç şüphe etmedim.
Önce yavrumdun, sonra dostum oldun, şimdi ablam oldun.
Yakında sen benim annem olacaksın.
İyi ki varsın yavrum, dostum, her neyimsen.
İnşallah daha çok uzun zaman yanımda kalırsın.
Tuhaf Bir Düğün -5
Posted by Asuman Yelen in arkadaş, damat, düğün, gelin, kolbastı, merasim, oyun, pasta
Hep birlikte Nural’ın hazırladığı mükellef kahvaltı sofrasındayız. Kocaman masada bir kuş sütü eksik. İki gelin ve iki kız arı gibi çalışıyor, mutfakla masa arasında mekik dokuyorlar. Nural, erkenden kalkıp, elde börek açmış. Masa hazırlanırken, Hatice bana hafifçe göz kırparak geceki kararımızı hatırlatıyor. İnci’ye gitmeden önce halledilecek ufak bir meselemiz var. Tuğçe’ yi yavaşça yanıma çağırıp bir dosya kağıdı bir de kalem istiyorum. Alelacele istediklerimizi getirip, hamile ablası ile birlikte kuaförün yolunu tutuyor. Masadakilerin fazla dikkatini çekmemeye çalışarak, kağıdı küçük parçalara bölüyorum. Her parçaya kızlardan (6 fen) birinin ismi yazılıp katlanıyor. Yazma işlemi hemen hemen tamamlanmışken, bir süredir okuduğu gazeteyi bırakıp bizi izleyen İbrahim Bey, (kayınpeder) çekinerek soruyor. “Hayrola? Nedir bu gizem hanımlar?””Kura çekiyoruz” diyor Sema biraz çekinerek. “Ne kurası?” Aramızdan düğüne katılacak beş kişiyi saptamak üzere bu işlemi yaptığımızı açıklıyorum. “Hmm…” Başını okumakta olduğu gazetesine gömüyor.
O sırada elinde börek tabakları ile kapıda beliren Nural, bir an duraksadıktan sonra cüssesinden beklenmedik gürlükte bir sesle, adeta makineli tüfek gibi konuşuyor. “Ne münasebet canım, o kadar yoldan gelip, düğüne katılmadan dönülür müymüş? Hiç böyle saçma bir şey duymadım.”Yanımda oturan Hatice’nin yüzü öfkeden kıpkırmızı oluyor. Başını Huysuz Virjin gibi geriye atarak sarı saçlarını tam savuruyorken, hafifçe ayağımla ayağını dürtüp, en sakin sesimle durumu anlatıyorum. “Aslında İnci birkaçımıza davetiye göndermişti ama, Hatice’nin Facebook’unda haberi gören arkadaşlar, bahaneyle İnciyi de görmüş….” Nural öfkeyle atılıyor. Ben feysbuk meysbuk anlamam. İBRAAHİİM… Ne gerekiyorsa yap. Dünürlere zaten çok yüklendik. İbrahim bey top gibi fırlıyor oturduğu yerden. Tamam tamam ben şimdi gider Özer Bey’le konuşur, hallederim. Hep birlikte kalkıyoruz. Nural ve diğerleri berbere, biz İnci’ye gitmek üzere…
Ve düğün
Bu yaşa geldim, bir düğünde bu kadar mutlu olduğumu, bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Güzel Tuğçe kuğular gibi Özgür’ün elini sımsıkı tutmuş yürümüyor adeta süzülüyor. Gelinle damat kadar mutlu bir başka çift de İnci ile kocası. Masadan masaya keyifle koşuşturuyorlar. Nural Hanım düğün sahipliğini üslenmiş, dört bir yana talimatlar yağdırıyor. O da durumdan memnun, artık yüzü gülüyor. Arada bir bizim masaya, özellikle Hatice’ye gurur dolu gülücükler gönderiyor.
Bizim masamız salonun en mutena yerinde. Sihirli bir değnek bizi yeniden lise çağlarımıza götürüyor sanki. Bitmeyen bir enerjiyle önce çalan tüm şarkılara katılıyoruz. Çalan her müzikle ortaya fırlıyoruz. Kasap havası, Roman havası, Misket, Horon, Allah ne verdiyse. İçimizde Kolbastı yapanlar bile çıkıyor. Şık yelpazeler çıkarılıyor çantalardan. Terler kurutuluyor. Sonrasında beş katlı pasta geliyor. “Bu gün rejim yok” diyoruz. “Bugün hepimiz onyedimizdeyiz.”
Takı merasimi biraz buruk geçiyor. Kız ve erkek tarafı iki kuyruk oluşturuyor. Oğlan tarafı birkaç akraba birleşerek şık bir seti tamamlıyorlar. Kız tarafı kuyruğunun her elemanının elinde bir büyük kutu. Bizler de altınlarımızı gelinin şık çantasının içine usulca bırakıyoruz. Hatice başı çekiyor ve takı işine üzülen İnci’yi bir yandan kulağına kim bilir neler söyleyip güldürerek, masamıza götürüyor.
Yuvarlak, gösterişli masanın etrafında on dokuz genç kız var şimdi. Keyfi tekrar yerine gelen İnci, şarap kadehini kaldırıyor. Gözleri dolu dolu. “Ne iyi ettiniz de geldiniz kızlar” diyor. “Beni ne kadar mutlu ettiğinizi biliyor musunuz?”Çabucak, birbirimize bakıyoruz. Herkesin gözü yaşlı. Bazılarımızın yanaklarından süzülüyor. Kadehlerimizi uzatıyoruz. “Biliyoruz” diyoruz içimizden. “Çünkü biz de senin kadar mutluyuz.”
Hep mutlu kalın...
Allah kimseyi bizim Hatice’nin eline ve diline düşürmesin.
Bir kere daha anlıyorum ki, kızgın bir kadının, düşmanına yapamayacağı kötülük yok.
Yine bir kere daha anlıyorum ki, gerçek bir dostun, dostu için yapacaklarının sınırı yok.
Nural Hanımların evi, İnci’ lere arabayla beş dakika mesafede. Ortanca damat bizleri (sekiz kişi) arabası ile iki seferde naklediyor. Parlak gümüşrenkli takım elbisesi ile sürekli içeri dışarı koşuşturan, kısa boylu tıknaz bir genç. Kapıyı, kucağında bebeğiyle (bir diğeri de bacaklarına yapışık bir vaziyette) onun eşi açıyor.
Hatice’nin, daire kapısından içeriye dalışı, Tansu Çiller’ in parti meclis salonuna saçlarını savura savura girişi kadar azametli oluyor. O saniyeden sonra Hatice zaten, kendisi olmaktan çıkıyor, bambaşka bir hüviyete bürünüyor. Değişiminden ürktüğümüz ama izlemekten zevk aldığımız, Nural Hn. ve ailesine göre cazgır, bize göre şirin bir cadı oluveriyor.
Daha içeri girer girmez, sıtma görmemiş sesiyle “Nerde bizim şanslı gelinimiz bakiiim?” diye bağırıyor, (sanki “şanslı” kelimesini iyice bir vurguluyor mu ne) bir yandan karnı burnunda gelinin bıraktığı terlikleri ayağına geçirirken. Yaşları 2-7 arası oğlanlı kızlı 6-7 çocuk salonun girişinde saf tutmuşlar, korkulu gözlerle Hatice’yi izliyorlar. Hatice kendini kurmuş bir kere. Durdurana aşk olsun. “Kaç çocuk var bu evde böyle. Yoksa biz ev diye kreşe mi geldik. Hahhhah-hah-haay"…Çocuklara dönüp gözlerini deviriyor. “Bana bakın ben yaramaz çocukları hiç sevmem. İğnem çantamda ona göre.” Zavallılar o gece bir daha görünmemek üzere yok oluyorlar ortalıktan.
Hatice o gece “Pop Star”daki Bülent Ersoy edasıyla, aralarını (sonuna doğru tizleşen) hahhah hayy larla bezediği yüksek volümlü yüzlerce cümle kuruyor. “Eşyalarınız da ne güzelmiş Nural’ cığım” diye başlayıp, ama işte ben bu kadar kalabalık eşya içinde daralıyorum. Toz tutuyorlar, astımım var. Ay ay ne güzel, ne çok gümüş böyle, ama gümüşün modası kaldı mı ki Asu’ cuğum? Bu aynalar on sene önce modaydı. Ben hepsini toplayıp sandığa kaldırdım. Ay uğraşamam. Tozunu sil, parlat. Bu “ay” ların arasında, abartılı el kol hareketleri ve sonuçta Sema’nın elindeki (güzel gelinimizin taze kınalı elleriyle pişirdiği) kahve fincanına çarpıveriyor. Caanım bordo kadife kanepe rezil oluyor. Beklediğimin aksine son derece sessiz sakin bir köşede oturan şişman, kısa boylu kayınpeder, yüzünde hep aynı nezaket tebessümüyle “bir şey olmaz, kazadır” sözcüklerini, Hatice’nin lavaboya giderken “kazara” çarpıp tuzla buz ettiği aile yadigarı devasa Çin Vazosu için de kurulu bebek gibi tekrarlıyor.
Hatice dur durak bilmiyor. Önce aramıza oturttuğumuz güzel Tuğçe’ yi (gelinimiz) öve öve göklere çıkaran Hatice, Nural Hanım’a dönerek “ Nuralcım, çok güzel kız yetiştirmişsiniz tebrik ederim “ diye başlıyor. ”Çok da akıllı maşallah. Özgür’ü seçmiş olmakla da bunu kanıtlıyor.” Arkasından, bu devirde diplomanın önemi “altın bilezik” benzetmesiyle bir kez daha vurgulanıyor. “Bir lisan bir insan” klişesi bir kez daha tekrarlanıyor. İnci’nin ve kocasının oğullarını okutmak için katlandıkları fedakarlıklar (adeta yanlarındaymışcasına) dramatik cümlelerle anlatılıyor. Söz İnci’ye gelmişken lisedeki anılara geçiliyor. Ortaya öyle mükemmel bir “İnci” profili çıkartıyor ki, biz (kızlar) bile tanıyamıyoruz. Çaktırmadan şaşkın şaşkın birbirimize bakıyoruz. Son cümle kapak oluyor. “Aslında, benim küçük kız, biraz daha büyük olsaydı, ben böyle mükemmel bir aileyi, Özgür gibi damadı kimselere bırakmazdım ama… kısmet… (?????)
Hep birikte açıp, güle oynaya, üzerine Nural’ın getirdiği çarşafları serdiğimiz çek-yatlara doluşuyoruz gece. Nural, Hatice’nin tatlı dilli manevralarıyla bu evliliği öylesine içine sindirmiş ki, daha bir güler yüzlü, bir müddet aramızda kalıyor. Yataklarımıza oturup, gelinin mutfaktan getirdiği sıkmaları yiyoruz. Sonra tekrar tekrar bir ihtiyacımızın olup olmadığını soruyor. Hepimizin yanağına iyi geceler öpücüğü konduruyor ve gidiyor.
Yalnız kalır kalmaz hep birlikte aynı anda Hatice’ye dönüyoruz. Müberra, hepimizden önce davranıp sigaradan kısılıp kalınlaşmış sesiyle soruyor. “Hatice, sen Almanya’dan sonra bir daha evlendin mi ki?” Sema devam ediyor “Hangi küçük kız?” Ben atlıyorum, “Kaç çocuğun var?”
Hatice sarı saçlarını Neriman Köksal edasıyla savuruyor. Pis pis sırıtıyor karşımızda.
"Şaşırdınız mı ayol... Benim gibi bir kadını çekecek bir deli var mı bu alemde? ... “
Çığlıklarla üstüne atlıyoruz… Kahkahalarımız sıcak Mersin sokaklarında yankılanıyor…
Devamı yarın…
Tuhaf Bir Düğün -3
Posted by Asuman Yelen in arkadaş, cezerye, dedikodu, dostluk, kahvaltı, sıkma, sohbet, tantuni
Oh be… diyoruz. Oooohhh beeee Özgürlük…
Önce adam gibi bir kahvaltı. Hanimiş bizim sıkmalarımız..
Tam on sekiz kişiyiz. Özel çay demletiyoruz. Tereyağlı reçelli mükellef bir kahvaltı önce… Karınlar doyunca keyifler yerine geliyor. Önce bir fasıl kendimizden bahsediyoruz. Emekliler işlerinden, çalışmayanlar evlerinden. Mersin buram buram yanıyor. Her birimizin elinde bir yelpaze. Ben yine deliler gibi cep telefonumu arıyorum karışık çantamda. Sema güneş gözlüğünü otobüste bırakmış. Herkes unutkanlık üzerine bir olayını anlatıyor. Birimiz anlatırken diğerlerimiz, "aynı" "tıpkı" sözleriyle onaylıyoruz.
Gözüm Hatice’de. Eğer değişmediyse, en eğlenceli fasıl onun dilinin altındaki baklalarda saklı. Okul zamanında, bütün haberler ondan alınırdı. Kim birisiyle çıkmaya başlasa ilk ondan öğrenirdik. Bizim İngilizceci ile diğer İngilizcecinin aralarındaki ilişkiyi de ilk o anlamıştı. (Sonra evlendiler). Çaktırmadan birer ikişer başlar ona dönüyor. Sorgu sual başlıyor. Önce kısa süren Almanya macerasından, orada yaptığı altı ay süren evliliğinden bahsediyor. Sonra, ilginç bir kaç dedikodu. Sonra beklediğimiz an geliyor.
“Kızlaar, biliyor musunuz, İnci bu evlilikten pek de memnun değil” diyor Hatice, sarı saçlarını savurarak. Herkes derin bir nefes alıp sabırla bekliyor. “Kız tarafı memur damat istemiyormuş. Kızın yengesi arkadaşına anlatıyordu duydum.” Nevin titizleniyor. “Çocuk İktisat mezunu değil mi? Hem bildiğim kadarıyla iki yıl da Amerika’da kaldı. Lisan da var.” Ben de giriyorum lafa. “Bir bankada müfettişmiş”. Hatice muzip muzip gülüyor. “Kızın babası kuyumcuymuş. Paraya para demiyormuş. Düğünü de onun için Hilton’da istemişler.” Müberra sigaradan kalınlaşmış sesiyle devam ediyor. “Yaa sahi ben de lavaboda ellerimi yıkarken duydum. İncinin kocası bu düğün için bankadan yüklü bir miktarda kredi çekmiş.” Yavaş yavaş kızmaya başlıyoruz. Dedikodunun zevki, yerini İnci için duyduğumuz endişeye bırakıyor. Sen yeme içme, varını yoğunu her şeyini tek evladın için seferber et… Yediğimiz Tantuni’nin etleri boğazımızda düğümleniyor. Sema hepimiz adına bağırıyor. “Başka kız mı yokmuş.” Hatice olaya vakıf. “Gençler birbirlerini sevmişler. İki yıldır çıkıyorlarmış. Görmüyor musunuz damadın sevinçten nasıl da gözü parlıyor?” Keyifler iyice kaçıyor.
Cezerye torbalarımız ellerimizde, evin yolunu tutuyoruz. Kapıya yaklaşınca üç ayrı guruba ayrılıyoruz. Birden girip moral bozmayalım diye. Hayli büyük olan ev, adeta boşalmış. İnci’nin rengi biraz daha iyi. Hepimize candan sarılıyor. Tabii biz de ona. Onu da aramıza alıp sohbet ediyoruz. Eski günlerden bahsedip iyice keyiflenmesini sağlıyoruz.
Akşam yatma vakti geliyor. Bizi kapıda karşılayan sinirli sıska hanım (sonradan gelinin annesi olduğunu öğrenmiştik) kapıdan başını uzatıyor. İnci’ye sesleniyor. “Dünürcüm, arkadaşlarının bir kısmını bize götürmeye geldim. Bu kadar kalabalık, bir eve nasıl sığar.” Hatice’nin yüzünde garip bir gülümseme beliriyor. “Çok naziksiniz Nural Hanımcım benim de size kanım nasıl ısınmıştı. İnci’nin hısmı bizim de hasmımız -ay pardon dilim sürçtü- hısmımız sayılır.”
Sarı saçlarını savuruyor. “Hadi kızlar, Nural Hanımın
bu nazik davetini geri çevirirsek ayıp olur.”
Devamı yarın...
Kaynaş(ama)ma
Nihayet kahvaltı sofrasındayız.
Ayağı kırık bir taburenin üstünde sürekli sallanıyorum. Sanki hala otobüsteyim ve bu bana fena halde uykusuzluğumu hatırlatıyor. Kendimle ilgili yeni bir şey keşfediyorum bu arada. Gözlerim açık da uyuyabiliyormuşum. Hatta bu arada da karşımdaki yaşlı adamı (İnci’nin kayınpederiymiş) dinler görünüp, zaman zaman kafa sallayarak onaylıyorum. Önümdeki kalın su bardağında soğuk, açık bir çay öylece duruyor. Masada, orada burada duran, birkaç peynir, zeytin tabağının içinde gözleri çapaklı, şirin çocukların, yumuk elleri. Annelerin kimi çaresiz, kimi umursamaz. Açlıkla ilgili sorunum yok. İştahım çoktan kaçmış durumda. Şu sallanma bir dursa… Allahtan, kesinlikle düşme tehlikesi yok. Bir yanımdaki şişman sarışın ile diğer yanımdaki kırmızı saçlı gencin (damadın sağdıcı imiş ) arasında öyle sıkışmış durumdayım ki…
Evet, bize kapıyı açan bigudili hanımın çabalarıyla iliştiğimiz üçlü kanepede şaşkın, kırgın bir vaziyette, hazırlanışını izlediğimiz kahvaltı sofrasındayız şimdi. Beni çaresiz bir yüz ifadesiyle sarılıp öpen zavallı İnci elindeki tabaklarla koşuşturup duruyor. Üç farklı yükseklikte masa birleştirilip üzerine tek, büyük bir örtü serildi. Tabaklar, bardaklar oradan oraya kayıp duruyor. Sürekli açılan kapılardan yeni uyanmış birileri boy gösteriyor. Gözlerime masanın uzak köşesinde oturan Sema’nın kıvırcık saçları ilişiyor. Yanındaki açık kafalı bey kocası olmalı. Bir tarafta beş altı yaşlı erkek, yüksek sesle krizi tartışıyor. Bir ara İnci, elinden tuttuğu şişman bir sarışını bana doğru itip, masanın altına sıkışan çocuğu kurtarmak üzere yanına koşuyor. “Asuuuu… Hiç değişmemişsin canım benim.” “Hatiiicee?.. Buradasııın. Sen de aynısın hayatım.” Aradan geçen uzun yılların üzerimizdeki tüm farklılıklarını, bozulan gözler bertaraf ediyor. Ne kilolar, ne kırışıklar görünüyor. Tabii biraz da öyle isteniyor da ondan olmalı. “Ötekileri gördün mü?” “Ötekiler???... Başka kimler var?” Hatice hınzırca gülümsüyor. ”Nerdeyse bütün sınıf burada. Facebook’uma yazmıştım da:))) ” Elimden tutup sıkıştığım yerden çekip çıkarıyor. Devrilen tabureye aldırmadan, kapalı bir odaya doğru yürüyoruz. Arkamızdan koşarak gelen Sema, “ beni bekleyin” diye bağırıyor. Beni kahvaltı sofrasında bırakıp sıvışan ve şimdi muhtemelen klimalı odasında mışıl mışıl uyuyan Nilay’ı hasetle tahayyül ederek açılan oda kapısından içeri süzülüyorum.
Aman Allahım…Fatih Kız Lisesi’nin neredeyse bütün kızları burada… (Tabii 6 Fen’i kastediyorum.) Bu Mersin sıcağında kapıyı neden dışarıdan sürekli kapadıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Kız lisesinde okuyanlar beni anlayacaklardır. Desibelin sınırı yoktur. Buna bir de ilerleyen yaşları, menopozu, artan sorunları ve azalan duyma melekelerini de ilave edelim… Yoğun sigara dumanı arasından seçebildiğim tanıdık yüzlerle bağıra çağıra yapılan sohbetler, okul günleri, hocalar, kopyalar yeni durumlar, hastalıklar, çocukların okulları, hastalıklar, torunların şirinlikleri, hastalıklar, eşlerin iş durumları, yazlıklar, kışlıklar, hastalıklar derken ilk andaki sevinç ve coşkum tam da dayanılmaz bir baş ağrısına dönüşmekte iken, sessizce açılan oda kapısından İnci’nin yarıdan fazlası beyazlaşmış yapılı kısa saçının altındaki sarı, yorgun yüzü görünüyor. Neşeli olmasına çalıştığı zayıf bir sesle bize sesleniyor:
“Kızlar, güzel Mersin’ imizi biraz gezip dolaşmak istemez misiniz?”
Mesaj alınıyor. Sakin, serinkanlı tavırlarla el çantalarımızı alarak, birbirimizle göz göze gelmeden, beden eğitimi dersi nizamıyla, ikişer sıra olup, sessizce ama hızla, önce odayı, sonra evi tahliye ediyoruz ve birer ikişer Mersin caddelerine karışıyoruz.
Arkası yarın…
İlk şüphe kıvılcımı otobüste düştü içime. Çok mu çabuk karar vermiştim acaba?...Her zaman olduğu gibi enine boyuna düşünmeden, tartıp biçmeden. Göz ucuyla yanımdaki arkadaşıma baktım. Başını cama dayamış, ağzı hafif aralık masum masum uyukluyordu. Sevgili Nilay’cık daha cümlemi tamamlamadan, keyifle heyecanla kabul etmişti Mersin yolculuğunda bana eşlik etmeyi. Hem beni, hem yolculuk etmeyi pek sever, hem de “hayır” demeyi beceremezdi hiçbir zaman.
Her şey, dün posta kutusundan çıkan fatura ve ekstre yığınının içinde altın gibi parlayan ince-uzun bir zarfla başladı. Üzerinde adım yazıyordu. Önce uzun uzun (sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım) baktım. Sonra kokladım, sonra elimle kalınlığını yokladım. Bankalardan bu renk zarf gelmezdi. Sonunda açmayı akıl edecek kadar kendime gelmiştim. Zarftan çıkardığım kartın içinden bir gelin ve bir damat figürü fırladı. Bu şirin ikilinin ayaklarını bastığı aynı renkli kartonun üzerinde sıradan düğüne davet sözcükleri, biraz ayrı bir yerde de arkadaşım İnci’nin oraya gidersem sevineceğini bildiren kısa, samimi bir notu bulunmaktaydı. Sevgili İnci. Liseden sıra arkadaşım. Çabucak lise günleri geçti zihnimden. Birkaç enstantane, bir iki şarkı. Çekmecemden kız lisesinin yıllığını çıkardım. Tek tek kızları hatırlamaya çalıştım. Ne kadar çok sene önceydi. Bir yandan da dün gibiydi sanki. Gözlerime yaşlar doldu.
Sonra, aklıma gelen şeyle, anılar tuzla buz oluverdi. Öyle ya. NE GİYECEKTİM. Umutsuzca gardırop kapısına atıldım. Sonuç? Hummalı bir alışveriş maratonu. Elbise, uygun ayakkabı, uygun çanta. Geline çeyrek- yoo sıra arkadaşım tabii ki yarım- altın (keşke sınıfta yanında oturmak için o kadar ısrar etmeseydim) bir de çiftin evine ufakbir hediye alındı. Sonra biletler. Tam istediğim gibi gece yolculuğu yapılacaktı. Ver elini Mersin. Sabah on gibi varış.. Mükellef bir kahvaltı. İnci’nin annesinin sıkmaları geldi gözümün önüne. Sac ekmeğinin içinde peynir, yeşil soğan. Dürüm yapılıyor. Yanında dumanı tüten çaylar…Ufff...
Gözüm akıp giden yolda, başımı geriye yaslayıp İnci’yi, lise çağlarımızı, büyük arkadaş gurubumuzu düşündüm. İnci kumral, sakin yaradılışlı, sevecen bir karakterdi. Evlenmek için yaratılmış gibiydi. Okuldan sonra da bir müddet evlerde toplanmış, pikap çalıp, fıkralar anlatıp vakit geçirmiştik. Aysel, Müberra, Sema, Hatice..Diğerleri..Herkes kim bilir nerelerdeydi..İlk evlenen İnci’ydi. Bir akraba evinde tanışmıştı eşiyle. Mersin’e gelin gitmişti. İlk birkaç sene İstanbul’a her gelişinde uğramış, oğlu olunca pek de gelememişti sonraları. Biraz mektuplaştıktan sonra kopmuştu ilişkimiz. Sema ve Hatice, Almanya’ya gitmişti. Hepsi bir yerlere dağılmıştı. Tüm bunları düşünmek rahatlamamı sağladı. “İyi ki gidiyorum” dedim kendi kendime. Benden başka kim giderdi ki. Kim bilir ne çok sevinecekti sevgili arkadaşım. “ İşte bu Asuman” diyecekti ailesine. “En kral, en kadirşinas arkadaşım. Bir tek o geldi.” Kahvaltıdan sonra Nilay'la odamıza çekilip uyurduk belki biraz. Ne de olsa uzaktan geliyorduk.
Kapıyı çaldığımızda sabah saat on civarıydı. Epey bekledikten sonra, saçları bigudili, gergin suratlı sıska bir hanım açtı kapıyı. Bize bakan gözlerde sanki bir an bir dehşet ifadesi yakaladım. Tabii bana öyle gelmişti. O kapının önünden çekilmeyi akıl edemeyince, ben onu hafifçe yana iterek hızlı adımlarla içeri girdim. Şen, biraz da gürültülü bir edayla seslendim. NERDEYMİŞ BENİM ARKADAŞIMM ???... Arkamda unuttuğum Nilay hafifçe kolumu sıktı. Manzara cesaret kırıcıydı.. Hiç tanımadığım bir oda dolusu insan kızgın ve bıkkın bize bakıyordu. Ah benim yengeç önsezilerim. Yine haklı çıkmak zorunda mıydılar... Sesim kesildi, omuzlarım düştü.
Yapacak bir şey yoktu artık. Gelmiştim bir kere…
Arkası yarın…
Bir küçücük paçoz'cuk vaaarmıış.
Annesi oonuu çook çok seveermiiş.
Amaa, Paçoz büyümüş ve
çok yaramaz bir kız olmuş.
Çocukların topunu çalıp çalıp
kaçarmış.
Sonra hep birlikte oynamaya başlamışlar.
Çok iyi dost olmuşlar.
Paçozun, bir de erkek arkadaşı varmış. Adı Siyar'mış. Hep birlikte dolaşırlarmış.
Bir sabah, Paçozcuk her sabah yaptığı gibi yine camdan bak
mağa başlamış. Bir de ne görsün?
Siyar yok!
Taşınmışlar:((((((((
Zavallıcık, yemeden içmeden kesilmiş.
Siyar'ın hasretinden
yataklara düşmüş..
Bir daha Siyar'ı hiç görmemiş.
N'olur bana öyle şaşkın ve acılı bakma
kuzucuğum, dayanamam
Sen de öğren artık ve kabullen.
Ayrılık da sevdaya dahil....
Hep sevgiyle kalın.
Not:Fotograflar tarafımdan çekilmiştir.
Artık genellikle evlerin dışında buluşuyoruz. Mekanı PAYLAŞIYORUZ. Masayı PAYLAŞIYORUZ. Bol bol konuşuyoruz. Her buluşmada aynı soruları soruyor, cevabı dinlemediğimiz için bir dahaki buluşmada yine aynı şeyleri konuşurken buluyoruz kendimizi. Kimileri anlatmayı seviyor. Gözlerini devire devire, yanındakinin dizini dürte dürte, herkes duysun diye bağıra bağıra anlatıyor. İki tip dinleyici var. Birinci tip sabırla dinliyor, bahsedilen kişileri tanımasa da, ayrıntılardan sıkılsa da, nezaketle, sabırla, sonuna kadar dinliyor. İkinci tip, dinler görünüp, kendi söyleyeceklerini tasarlıyor, ilk boşlukta atıyor kendini. Bir “ben" telaşı ile bir üstünlük gayreti içinde sevgiyi muhabbeti bir kenara bırakıyor, yemeği, hesabı da PAYLAŞTIKTAN sonra ayrılıyoruz.
Bazen bir düğünde bir araya geliyoruz. Şarkıları birlikte söylüyor, birlikte göbek atıyor, gelinle damadı birlikte çekiştiriyor, pastayı birlikte yiyoruz. Nedense en önemli şeyi PAYLAŞAMIYORUZ : Çiftin mutluluğunu. “Niçin o gelin ben değilim, ben yalnızım?” veya “niçin benim adam şu damat kadar kibar ve yakışıklı değil?” ya da “seni de görürüz oğlum, yanındaki hele bir dırdıra başlasın, bir de alsın kiloları..” gibisine bir sürü olumsuz düşünceler yüzlerde anlam buluyor. Hanımlar özlemle, beyler pişmanlıkla kendi düğünlerini hatırlıyorlar.
İşyerlerinden bahsetmeğe bile gerek yok. Hiyerarşinin, rekabetin, kazancın olduğu bir yerde dostluktan, arkadaşlıktan (gerçek anlamda) bahsetmek mümkün müdür? “Sevgi” ve “çıkar” kavramları birlikte barınabilirler mi? PAYLAŞILAN olsa olsa sadece belirli saatler arasındaki mesaidir .
Kötü günleri PAYLAŞMAKTA üstümüze yoktur. Bakın bunu gerçekten şevkle, istekle, içtenlikle yapıyoruz. Hasta ziyaretlerini ihmal etmiyor, iflas edeni teselli ediyor, onlar için çareler arıyor, kısacası, ağrıları, sızıları, sıkıntıları can kulağı ile dinliyoruz. Terfileri, başarıları, mutlulukları paylaşmakta gösterdiğimiz hasislik, karşımızdaki zayıf, üzgün , çaresiz ve muhtaç ise adeta gönüllü bir gayretkeşliğe dönüşüveriyor.
Bir de cenazeler var. “İnanmıyorum, beş gün önce birlikteydik. Karşımda oturuyordu. Yeşil kazağı ile ne kadar da güzeldi!” ( Ama o gün ona bunu söylemedin.) “Ah evet inanılır gibi değil, tatlı tatlı sohbet etmiştik.” (Hayır daha çok sen konuşmuştun, o ise sadece dinlemişti.) “Tanıdığım en iyi insandı.”(Artık açıklamamda hiçbir sakınca yok.)
Duaların, pilavın ve helvanın yanı sıra cenaze evlerinde PAYLAŞILAN birinci ortak duygu, hepimizi bir sonun beklediğini yeniden hatırlamanın yarattığı o keskin ürperti, diğeri de, tekrar göremeyeceğimizi idrak ettiğimiz dostumuz ile ilgili olarak hissettiğimiz pişmanlıklardır. “Keşke takı kursunda yaptığı kolyeleri gösterdiğinde beğendiğimi söyleseydim.” “Keşke yeni evine gitmeyi ertelemeseydim.” “Keşke bloğa yazdığı yazılardan bazılarını okuyup onunla düşüncelerimi paylaşsaydım.” “ Keşke filancaya onunla ilgili o sözleri söylemeseydim “ ya da “ keşke ona filancanın kendisi ile ilgili söylediklerini anlatmasaydım” tarzında yığınla pişmanlıklar. Ama artık çok geçtir.
Okuyanların bu yazdıklarıma karşı çıkacaklarını sanmıyorum. Günümüzde her şey gibi dostluğun da anlam yitirdiğini, güç kaybettiğini hepimiz biliyoruz. Bu yazıyı okuyan dostlarımın da aynı sebepten alınacaklarını zannetmiyorum. Alınacak olanların da hiçbir zaman okumayacaklarını bildiğimden, gönül rahatlığı ile bu yazımı da bitiriyorum.
Tekrar görüşmek ümidiyle…
Seni, bir yılbaşı gecesi, minik bir berenin içinde getirdiler. Elime tutuşturuverdiklerinde hissettiğim; tedirginlik, çekingenlik ve şaşkınlıktı. Belki biraz da pişmanlık. Öyle ya, seni ve kardeşlerini görüp, kardeşlerinden birini alan arkadaşım, bir gün önce , sizleri öylesine ballandırarak anlatmıştı ve çaresizliğinizi, kimsesizliğinizi dile getirirken öyle duygusaldı ki , hiç duraksamadan, hemen yarın getir, demiştim.
Ama o gün, sanırım ikimiz de şaşkındık. İkimiz de diğerimiz hakkında hiçbir şey bilmiyorduk ve ikimiz de korkuyorduk.
İlk üç ay, sen, her şeyden habersiz yatıp uyurken ya da etrafına bakınırken, ben çok çaresiz ve umutsuzdum. Sana ne yedirip ne içireceğimi bilmiyordum. Seninle nasıl diyalog kuracağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Bu süreçte çok perişan hissettim kendimi. Beceriksiz ve asabiydim. Sen ise, benim tüm bu hissiyatımdan habersiz, masum ve şirin dolaşıp duruyordun ortalıkta. Zaman zaman öyle şaklabanlıklar yapıyordun ki kahkahadan kırılıyordum. Tuhaf bir süreçti.
Sonra büyümeye başladın. Sesin de büyüyordu. Dostlar uzaklaşmaya, komşular daha az gelmeye başladılar. Her gelene havlıyordun çünkü. Seviniyordun ama ifade biçimin ürkütücüydü.
Altıncı ayda kırılma noktasına ulaştım. Gelen gidenim neredeyse bitmişti, temizlik sorununu halledememiş, patron olmayı becerememiştim. Uzun uzun düşünüp çok ince araştırmalardan sonra seni, çok sevdiği köpeğini kaybeden sevgi dolu bir hanımefendiye, gönlüm rahat olarak teslim etmeğe karar verdim. En iyisi buydu. Altı ay, iki tarafı birbiri için vazgeçilmez kılmaya yetecek bir süre değildi. Vicdanım çok rahattı. Doğru kararı vermiştim.
Sonrasında , telefonda salya-sümük müstakbel sahibenden özür dilemeye, hıçkırıklar arasında bunu asla yapamayacağımı anlatmaya çalışırken buldum kendimi. Berbat durumdaydım.
Bugün, o günü sadece düşününce, yapmaya kalkıştığım şeyi tasavvur edince bile, kendimden utanıyorum. Ya verseydim, diyorum. Ben Paçoz' um olmadan ne yapardım, diyorum. Sen benim yavrumsun. İnsan evladını verir mi?
Seni çok şımarttığımı biliyorum. Seni ellerimle besliyorum. Seni dolaştırıyorum. Seninle oynuyorum. Senin de beni sevdiğini biliyorum. Ben sevinince seviniyor, üzülünce sessizliğe bürünüyorsun. İkimiz de mutluyuz. Halimizden memnunuz.
Seni hep mutlu ve neşeli görmek istiyorum. Oysa sen, bazen camın önüne oturuyorsun. Parkta koşuşturan (sıska, yaralı ama özgür ve mutlu) arkadaşlarını izliyorsun imrenerek. Bazen, daha da uzaklara dalıyor gözlerin. İskoç ormanlarında özgürce koşuşturan büyükannelerini düşünüyorsun belki de. Böyle zamanlarda senin için çok üzülüyorum.
Zaman zaman çok soğuk, karlı ya da sağanak yağmurlu günlerde, sokaklarda; araba altlarında yol kenarlarda titreşen o çaresiz köpekleri görüyorum. O zaman da sıcacık bir koltuk ya da kanepede sereserpe uzanmış yatan seni düşünüp rahatlıyorum.
İyiki yanımdasın Paçoz’um. İyi ki burada benimlesin.
Seni çok seviyorum sevgili tutsağım benim.
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
Bu güne kızgınlığı arttıkça geçmişin sığınağına çekiliyor insan. Birkaç saatliğine de olsa. Yoksa nefes almak güçleşiyor. Bu sabah, öy...
-
Fotoğraflar her sabah hiç aksatmadan ormanda yürüyüşe çıkan eniştem Ekrem Yaşar' a aittir. Bu yürüyüşlere özellikle aç hayvanlara her ...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
İnanılır gibi değil Bugün korkunç bir hayal kırıklığı yaşadım. Benim çok sevgili, eşsiz, bir tanecik kız kardeşim Rayuş' um b...
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Bu gün uzun zamandır yapmayı özlediğim bir şeyi yaptım. Amatörce bir Still Life fotoğraf çalışması. Cebimde günlerdir taşıdığım yaprak, koz...
-
Onyedi sene önce bu gün İzmir' de hava günlük güneşlikti. Çok samimi bir arkadaşımın kızkardeşini arkadaşımla birlikte ziyarete gitmişti...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren