Geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaygara 70 ve Ağabeyimin Platonik Aşkı  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Dizilerden birinde Tülin Oral' ı yine ve doğal olarak büyükanne rolünde görünce Yaygara 7o

Müzikali aklıma geldi. Ağabeyim götürmüştü. Müthiş bir oyundu. Dev kadro, harika oyunculuk

Harika müzikler.(Cemal Reşit Rey) Sene 1970... Dormen Tiyatrosu...

Romeo Jülyet ' in müzikal komedi uyarlaması. İki Aile. Özkaralar ve Bozkaralar. Genç kız

Tülin Oral, delikanlı Kerem Yılmazer, aileler arasındaki bildik çekişme. Son Mutludur.

Erol günaydın yaşlı kadın rolünde müthişti. Şarkılar enfesti. Müzikler hala aklımda.

Bir de magazin haberi. Ağabeyim o gece Tülin Oral' a aşık olmuştu. (Tabii bekârdı)

Uzun süre de ismini tekrarladı durdu.




Bence hâlâ çok zarif ve çok güzel. Sizce de öyle değil mi?

Ben küçükken...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Leylak ' cığım iki seneyi aşkın bir süredir okuya okuya bıkmamış olacak ki bir kez daha

anlatmamı istemiş çocukluğumu mimleyerek. Bunu zorlanmadan ve keyifle yapmaya amade

olduğumdan emin olarak.

Çok haklı tabii...

Onun güzelim yazısını okuduktan sonra hemen oturdum masama yazmak üzere.

Nereden başlayacağımı bilemedim.

Benim " Muhteşem on yıl" ım.

İlk üç yılı atarsak, neredeyse her anını hatırladığım on harikulade yıl.

Bu on yılda neler yok ki...

Çok şehir, çok okul, onlarca ev. Yığınla komşu, arkadaş, park, cadde, sokak, tarla, dere, ağaç,

nehir, dağ, sahil, sinema, piknik, müsamere, bayram, tören.

Kimi zaman, tabanı şap, merdiveni ahşap, kimi zaman çift balkonlu , cilalı parke tabanlı,

banyosuz, fayanslı duşlu banyolu, bahçeli, damlı, teraslı, tavuklu, hindili, arılı, kedili değişen

binaların içinde sevgisi, saygısı, keyfi mutluluğu hiç değişmeyen, (tabii biz çocuklar için) güzel bir

yuva . Yüzlerce, binlerce anı. Anlatmakla bitmez...


Okulda, sorumluluk sahibi çalışkan bir çocuktum. Çok çalışkandım. Arkadaş canlısıydım ve

paylaşmayı severdim. (özellikle yiyecekleri çünkü bisküvi verir kete, bazlama alırdım:)

Şaka bir yana memur çocuğu olup da yerli (köy tabiri) çocuklarla arkadaşlık eden tek

(abartmıyorum) çocuktum. Bu yüzden öğretmenlerim beni hep çok sevdi. Bir de büyük sınıflara

tahtada onların çözemediği problemleri çözmek için çağrılırdım. Temsillerde baş rol oynar,

mutlaka solo şarkı söylerdim. Törenlerde de hep izciydim. (Arı obası)

Yazın hep sokakta oynar, (çelik-çomak, sek sek, istop, saklambaç, köşe kapmaca) öğlenleri bir

koşu eve gidip yemek yer, sonra akşama kadar yine oynardık.

Pazar günleri babamla geçerdi. Sabah büyük yatağa iki kızını iki yanına yatırır , Rayuş' u da

göğsünün üstüne oturturdu. (3-4 yaşlarındayken) "Bu odanın içinde" diye başlar, bir eşyanın

ilk ve son harflerini vererek bulmaca oyununu başlatırdı. Sonra birimizin bitirdiği cümlenin son

harfi ile diğerinin cümleye başlaması şeklinde gelişen bir başka oyuna geçilir beceremeyen

Rayuş sıkılır, " hadi baba süzüp süzüp" diye mızırdanırdı. Bu şarkıya davet demekti. Babam

başlardı..

süzüp süzüp de ey melek
o çeşmi nimhabını
neden ya rağbet etmemek

dağıtmağa sehabını


gönül beğendi sevdi pek
hitabını cevabını


iç şimdi iç şarabını

ko bir yana hicabını

aç şimdi aç nikabını

ayan et afıtabını


Çok sonra Rahmi Bey' in Nihavend Yürük semaisi olduğunu öğrendiğimiz bu şarkıya biz de

dilimiz döndüğünce eşlik etmeye çalışırdık. Bir oyun gibiydi. Arkasından değişen muhtelif

şarkılar örneğin tangolar ("Suna" ya da "çok uzakta bir ilkbahar gecesinde" gibi) söylenirdi.

Babam bunu teatral bir tarzda yapar, bizi güldürürdü.

Müzik evimizde hep vardı. Babam Hawaian gitarını bir pena ve bir demir parçasıyla çalar,

ağabeyim akordeonuyla ona eşlik ederdi.

Bazan Mersin' deki evin damında akşam serinliğinde bazan Adıyaman' da evin yanındaki

arsada toplanıp Sadettin Kaynak' tan ya da Nev' eser Kökdeş' ten (sevdikçe seni, kuş olup

uçsam) şarkılar söylerdik.

Bol bol kitap okurduk. Babam zaman zaman iki kitapla gelir, arkasına saklar sağ mı sol mu

yöntemiyle ablamla bana verirdi. Yanı sıra Tommiks Teksas, Doğan Kardeş gibi dergiler elden

ele geçerdi. Sonra Babam bizi Şermin' le tanıştırdı. Böylece Tevfik Fikret hayatıma girmiş oldu.

Babamdan ilk dinlediğim Fikret şiiri Ken' an, çarpık bacaklı, çelimsiz herkesin alay konusu bir

delikanlının kurtuluş savaşından döndüğünde nasıl kahramanlar gibi karşılandığını anlatıyordu.

Bu şiirle aruzun musikisine vurulmuştum. Hemen ezberledim. Sonra kendimi Rübab-ı Şikeste

elimde babamın dizinin dibinde buldum. Balıkçılar, Hasta çocuk vs...Müthiş zevkliydi.


Biraz muzip, biraz patavatsız biraz da ukala bir çocuktum. Adıyaman' da okulun bahçesinin içine

bir duvarı bakan bir yatır vardı. Duvarında bir delik vardı ve içi kapkaranlıktı. Bıyıkları terlemiş

delikanlılar zeyratın (onlar öyle derdi) en az iki metre uzağından geçerken ben gözümü dayar

bakar, parmağımı ya da bir sopayı delikten içeri sokardım. Onlarla da gırgır geçerdim.

İlkokul birinci sınıfta bir arkadaşım söylediğim bir kelimeye içindeki bir hece yüzünden ayıp

deyip küçümsediği için çok kızmış okulun en kalabalık yerinde yüksek sesle o heceyi

tekrarlayınca kızların ağızlarını kapayıp çil yavrusu gibi dağıldıklarını benim de derdest edilip

öğretmenler tarafından götürüldüğümü hatırlıyorum.

Babamın iş dönüşleri çoğu zaman tüm aile zaman zaman yalnız benimle akşam şarkıları

söyleyerek yaptığımız gezintilerden,

Yazlık ve kışlık sinemalardan, ablamla oynadığımız evciliklerden, kedimiz Rengin' den

muhtelif zamanlarda bahsetmiştim.


Evet, sevgi, müzik, şiir, seyahat, oyun, başarı, güven dostlukla doluydu yaşamım ben küçükken.

Hatırladığım, bana (bize) hissettirilen kötü hiç bir şey yoktu bu yıllarda.

Ne annemin sonra bulduğum günlüğünde okuduğum korkunç para sıkıntısı, çok sevdiğim

babaannemle ara sıra yaşadığı sürtüşmeler, ne babamın zaman zaman marazi hale gelen

kıskançlığı (sonradan annemin anlattığı) bize hiç hissettirilmedi. Ya da anlamadık.

Biz çok mutluyduk. Bu on yıl o kadar muhteşemdi ki sonrasında diyetini ödeye ödeye

bitiremedik.


Bugün, bir yandan ekranlarda iç burkan dostluk, birlik türküleri çalarak, sloganlarla özlü

cümlelerle çağrılar yaparken bir yandan meydanlarda ağızlarından tükrükler saçarak sesleri

kısılana kadar birbirlerine olmadık hakaretler etmek ikiyüzlülüğünü gösteren liderlerin yarattığı

umutsuzluğa,

Bir yandan da sağımdaki solumdaki genel olarak kanıksadığım ama zaman zaman şaşırmaktan

hala kendimi alamadığım ikiyüzlülüklere, uğradığım hayal kırıklıklarına ve sevgisizliğe

tahammül edebiliyorsam, bunda o muhteşem on yılın o kadar büyük katkısı var ki...

Hep sevgiyle kalalım...


Bu mim benden de sevgili Lale' ye ve Sünter' ciğimme gitsin...

Hadi Satürn öğret bana hayatı!...  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Bu günlerde en çok konuşan ve dinlenenlar astrologlar.

Herkes sustu adeta tüm kanallarda onlar konuşuyor.

Diyorlar ki:

Biz Yengeç burcundakiler büyük şeyler yaşayacakmışız.

İyi, kötü- güzel, çirkin olması bize bağlıymış.

Bugün Rezzan Kiraz, o eksantrik teatral tavrıyla Yengeçleri uyardı.

"Silin göz yaşlarınızı yeter artık ne bu mızmızlık. Çıkın kabuğunuzdan. Bırakın geçmişi

yadetmeyi, özlemeyi. Hem ne o öyle etrafınız eski eşyalarla dolu. Atın hepsini camdan aşağı.

Bu ne dağınıklık, toplayın etrafınızı !.."

Sanki o an ekranın camından başını uzatmış bana sesleniyor gibiydi. Tam da o sırada elime

ulaşan tebrik kartlarının zarflarını telaşla ortalığa atmış, kartların resmini çekmeye

uğraşıyordum. Yerlerde Paçoz' un oyun olsun diye kaçırıp oraya buraya bıraktığı çorap tekleri

vardı ve ortalık öbek öbek kuru mama döküntüleriyle doluydu.

Her cümlesi tanıdık bu uyarıların sonuncusunda iyiden iyiye herşeyi bırakıp dinlemeye

koyuldum.

Bu yıl Satürn Gezegeni Yengeçlerin üzerinde olacakmış ve tüm bunları öğretecekmiş.

Satürn' ün benimle işi zor. Kesinlikle ağlak ve içine kapanık biri değilim. Hadi evi dağıtmama

konusunda elimden geleni yapmaya çalışırım ama kalan kısmını silah zoruyla bile yaptıramaz.

Umutsuzluk ve çaresizlikten değil.

Genç biri olsaydım geçmişe bu kadar bağlı kalmak düşündürücü olabilirdi. Ama gerçekçi olmak

gerekirse "gelecek" kavramının anlamını kaybettiği çağlardayım.

Eşyalarımdan ise, bir çöp bile atmaya kalksa ben onu camdan aşağı atarım.

Gelsin Satürn kardeş.

Bana tek yapacağı yardım evimi toplayıp temizlemek olur.

Ötesine gelince...

Görsün bakalım el mi yaman, bey mi yaman :)))



Güzel günlere...

Güven  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


ÖZLÜYORUM

Çocukluğumda, Anadolu' da...



Bir Anadolu şehrindeki yazlık sinemanın kuru tahta sandalyesinde, perdedeki yabancı filmin

bitmesini beklerken;

veya, gece dost ziyaretinde annemle babamın mırıltıları arasında elimdeki kitabı okurken

geliveren,

ya da, trenle, otobüsle bir şehirden bir diğerine giderken bastıran o çaresiz, rahatsız

uyku haliyle, başedebilme, evdeki yatağı düşünmeme çabalarını.

Seyahatlerdeki yanık benzin kokusunu, berbat mide bulantılarını, kusmaları.

Hemen her bayram arifesinde nedense gece geç vakitlere kalan yeni elbisemin etek boyunun

alınması esnasında , mide bulantısı ve uykusuzlukla ayakta verdiğim amansız mücadeleyi;

Sık sık değişen ev ve okulları;


Sıcak güney şehirlerinde öğlen 12 güneşinde ablamla buz ya da ekmek almak üzere ya da sırayla

taşıdığımız koca fırın tepsisiyle geçtiğimiz yollarda genzimi yakan hızar kokularını, döktüğüm

terleri;


Bir de babamın gazetelerden yaptığı şapkaların koruyamadığı başlarımıza geçen amansız güneş

altında, sonu gelmiyecekmiş gibi görünen resmi bayram törenlerini, bir stada yerleştirilmiş tahta

iskemlelerde izlemeye çalışırken yaşadığım eziyeti;

Bitmez tükenmez ev ödevlerini yetiştirmeye çalışırken çektiğim karın ağrılarını.

Uzun uzun düşünüp, ayıklayarak çıkardığım çocukluğumun bu en "bahtsız" hallerini,

sahip olduğum, hiç yitirmeyeceğimi sandığım o sınırsız GÜVEN duygusu hatırına deliler gibi

özlüyorum.


Ergenlik yıllarımda, İstanbul' da...


Mutsuz ve umutsuz geldiğim bu şehirde

o güven duygusunu yitirdiğimi düşünmüşken...

Kendimi bir yandan, yüz yaşındaymış gibi yaşlı ve görmüş geçirmiş,

bir yandan da bir bebek kadar korkak ve korunmasız hissederken

yüreğimde ufak ufak yeşeren umutları, kendimle ilgili küçük keşifleri;

Şiir defterimi, şiirlerin üzerimdeki tesirini,

harçlıklarımla aldığım kitaplarımı koklaya koklaya okumayı (artık o yoğunlukla yapamadığım);

Serkeşliğimi, tembelliğimi, okuldaki başarısızlığın dayanılmaz hafifliğini;

Yağmur altında saatlerce beklediğim sinema kuyruklarını,

Annem ve küçük teyzemle yaptığımız İstanbul gezilerini, en çok da Emirgan ve semaverleri.

Şevket Uğurluel ve Not responsible' ı dinlerken duyduğum coşkuyu ve (o yaşlarda sevdiğim ilk

Türk solistten işittiğim şarkı-1964-65 Erol Büyükburç bir nevi Elvisti o zamanlar) ezbere

bildiğimiz, her değişikliğini takip ettiğimiz dünya müzik listelerini.

Tüm bunları da çok özlüyorum.



GÜVEN duygusunun yaşamımdan tamamiyle yok olduğu günler. Yeni korkular. Boşluk duygusu.

Her şey bitti derken...Sorumluluk, ayakta kalma hırsı, yeni çabalar ve,

birlikte ve kendi mücadelemizde bizi ayakta tutan, zorunlulukların yaşamımıza kattığı

bir anlamda kaçınılmaz, yepyeni duygu. ÖZGÜVEN...


İlk iş hayatım. İlk iş arkadaşlarım. Unkapanı Çarşısı. Çok güzel, çok yeni.

Öğlen yemekleri için her gün alternatif arayışlarımız. Unkapanı' nın ara sokaklarında güle

oynaya arayıp bulduğumuz salaş börekçiler, sokak arabalarından tükrük köfteleri, ay başlarında

Fatih'te ya da Eminönü' de yediğimiz tereyağlı, yumurtalı enfes pideler. Ekmek arası balıklar.

Ramazan' da üst katta hazırlayıp birlikte yediğimiz iftar yemekleri. Hafta sonları piknikler...

Cumartesi iş çıkışı gittiğimiz sinemalar...


Yıllık tatil gezileri. Aramıza yeni katılanlarla hafta sonu birliktelikleri, sayıları her yıl artan hiç

aksatmadan kutladığımız doğum günleri.

Tüm bunları da özlüyorum.



Sonrası? Bir sis perdesinin altında. Monoton, birbirinin aynı gün ay ve yıllar yığını.

Keyifli aile komedilerinde figüran, tragedyalarda başrol oyuncusu olduğumuz yıllar.

Kahkahaların yapmacık, acıların gerçek olduğu...

Hevessiz, hırssız, motivasyonsuz, hedefsiz, kayda dağmez, hatırlanması gerekmez sene yığını.

Öylesine tüketilip yitirilen. ..

Çoğunu hiç hatırlamıyorum.

Bazılarını, hatırlamak istemiyorum.

Emin olduğum tek şey,

O yıllardan pek de fazla bir şeyler özlemediğim...


Bugüne gelince....

Bugün, seçici olma zamanı.

Sevdiklerimle birlikte olma, sevdiğim şeyleri yapma, istediğim müziği dinleme, istediğim kitabı

okuma zamanı. Yüreğimi, ruhumu, yormaya, huzurumu kaçırmaya, canımı sıkmaya, tüm

bunlarla uğraşmaya pek fazla vaktim yok.

Yaşadığım tüm anlamlı zamanları hatırlamayı, yazmayı, geri dönüp okumayı çok seviyorum.

Hayatımın son döneminde bunu yapıyor olabilmemin, bana bahşedilen çok önemli bir şans

olduğunu düşünüyorum.

Yaşamı çok fazla önemsemek istemediğim gibi, önemsenmek gibi bir talebim de yok.

Hiç bir şeyin fazlasında gözüm yok.

Gözlerimin ağlamaktan, ya da gülmekten yaşarmasını istemiyorum.

Huzurla parlasınlar sadece.

Ve tebessümüm eksilmesin dudaklarımdan.

Hepsi bu...




9 Temmuz 2010-Altınoluk



Sevgiyle kalın...





Ramazan ve insan  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


Ramazan' ın birinci gününün akşamında iftar sofrasında babam oruçlarımızı bozduktan sonra, "otuzda biri bitti" derdi. Hayli moral bozucu gelirdi bu küçücük oran bana ve büyük bir olasılıkla hepimize.
İkinci gün, " onbeşte birini devirdik" dediğinde otuz rakamının birden on beşe düşmüş olması, sihir gibi etkilerdi bizi.
Üçüncü gün, "onda biri bitti bile" dediği zaman daha da heyecanlanır, şevke gelirdik. Halbuki biten sadece ilk üç gündü. (Bu sıcaklarda morali bozulanlara bu küçük hesap önerilir.)
Bu ve benzeri küçük şeyler, tatlı sohbetler, çeşitli sürpriz yemekler, misafirler, misafirlikler, Karagöz- Hacivat derken, her Ramazan şölen tadında geçerdi. Gerçekten çok güzeldi.

Bu akşam, çocuklarla sohbet ederek, parkı dolduran eşle dostla selamlaşarak Paçoz' u gezdirirken, birkaç gündür rastladığım çift yine dikkatimi çekti.

İstanbul' da bu çok sıcak ve nemli günlerde insanlar akşam üzeri kendini sokaklara atmakta. Kimi bulunduğu muhite göre deniz kenarına, kimi de bizler gibi içinde bol ağaç barındıran parklara koşmakta. Hele bir de muhabbeti kendinden menkul Ramazan Ayı da girince işin içine, gruplar artmakta, topluluklar büyümekte, kimi çimenlerin kimi bankların üzerinde sohbetler etmekte.

Ama bu çift, herkesten uzakta bir köşede, yanyana ama hiç konuşmadan asık suratla, arkaları dönük öylece oturuyorlar her gün.
İhtimal ki bu ikilinin biri insanları pek fazla sevmiyor, kalabalıklardan hoşlanmıyor ve diğerini de bu yalnızlığın içine çekiyor. Diğerinin bu durumdan memnun olabileceğini hiç sanmıyorum.

Dün de bir başka olay aynı saatlerde beni çok üzmüştü.
Paçozla geniş çimenlerin üzerinde dolaşırken, yok aslında paçoz kendini sık yapraklı bol gölgeli bir ağacın altına atmış dil dışarda nefes almaya çalışır, ben de ayakta etrafı seyrederken, küçücük bir kız çocuğu yaklaştı yanımıza. Üç yaşında yok belli. Yüzünü tamamen kaplayan kocaman sarı çerçeveli gözlükleriyle, koluna taktığı naylon poşetiyle mantar gibi bitiverdi önümüzde. Cıvıl cıvıl gülerek, paytak paytak koşarak yanında kendinden birkaç yaş büyük bir oğlana Paçoz' u gösteriyor. Paçoz kendinden geçmiş yatıyor.

Biz öylece uzaktan uzağa gülüşür bakışırken birden gerilerden bir erkek sesi gürledi. "Hemen buraya gel!..." Çocuk ya anlamadı, ya oralı olmadı, hala paytak paytak Paçoz' a yaklaşmakta. Bir kadın koşarak geldi çocuğu kolundan yakaladı sürükleyerek arkalara bir yere sürükledi. Adam geldi poşeti kızcağızın elinden çekti aldı fırlattı. Çocuk çığlık çığlığa "babam babam" diye genç adamın dizlerine sarılmış ağlamakta. Anne gitti torbayı yerden aldı, silkeledi çocuğa verdi. Çocukcağız hevessizce aldı torbasını, keyfi kaçmıştı bir kere, öylece yaşlar gözünde şaşkın dalgın kalakaldı. Asık suratlı babaya baktım ve düşündüm. Hiç bir şey bu çocuğun kalbini kırmanın özürü olamaz. Hele oruç, asla...

Bu güne dönecek olursak, bu gün yeğenime arkadaşlarıyla yemesi için bol miktarda poğaça yaptım. Uzun zamandır eve un bile almayan ben, çok iyi yaptığım bu işi hemen hemen unutmuşum. Yağ, yoğurt, yumurta ve "aldığı kadar" un. Uzun süre ellerime yapışan hamurla cebelleştikten sonra, (allahtan iki paket un almışım) ve neredeyse umudumu kesip vazgeçecekken, mucize gibi her şey yoluna girdi. Ellerim hamurlardan kurtuldu, çelik tepsi pırıl pırıl oldu, sonuç, iki tepsi kıyır kıyır (hıyır hıyır) poğaça. Lezziz mi lezziz.

Bu işlere ilk başladığımda, yani gençken, bir çok şey gibi bu "aldığı kadar" tanımıyla da başım dertteydi. Hemen sinirlenir, gerekli sabrı gösteremez, önce tepsiye yapışan karışımı çöpe atar, önce tepsiyi, sonra ellerimi uzun uzun yıkar da kurtulurdum o yapışkan şeyden.

Artık biliyorum ki gereken sadece biraz sabır. Fırlatıp atmak çare değil. Telaş etmeden, paniğe kapılmadan, azar azar un ilave ederek, tabii biraz daha fazla ayakta kalmayı göze alarak, hiç beklemediğiniz bir anda her şey yoluna giriveriyor. Önce elinize sıvaşanlar yok oluyor sonra tepsiye yapışanlar mis gibi bir poğaça hamuruna dönüşüveriyor. O hamur da poğaçaya. Mutlu son.

Dedim ya . Sadece sabır....

Sevgiyle kalın...

Geçmişe takılıp kalmak  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


"Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak. Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak!

Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır.

Onlar, bir kere kaybetmekle kurtulamadıklarımızdır. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep ama hep hatırlarız.


Ne biçim kaybetmektir bu? Kim gölgesinden kaçabilir ki?

Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.

Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu."

...

Murathan Mungan' ın hemen hepimizin bir şekilde karşısına çıkan bu enfes yazısının özellikle yukarıda alıntı yaptığım ilk bir kaç cümlesi beynimde çakılmış kalmıştır.

İlk defa bir kaç (birbirini tanımayan) dostumun aynı zamanlarda E. Postayla yolladığı bu parçayı, son günlerde blogger dostum Halimce Günce' nin çok hoşuma giden "Seviyorum" isimli paylaşımını okuduktan sonra blogunun yan duvarında asılı olduğu yerde gördüm.

Her cümlesini bir kez daha yüreğim, ruhum ve aklımla, içim titreyerek, umutsuzca onayladım.

Hele yazdığım son cümlesinin bir de altını çizerek, tüm varlığımla onayladım.

Hayat, kendini anlayanları cezalandırıyor.

Tıpkı insanlar gibi...






Hep sevgiyle kalalım...

Giden yıllara ve gelen yıla dair (6)  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

l967 yılına hoşgeldiniz










Dün bir başka güzeldi,

bugün bir başka...








































Hangisi daha yakışıklı tartışılır.....





















İşte bir başka güzel daha.

































Sanatçılar yaşlanmıyor anlaşılan...



























İşte hiç solmayan bir güzellik daha...






























Bu resimler beni çok duygulandırdı. Erol Bey' in neden hala unutamadığını yazıyı okuduktan sonra anladım. Müthiş bir birliktelik kırk yılı aşkın süran bir evlilik ve hazin son.
Güneş hanım nurlar içinde yatsın...






l966 yılında çevrilen iki film.







Biri yerli






Biri yabancı
























1966 dan bir de tiyatro oyunu. Gen-Ar tiyatrosunda sahnelenmiş.Zihni Küçümen sahneye koymuş.












İsmi: İki El Ateş








Yukardakileri tanıyamadıysanız aşağıya bakın.








İşte onlar çok değişmiş...























Giden yıllara ve gelen yıla dair (5)  

Posted by Asuman Yelen in , , ,




2010 ' a Girerken


Çok yılbaşı eskittim.

Çocuklukta, merak ve ümit, güne dairdi. Annemin pişireceği yemek, babamın getireceği bebek yahut kitap gibi. Bayramlar biraz daha farklı olurdu belki. Yeni alınacak elbise, ayakkabı, gidilecek gezilecek yerler ya da gelecek misafirler birkaç gün öncesinden merak edilir, çok olağanüstü bir durum yoksa keyifle beklenirdi.
Yeni yıl önemliydi. Ama sadece 31 Aralık gecesi. Eş dost ahbap toplanır, mutlaka tombala oynar, bol meyve, çerez, gazoz, limonata tüketir, çocuklar yorulana kadar oynardık.

“Geleceğe dair” merak duymak, ümit beslemek ergenlikle başladı ve gençliğimizi adım adım yaşarken, duygusal yaşamımızla, okulumuzla, giderek kariyerimizle ilgili olarak ivme kazandı, boyut değiştirdi.

Giden eski yıl ile yaklaşan yeni yıl arasındaki o sihirli birkaç gün merakın, ümidin, beklentilerin doruğa tırmandığı yüksek sesle dillendirildiği heyecanlı saatlerden sonra 31 Aralık gecesi tam on ikide, kadehlerimizi tokuşturduğumuz, ayaklara kalkıp çılgınca zıpladığımız, deliler gibi birbirimizi sarılıp öptüğümüz o coşkulu anlarda, ertesi gün çok mutlu, bambaşka bir güne kalkacağımızdan son derece emindik. O güvenle kutlamamıza sabahlara kadar devam eder, yorgun ama huzurlu uyur, ertesi gün baş ağrılarıyla bankalarımıza yıl sonu çalışmalarına dönerdik. Şu ayrıntıyı da ilave etmeliyim. Aslında tatil günü olduğu için, geç yakılan kalorifer nedeniyle bina soğuk, önceden camlar açılmadığı için de her zamankinden daha havasız olurdu. Ve masamızda bekleyen, yetişmesi gereken bir yığın iş. Tutması gereken hesaplar.
Yeni yılın ilk günü için tam bir fiyasko…

Zamanla yeni yıl kutlamaları benim için bir külfet haline geldi. İşten geç vakit çıkıldığı için yorgun argın gittiğim arkadaşlardan ya da kardeşlerden birinin evinde nezaket tebessümleri saçarak TV izlemek, eğleniyormuş gibi görünmek ya da gerçekten eğlenmekten ibaret bir ritüeldi sadece. Uzun seneler de öylece süregeldi.

Duygulara gelince, merak yerini kanıksamaya, umut yerini bezginliğe bırakmıştı. Yaş ilerledikçe kanıksamaktan öte karamsar olma hali ruhuma yerleşti. Gelecek yıldan korkar oldum. Korktukça başıma geldi, başıma geldikçe korktum. Artık ne giden yılı arıyor, ne de gelecek yılı bekliyordum. Herkesin anlamlar yüklediği, çılgınca beklediği pırıltılı milenyumu yüreğimde bir bıçakla geçirdikten sonra, umut kelimesini de sözlüğümden silip attım.

Son zamanlarda hissettiklerime gelince…

Sanırım ne zaman başladığını tam olarak bilemediğim yeni bir sürecin içinde bir oraya bir buraya savrulup durmaktayım.

Bedenim giderek artan bir ivmeyle canlılığını yitirirken yüreğim alabildiğine coşuyor. Vücudum yoksullaşırken ruhum zenginleşiyor. Çocuksu sevgilerle donanıyor, ümitle bana uzanan her ele sarılıyor, yakaladığım her dala sımsıkı tutunuyorum. Baktığım her şeyi görüyor, gördüğüm her şeyi seviyorum.

Tükenen vücudumu şahlanan ruhumla ayakta tutmaya çalışıyorum.

Bu yeni süreç beni korkutuyor.

Rehavete kapılmaktan korkuyorum.
Hayal kırıklığına uğramaktan, uğratmaktan korkuyorum.
Kabuklarımın kırılmasından, incinmekten korkuyorum.
Bedenimin ruhuma yetişememe tehlikesinden, ruhumun yıpranma ihtimalinden korkuyorum.
Yeniden : “yalan dünya her şey bomboş, hancı sarhoş, yolcu sarhoş” şarkısını söylemekten korkuyorum.

Ama yeni yıla girerken çok yeni çok farklı, çok çaresiz bir ümit yeşeriyor yüreğimde, dört elle sarılmak istediğim; ama nedense duygularımı tam olarak tarif edebilecek doğru sözcükleri bulup çıkaramıyorum bir türlü.

Tevfik Fikret bir kere daha imdadıma yetişip duygularıma birebir tercüman oluyor dizeleriyle.


……………………………....... şimdi,
Şu soğuk toprağın hayatı gibi

Solmayan bir hayata ihtiyacım var;
”Kötü ve aldatıcı, fakat hayat olsun!”
Diyorum; şimdi bütün gönlüm, fikrim
Hep şu musallat “ümit “ elinde bir oyuncak.

Yaşamak… Başka ihtiyacım yok;
Yaşamak, hem çocukça aldanarak,
Yıllarca öyle, biteviye, birçok,
Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak…





Öykü Atolyesi için hazırlanmıştır.

Giden yıllara ve gelen yıla dair (2)  

Posted by Asuman Yelen in ,





G E Ç M İ Ş T E N B İ R Y A P R A K



1956 yılında dünyada ve yurdumuzda neler olup bitmiş ilginizi çeker mi dostlar?
Ben hazırlarken çok eğlendim doğrusu.....







Fransa, Fas' ı serbest bırakmış.












Makarios, tutuklanarak Seychelle Adalarına sürülmüş.













İsrail 3 koldan Mısır topraklarına girmiş.


Ardından Birleşmiş Milletler Mısır' a girip İngiliz, Fransız ve İsrail ordularını püskürtmüş.




Cumhuriyetçi Eisenhower, rakibi demokrat adayı 9 milyon oy farkıyla ezerek ABD cumhurbaşkanı olmuş.



16. olimpiyat oyunlarında Türk serbest güreşçi "Mustafa Dağıstanlı" ve "Hamit Kaplan," Greko Romende "Mithat Bayrak" şampiyon olmuş.

















Güzeller güzeli Grace Kelly, Monako Prensi Rainier ile evlenmiş.


















Birleşmiş Milletler Genel SekreteriHammarskjold, İsrail ' le Arap ülkeleri arasında uzlaşma sağlamak için Ortadoğuya gitmiş.


İtalyan Transatlantiği Andrea Doria,
New York istikametinde giderken batmış. Kaza anında dans salonunda "Arrivederçi Roma" çalıyormuş.
(Bu bana çok dokundu)
















Marilyn Monroe aniden Arthur Miller' le evlendiğini açıklamış.

























Reşat Nuri Güntekin ve Ercüment Ekrem Talu ölmüş.



























Elizabeth Taylor Michael Wilding' den ayrılıp, sonradan evleneceği Michael Todd' la flört etmeğe başlamış.





















Bizim evde ve bütün evlerde margarin olarak sadece "Vita" kullanılırmış.
























Martine Carol, eşi ile çıktığı dünya turu vesilesiyle İstanbul' a uğramış.

Bu resmi özellikle sona bıraktım. O yılların İstanbul' una dikkat çekmek istedim. Ben tanıyamadım doğrusu. Beşiktaş mı acaba diyorum.













Kaynak: Görüldüğü üzere çok eskilerden bir Hayat Mecmuası.

Bir kitabın ardından  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


Yirmili yaşlarda okuduğum bu kitabı yeniden basılmış olarak vitrinlerde görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Geçenlerde bir programda Işık Öğütçü' yü (Orhan Kemal' in oğlu) de bir programda izleyince, dayanamayıp bendeki kitaba yeniden göz attım. Bu yaşta okumak, okurken o günleri hatırlamak çok heyecan vericiydi. Bu günün olgun emekli bir hanımı olan ben, o günün gencinin duygularını dostlarımla paylaşmak istedim. Tek kelimesini, tek virgülünü değiştirmeden.

BİR KİTABIN ARDINDAN

Sayın Fikret Otyam,

Kitabı elime aldığımda Fikret Otyam’ a oturup sayfalarca mektup yazmayı kesinlikle düşünmüyordum. Ancak bitirdiğim şu an içimdeki coşkuyu, hüznü, şaşkınlığı sizden başka kimse anlamazmış gibi bir duyguya kapıldım. Beni anlayabileceğiniz ve hakikaten değerli olan vaktinizi aldığım için mazur göreceğiniz ümidiyle yazıyorum.

Biraz önce bitti. “Gide gide 12” ya da “Arkadaşım Orhan Kemal” isimli kitabın son sayfasını biraz önce kapadım. Gözümde yaşla, yüreğimde sonsuz bir hüzünle.

Neden bu denli duygulandım. Niçin böyle acayip değişik hislerle doluyum şu an. Birlikte çözelim ister misiniz?

Sanırım en başta, Orhan Kemal’ in, yazar olarak kişiliğine duyduğum sonsuz sevgiyi ele almam gerekiyor. “Baba Evi” isimli eserini ilkokul 5. Sınıfta iken okumuştum ve o yaşımın tüm ciddiyetiyle “Baba Evi” diye cevap veriyordum, en sevdiğim roman sorulduğunda. Sonra defalarca okudum o romanı daha bir başka anlayarak ve bu yaşımda, (26) hala benim için, Murtaza, Yalancı Dünya ve birçok diğerleri Baba Evi’ nden sonra gelir. Bunun nedeni, hem onun Kemal’ den okuduklarımın ilki oluşu, hem de romandaki (ki sanırım küçük Cahit Öğütçü idi) o haylaz çocuğa, o küçük adama duyduğum yakınlık, anlatımdaki o beni çocuk yaşımda içine alıveren sadelik, yalınlıktır sanırım.

Son kez onu bu kış Fatih Tiyatrosunda “ Kardeş Payı “ isimli oyunuyla, herkesle birlikte ayakta alkışladım. Bilmiyorum, o an benim gibi, Kemal’ i anan, Tuncer Necmioğlu ve diğerlerinin harika oyunları ile birlikte, Orhan Kemal’ i alkışlayan var mıydı. Kaç kişiydi. Dilerim ki herkesti.

Ve bu gün kapattığım bu kitapla ben, Cahit Öğütçü’ yü, “sade vatandaş” ı, “salt insan” ı tanıdım. Bu yüzden de çok mutluyum Size önce kendim için teşekkür etmek isterim. Ayrıca içinde yaşadığım toplumun bir parçası olarak, bu toplum adına da minnetimi belirtmek isterim.

Bu kitabı, basit mantıklarla cılız menfaatler için çizgisini sık sık saptıran, ufak tefek açılarla saptıran zavallı insanların okumasını isterdim.

Bu kitabı büyük menfaatleri için çizgilerinin yönünü değiştiren kimselerin (ya da tümden vazgeçen), mutlaka okumalarını isterdim.

Ve bu kitabı, hiç çizgisi olmayan, nereye varacağını bilmeden giden, yiyip- içip, yatıp- kalkan hiçbir ideali olmadan yaşayıp giden yüz binlerin, milyonların da okumasını isterdim.

Bu eserin, üzerimdeki büyük etkisinin nedenlerinden biri de hakiki dostluğa verdiğim değer olabilir. Yaşadığım sürece aradığım, kısmen belki elde edebildiğim, ama hala özlemini çektiğim harikulade bir dostluk örneği buldum ben bu değerli kitabın satırları arasında. Bir dostluğu ölüme dek (hatta sonrasına da) aynı içtenlikle sürdürebilmek, ne denli güzel bir şeydir kim bilir. Senelerin, mesafelerin yıpratamadığı, argolu, küfürlü, rakılı, nargileli, ihanet ve sırlara izin vermeyen, birlikte ve ayrı yaşanan bir dostluk. Mektuplar… Sımsıcak satırlar… Yaşadığınız bu dostluk için size gıpta ediyorum ve onu, hala en sıcak bir sevgiyle yüreğinizde yaşattığınıza içtenlikle inanıyorum.

Ve, yirmi altı yaşına gelmiş birTürk kızı olarak, size, duygu ve düşüncelerimi şöyle anlatmak geliyor içimden:

Onu, sade yaşantısı, çaresizlikleri ve imkansızlıklarla sürdürebildiği ve başarıyla sonuçlandırdığı mücadelesiyle Cahit Öğütçü’ yü, büyük yazar Orhan Kemal’ i, aynı şartlar içinde aynı mücadeleyi sürdürmekte olan diğer yazarları, sanatçıları, emekçileri düşünüyorum. Sonra bir de kendimi. Yani yirmi altı yaşında, bir bankada çalışmakta olan genç kızı. Kimim ben, diyorum. “Kimim ben”. “Nereye gidiyor, nereye varmak istiyorum. Varmak istediğim yere nasıl ulaşırım.”

Evet, yirmi altı yaşında, kimseye zarar vermeden yaşamaya çalışan sade bir vatandaş. Normalin biraz üstünde İngilizce bilirim. Bol bol kitap okurum. Fırsat buldukça tiyatroya, sinemaya giderim. Oyumu kullanır, vergilerimi öderim. Ve evet, her genç insan gibi ara sıra duygusal şiirler yazarım. Çocukluğun özlemini dile getiren ya da “ nedir hayat” diye başlayan türden. Bir de bol bol düşünürüm.

Düşünürüm. Derim ki: “ Yaşantım sonuna dek bu çizgide mi sürüp gidecek. Ülkem için, insanlık için verebileceğim hiç bir şeyim yok mu. Şimdiye dek niçin olmadı. Acaba hata nerede, kimde. Bende mi. Öyleyse nerde başladı, nasıl düzelir, düzelir mi. “

Evet aslında ülkem, benim durumumda, yüz binlerce, hatta milyonlarca gençle dolu. Aynı kısır döngü içinde gidip duruyoruz. Korkarım buna alışıyoruz da. Hatta bu değişmeyen tempo bizi uyuşukluğa, giderek durumdan memnun olmaya itiyor. Ve bu noktada Orhan Kemal’ in Fatih sahnelerinden uzanan eli: “Durun” diyor. “Nereye gidiyorsunuz. Niçin dönüp duruyorsunuz o kokuşmuş çemberlerinizin içinde. Sonra, bir Fikret Otyam çıkıyor karşımıza, “Cahit Öğütçü" örneği ile. Bir inanç ve özgürlük mücadelesindeki kararlılığı, çürümüşlüğe verilen ödünsüz mücadeleyi, kendini satmadan (tüm güçlük ve yoksulluklara karşın) yaşayabilme çabasını gözler önüne seriyor kitabının satırlarında.

İki dostun birbirlerine yazdıkları mektuplarla harikalar yaratıyor farkında olmadan. Ve bu kitap tesadüfen elime geçiyor. Okuyorum, duygulanıyorum, aydınlanıyorum .

Düşünüyorum… Düşünüyorum…

Ataköy, 9 Mart 1978

Benim Radyolarım  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,

Kımanı may havs ve Papalas Mambo

Henüz İstanbul'dayız. Resimdeki radyoyu da diğer eşyaları da hiç hatırlamıyorum. Ama en küçük teyzemin söylediği (uzun sarı saçlarını savura savura dans ederek) yukarıdaki şarkıları hatırlıyorum. Belki daha sonrasıdır. Müziklerini gayet net hatırladığım bu şarkıların çok ilerde Come-on a my house ve Papa loves mambo olduğunu öğrendiğimde çok gülmüştüm. Teyzem bizi sık sık ziyaret ettiğinden, bu şarkıları İstanbul' dan sonraki şehirlerden birinde duymuş olma ihtimalim çok daha fazla.

Müzeher- Ekrem - Nevzat Güyer

Yandaki resim İskenderun' dan. Yine değişik bir radyo arkamızda görülen. Bu dönemde ihtimal ki bol bol Türk Sanat Müziği izlendi. Saadettin Kaynak' lar, Yesari Asım' lar, Selahattin Pınar'lar. Çok iyi hatırladığım bir şey, annemle babam Ekrem- Nevzat Güyer kardeşler ve Ekrem' in eşi Müzeher Güyer'i çok severlerdi. Ben Ekrem Güyer' in sesini bilmem pek. Ama Müzeher Güyer, dinlediğim gelmiş geçmiş kadın seslerinin en güzelidir. Bir kaydını bulmak için dünyaları verirdim. Ekrem Güyer çok genç ölmüş. Müzehher duygu yüklü sesiyle :

"Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben
Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem"

diye yanık yanık başlayınca, annem her seferinde ağlardı.
(bu şarkıyı eşi, Müzeher için bestelemiş ve yazmış.)

Tabii Muzaffer Sarısözen eşliğindeki Yurttan Sesler korosunun türküleri, Türk Musikisi fasılları benim yaş gurubumdaki her kesin yüreğine çakılmıştır.
Bu arada şunu da söylemeden geçemiyeceğim. Uzun yıllar devam eden bu koro faslı bana nedense yakılan banyo sobası, çamaşır kazanı, soda ve çivit, yanı sıra da yoğun bir sabun kokusu çağrıştırır :)) (Muhtemelen pazar günü yayınlanıyorlardı)

Ve Tangolar

Elli' lerin sonu altmış' ların başında radyolarda bol bol tangolar da çalınırdı. Fehmi Ege, Necdet Koyutürk, daha sonra Şecaattin Tanyerli. Çok daha eskiden gelip de annemin babamın bize öğrettikleri benim çok sevdiğim örneğin Suna:

"O akşam gözlerine bakarken, vuruldum sana belki çok erken
kalbime saplandı yeşil bakışın,taparım sana sarışın...."

Şimdilerde Sema "Efsane Hanımlar"da bu şarkıyı da koymuş CD. sine bu tangoyu ve "Cici Bey'i de birlikte şiddetle öneririm. Eskilerden bir başka tango da şöyle başlar..

"Çok uzakta bir ilkbahar gecesinde duygularım ellerine düştü yandı
Sevgimi buldum onun sesinde seninim dediği eşsiz zamandı..."

Annem Zehra Eren'i çok severdi. (miş) (Ben onu hatırlamıyorum. Ama hep söylerdi)

Babam da radyodan en çok Çigan müziklerini, Macar rapsodilerini dinlemeyi severdi. Müzik hızlandıkça öyle coşardı ki ritimle salladığı ayakları hızdan adeta görünmez olur, bu da biz çocukları çok güldürürdü. (Bizi güldürmek için abartırdı)

Pilli Sierra radyomuz
İlk pilli radyomuza Adıyaman' da sahip olduk.
Bundan sonraki yaşamımızda çok önemli bir yer kaplayan, uzun süre kullanacağımız radyomuza.
Yazın bahçemizde yemek yerken ve bütün pikniklerimizde, masalarımızda hep o vardı. Altmış İhtilalini, tüm mahkemeleri bu radyodan dinledik. Babam Kennedy' in ölümünü ülkemizde bir çok kişiden önce BBC İngilizce yayınında bu radyodan öğrendi, annemi uyandırıp söyledi. (22.11.63)
Ablam o gün bütün gün ağladı durdu.


Ve İstanbul


Pazar sabahı. Üç kız kardeş uykularımızdan heyecanla uyanıyor radyoyu (büyük yatakta üçümüz yatıyoruz) ortamıza alıyoruz. Heyecanla beklediğimiz sesler arka arkaya çınlıyor. Meg..Co..Beth..Amy... Herkes isimlerini böyle anons ettikten sonra (bizler de birlikte) küçük bir kahtaha atıyorlar (bizler de birlikte) ve bir anons daha geliyor: Küçük Kadınlar (bizler de birlikte) Işık Yenersu, Ayla Algan. Nefeslerimizi tutup izliyoruz.
Artık radyo bizim. Listeler takip ediliyor. Müzik listeleri ezbere biliniyor. İtalyanca, İngilizce hepsi ezberleniyor. Adamo'lar, Peppino'lar Tom Jones, Engelbert Humperdinck, Beatles, Rolling Stones...ve daha bir çokları.
Sonra yeni keşfimiz. Nedim Erağan. Çarşamba ya da Perşembe gecesi FM de yayınlanıyor. Frank Sinatra, Nat King Cole, Elvis, Dean Martin hiç kaçırmadan izliyoruz.

Sene 1970, ablam, ateşli bir hastalık sonrasında pnömoni teşhisiyle Uludağ, Kirazlıyayla Sanatoryumuna tedaviye gidiyor. İlk ayrılığımız. Her akşam postaneden telefonla konuşuyoruz.
Karşılıklı birbirimizi eğlendirmeye, neşeli tavırlar sergilemeye çalışıyoruz. Bu arada her hafta Nedim Erağan' ı izliyoruz. Programda istekler yapılıyor. Bir hafta karar verip kızkardeşimle Frank Sinatra' dan Three Coins in the Fountain' i ablam için istiyoruz. Onun başucundaki radyosundan programı izlediğini biliyoruz. Program başlıyor. Nedim Erağan anonsuna başlıyor İstanbul'dan Asuman ve Rayegan kardeşler Uludağ Sanatoryumunda yatan ablaları için.... ooo bu ne güzel bir ruh birliği Uludağ Sanatoryumuntaki abla Armağan da İstanbuldaki kızkardeşleri için aynı şarkıyı istiyor. Frank Sinatra'dan Three Coins in....Şaşkınlıkla bibirimize bakıyoruz. Gözlerimizde yaşlarla...

Radyonun yaşamımızdaki yeri hiç küçümsenmeyecek kadar önemli öyle değil mi. İşin tuhafı ben de bu satırları bitirip şöyle yeniden tümüne bir göz atınca hayatımıza ne kadar çok bilgi,
keyif, renk, anlam kattığını, benim de, şimdi neredeyse tümüne yakınını kaybettiğim hayal gücümü nasıl zenginleştirdiğini hayretle anlıyorum.

Hep sevgiyle kalın...

Geçmişten Kırıntılar  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , ,


Ben bir haftadır hala siyah-beyaz günlerimdeyim. Galiba o günlere sığınıyorum bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Çocukluğuma dair bir sürü şey geliyor aklıma ve ben, başımdaki tüm aksilikleri böylece yok sayıyorum adeta. Ayağımdaki rahatsızlığı, bir yıldır hele şimdi güzel havalar da başlamışken, yollarda sokaklarda dolaşamamanım verdiği ruh sıkıntısını böylece geçiştirmeğe çalışıyorum. Terapi gibi bir şey.

Anadolu şehirlerinden birinde, ahşap bir evde, herkesin aynı odada oturup hep birlikte vakit geçirdiği hoş günlerdeyiz.. Dört kardeş ve anne baba sobanın etrafındayız. Herkes kendi aleminde. Muhtemelen ablam ve ağabeyim ders çalışıyor. Ben bebeğimle oynuyorum. Yeni yeni yürümeye başlayan kardeşim de halının üzerinde serseri mayın gibi oradan oraya koşuşturup duruyor. Düşüyor, kalkıyor, yeniden başlıyor..Bu düşüşlerden birinde tam doğrulmak isterken babam önce bizlere göz kırpıyor sonra da ona bakıp yüksek sesle, vahh…evvv….laaa…dımmmm diye bağırıyor. Bizimki tam ayağa kalkmışken, kendini yere bırakıveriyor ve başlıyor ağlamaya. Tabii bizler kopuyoruz gülmekten. Bize bakıyor, güldüğümüzü görünce, yaşları gözünde kurumadan o da başlıyor gülmeye. Sevgili kardeşim adamakıllı yürümeye başlayana kadar bu şirin oyun sık sık tekrarlanıyor.

Ne çok düşerdik çocukken, ne çok düşer çocuklar. .Kimi zaman kendi kendimize kalkarız, bazen yanımızda yürüyen annemiz, babamız kaldırır yerden. Üstümüzü başımızı temizlerler, canımız yandı ise, sevip, okşayıp teselli ederler. Bazı anneler de, ki çoğunlukla böyle olur, bir güzel azarlar, bir de temiz döverler evlatlarını üstlerini kirlettikleri, elbiselerini yırttıkları için. Çocukluğumdan bu günlere, her gördüğümde çok içerlemişimdir bu duruma. İçime nasıl işlediğini bir örnekle anlatayım.

Onbeş-onaltı yaşlarındayım. Platonik bir sevgilim var. Karşı apartmanda oturuyor. Geceleri onu düşünüyor, sabahleyin erkenden onu belki görürüm diye cama koşuyorum. Sanki o da bana bakıyor.

Yanıldığımı bir süre sonra o, bir üst katımızdaki arkadaşımla çıkmaya başladığında anlıyorum. Hayatım kararıyor. Dünyaya küsüyorum. Benim için her şeyin bittiğini düşünüyorum. O büyük acıyla kağıda kaleme sarılıyorum. Şu dizeleri sıralıyorum.(aynen aktarıyorum.)


“Sevmek istedi genç kız,
Çocuk ağlamak
Genç kız mutluluk aradı aşkta,
Çocuk annede şefkat.

Ansızın gördü delikanlıyı genç kız
Çocuk düştü kanattı dizini
Çarpmaya başladı genç kızın kalbi,
Çocuğun gözyaşları akmaya

Heyhat, delikanlı anlamadı genç kızı,
Kendisi için çarpan kalbi bilmedi.
Tokatladı annesi düşen çocoğu,
Zavallının gözyaşını bile silmedi.

Görüşmek dileğiyle,

Blog Widget by LinkWithin