Bir sibop...
Bir hareket...
Sonra onlarca renk tad koku doku.
Büzüştükleri yerden doğrulup silkinen sonra da gözümün önünde hareket eden kumaşlar,
şekiller.
İşte lacivert boyuna çizgili, annemin gezmelik kazağı. Gün gezmeleri, şen kahkahalar. Poğaça,
kek kokuları...
Babamın gri yeleği. Önü desenli, elde örülmüş. Asla unutmadığım kokusu üzerinde.
Bir dolu güney şehri. Bir dolu anı. Zihnimde oradan oraya koşuşturuyorlar.
Ablamın 18 inde işe başladıktan sonra kendine aldığı ilk hazır kıyafet. (Kumaş alınıp Burda' dan
dikilmeyen) Mini eteği ve yeleğiyle, sonradan bana devrettiği kareli takım.
Her giydiğinin ona ne kadar yakıştığını hatırlıyorum. Her taktığının, her sürdüğünün.
Sırf işe gitmeden önce onu görmek için uyandığımı hatırlıyorum sabah erkenden. Hazırlanışını
izlemeye, arkasından gidişini seyretmeye bayıldığımı.
İşte asla atmaya kıyamayacağım bir çift aynı tip (ikisini aynı anda almıştım, içlerinden birini
seçemeyeceğim kadar güzeldiler) kazağım.
Şimdi düşünüyorum da onlar mı güzeldiler yoksa ben mi çok mutluydum da
bana mı öyle geliyordu. Tatlı ayrılıklar, tatlı buluşmalar. Sohbetler, müzikler.
Kahverengi- sarı-kırmızı karışık renkli olanıyla ilgili gözümde canlanıveren bir sahne. Dolu
gözlerle kimbilir kaçıncı mektup yazılıyor. Geride Zülfü' den Memik oğlan çalıyor ( bunu çok iyi
hatırlıyorum)
Tatlı bir hüzün kaplıyor içimi....
Daha mutlu bir günden başka bir elbise. Mavi üstüne lame iri puanlı yazlık elbisem. Lame kemer
atılmış besbelli. İyi ki de yok. Elbiseyi kokluyorum. Puantiyelerden mutluluk saçılıyor adeta.
Fönlü uzun siyah saçlarıyla, mutlu bir genç kız, boyu dizinin üzerinde kloş etekli mavi elbisesiyle
hazır bekliyor. İncecik belinde lame bir kemer, aynı renk yazlık yüksek topuklu lame ayakkabısı
incecik bileklerinden bağlı.
İçim sızlıyor o günlerin özlemiyle...
Daha daha sonraya ait bir kazak. Kocaman vatkalar, bol kesim. Kasvetli renkler, siyah- saks-
lacivert kasvetlı deseniyle bana yorgun bezgin banka mesailerimi çağrıştırıyor. Niçin orada
diğerlerinin arasında bilmiyorum.
Ve bir kaç şey daha...Her biri bir sürü anıyı çağrıştıran...
Bu satırları yazarkan Kenterlerin bir oyunu geliveriyor aklıma. Yetmişlerin sonlarında izlediğim.
"Senede bir gün" ya da "seneye bu gün" isimli. (Düşüncelerimi bölmek istemediğim için
araştırmıyorum) Konu hatırladığım kadarıyla, birbirlerini sevdikleri halde her biri bir
başkasıyla evlenmek zorunda kalan bir çiftin karar verip, her sene aynı gün aynı yerde
buluşmaları ile ilgili.
Yaşlanıp, ikisinden biri ölene kadar.
Kadının yaşadığı döneme ait geçirdiği görsel ve düşünsel farklılıklar (Yıldız Kenter' in usta
oyunculuğuyla ortaya koyduğu) müthiş.
Önce ellili yıllara ait kıyafetler ve davranış biçimleriyle, bir bakıyorsunuz hippy giysi tavır ve
felsefesiyle bambaşka bir kadın. Saçları giysileri modaya göre sürekli değişiyor.
Özgür, asi. Sonra başarılı iş kadını, arada çocukları oluyor. İyi bir anne. Kiliseye bağlı
dindar, mutlu.
Zaman zaman hastalıklaarla boğuşan, yakınlarının ölümüyle sarsılınca inancını yitiren,
sonrasında emekli, resimle, çiçekle uğraşan, çocuklarını evlendiren, sakin dingin bir yaşlı kadın.
İzlerken çok etkilendiğimi, hayata dair bir dolu şey düşündüğümü ama "bu kadarı da olmaz, ne
de olsa bir senaryo normaldir yaşam bu kadar değişken, insanlar böylesine karmaşık olamaz"
şeklinde de safiyane bir saptama yaptığımı hatırlıyorum.
Basit bir kışlık- yazlık düzenlemesi yaparken, gardrobun üstündeki garip şekilli yassı büyük bir
kaya parçası görüntülü nesnenin tıpasını çektiğim anda garip bir ıslıkla etrafa saçılan
kahkahaları, gözyaşlarını, fotoğrafları, şarkıları ve daha bir dolu şeyi düşününce...
O kadraja en son girerdi.
Önce bir yer tesbit eder, ışığı arkasına alacak biçimde tripodunu kurar, makineyi üzerine oturtur
sonra da bizi konuşlandırırken o kadife gibi yumuşacık sesiyle talimatlar verirdi.
"Armağan, Asuman alın kızım kardeşinizi ortaya . Doğan, sen de arkaya annenin soluna geç,
hanım ne kadar sence? (Bu soruyu her seferinde nedense anneme sorardı) Annem mesafeye
şöyle bir bakar, tek bir cevap verirdi. "Dört metre." (ya da üç veya beş)
Buna hep şaşardım. Böyle bir şey cetvelsiz nasıl bilinir diye. Babam tripodun üzerindeki
makinede uzun ayarlar yapar, son düzenlemeleri bitirir, "hazıır, basıyooruuum " diye bizi uyarır
koşarak gelir annemin sağındaki yerini alırdı. Hepimizin objektife bakmamızı isterdi. (O konuda
titizdi)
Leylak Dalı dostum, "eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" konulu bir mim
talep edince ilk aklıma gelen babamın kamerası oldu.
Resimdeki fotoğraf makinesinin hangi tarihte alındığını bilmiyorum. Ben doğmadan çok önce
olduğu kesin. Sanıyorum ağabeyimin doğumundan hemen sonra.
O makine babamın olmazsa olmazıydı. Evin içinde her halimizi çekerdi. Özellikle annemi. Kahve
içerken, bizimle oyalanırken, iş yaparken sürekli çekerdi. Ağabeyimi yıkanırken. Kızlarını
oynarken. Evde, sokakta.
Uzun süre ağabeyime istediğimizi yaptırmak için o resmi "birilerine" daha doğrusu kızlara göstermekle tehdit ettik.
Benim lazımlıklı oturakta o kadar çok resmim var ki.
Sonra bir takım şişeleri sıralar, karışımlar
hazırlar, yanyana kaplar koyardı. Sonra
karanlık odada o ilaç ve kapları kullanarak resimleri tabederdi.
Bundan yaklaşık on sene önce karanlık odaya ilk girdiğimde
hissettiğim müthiş heyecan,
maşanın ucundaki beyaz karton üçüncü kabın içinde şekillenmeye
başladığında yerini bambaşka bir
duygusallığa bırakmıştı. Onun duyduğu zevki duymak , o ortak hazzı yaşamak...
Tıpkı, bilmeden, el yordamıyla bulup çok sonraları onun da çok sevdiğini tesadüfen öğrendiğim
Tagore 'ı Baudelaire' i okurken yakaladığım o duygu birliğini yakalamıştım o anda da.
Beni en çok heyecanlandıran da tabettiğim ilk resimlerimin sarı bir banka kolisinin içinde bugüne
taşıyıp getirdiğimiz negatifler olması idi.
Karanlık bir odada, yalnız, bir karton parçasında an be an tüm ailemin yavaş yavaş vücut
bulduğuna şahit olmak. Mucize gibi bir şeydi. Harikulade bir deneyimdi yaşadığım.
Evet. Babam kadraja en son giren adamdı.
Kadrajdan ilk çıkan da o oldu.
Belleğimin kadrajında ise, en hoş haliyle, aile gurubumun en mutena köşesinde gülümsemeye
devam etmekte....
Sevgiyle kalın...
Bu hoş mimi ben de sevgili arkadaşlarım, Nur' a, Yaşamın Kıyısında, ve İlknur' a Balküpüyle Hayat
gönderiyorum.
Evde kalmış olmak keyfiyeti, iki anlamıyla da, yaşamımı olumsuz ya da olumlu anlamda çeşitli şekillerde etkilemiştir.
Bilindik birinci anlamıyla özellikle bizim toplumumuzda, nahoş bir durum olduğu su götürmese de, hayattaki en büyük sıkıntımın bu olduğunu söylemek, bunu hiç kafaya takmadım demek kadar gerçek dışı bir söylem olmaktan öte gitmez. Benim hassas dostlarım, zaman zaman nezaketten, zaman zaman da samimi olarak benim rahat, özgür yaşamımı kıskandıklarını söylerler. Ben de onlara zaman zaman imrenir, zaman zaman da Allah beni korumuş derim, yaşam sürer gider...
Çook eskilerde, çok sevdiğim benden çok büyük bir ablamız, ileri bir yaşta, kendisinden çok küçük biriyle çok kısa süren bir evlilik ve boşanma ertesi üzüntüsünden yataklara düşmüştü. Kendisini toparladıktan sonra, aslında pek de neşeli bir mizaca sahip olan bu şirin abla, " iyi ki de evlendim, böylece nüfus cüzdanımdaki 'bekâr' ibaresinden böylece kurtulmuş oldum" demişti.
Aslında bugün bahsetmek istediğim bambaşka bir şeyken bu konuda bu kadar uzun bir girizgah yapmış olmam bile benim bu konudaki şuuraltı ve şuurüstü durumumu güzelce ortaya koymakta.
Neyse ben ikinci evde "kalmak" halinin bendeki olumlu ve olumsuz etkilerine geçivereyim heman.
Evet sırayla, teker teker herkes, evlenip giderken, özel ufak tefek şeyler dışında hiç bir şey almayıp, pırıl pırıl yeni eşyalarla donattıkları yeni yuvalarına yerleştikten sonra gördüm ki bir dolu ve hep aynı eşyalarla yaşayıp gitmekteyim.
Kader belki de çok güzel bir aile içinde büyüyen ve aynı güzellikte bir aileye ve sekiz çocuğa sahip olmak isteyen (gerçekten) beni, geçmişin bir ev dolusu anısına bekçilik edebilmem için evlenmekten alıkoymuştur.
Örneğin kutular dolusu resim. Albümler. Kutular dolusu mektup. Babamın anneme birinci ve ikinci askerlik döneminde yazdığı "Benim sevgili refikam..."diye başlayan mektuplar, babamın evrakları, ingilizce, fransızca kitapları, dosyalar dolusu müsveddeleri, ağabeyime asker iken yazdığımız, ondan bize gelen "Not:Havagazını kapamayı, kapıyı zincirlemeyi unutmayın" diye bitirdiği mektuplar. Ablamın mektupları, günlükleri, benim mektuplarım. Hepimizin karneleri.
Ve tabii kitaplar...dergiler. 1950 lere ait İng. National Geographic' ler, Fr. Selection' lar , içinde babamın tefrika hikayeleriyle dolu sağını solunu farelerin kemirdiği ( bir zamanlar) sararmış yığınla gazete.
Zamanın etkisiyle safran sarısı rengine bürünmüş dallı güllü yıpranmış yüzüyle incecik yün çocukluk yorganımız. Muhtemelen annemin çeyizinden. Bir de sarı-kahverengi arası (beyaz olması gereken mitilden bahsediyorum) bir yün yastık. Kullanılmıyor ama kesinlikle atılamıyor.
Babamın fotoğraf makinesi ve ufak bir dokunmayla ufalanacak kadar eski F klavye daktilosu. Ağabeyimim çocukluktan kalma akordeonu.
Yine kaybettiğimiz bir büyüğümüze ait agrandizör.
On yıl önce kaybettiğimiz en küçük teyzemin atılmak üzereyken kurtarılan resimleri, içinde beni elimden tutup sinemaya götürdüğünden bahsettiği, içinde isimlerimizin tekrar tekrar geçtiği, doğduğumuz günleri, saatleri ile not aldığı sırası ile 3 adet ajanda günlüğü. Kestiği Grace Kelly, Süreyya, Farah Diba resimleri, bir deste mektup.
Örneğin oturma odamdaki iki ikili kanepe bir koltuk ve bir puftan ibaret oturma grubu. 1970 yılında Fatih' teki işinin ustası bir mobilyacıya yaptırılmış olan ve en az beş kere yüzü ve süngerleri değişen süper rahat, sağlam mobilyalar. Dört kardeşin sesi, kokusu üzerlerinde. Ölene kadar benimle kalacaklar. Yani bi kırk yıl daha...
Örneğin bir dolap dolusu mutfak eşyası. Çocukluktan kalma kaşık, çatal ve bıçaklar. Annemin pasta takımından tek bir tabak. Ablamın kahve takımından bir fincan ve tabağı. Farklı tek tek tabaklar. Asla atmayı düşünmediğim.
Bir de emaneten, geri alınmak üzere bırakılıp, asla geri alınmayacağına kani olduğum eşyalar var. Büyük yeğenimin arkadaşlarının yanına taşınırken bana bıraktığı battal kanepesi ve koltuğu, yemek takımının dört adet sandalyesi gibi. Ya da sık sık ve uzun süreli bende kalan ortanca yeğenimin bilgisayar masası ve bilgisayarı, portatif gardrobu, yatağı ve komodini hem de içinin eşyalarıyla. Buna içi onun kitaplarıyla dolu bir kitaplığı da ekleyelim.
Yine eskilerden kalma, (en yenisi bu eve taşınırken aldığım 15 senelik) 3 adet televizyon. Salondaki çalışmıyor. Bir de küçük, mutfakta (20 yıllık) seyredilemiyor. Oturduğum odada seyrettiğimin tüpü bitti, rengi sarardı soldu, seyredilemez oldu. Elim varıp atamıyorum hiçbirini.
Atmak, geçmişe, gidenlere ihanet gibi geliyor. Birlikte karşısına oturup seyrettiklerime...
Geçmişe, anılarına önem veren biriyim ve eşyaların da yaşadıkça anlamlandığına değer kazandığına inanırım. Benimle yaşayan tüm bu eşyalar ben ölene kadar bulundukları yerde kalacaklar. Bu kesin.
Ama bu, benim de ara sıra şöyle tek tek kendi elimle seçtiğim yepyeni eşyalarla döşeli, pırıl bir evde yaşama hayalleri kurmama engel değil. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak tüm diğer hayallerim gibi...
Bu güne kızgınlığı arttıkça geçmişin sığınağına çekiliyor insan. Birkaç saatliğine de olsa. Yoksa nefes almak güçleşiyor.
Bu sabah, öyle bir güne uyandım yine. İçim sevgisiz, boğazım kupkuru. Bu güne küskün, bu güne ilgisiz. Elim, ruhum ister istemez uzandı geçmişe. Mutluluğu bulacağından emin... Güvenle...
Yine albümler kutular çıkarıldı dolaplardan çekmecelerden. Tek tek yaşandı yine bütün kareler. Bazıları sesleriyle kokularıyla taptaze. Bazıları ise neredeyse unutulmuş.
Bu kez, fotoğraflarla adeta bir tez hazırlarcasına çalıştım. Onları dikkatle inceledim. Tarih sırasına koydum. Analizler yaptım, sentezlere vardım. Sonuçları madde madde yazıyorum.
-Siyah-beyaz fotoğraflarla ilgili anılarım taptaze, yerli yerinde, renkler tüm canlılıklarını koruyor. Fotoğraflar renklendikçe anılar belirsizleşiyor.
-En parlak bakışlar, en tatlı tebessümler siyah-beyaz fotoğraflarda. Renkler arttıkça gülüşler yapaylaşıyor, giderek acılaşıyor, bakışlar donuklaşıyor. (Makinelerin çözünürlüklerindeki artışlarla alay edercesine)
-En büyük kalabalıklar, en neşeli enstantaneler, en eski fotoğraflarda kalmış. Yıllar arttıkça fotoğraflar tenhalaşıyor.( Fotoğraf çektirmek için bir araya gelmek lazım.)
-Sonunda bir zaman geliyor, insan zaten fotoğraf çektirmek istemiyor.
En başından sırayla, önceleri uzun uzun keyifle, çocukluk fotoğraflarımı inceledim. O günlere gittim. Sorunsuz, sorumsuz, oyunlar, oyuncaklar, arkadaşlar, sevgi, güven. Zaman geçtikçe, önce oyun ve oyuncakların, sorunlarla ve sorumluluklarla yer değiştirişini, sevginin ve güvenin ve en acısı da sevdiklerimizin, yaşantımızdan nasıl yitip gittiğini bir kez daha somut bir biçimde gözlerimle gördüm, elimden akıp giden o karton parçalarına bakarken.
Bir saate bir ömür... Yaşam böyle bir şey işte. Bir albüm ve bir kutuya sığacak kadar boyutsuz bir şey. Zaman da aynı, bir kutuyu açmak ve tekrar kapatmak arasındaki bir saatlik duygusal süreç. İçinde hem mutluluğu, hem gözyaşını ve bir sürü farklı duyguları barındırıyor, buruk bir öykü gibi.
Bir kez daha fark ediyorum ki mutluluk çocuklukta kalmış.
On sekiz yaşında, yeniyetme melankolik bir genç kız iken bunu sorgu- sual etmişim kendi kendime, çocukluğumu çocuksu dizelerimde sorgulamışım. Tekrar bir göz atmak istedim.
“Belki kayık salıncakta unuttum
İplerini sıkı sıkı sıkı tuttuğum
Belki sekerek yolladım
Bir kaydırak taşı ile çukura
Belki uçurtmamla birlikte
Salıverdim havalara
Belki yüreciğiydi
Ayağımın altında ezdiğim taş bebeğin
Belki hayatıydı dalından koparıp
Yapraklarını yolduğum çiçeğin
Belki düşüp yaraladığım dizimden
Akan bir damla kandı
Belki havuzda yüzdürdüğüm
Kağıt kayığımla birlikte parçalandı.
Attım belki bir horoz şekerinin
Çöpüyle birlikte yollara
Belki de uçtu gitti elimden
Sarı balonumla birlikte bulutlara…
Arıyorum, bulamıyorum
Yalnız anlıyorum.
Çocukluğumla beraber gitti anlıyorum
Ve araya giren yıllara
Lanet Okuyorum.”
Çekinerek yazdım, ancak, şimdi tekrar okuyunca, beğendiğimi fark ettim ve tüm dizelerimin bir kez daha altını çiziyorum. Buruk bir zevkle.
Herkese mutluluklar diliyorum.
2 Mayıs 2009 tarihinde yazılmıştır.
Öykü Atölyesi için hazırlanmıştır.
Giden yıllara ve gelen yıla dair (7)
Posted by Asuman Yelen in anılar, Hacer Buluş, TRT, türkü, yeni yıl
30 Aralık. Bir Çarşamba öğleden sonrası. Odamın içi perdelerini sonuna kadar çektiğim geniş penceremden içeri dolan güneşin ışıklarıyla sımsıcak. Bu yazıyı yazmakta olduğum şu anda, bir yandan da dinlediğim türkünün nağmeleriyle yüreğim sımsıcak. Hacer Buluş kendine has gırtlak nağmeleriyle türküsünü okuyor.
"Süt içtim dilim yandı (amanın amanın)
Döküldü kilim yandı (yar sana hayranım)
Ben kilimde değilem (amanın amanın)
Bahçemde gülüm yandı (kız sana kurbanım)"
Yüreğim sımsıcak. Tebessümüm sımsıcak. Gözümden akan yaşlar sımsıcak. Beynime üşüşen anılar sımsıcak.
Sokaktan, oyundan dönüyoruz nefes nefese. Taş avlularda ayak seslerimiz. Mutfaktan gelen mis gibi yemek kokusu. Annemin rutin telaşı. Mutfakla holdeki tahta masa arasında bileziklerini şıkırdatarak terliklerini tıkırdatarak ve genellikle türküsünü söyleyerek koşturuyor. Hacer Buluş' tan söylüyor çoğu zaman. Gırtlakları birbirine çok benziyor çünkü. Bazen bilmeden bazen de bilerek ve abartarak onu taklit ediyor.
"Çömüdümü dümü çömüdüm yar
Derdimden çürüdüm yar"
Birazdan babam gelecek, öğlen yemeği yiyeceğiz hep birlikte. Önce babam pijamasının altını giyecek, pantalonunu kırışmasın diye dikkatle tahta sandalyenin arkasına asacak, neşeyle yenen yemekten sonra, ya koltukta oturup gazetesini okuyacak ya da sedire uzanıp biraz kestirecek.
Saat birbuçuğa doğru birlikte tekrar çıkıp gideceğiz evden. Babam işine, bizler kaldığımız yerden devam etmek üzere, sokağa, oyuna.
Annem arkamızdan, yine bileziklerini şıkırdatarak, terliklerini tıkırdatarak önce masayı toplayacak sonra bulaşıkları yıkıyacak. Dudağında türküsüyle.
"Gel gel gubalak
Dön dön şıbalak
Şibalak şıbalak vay..."
Kimse gücenmesin bu yılbaşı, en güzel hediyeyi bana TRT Müzik Dairesi Başkanlığı verdi.
Artık sesini duyamıyacağımı sandığım bir türkücünün türkülerini çocukluk anılarımla harmanlayıp bir şekilde bana ulaştırdı. Beni çok mutlu etti.
Sanırım bu sene yeni yıla çok mutlu gireceğim. Güzel işaretler alıyorum dört bir yandan.
Hep sevgiyle kalalım....
Hangisi daha yakışıklı tartışılır.....
İşte bir başka güzel daha.
Sanatçılar yaşlanmıyor anlaşılan...
İşte hiç solmayan bir güzellik daha...
Bu resimler beni çok duygulandırdı. Erol Bey' in neden hala unutamadığını yazıyı okuduktan sonra anladım. Müthiş bir birliktelik kırk yılı aşkın süran bir evlilik ve hazin son.
Güneş hanım nurlar içinde yatsın...
l966 yılında çevrilen iki film.
Biri yerli
1966 dan bir de tiyatro oyunu. Gen-Ar tiyatrosunda sahnelenmiş.Zihni Küçümen sahneye koymuş.
İsmi: İki El Ateş
Yukardakileri tanıyamadıysanız aşağıya bakın.
İşte onlar çok değişmiş...
l982 Mart Ayı. Kapımız çalınıyor. Hayli geç bir saat. Göz deliğinden bakıyorum. Karşı apartmandan komşumuz. Çok samimi bir arkadaşımın annesi. Arkadaşım müsait olamadığı için annesi, sarınmış bürünmüş gelmiş. Yüz ifadesinden anlıyorum. Fısıldayarak “telefon” diyor. Mahcubiyetim sevincimi gölgeliyor. Omzuma bir şey alıp yürek çarpıntılarıyla peşinden koşuyorum. Merdivenleri nasıl çıktığımı bilmiyorum. Salondaki küçük sehpanın üzerinde küçük beyaz dantel örtülü bordo telefonun ahizesi, sevgi dolu beni bekliyor. Salon bir anda boşalıyor. Babaanne, anne, baba, arkadaşım ve iki kardeşi sıcak salonu rahat konuşabilmem için bana bırakıyorlar. Ama olmuyor, şöyle göğsümü gere gere anlatamıyorum özlemimi, sevgimi Ankara’ daki kıymetlime. “Geçen gün filancayı gördüm burnunda tütüyormuşsun” diyorum. O da gülerek “ben de seni özledim” diyor.
Telefon, varlığıyla değil yokluğuyla etkilemiştir hayatımı çok uzun bir süre. Çocukluğumda bir iki lojman hariç, hiç telefonumuz olmadı. İstanbul’a döndükten sonra da çok uzun bir süre yoktu. Fatih' te, tanıdıklar içinde, rahmetli dedesi emekli subay olan bir arkadaşın evinde telefon vardı. Hastanede yatan annemin ağırlaştığını Silvan’ da askerlik yapmakta olan abime onlar haber vermişti telefonda.
1970 yılında, ağır bir zatüree geçiren ablamın, tedavi edildiği Kirazlıyayla Sanatoryumunda geçirdiği birkaç aylık zaman içinde hemen hemen gün aşırı, akşam, işinden dönen abimle Bakırköy Postanesine gidip (o tarihte Ataköy’ de oturuyorduk) telefon ederdik. Önce yazdırılır, sıra beklenir, kabine girip konuşulurdu. Şimdi anlatırken ne kadar da tuhaf geliyor.
Seksenlerin ilk yılları. Bir yılbaşı ertesi bir kart alıyorum. Bir kartvizit. Babamın askerlik arkadaşının oğlu, dört yaşından beri tanıdığım, orta okul bir ve ikiyi aynı sınıfta okuyup bu esnada aynı binada altlı üstlü oturduğumuz, çok şey paylaştığım birarkadaşım, birkaç kelimeyle yeni yılımı kutluyor. Yılbaşı telaşıyla fazla önemsemediğim, masamın çekmecesine atıp unuttuğum bir karton parçası. Şubat ortalarında bir öğle tatili, çekmeceyi karıştırırken elime geçiyor. Telaşla hemen orada bulduğum bir antetli kâğıda gecikmiş cevabımı yazmağa çalışırken bir yandan da onun ve ailesinin başına ardı ardına gelen dramatik olayları karşımdaki yakın arkadaşıma anlatıyorum. Anılardan bahsediyorum. Duygusallaşıyoruz. Ben anılarla dopdolu, heyecanla yazmaya devam ederken, alt kattan bir arkadaş, dahili telefondan arayıp “Ankara’ dan aranıyorsun” diyor. Ankara’ da hiç tanıdığım olmadığından bir yanlışlık olduğunu düşünerek önemsemeden alıyorum ahizeyi elime, karşı taraf sesimi duyduktan sonra neşe ve biraz da heyecanla “ bil bakalım ben kimim” diyor. Samimiyeti beni korkutuyor çünkü bir başka Asuman daha var şubede ve engel olmazsam kendimi onun özelinde buluverecekmişim gibi hissediyorum ve bunu ona da söylüyorum. Bunun üzerine adını söylüyor. Ben çığlığı basıyorum. “İnanmayacaksın ama ben de şimdi sana yazıyordum” diyorum. İstanbul’ a geleceğini beni ziyaret edeceğini söylüyor. Dönüp mektuba not düşüyorum. “Sesini duymak beni çok mutlu etti. Çok hoş bir tesadüftü.”
O günlerde benim evimde hala telefonum yoktu. Çok isterdim olmasını ama yoktu. Başvurmuştum ve bir türlü sıra gelmemişti. Galiba başka yolu da yoktu. O tarihte araba almak gibi bir şeydi sanırım. Her neyse, bir müddet sonra bir telefon sahibi oldum ama artık çok da önemli değildi.
Öykü Atölyesi için yazılmıştır.
Bir kitabın ardından
Posted by Asuman Yelen in anılar, Fikret Otyam, Geçmiş, mektup, Orhan Kemal, roman
Yirmili yaşlarda okuduğum bu kitabı yeniden basılmış olarak vitrinlerde görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Geçenlerde bir programda Işık Öğütçü' yü (Orhan Kemal' in oğlu) de bir programda izleyince, dayanamayıp bendeki kitaba yeniden göz attım. Bu yaşta okumak, okurken o günleri hatırlamak çok heyecan vericiydi. Bu günün olgun emekli bir hanımı olan ben, o günün gencinin duygularını dostlarımla paylaşmak istedim. Tek kelimesini, tek virgülünü değiştirmeden.
BİR KİTABIN ARDINDAN
Sayın Fikret Otyam,
Kitabı elime aldığımda Fikret Otyam’ a oturup sayfalarca mektup yazmayı kesinlikle düşünmüyordum. Ancak bitirdiğim şu an içimdeki coşkuyu, hüznü, şaşkınlığı sizden başka kimse anlamazmış gibi bir duyguya kapıldım. Beni anlayabileceğiniz ve hakikaten değerli olan vaktinizi aldığım için mazur göreceğiniz ümidiyle yazıyorum.
Biraz önce bitti. “Gide gide 12” ya da “Arkadaşım Orhan Kemal” isimli kitabın son sayfasını biraz önce kapadım. Gözümde yaşla, yüreğimde sonsuz bir hüzünle.
Neden bu denli duygulandım. Niçin böyle acayip değişik hislerle doluyum şu an. Birlikte çözelim ister misiniz?
Sanırım en başta, Orhan Kemal’ in, yazar olarak kişiliğine duyduğum sonsuz sevgiyi ele almam gerekiyor. “Baba Evi” isimli eserini ilkokul 5. Sınıfta iken okumuştum ve o yaşımın tüm ciddiyetiyle “Baba Evi” diye cevap veriyordum, en sevdiğim roman sorulduğunda. Sonra defalarca okudum o romanı daha bir başka anlayarak ve bu yaşımda, (26) hala benim için, Murtaza, Yalancı Dünya ve birçok diğerleri Baba Evi’ nden sonra gelir. Bunun nedeni, hem onun Kemal’ den okuduklarımın ilki oluşu, hem de romandaki (ki sanırım küçük Cahit Öğütçü idi) o haylaz çocuğa, o küçük adama duyduğum yakınlık, anlatımdaki o beni çocuk yaşımda içine alıveren sadelik, yalınlıktır sanırım.
Son kez onu bu kış Fatih Tiyatrosunda “ Kardeş Payı “ isimli oyunuyla, herkesle birlikte ayakta alkışladım. Bilmiyorum, o an benim gibi, Kemal’ i anan, Tuncer Necmioğlu ve diğerlerinin harika oyunları ile birlikte, Orhan Kemal’ i alkışlayan var mıydı. Kaç kişiydi. Dilerim ki herkesti.
Ve bu gün kapattığım bu kitapla ben, Cahit Öğütçü’ yü, “sade vatandaş” ı, “salt insan” ı tanıdım. Bu yüzden de çok mutluyum Size önce kendim için teşekkür etmek isterim. Ayrıca içinde yaşadığım toplumun bir parçası olarak, bu toplum adına da minnetimi belirtmek isterim.
Bu kitabı, basit mantıklarla cılız menfaatler için çizgisini sık sık saptıran, ufak tefek açılarla saptıran zavallı insanların okumasını isterdim.
Bu kitabı büyük menfaatleri için çizgilerinin yönünü değiştiren kimselerin (ya da tümden vazgeçen), mutlaka okumalarını isterdim.
Ve bu kitabı, hiç çizgisi olmayan, nereye varacağını bilmeden giden, yiyip- içip, yatıp- kalkan hiçbir ideali olmadan yaşayıp giden yüz binlerin, milyonların da okumasını isterdim.
Bu eserin, üzerimdeki büyük etkisinin nedenlerinden biri de hakiki dostluğa verdiğim değer olabilir. Yaşadığım sürece aradığım, kısmen belki elde edebildiğim, ama hala özlemini çektiğim harikulade bir dostluk örneği buldum ben bu değerli kitabın satırları arasında. Bir dostluğu ölüme dek (hatta sonrasına da) aynı içtenlikle sürdürebilmek, ne denli güzel bir şeydir kim bilir. Senelerin, mesafelerin yıpratamadığı, argolu, küfürlü, rakılı, nargileli, ihanet ve sırlara izin vermeyen, birlikte ve ayrı yaşanan bir dostluk. Mektuplar… Sımsıcak satırlar… Yaşadığınız bu dostluk için size gıpta ediyorum ve onu, hala en sıcak bir sevgiyle yüreğinizde yaşattığınıza içtenlikle inanıyorum.
Ve, yirmi altı yaşına gelmiş birTürk kızı olarak, size, duygu ve düşüncelerimi şöyle anlatmak geliyor içimden:
Onu, sade yaşantısı, çaresizlikleri ve imkansızlıklarla sürdürebildiği ve başarıyla sonuçlandırdığı mücadelesiyle Cahit Öğütçü’ yü, büyük yazar Orhan Kemal’ i, aynı şartlar içinde aynı mücadeleyi sürdürmekte olan diğer yazarları, sanatçıları, emekçileri düşünüyorum. Sonra bir de kendimi. Yani yirmi altı yaşında, bir bankada çalışmakta olan genç kızı. Kimim ben, diyorum. “Kimim ben”. “Nereye gidiyor, nereye varmak istiyorum. Varmak istediğim yere nasıl ulaşırım.”
Evet, yirmi altı yaşında, kimseye zarar vermeden yaşamaya çalışan sade bir vatandaş. Normalin biraz üstünde İngilizce bilirim. Bol bol kitap okurum. Fırsat buldukça tiyatroya, sinemaya giderim. Oyumu kullanır, vergilerimi öderim. Ve evet, her genç insan gibi ara sıra duygusal şiirler yazarım. Çocukluğun özlemini dile getiren ya da “ nedir hayat” diye başlayan türden. Bir de bol bol düşünürüm.
Düşünürüm. Derim ki: “ Yaşantım sonuna dek bu çizgide mi sürüp gidecek. Ülkem için, insanlık için verebileceğim hiç bir şeyim yok mu. Şimdiye dek niçin olmadı. Acaba hata nerede, kimde. Bende mi. Öyleyse nerde başladı, nasıl düzelir, düzelir mi. “
Evet aslında ülkem, benim durumumda, yüz binlerce, hatta milyonlarca gençle dolu. Aynı kısır döngü içinde gidip duruyoruz. Korkarım buna alışıyoruz da. Hatta bu değişmeyen tempo bizi uyuşukluğa, giderek durumdan memnun olmaya itiyor. Ve bu noktada Orhan Kemal’ in Fatih sahnelerinden uzanan eli: “Durun” diyor. “Nereye gidiyorsunuz. Niçin dönüp duruyorsunuz o kokuşmuş çemberlerinizin içinde. Sonra, bir Fikret Otyam çıkıyor karşımıza, “Cahit Öğütçü" örneği ile. Bir inanç ve özgürlük mücadelesindeki kararlılığı, çürümüşlüğe verilen ödünsüz mücadeleyi, kendini satmadan (tüm güçlük ve yoksulluklara karşın) yaşayabilme çabasını gözler önüne seriyor kitabının satırlarında.
İki dostun birbirlerine yazdıkları mektuplarla harikalar yaratıyor farkında olmadan. Ve bu kitap tesadüfen elime geçiyor. Okuyorum, duygulanıyorum, aydınlanıyorum .
Düşünüyorum… Düşünüyorum…
Ataköy, 9 Mart 1978
Yetmişli yıllar ve sonrasında, sinemanın yaşamımdaki yeri, çocukluk ve ergenlikteki kadar yoğun ve görkemli sayılmaz. Buna yaşamımdaki değişikliklerle birlikte, televizyonun yavaş yavaş hayatımıza girmesi ve sinema sektöründeki gerileme ayrı ayrı neden gösterilebilir.
Yaşamımın 70-85 yılları arası, bir yıl Bakırköy, bir yıl Merter hariç Ataköy’ de geçtiği için sinema maceram da Bakırköy ile sınırlı kalıyor. (Arada gittiğimiz Beyoğlu, Şişli sinemalarını saymazsak.) Yetmiş lerin başları, (işe başlamadan önce) lise bitmemekle birlikte, lise ile ilişkim kalmadığı için evde oturduğum yıllar. Ağabeyim ve ablam bankada çalışmakta, kız kardeşim ise lisede okumaktadır. Bol bol ne bulursam okuduğum ve biraz da yazmaya başladığım bu dönemde ara ara tek başıma Bakırköy sinemalarında seyrettiğim filmlerin pek aklımda kaldığını söyleyemem. Daha çok, Alain Delon’ un sonunda gerekli gereksiz mutlaka ölerek beni önce şaşırtıp sonra kanıksattığı (Delon' un yüz suyu hürmetine seyredilen) bol tabancalı filmleri, birkaç Charles Bronson filmi hayal-meyal aklımda kalanlar. Tabii çok beğendiklerim de var. Örneğin, beni yüzüm gözüm şişecek kadar ağlatan “Elveda Mr. Cheeps “ filmi ve yine en sevdiğim aktörlerden biri Peter O’ Toole ‘un diğer filmi “Generallerin Gecesi”. Hitler dönemini anlatan bu filmde karanlıklardan gelen ve bu sefer Rayuş’ a ait olmayan bir tiz sesin sorduğu soru aklımda kalmış: “Anne, hitlerin hepsi birden mi ölmüş?” (Bir bombalama sahnesi üzerine.)
70 ler, önce de bahsettiğim gibi en çok okuduğum yıllar. Tüm klasikler, varlıklar, çağdaşlar her şey okunuyor. Yaşamımıza giren yeni ve önemli diğer bir etkinlik, tiyatro. İlk olduğu için “Yaygara 70” (Dormenler) benim için son derece önemli. Sonrasında Fatih Tiyatrosu, Koca M.Paşa Çevre Tiyatrosu, Ferhan Şensoy, Gazanfer Özcan, Şehir tiyatroları. Daha sonra bilumum Zeki-Metinler. Seneler ilerleyip, hepimiz çalışmaya başlayınca, hafta sonu da tiyatrolarla işgal edilince, sinema konusunda daha seçici olmaya başlıyoruz. Kriter de en çok gösterimde kalanlar. Örneğin, filmlerin babası, babaların filmi "The Godfather". Mario Puzo' nun yazdığı romanını içer gibi okuduğum, l972 yılında Coppola nın yapımcılığını üslendiği bu film, korktuğum gibi (Baba’nın sesi hariç) beni hayal kırıklığina da uğratmıyor doğrusu. Aynı şeyi söyleyemeyeceğim “Love Story" var. Bu Erich Segal romanını okurken helak olduğum halde, Arthur Hiller yönetmenliğinde 1970 yılında çekilen filmden pek de etkilenmiyorum.( Belki gözyaşı kontenjanı romanla dolduğu içindir.)
İtiraf etmem gerekir ki, belli tarihlerden bu güne kadar geçen yılları, özellikle seksenler- doksanları, içindeki insanlarla ve olaylarla birlikte, pek net hatırladığım söylenemez. Sinema için de aynı şey söz konusu. Sırf bu yüzden bu sonuncu postu önce yazmak istemedim. Ama biraz araştırma yapınca, seyrettiğim ve beğendiğim bazı filmler aklıma geliverdi. İyi ki de bakmışım. Örneğin bir The Way We Were” “nasıl unutulur. Sydney Pollack’ ın 1973 yapımı Barbra Straisand-Robert Redfort filmi. Böyle naif bir başka aşk filmi var mı. Sonradan video kasedini edinip onlarca kez seyrettiğim, bir o kadar da zevkle seyredebileceğim, politik tandanslı "esaslı" Amerikan filmi. Ve şahane müziği.
Bir başka esaslı film: “İrlandalı Kız”. 1970 İngiliz yapımı. Robert Mitchum, Sarah Miles oynuyor. Emek Sineması’ nda iş çıkışı arkadaşlarla seyrettiğim bu filmin aylarca gösterimde kaldığını hatırlıyorum. Değişik ses sistemi ve teknik donanımıyla farklılık gösteren bu yapıt, evli genç bir kadının yasak aşk hikayesini anlatıyor. Köyün delisi dilsiz yaşlı rolündeki John Mills hepimizı etkiliyor.
İşte bir başka şaheser. “Cabaret”. 1972 Bob Fosse yapımı. Lisa Minelli’ nin enfes dans ve şarkılarıyla birlikte oyunculuğu da seyredenleri mest ediyor. Nastassia Kinski’ nin enfes doğa manzaralarıyla bütünleşen güzelliğiyle taçlandırdığı 1979 Roman Polansky yapımı “Tess” de beğendiklerimden.
Ve evet benden bu kadar..Son derece eğlendirici ve biraz da yorucu bu çalışmayı, bıkmadan ve daha önemlisi bıktırmadan sonlandırmanın zamanı geldi de geçti bile. Benim sinemalarım derken ben kendi adıma üç beş anı, üç beş film tadında bir şeyler düşünmüştüm. Meğer derin bir denize taş atmışım.Ne anılar üşüşmakten geri durdu, ne de filmler bitti. Halkalar açıldıkça açıldı. Durdurabilene aşk olsun.
Son olarak, tüm bu yazılanların yetkin bir ağızdan değil de amatör bir sinemasever tarafından, sohbet havasında ama filmler konusunda son derece hassasiyet gösterilerek hazırlandığını belirtmek isterim.
Sürç-i lisan ettiysek affola….
Hep sevgiyle kalalım…
SİNEMADA HAREM-SELAMLIK VE KUNTİZ BEYLER
Adıyaman’ daki ilk sinema deneyimimizi düşününce hatırladığım, korku filmi tadında bir gece. Hiç abartmıyorum. Oraya ait her şeyi hatırlarken, hele de o geceyi, unutmam hiç mümkün değil. Toprak, gübre, saman kokulu, karanlık, ahır- bahçe karışımı bir yerde şaşkın şaşkın birbirimizi kaybetmemeye çalışırken gözüme çarpan ilk şey, yan yana, art arda dizilmiş siyah çarşaflı hayalet siluetleri. (Şu an düşününce buna yıldızsız bir gecede peribacaları görüntüsü de diyebiliriz) Etrafa hakim garip bir sessizlik, sadece ara ara mırıltılar, fısıltılar. Yanlış anlaşılmasın. Daha film başlamış değil. Tam bu ürpertiler içindeyken bir çocuk koşarak geliyor ve babamı elinden tutup götürüyor. Bu arada film başlıyor, birileri apar topar annemle bizleri tahta sandalyelere oturtuyor. Hatırladığım sadece silahlı, hapishaneli, siyah-beyaz bir Ayhan ışık filminin oynadığı, ve babama ne yaptıklarını merak etmekten filmi seyredemediğim. Zaten bu durumdan hoşlanmayan babam birkaç kişiden kadınlarla oturabilmek için çarşaf giyen erkek hikayelerini de duyunca çok sevdiğimiz yazlık sinemalara veda ettik. Zaten kış da gelmişti. Sonra durum orada da değişti ve bir daha o şartlarda film seyretmedik.
Adıyaman sinemasından hatırladığım, dehşetle izlediğim, King-Kong, (ilk versiyonu) birkaç Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Leyla Sayar, Sadri Alışık filmi. Bol ağıtlı, mezarlı, yanık türkülü, Nuri Sesigüzel, Adnan Şenses, Ahmet Sezgin filmlerini de bunlara ilave edelim. Tabi bir de gazoz satıcısının “süyyok gazzüz içeyyn” çığlıklarını.
GÖKSEL-BELGİN; ORHAN-FATMA SAVAŞI
Mersin. Altmışlı yılların sinema severler cenneti. Yeşilçam’ da çevrilen Türk filmlerinin İstanbul ile birlikte gösterime girdiği ve bir çok önemli yabancı filmin İstanbul’ dan önce gösterildiği birkaç şehirden biri. Neredeyse her mahallede bir (veya birkaç) yazlık sinemada haftada bir değişen yerli, yabancı filmleri seyretmek için gündüzden kuyruklar oluşturuluyor, biletler alınıyor.
Mersin’ de oturduğumuz ilk evin önünde Kervan Sinemasında, sürekli Türk filmleri gösteriliyor. Her başlayan film oynatıldığı ilk gün sinemada seyredildiği gibi, sonraki günler ablamla, arkası bize dönük sinema perdesine bakan balkonda oturup, Göksel -Belgin repliklerini dinliyor hatta birlikte söylüyoruz. “Mutlu musun sevgilim?” “ Çok mutluyum Ekrem, ama çok korkuyorum. Bu aşk beni korkutuyor.” Bir sonraki evimizde üst katımızda bizimle yaşıt çocukları olan ve bebeklikten tanıştığımız, dul bir hanım oturuyor. Babamın askerlik arkadaşının eşi. O evin hemen yakınında da Uğur Sineması var ve yabancı filmler oynatıyor. Sıcak yaz günlerinde, altı çocuğun gürültüsünden bıkan anneler, “akşam sinema” vaadiyle bizi işkence öğlen uykularına mecbur ediyorlar. Akşam üzeri, birimiz gidip bilet alıyor. Akşama minderler ellerde, hep bir
likte doluşuyoruz sandalyelere. Çekirdekler, gazozlar.
O tarihlerde yeni yeni büyümekte olan bizlerin hararetli bir tartışması var. Ablam ve Mine, Göksel-Belgin çiftini seviyor. Ben ve İnci, Orhan Günşiray’ ı Göksel’ den daha yakışıklı, Fatma Girik' i Belgin’ den daha güzel buluyoruz. Tüm bol Gladyatörlü eski Roma filmlerini, kovboy filmlerini, Ben-Hur, Kuwai Köprüsü, Kleopatra gibi büyük prodüksiyonları ve nice Hollywood filmini Uğur Sinemasında izliyoruz. Kuwai Köprüsünü izlerken hiç bir şey anlamadığımı ve ölesiye sıkıldığımı çok iyi hatırlıyorum.
Ve yarın artık İstanbul' dayız.
Görüşmek üzere....
YEDİNCİ SANAT
19. YY. ın sonlarında , Lumiere Kardeşler’ in trenin gidişi, yolcuların yürüyüşü gibi hareketleri küçük bir salonda 20-30 kişiye izlettirmesiyle başlayan seyirci- sinema ilişkisi 20. Y. Yılın ilk yarısını geçene kadar tüm dünyayı sarmış- sarmalamış, yedinci sanat, televizyonun icadına kadar da hükmünü sürdürmüş, benim ülkem insanları için de, içinde ailemle birlikte, ( bu y.yılın ikinci yarısının ilk çeyreğini de içine alarak) son derece önemli bir eğlence aracı olmuştur.
Bu postu hazırlamaya karar verdiğim andan itibaren, kendimi bildiğim, yaşananları az ya da çok hatırlamaya başladığım ilk zamanlardan bu güne, yaşadığımız her şehrin hemen hemen tüm sinemalarıyla ilgili çok fazla anı belleğimde dans etmekte, beni bir duygudan diğerine sürüklemekte.
ANNEMİN GÖZYAŞLARI VE ÇOLPAN’ IN İRİ GÖZLERİ.
Mersin’de ya da İskenderun’ da daha okula gitmeye başlamadığım senelerden aklımda kalan, annemin ağlayarak seyrettiği, (konusunu hala bilmiyorum) şimdi araştırınca filmin “Acı Pirinç” olduğunu anladığım büyük göğüslü kadın, Silvana Mangano, bende iz bırakmış. Yine hiç anlamadan seyrettiğim, babamın “aman Allahım, bunlar nasıl gözler” diyerek seyrettiği, Çolpan ilhan’ ın bir yere gizlenip korkuyla gözlerini açtığı sahneyi unutamadığım “Kalpaklılar” isimli kurtuluş filmi var.
ADANA, NAT KİNG COLE VE TAMMY
Adana’ da ilkokul ikinci sınıftayım. Daha çok şey hatırlıyorum sinemalarla ilgili. Önce şunu belirtmem gerekir. Adana, Antalya, Mersin, çok sıcak olduğu için, yaz gecelerini, mutlaka parklarda ya da yazlık sinemalarda geçirir insanlar. Bir sebep de bitmek tükenmek bilmeyen sivrisineklerdir. Buna özel olarak, babamın, onu ve onun ilgi duyduğu her şeyi seven annemin sinema tutkusunu da ilave etmem gerekiyor tabii.
Bu şehirde, her yere olduğu gibi, her Cumartesi kışlık sinemaya da faytonla gidilirdi. Hep aynı locaya bilet alınır, film izlerken çerez yenilirdi. Kışlık sinemadan hatırladığım en sıkıcı film Nat King-Cole’ un yaşamını anlatan siyah-beyaz bir yapımdır. Şimdi olsa babamın o gün seyrettiği kadar ilgi ve hayranlıkla izleyeceğimden emin olduğum o filmden o gün itibariyle hatırladığım, sanatçının sürekli kocaman açılmış ağzı ve sıkıntıdan babamın omzunda uyuklayışım. Ve ablamla benim zevkle izlediğimiz, müziği hala ruhumda çakılı, iki örgülü saçıyla Debbie Reynolds, namı diğer “Tammy “ ve küçük sahil evinde birlikte yaşadığı yaşlı dedesi. Yi
ne, babamın çok sevdiği, annemin va ablamın ağlayarak seyrettiği, final sahnesini çok iyi hatırladığım bir Danny Kaye filmi var ki, çok sonraları tekrarını zevkle izledim. "Beş Kuruş Versene." Müziğe aşık bir adam, çok iyi bir baba fakat zayıf kişilikli bir erkek, titiz, mükemmelliyetçi bir anne ve her ikisini de çok seven bir kız çocuğu ile ilgili. Turnelerin ağır şartları altında büyüyen, bu yüzden hastalanan çocuk, tedavi de gecikince felç olur. Anne ile birlikte baba da kendini suçlar.
Eşler ayrılır. Adam mutsuz, yalnız ve gayesiz yaşamını sürdürür. Final sahnesi Müthiştir. Babanın kızıyla dansettiği o müthiş sahne.
RAYEGÂN’ DAN İNCİLER “POTUKLU AYAKKABI” “SİNEMA ÖPÜŞÜ”
Bahsettiğim yıllarda yazlık sinema, çakıl taşlı ya da toprak zemin üzerine sıra sıra yerleştirilmiş tahta sandalyeler ve beyaz perdeden ibaretti. Son zamanlara kadar da değiştiğini hatırlamıyorum. Sonraları İstanbul’da bile sinemaya minderlerle gittiğimize göre. Ama , sazlar, cazlar ve sinemalar şehri Adana’ da çok net hatırlıyorum, tam ortasında fıskiyeli havuzu ve kollu plastik koltukları olan bir sinema vardı ki, başka hiçbir yerde örneğine rastlamadım. En güzel filmleri seyrettik orada. Liz Taylor’un, Gina’ nın, Brigitte Bardot’ un çoğu filmini. İsmini unuttuğum bu güzel sinemadan komik anılar da var. Kim bilir hangi filmin ro
mantik öpüşme sahnesi. Çıt yok. Sessizlikte o sıralarda 2-3 yaşlarında olan Rayuş’ un tiz sesi çınlıyor. “Babaa, beni sinema öpüşüyle öpsene.” Bir başka gece perdede Marilyn Monroe dans etmekte. Ayağında yüksek topuklu iskarpinler. Yine Rayuş: “Annee.. Ben de potuklu ayakkabu ıstiyorum.” Adana’ dan yine hoş bir anı. Evimize hayli uzakta olan bir yazlık sinemadayız. Antraktta ışıklar yanıyor. Bir de bakıyoruz ki sinemanın kapısından bir ok gibi kedimiz Rengin giriyor. Doğru yanımıza gelip babamın ayaklarının dibine oturuyor. Ve beni en çok etkileyen film ve anı. Adıyaman' a tayinimiz çıkmış. Adana' da son seyrettiğimiz film "Fillerin İntikamı" (Liz Taylor) Burada seyrettiğim filmin kabuslarını Adıyaman' da görüyorum. Birkaç gece üstüste filler ahşap evimizin merdivenlerinden çıkıp bize saldırıyor. Ben korkuyla uyanıyorum...
Adıyaman ve sonrası daha sonra...
Görüşmek üzere...
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
Bu güne kızgınlığı arttıkça geçmişin sığınağına çekiliyor insan. Birkaç saatliğine de olsa. Yoksa nefes almak güçleşiyor. Bu sabah, öy...
-
Fotoğraflar her sabah hiç aksatmadan ormanda yürüyüşe çıkan eniştem Ekrem Yaşar' a aittir. Bu yürüyüşlere özellikle aç hayvanlara her ...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
İnanılır gibi değil Bugün korkunç bir hayal kırıklığı yaşadım. Benim çok sevgili, eşsiz, bir tanecik kız kardeşim Rayuş' um b...
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Bu gün uzun zamandır yapmayı özlediğim bir şeyi yaptım. Amatörce bir Still Life fotoğraf çalışması. Cebimde günlerdir taşıdığım yaprak, koz...
-
Onyedi sene önce bu gün İzmir' de hava günlük güneşlikti. Çok samimi bir arkadaşımın kızkardeşini arkadaşımla birlikte ziyarete gitmişti...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren