apartman hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sevim Teyze  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Çok içime battı gidişi.

Cenazelerde kaskatı kesilirdim oysa. Yüreğim katılaşır, algılarımı kapatıverirdim olan bitene. Kendi isteğimle hiç cenazeye de gitmiyordum zaten. Hâlâ da gitmem. Yolda görsem gözlerimi kaçırır, televizyonda görsem kanalı değiştiririm.
Ama sabahın erken saatinde belediye arabasının gelişinden itibaren her şeyi hem de sükunetle sonuna kadar izledim. Üç beş kişiyle o sessiz ve kimsesiz gidişi sıcak yaşlarla dolu gözlerle takip ettim. Yaklaşık üç sene sonra dualarla yolculadığım ilk cenazeydi Sevim Teyze’ ninki. Sessiz…Kimsesiz…
Alt katıma taşınalı bir yıl bile olmamıştı. Önce birinin sessiz sedasız taşındığını öğrenmiş, karşı parkta Paçoz’ u gezdirirken pencerelerinde hiç perde olmadığını görünce sebebini merak etmiştim. Zaman içinde yavaş yavaş hakkında bir şeyler öğrenmeye başladım. Öğrendiğim ilk ve en önemli şey, onun “farklı” bir “çöp teyze” olduğu idi.
Herkes gibi onun da bir hikâyesi vardı tabii. Sıradışı bir hikâye. En azından benim hiç karşılaşmadığım cinsten. Emekli bir öğretmendi. Tek bir kız kardeşi vardı hayatta. Nedense hiç görüşmüyorlardı. İstanbul’ da bir yerlerde bir yaşlılar yurdunda kalıyordu. Bir bankada birikmiş biraz parasının olduğu bir hesaba maaşı yatıyordu. Ev sahibi de o bankada çalıştığından sanırım tüm hesap işlerine o bakıyordu. Zaten evi de bu şekilde bulmuştu. Evinde üç kedisi vardı. Eşyalarını küçük yatak odasına kilitlediğini, halısız, mobilyasız, beyaz eşyasız tek bir tahta sandalye bir de karyolayla yaşadığını duymuştum.
Kendisini uzun süre görmedim. Boş evde yankılanan ayak seslerini duyardım. Ara sıra da sabaha karşı kedilere bağırır, boş evin akustiğinde yankılanan garip mekanik çığlığıyla uykumdan uyanırdım. Sonra bir gün kapımı çaldı.
Görüntüsü ile ilgili birçok şey duymuştum ama görmek bambaşka bir şeydi doğrusu. Seksenlerindeydi muhtemelen. İki örgü yaptığı, aylardır yıkanmamaktan kıtıklaşmış, yağlanmış bembeyaz saçları, eğri büğrü, çürük, kararmış dişleri, buruşuk suratıyla dehşet verici bir görüntüsü vardı. Bu arada Paçoz kıyametleri koparıyordu. Paçozun her zamankinden farklı huysuzlanmasına sebep, onun algılayamıyacağı bu kötü görüntü değildi sanırm. O daha çok üzerine fena halde sinmiş olan pis kokuların içindeki en yoğun algıladığı kedi kokusundan huylanmıştı. Eğildi buruşuk elleriyle okşayarak ve tiz çocuksu sesini tatlılaştırarak söylediği sözlerle köpeği yatıştırdı. Neden geldiğini hatırlamıyorum. Hatırladığım, sıcak havaya rağmen üzerinde bulunan sarı etek, sarı hırka, yün soket çoraplar ve altı kalın lastikli sarı kışlık pabuçlar. Hepsi de birbirinden eski ve pisti. Böyle ayrıntılara hiç dikkat etmeyen ben bunları hiç unutmadım çünkü ölene kadar başka bir şey görmedik üzerinde. Bir de çocuk kalmış yüreğini yansıtan pırıl pırıl bakışlarını unutmadım.
Apartman görevlisinden sadece ekmek ister, çoğu zaman kapıyı bile açmaz, sabah erkenden yola çıkar, gelen ilk otobüse biner akşama doğru dönerdi. Onunla durakta otobüste göz göze gelmeyi istemezdik. Hemen yanımıza gelir, tiz sesiyle konuşur da konuşurdu. Otobüste eşlik etmek için ideal bir yol arkadaşı değildi tabii, pis kokusuyla ve korkunç görüntüsüyle. Bütün başlar bize çevrilirdi sanki. Ev gezmesini de sevmezdi. Benim için en güzeli Paçozu gezdirirken sohbet etmekti onunla, açık havada. Saçma sapan şeyler anlatırdı. Marketlerden çürükleri, sokaklardan ıvır zıvırı bir arabaya doldurur getirirdi evine.
Zaman içinde, benim evime gelmeye başladı kokular. Öyle bir zaman geldi ki adeta kapağı açık büyük bir çöp kovasının yanında yaşar gibi hissetmeye başladım kendimi. İyice dayanılmayacak hale gelince ev sahibini arayıp bulduk. Zorla kapı açtırıldı. Deterjanlı sularla yıkandı bütün ev. Çok kızmıştı. Engel olmasın diye bir odaya kapadılar.
Bir gün bana birkaç günlüğüne misafir gelen çok eski bir arkadaşımla akşamüzeri balkonda oturmuş, Mersin’ deki çocukluk günlerimizden bahsediyorduk. Arkadaşım, Adana’ da okuyan ablasından bahsediyordu ki, hafif bir iç çekiş duydum aşağıda bir yerlerden. Camda buruşuk yüzünün ortasında yaşlarla parlayan gözleriyle dalgın bize bakıyordu. Yumuşacık bir sesle kendi kendine konuşur gibi anlatmaya başladı:
“ Ben de kız kardeşimle Mersin’ de oturuyordum genç bir kızken. O kadar güzeldim ki bütün gençler saçlarıma hayrandı. Adana’ da yatılı öğretmen okulunda okuyordum. Hafta sonlarını iple çekerdim Mersin’ e evime gitmek için. Kız kardeşim istasyona beni karşılamaya gelirdi. O da çok güzel bir kızdı." Gülümseyerek, özlemle gayet düzgün cümlelerde biraz daha anlattı, sonra sessizce içeri, karanlığına çekildi.
Bu tesadüf beni hem şaşırtmış hem de biraz üzmüştü. İlk defa daha bir başka gözle görmeye başlamıştım kendisini. Onun da bir zamanlar genç hem de çok güzel, hayat dolu, kültürlü, mutlu, aşık, yaşamı seven biri olduğu gerçeği hem yüreğimi burkmuş, hem de korkutmuştu doğrusu.
İlereleyen günlerde, bir hafta sesinin soluğunun çıkmadığını fark eden apartman görevlisi ısrarla kapıyı çalınca, salonda, cama yakın bir yerde düşüp ayağını kırdığını öğrendik. Aç bi- ilaç öylece oturuyordu. Aklıma geleni uygulamaya başladım. Her gün yemek pişirip bir torba içinde camdan almasını sağladım. Bunun için de seslenmem gerekiyordu ve adının Sevim olduğunu o zaman öğrendim. En çok hangi yemeği istiyorsa onu yapıyordum. Salon, benim yolladığım yemeklerin boş kutularıyla dolmuştu. Tabii koku eskisinden de beter. Artık Paçoz bile dayanamıyordu kokuya. Tabi altındaki komşu da. Ev sahibini bir kere daha çağırdık. Kapıyı anahtarla açtık. Gördüğümüz manzara korkunçtu. Israrlarımıza rağmen doktora gitmeyen Sevim teyzenin ayağı tamamen çürümüştü. Camın önündeki sandalyede öylece oturuyordu.
Birkaç gün sonra, iple sarkıttığım torbayı almadı. Halbuki biraz gecikince radyatöre vurarak hatırlatırdı. Seslendim… Seslendim. Uzatmadı elini sabırsızlıkla düğümünü çözdüğü ipe.
Çağrılan polisle birlikte kapı açıldı, doktor raporu, birkaç soru, tutanak vs. O gece yatağına yatırdılar. Kedileri yanından aldılar. O aşağıda cansız yatarken ben de onu, uzun ikiye örülü saçlarıyla, önce koşup oynayan bir çocuk, sonra öğretmen olmak için okuyan, mutlu, aşık bir genç kız olarak düşündüm. Ve onu bu hale getiren o uzun süreci. Bol bol ağladım o gece.
Sevim Teyze’ den geriye içi bembeyaz dantellerle tertemiz çeyizlerle dolu bir sandık, bir de kitaplarla tıka basa dolu ikinci bir sandık kalmıştı. Apartman görevlisi şaşkın “ ne kitaplar vardı Asuman Abla bir görsen, inanır mısın İncil bile vardı” dedi. Babamın kitaplığını ve kitaplarının arasındaki İncil’ i hatırladım. Görüp de “aaa baba ama İncil bu” demiştim şaşırarak. Gülmüştü telaşıma. “Aydın olmanın ilk şartı bu. Araştırmak, okumak ve öğrenmek. Her neyi merak ediyorsan.”
Bir aydın öğretmenden bir çöp kadına ne dönüştürür ki insanı...
Nurlar içinde yat Sevim Teyze…

Seçkin Konut - Seçkin Komşu  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Birkaç gün önce, kırk yıllık dostlar grubumuz, aylık toplantımızda bir araya geldik. Genellikle dışarıda buluşmayı tercih ediyorken, bu kez yeni ev alan dostumuzun evini görmek üzere orada toplanmaya karar verdik. Kırk yıl derken abartmıyorum. Bu grup, ablamın bankada çalışmaya başladığı (1968) tarihlerde onunla birlikte çalışan, bu arada eve de geldikleri için benimle de sıkı fıkı olan beni hiç bırakmayan kimi benden büyük, kimi benimle yaşıt birkaçı da küçük (sonradan katılan) çok sevgili dostlardan oluşmakta.

Arkadaşımın evi, bu yeni konut projeleri kapsamında inşa edilmiş, emekli işi orta hallice, dış çevresiyle (kapalı-açık otoparkı, yeşil alanı, çocuk parkı, yüzme havuzu, kafeteryası vs.) ve kaliteli iç malzemeleriyle aydınlık pırıl pırıl bir konut. Çok uzun süre, İstanbul’ un eski ve güzel semtlerinden birinde oturan ve oradan gözyaşları dökerek ayrılan dostumuz, heyecanla hazırladığı, zevkle süslediği bu güzel evde bir aydır oturuyor ve henüz hiç kimseyle (Dost canlısı olduğunu söylemeliyim) bırakın dost olmayı, göz göze bile gelemediği için biraz tedirgin. Azıcık da korkuyor. Bu hep böyle mi sürecek diye.

Arkadaşımın bu ve benzeri duyguları, o günlük toplantımızın ağırlıklı sohbet konusunu belirlemiş oldu. Birazcık onu teselli etmek, biraz umutlandırmak, biraz da gerçekçi olmasını sağlamak adına örnekler havada uçuştu durdu. İki sene önce benzeri bir konuta Üsküdar’ dan taşınan bir dostumuz, bunu kafaya takmaması konusunda uyarırken, bir diğerinin anlattıkları hepimizin içini burktu.

Bu arkadaşım, çok fazla “mutena” olmadan önce benim de hayli süre yaşadığım, neredeyse her akşam bir komşumuzun kendi yöresel yemeğini bir tabakla bize sunduğu, televizyonumuz olmadığı için olimpiyatları izlemek üzere karşı komşumuzun kendisi yazlıktayken evinin anahtarını bize teslim edecek kadar düşünceli olabildiği, böylesine güzel komşulukların yaşandığı bir siteye, ilave edilen “çok mutena" kısımlardan birinde otuz seneye yakın oturdu. Birkaç ay önce, Bostancı’ da ölen çok yaşlı bir teyzeden miras kalan bir daireyi, restore edip taşındılar. Dostumuz meğer ne kadar doluymuş bu konuda. “İnanır mısınız” dedi gözyaşları içinde, “nakliye arabası yüklenip, eşimle ben de ayrılmak üzere arabamıza yöneldiğimizde, apartman görevlisinden ve köşedeki çiçekçiden başka uğurlayanımız olmadı. “

Aslında bundan yaklaşık 10-15 gün kadar önce TV. da dönen bir reklam nedeniyle ben de buna benzer bir konuda bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Gecikme sebebi, reklamı bir kere daha dikkatle izleyip, sloganı doğru yazmayı istememdi. Ama galiba yayını bitti. Hatırladığım kadarıyla bol bol “seçkin” kelimesi geçip duruyordu görüntülerin geri planında. Önce sıraya koyalım. Çok karıştı. Bir konut reklamıydı “ ‘Seçkin’ bir hanım (doktordu galiba) buradan ev aldı, ‘seçkin’ komşularını bekliyor " mealinde bir sloganı vardı. Bu arada konutlarla birlikte, son model arabalarla site kapısında kuyruk oluşturan "seçkin komşular" ekranda görünmekteydi.

Zaten, bu gösterişli, bol neşeli, tuzu kuru insanlarla dolu, hatta “halkımız mutlu insanlardan ibaret” görüntüsünü kakalamaya çalışan, masaları yemeklerle dolu, aydınlık mutfaklı, neşeli analar-babalar, nineler-dedeler, çok katlı evler, renkli gözlü, midilli sahibi çocuklardan gına gelmişken, bu “seçkin” reklam çivi gibi battı gözüme doğrusu.

Önce “seçkin” sözcüğünü bir irdeleyelim. TDK sözlüğüne bakalım.

1-Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena.

2-Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup) elit.

3-Bir toplumun büyük kesimini oluşturan halk kütlesi dışında kalan küçük bir aydın kesiminden oluşan kütle. bk. seçkin kültürü, halk.

Bu durumda bu konutlarda oturabilmek için doktor, avukat, mühendis filan olmak gerekiyor. Ama bunların da paralı olması gerekiyor. Yani yaşlı olması. Yeni mezun bir doktorun veya avukatın muayenehane ya da yazıhane açması için çok uzun seneler geçmesi lazım. Yahu bu gün ülkemiz işsiz mühendislerle (Biri de benim yeğenim Koray) yüz binlerce boş gezen üniversite mezunu ile doluyken bu nasıl olacak. Para nereden bulunacak.

Geriye aydınlar ve sanatçılar kalıyor. Çok bir şey söylemeye gerek yok. Darülacezeler eski sanatçılarla dolu. Gözyaşları içinde magazin programlarına çıkıyorlar. Kimi sokaklarda ölüyor. Tiyatrolar kazanamıyor. Dizi sanatçıları ( daha yeni Zihni Göktay anlatıyordu bir programda) paralarını alamıyor. Basılan, okunan kitap sayısı malum. Yapımcıları saymıyoruz. Yönetmenler ağlıyor. Bilge Olgaç ‘ ın soba yüzünden çıkan yangın nedeniyle öldüğünü öğrendiğimde sinirimden ağladığımı hatırlıyorum.

Bırakalım bu işleri beyler. Komik oluyoruz dünyaya. Bu reklamlar ülkemizi yansıtmaktan, gerçekçi olmaktan çok uzak. İnsanlar yiyecek ekmek, yakacak odun bulamıyor. Tek odalı viranelerde kalıyor. Hastanede doğan çocuğunu evine çıkaramıyor parasızlıktan. Çaresizlikten çalıyor, ölü soyuyor. Böbreğini satıyor.

Konut reklamına dönersek. Slogan şu olmalı. “Yolunu bulup cebini dolduran gelsin.” Aydının, elitin sanatçının malda mülkte gözü yok. Sözcüklerin anlamını saptırmaya da gerek yok. Bu ülkede o çok lüks konutları alacak çok insan var. Ama sıfatları çok farklı.

Servet düşmanı değiliz ama aptal hiç değiliz. Bu ülkede ayırımcılığın her çeşidi var. “Seçkin” ve “seçkin olmayan” gibi yeni türlere hiç mi hiç ihtiyacımız yok.


Hep sevgiyle kalalım...

Güle güle  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,



TERLİKLERİNİ DE ALDI VE GİTTİ


Birkaç gün önce gecenin hayli ileri bir saatinde alt komşumun ev sahibi, apartman yöneticisi ve görevlisini de yanına alarak baskına geldi. (Her ne kadar kendisi ziyaret dese de). Zil çalınca benim gibi şaşıran Paçoz hemen havladı tabii. Aslan kızım kapıdakileri gördükten sonra dönüp kendisine nasıl baktıysam, ansızın bir kuzuya dönüştü. Onları davet ettiğim salonda bir köşeye sinip sonuna kadar sessizce bizi izledi. Bunun için ona ömrümün sonuna kadar minnettar kalacağım. Ev sahibinin salona bir göz atması bazı şeyleri anlamaya başlaması için yetti tabii. Zeminde, koltuklarıma uygun iki kilimin yanı sıra dolgu olarak serdiğim iki mutfak kilimi. ( Bkz. Aşağıdaki resim )



Ev sahibi şaşkın ve çaresiz bir durumdaydı. Kiracısının her gün aradığını, inat için sarkı söylediğimi, (mutfakta iş yaparken hep söylerim) yere hep gece geç saatte birşeyler düşürdüğümü (uyuyakalınca elimden halının üzerine düşen kumanda aleti ) gece onikiyi geçtikten sonra gardrop kapısı açılıp kapandığını (kırk yılda bir, üşüyüp battaniye almak için filan) söylediğini, bazan da arayıp o gün hiç rahatsız edilmediğini haber verdiğini söyledi.

Yönetici, daha önce karşı dairemde oturduğunda en ufak bir rahatsızlık duymadığından, kendi iki çocuğunun da (üç ve dört yaşında) Paçozla büyüyüp, çimenlerde onunla güreş tuttuklarından bahsetti. Apt. görevlisi, kendisine servisler ve çöp için zili çalmamasını tembihlediğimi anlattı.
Sonra onlara evi gezdirdim. Antreden itibaren koridordaki, oturma ve yatak odamdaki (paçozun tırnak sesi için) dolgu halı, kilim havlu ve çaputlarla evimin ne hale geldiğini gösterdim. (Bkz. 2. resim. )






İşin tuhaf yanı, ev sahibi kiracısının bütün gün evde oturduğunu bilmiyordu ve şikayet ettiği tüm seslerin, (şarkı, elektrik süpürgesi) gece duyulduğunu düşünüyordu.
Ev sahibiyle ben daha öncelerde oturan kedili meczup çöp teyze ile ilgili olarak ve hatta “aşkım aşkım” çiftinin vurdulu kırdılı kavgaları yüzünden zaman zaman muhatap olmuştuk. Ama ona hiçbir zaman "çıkartın bunları evden" tarzında bir telkinim hatta imam bile olmamıştı. Fakat bu sefer açtım ağzımı yumdum gözümü. Şikayet ettiği ilk gün evine gidip defalarca özür dilediğim, eve döner dönmez onun şikayetleri doğrultusunda ne gerekiyorsa yaptığım bu beyefendiden, onun mıymıntılığından, tedirgin yaşamama sebebiyet veren vuruşlarından, apartman hayatına uyumsuzluğundan esas benim şikayetçi olduğumu söyledim ve gereğini yapmasını istedim.

Dün sabah, kapı ziline uyandım. Gözlerimi ovuşturarak açtığımda karşımda güleç yüzüyle üst kat komşumu ( durumuma benden çok üzülen, sabahları camdan sarkan Paçozla düzenli ve tek taraflı sohbetler eden ve mahkemeye verecek olursa beni baş şahit yazın diyen ablam) buldum.
Kıkırdayarak "alt komşun taşınıyor duramadım haber veriym dedim hadi git yat açma uykunu" dedi ve kaçtı. Hemen cama koştum. Evin önünde bir nakliyat kamyonu duruyordu. Gözlerime inanamadım. (Bal kabağının altından bir araba dönüştüğünü görünce kül kedisinin ne hissettiğini artık biliyorum:) Bu kadar çabuk beklemiyordum. Zil yeniden çaldı. Bu sefer apt. görevlisi "abla müjdemi isterim" diyerek sırıtıyordu karşımda.
Dün çalan kapının haddi hesabı yoktu dostlar. İnanın diğer üst komşum bir kutu Safranbolu lokumu getirdi. Paçozu gezdirirken, asansörde, kapıda gördüğüm tüm komşular sevinçlerini dile getirdiler. Çok güzeldi.

Racam, şehzadem, lorduma gelince... Ne diyebilirim. Allah selamet versin...








Hep sevgiyle kalalım...

Her hangi bir günün ardından  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Fener dördüncü golü de yiyince artık dayanamadım kalktım bari bloga bir şeyler yaziim dedim. Yetti artık seyretmiycem. Şu Fener yıllardır bi yüzümüzü güldürmedi doğru dürüst. Hep yüreğimiz ağzımızda. Gerisini beylere bırakıyorum. Tartışsınlar dursunlar. Benim derdim bana yeter. Can arkamda, oturmuş kıkır kıkır gülüyor. Onlar da pek alışkın değiller böyle bol gole, sevindirik oldu yavrum.

Neyse, bugün benim ev yangın yeri. Günlerdir apartmanımızın dış cephesi mantolanıyor ve bu gün de sıra bizim katta.Balkondaki çiçekler içeri alındı, uydu anten söküldü.. En önemlisi de Paçozu zaptetmek. Sekizinci kat. Allah korusun, aniden hav dese, iskeledeki adamlar bir an boş bulunsa.. Düşünmek bile istemiyorum. Camları kapıları kapadık. Biz de Can’la evin içinde reform yaptık. Bazı eşyaların yerini değiştirdik. Kitapliklardaki kitapları yığdık. Ben oturdum başlarına. Bazı kitapları birilerine vermek üzere ayırdım. Kalanların tozlarını silip yerlerine yerleştirdim. Tarihi geçmiş faturaları, ekstreleri ve bir sürü evrakı elden geçirdim. Çok eskileri atılmak üzere ayırdım. Balkonda çalışan işçilere kek pişirdim, çay verdim. Sonra da dinlenmek üzere camın önüne oturdum. Çalışanları izlemeye başladım. (Ben bu satırları yazarken, arkada Beşiktaş’ın kupayı alış seremonisi yapılıyor. Bize de onları, Can’ı ve tüm Beşiktaşlıları kutlamak düşüyor.)

Gündüze dönelim. Oturduğum yerden adamların konuşmaları ilişti kulağıma. İnanamadım. Onlar da paralarını alamamışlar. Bir tanesi, bari bir kısmını verseler dedi,bir diğeri,boş ver nasılsa verirler dedi, şakalaştılar, gülüştüler, bir boyun eğmişlik, bir boş vermişlik….

Siz hiç yüksek bir binanın mantolanma işlemini (binanın dışının korunaklı bir biçimde boyanmasına diyorlar) izlediniz mi bilmiyorum. Ben günlerdir dehşetle bakıyorum çalışanlara. Onlarca insan. Bana hiç de korunaklı gibi görünmeyen, çarçabuk kurulan incecik iskelelerin üstünde, oradan oraya gidip geliyorlar. O iskeleler ilk kurulduğunda ben camdan bakınca dehşete kapılıyordum. Sonraları hiç bakamaz oldum. İşin tuhaf yanı, onları çalıştıranlar, korkunç paralar kazanıyorlar ve böylesine tehlikeli ve zor şartlarda çalışan bu garibanlara ücretlerini (kim bilir o da ne kadarcık) zamanında ödemiyorlar.

Bir kupa hüsranının arkasından, üstelik böylesine yorgun ve uykusuzken, yurdumun bu hiç çözümlenmeyecekmiş gibi görünen ciddi sorunlarını konuşmaya kalkışmak, en azından işi hafife almak demektir. Bunu da diğer bazı şeyler gibi sonraya bırakalım.

Görüşmek üzere.

Beddua  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,





Bundan sonra birisine çok kızdığım zaman ne diyeceğimi çok iyi biliyorum

-İnşallah sizin de alt katınıza benimki gibi bir komşu gelir!..


Alt komşumdan şikayetçiyim. O da benden şikayetçi. Birbirimizi rahatsız ediyoruz. Ben onun televizyonunun sesini çok az açmasından, yavaş sesle konuşmasından, kısacası evindeki sessizlikten şikayetçiyim, zira sırf bu sebepten, benim evde çıt çıksa işittiğini biliyorum bu da beni çıldırtıyor. Herşey iyice karışacak, en iyisi ben başından anlatayım.

Yaklaşık üç ay kadar önceydi. Yazılarıma yeni başlamıştım ve her zamanki gibi bir sinir küpü kıvamındaydım. Düşündüklerimi, hissettiklerimi kağıt üzerinde ifade etmek beni zorlasa da, çok vaktimi alsa da, üstesinden gelemeyeceğim bir şey değil ama bunu bilgisayar ortamında yapmaya kalkışınca işin rengi değişiyor, hatta adını da koyalım, siyaha dönüşüyor çünkü sinirden gözlerim kararıyor. Saat gece on biri geçiyordu. Yine bir yazıyla boğuşuyordum bilgisayarda. Satırlara hakim olamıyordum bir türlü. Kelimeler ortadan bölünüyor, paragraflar haddinden fazla açılıyor, bense bunları düzeltmeyi bir türlü beceremiyordum. Her neyse biraz sakinleşmeyi bekleyip, yere fırlattığım mouse’ın içine pilini koyup, kanepenin altında bulduğum kapağı yerine taktıktan sonra, titreyen ellerle birinci katta oturan yeğenimi aradım. Şimdi önce yiğitlere hakkını verelim. Allah için üç tane yeğenim var,her biri diğerinden saygılı, her biri diğerinden SABIRLI. Erdem’ ciğim derhal kendi bilgisayarının başından kalkıp asansöre atladığı gibi soluğu kapımda aldı. Tabii köpeğim Paçoz, önce asansörün sonra kapının zilini duyunca sevinç hav havları atmaya başladı. Yaklaşık on dakika onu susturmak için uğraştıktan sonra bilgisayarın başına geçtik. Erdemim bana davudi sesiyle yapmam gerekenleri (kim bilir kaçıncı kez) anlattıktan sonra (onu hoş tutmak için her zaman bir kenarda bulundururum) pasta ve kola ikram ettim. Saat sanırım üç civarıydı, biz öyle tatlı tatlı hoş-beş ederken, ayağımın altında belli belirsiz tık tık diye sesler duydum.

Ertesi gün ortanca yeğenim bendeydi. Sağ olsunlar yeğenlerim beni gerçekten çok severler. Üçü de elime doğmuştur. Deli-dolu çılgın bir yapıya sahip olduğum ve yanımda çok rahat hissettikleri için bende kalmayı çok severler. Çocukluğumdan beri gece yaşamayı seven bir kişiliğim var. Derslerimi gece çalışır, romanları gece okur, okuduğumu da bitirmeden yatmazdım. Yine aynı şekilde gece yarısından sonra bir saatlerde yazı yazarken yine aynı sorunlarla karşılaşınca bu sefer oturduğum yerden yan odada yatan yeğenime birkaç defa seslendim. (Tabii o da her zamanki gibi müzik dinlediği için beni ancak üçüncü seferde duydu.) Aynı talimatları (kim bilir kaçıncı kez) yeniden dinledikten sonra, yine de tüm düzeltmeleri ona yaptırıyor iken, aynı çekinik tık-tıkları bir kez daha ayağımın altında hissettim. Bu sefer, biraz şüphelendim doğrusu. Ne münasebetti şimdi, eski köye yeni adet mi gelmişti? Öyle ya bu komşular en az bir senedir alt katımda oturmuyorlar mıydı? Ne ayıp şeydi o öyle?

Ertesi sabah, çok iyi hatırlıyorum, günlerden Cumartesi idi, çok erken bir vakitte , Paçoz’un havlamasıyla uyandım. Tatil günü böyle bağırılır mıydı, ne hakkı vardı bizi erkenden uyandırmaya, bu kadar terbiyesizlik olmazdı. Bir güzel azarladım. Yavrum bir köşeye sindi, gücenik bakışlarla bizi yataklarımıza uğurladı. Öğleye doğru zilin sesiyle uyandık. Kapıyı yeğenim açtı, birisiyle birkaç kelime konuştuktan sonra kapıyı kapayıp yeniden yatağına döndü. Kim olduğunu sorduğumda, tekrar uykuya dalmak üzere olduğu için mırıl mırıl “ bilmem, perişan yüzlü bir adamdı, alt katta mı oturuyormuş, gürültümüzden mi rahatsızmış, ne bileyim, rahat bırak beni, uykum kaçacak.“ Aynı akşam apartman görevlisi çöpü alırken “Asuman abla sizin alt kat gürültünüzden rahatsızmış, galiba yöneticiye söyleyecekmiş,” deyince “artık bu kadarı da fazla, tutmayın beni” diye gürleyerek kendimi merdivenlere attım. (aslında ayağımdaki rahatsızlık nedeniyle asansörü kullanmam lazımdı.)

Zili çaldım. Kapıyı açan beyefendi, şaşırdı ise de hiç belli etmedi. Nazik bir biçimde beni içeri davet etti. Beni buyur ettiği salona adeta bir mabede girer gibi girdim. Sessizliğin sesi beynimde yankılandı. Beni oturttuktan sonra o da karşıma geçip oturdu. Yüzüne bakınca perişanlığını gördüm. Yorgun bakışlarında kızgınlık, davranışlarında öfke yoktu. Önce kapıma gelip şikayet ettiği için özür dileyerek başladı söze. Sonra durumundan bahsetti. Yazarmış. Eskiden çalıştığı iş yeri ekonomik nedenlerle kapanınca, evini “home -office” olarak kullanmak zorunda kalmış. Yalvaran bakışlarla, özür dileyen nazik bir tonla anlattıkça anlattı. Duvarların inceliğinden şikayet ederken son derece asildi. Gıcırdayan kapılardan, paçoz yataktan atladığında, (yaklaşık otuz kiloluk bir hayvan), ben yan odaya Caaaan (yeğenimin adı can) diye bağırdığımda, Can beni duyup telaşla koltuğundan halısız yere atladığında, kimbilir kaçıncı uykusundan can havliyle nasıl fırladığını anlatırken, bir İngiliz lordu, bir Fransız kontu, bir Hint racası, bir Osmanlı şehzadesi kadar asildi.(Biraz abarttım mı yoksa?) O konuştukça ben yerimde ufaldım. Paçozun tiz, delikanlıların davudi seslerini düşündüm. Halısız döşemelerimi (büyük halıların modası geçmemiş miydi?) o döşemelerdeki önce çift, sonra tek bastonumun sesini, şu an giydiğim ortopedik terliklerin seslerini tahayyül etmeye çalıştım, bu amansız sessizliğin içinde. Ayağımdan, bastondan bahsederek duygu sömürüsü yapmak istedim, o kadar çok üzüldü ki kendimden utandım. Ama haksızlıktı bu. Böyle alt kat komşusu olur muydu insanın. Yarım saat içinde bu kadar çok özür diler miydi insan. O anlattıkça anlatıyordu, özür dilemeyi bırakıp etrafı gözden geçirmeye başladım. Bir köşedeki televizyon ilişti gözüme. Ekranda balıklar ve mırıl mırıl Nat King-cole. Yukardan ise benim televizyonun bangır bangır sesi geliyordu.

Utançla başımı öne eğdim. Bi de ne göriym? Bir çift sevimi ayıcık yan yana, tatlı tatlı gülümsüyor. Kulakları yerlerde sürünüyor. Evet, ayaklarında, ayı tasarımlı renkli tüylü bir çift panduf. Yüzümde nasıl bir ifade gördü ise izah etme gereği duydu. “ Bakın ben aşağıya gürültü gitmesin diye özel olarak aldım bu terlikleri”. O an bittiğimi hissettim. Tam da sözün bittiği yere sonunda gelmiştik.Bir insan böylesine utanç içinde iken nasıl kahkahalarla gülmek isteyebilirdi? Nasıl ayağa kalktığımı, ne söylediğimi hatırlamıyorum. Can havliyle kendimi merdivenlere attım. Ayağımı filan düşünecek durumda değildim.

Eve girer girmez ilk işim, içine zeytinyağı koyduğum bir fincanla birlikte bir parça pamuğu Can’ın eline tutuşturmak oldu. Bunlarla ne kadar oda, dolap kapısı varsa yağlamasını söyledim. Yüzümde ne gördü ise itirazsız işe koyuldu. Bu arada ben de bulduğum ne kadar eski halı, kilim hatta banyo havlusu varsa yerlere serdim. Boşluklara doldurdum. Bilgisayara değil oturmak bakmadan geçtim önünden.

O gece gözlerimi tavana dikip, beni, kara gözlü güler yüzlü küçücük bir kızdan şimdiki gürültücü uçuk kaçık süpürge cadısına çeviren süreci düşündüm. Okullarımı, çalıştığım şubeleri, oturduğum evleri düşündüm. Uzağa gitmeye gerek yok. Yazardan önceki kiracıları hatırladım. Benim evimi kokularıyla bir çöp kovasına çeviren, bir sürü kedisiyle, şirin öğretmen emeklisi, feci bir şekilde çürüyerek ölen çöp teyze, nikahsız kocasından her gün dayak yiyen, “aşkım n’olur vurma aşkım” diye oradan oraya kaçan zavallı gencecik bir kadın. Yıkılan eşyalar, kırılan camlar.

Ne uğraşlar verdim bu karmaşık kozmopolit kentin tüm kuralsızlıklarına ayak uydurabilmek için. Kişiliğimi o yönde geliştirebilmek için, arabesk mi dinlemedim, beyaz dizi mi okumadım. Televizyondaki tüm kadın, tüm yemek, tüm evlilik programlarını, hatta reklamları izlemedim mi? Bu eğlenceli, bu renkli, bu GÜRÜLTÜLÜ hayata tam da henüz entegre olabilmişken, nereden taşındı alt katıma bu ayrık otu, kelaynak kuşu, don kişot bozuntusu?

HAKSIZLIK BU!

Görüşmek üzere…..
.

Blog Widget by LinkWithin