Dizilerden birinde Tülin Oral' ı yine ve doğal olarak büyükanne rolünde görünce Yaygara 7o
Müzikali aklıma geldi. Ağabeyim götürmüştü. Müthiş bir oyundu. Dev kadro, harika oyunculuk
Harika müzikler.(Cemal Reşit Rey) Sene 1970... Dormen Tiyatrosu...
Romeo Jülyet ' in müzikal komedi uyarlaması. İki Aile. Özkaralar ve Bozkaralar. Genç kız
Tülin Oral, delikanlı Kerem Yılmazer, aileler arasındaki bildik çekişme. Son Mutludur.
Erol günaydın yaşlı kadın rolünde müthişti. Şarkılar enfesti. Müzikler hala aklımda.
Bir de magazin haberi. Ağabeyim o gece Tülin Oral' a aşık olmuştu. (Tabii bekârdı)
Uzun süre de ismini tekrarladı durdu.
Bence hâlâ çok zarif ve çok güzel. Sizce de öyle değil mi?
Leylak ' cığım iki seneyi aşkın bir süredir okuya okuya bıkmamış olacak ki bir kez daha
anlatmamı istemiş çocukluğumu mimleyerek. Bunu zorlanmadan ve keyifle yapmaya amade
olduğumdan emin olarak.
Çok haklı tabii...
Onun güzelim yazısını okuduktan sonra hemen oturdum masama yazmak üzere.
Nereden başlayacağımı bilemedim.
Benim " Muhteşem on yıl" ım.
İlk üç yılı atarsak, neredeyse her anını hatırladığım on harikulade yıl.
Bu on yılda neler yok ki...
Çok şehir, çok okul, onlarca ev. Yığınla komşu, arkadaş, park, cadde, sokak, tarla, dere, ağaç,
nehir, dağ, sahil, sinema, piknik, müsamere, bayram, tören.
Kimi zaman, tabanı şap, merdiveni ahşap, kimi zaman çift balkonlu , cilalı parke tabanlı,
banyosuz, fayanslı duşlu banyolu, bahçeli, damlı, teraslı, tavuklu, hindili, arılı, kedili değişen
binaların içinde sevgisi, saygısı, keyfi mutluluğu hiç değişmeyen, (tabii biz çocuklar için) güzel bir
yuva . Yüzlerce, binlerce anı. Anlatmakla bitmez...
Okulda, sorumluluk sahibi çalışkan bir çocuktum. Çok çalışkandım. Arkadaş canlısıydım ve
paylaşmayı severdim. (özellikle yiyecekleri çünkü bisküvi verir kete, bazlama alırdım:)
Şaka bir yana memur çocuğu olup da yerli (köy tabiri) çocuklarla arkadaşlık eden tek
(abartmıyorum) çocuktum. Bu yüzden öğretmenlerim beni hep çok sevdi. Bir de büyük sınıflara
tahtada onların çözemediği problemleri çözmek için çağrılırdım. Temsillerde baş rol oynar,
mutlaka solo şarkı söylerdim. Törenlerde de hep izciydim. (Arı obası)
Yazın hep sokakta oynar, (çelik-çomak, sek sek, istop, saklambaç, köşe kapmaca) öğlenleri bir
koşu eve gidip yemek yer, sonra akşama kadar yine oynardık.
Pazar günleri babamla geçerdi. Sabah büyük yatağa iki kızını iki yanına yatırır , Rayuş' u da
göğsünün üstüne oturturdu. (3-4 yaşlarındayken) "Bu odanın içinde" diye başlar, bir eşyanın
ilk ve son harflerini vererek bulmaca oyununu başlatırdı. Sonra birimizin bitirdiği cümlenin son
harfi ile diğerinin cümleye başlaması şeklinde gelişen bir başka oyuna geçilir beceremeyen
Rayuş sıkılır, " hadi baba süzüp süzüp" diye mızırdanırdı. Bu şarkıya davet demekti. Babam
başlardı..
o çeşmi nimhabını
neden ya rağbet etmemek
dağıtmağa sehabını
gönül beğendi sevdi pek
hitabını cevabını
iç şimdi iç şarabını
ko bir yana hicabını
aç şimdi aç nikabını
ayan et afıtabını
Çok sonra Rahmi Bey' in Nihavend Yürük semaisi olduğunu öğrendiğimiz bu şarkıya biz de
dilimiz döndüğünce eşlik etmeye çalışırdık. Bir oyun gibiydi. Arkasından değişen muhtelif
şarkılar örneğin tangolar ("Suna" ya da "çok uzakta bir ilkbahar gecesinde" gibi) söylenirdi.
Babam bunu teatral bir tarzda yapar, bizi güldürürdü.
Müzik evimizde hep vardı. Babam Hawaian gitarını bir pena ve bir demir parçasıyla çalar,
ağabeyim akordeonuyla ona eşlik ederdi.
Bazan Mersin' deki evin damında akşam serinliğinde bazan Adıyaman' da evin yanındaki
arsada toplanıp Sadettin Kaynak' tan ya da Nev' eser Kökdeş' ten (sevdikçe seni, kuş olup
uçsam) şarkılar söylerdik.
Bol bol kitap okurduk. Babam zaman zaman iki kitapla gelir, arkasına saklar sağ mı sol mu
yöntemiyle ablamla bana verirdi. Yanı sıra Tommiks Teksas, Doğan Kardeş gibi dergiler elden
ele geçerdi. Sonra Babam bizi Şermin' le tanıştırdı. Böylece Tevfik Fikret hayatıma girmiş oldu.
Babamdan ilk dinlediğim Fikret şiiri Ken' an, çarpık bacaklı, çelimsiz herkesin alay konusu bir
delikanlının kurtuluş savaşından döndüğünde nasıl kahramanlar gibi karşılandığını anlatıyordu.
Bu şiirle aruzun musikisine vurulmuştum. Hemen ezberledim. Sonra kendimi Rübab-ı Şikeste
elimde babamın dizinin dibinde buldum. Balıkçılar, Hasta çocuk vs...Müthiş zevkliydi.
Biraz muzip, biraz patavatsız biraz da ukala bir çocuktum. Adıyaman' da okulun bahçesinin içine
bir duvarı bakan bir yatır vardı. Duvarında bir delik vardı ve içi kapkaranlıktı. Bıyıkları terlemiş
delikanlılar zeyratın (onlar öyle derdi) en az iki metre uzağından geçerken ben gözümü dayar
bakar, parmağımı ya da bir sopayı delikten içeri sokardım. Onlarla da gırgır geçerdim.
İlkokul birinci sınıfta bir arkadaşım söylediğim bir kelimeye içindeki bir hece yüzünden ayıp
deyip küçümsediği için çok kızmış okulun en kalabalık yerinde yüksek sesle o heceyi
tekrarlayınca kızların ağızlarını kapayıp çil yavrusu gibi dağıldıklarını benim de derdest edilip
öğretmenler tarafından götürüldüğümü hatırlıyorum.
Babamın iş dönüşleri çoğu zaman tüm aile zaman zaman yalnız benimle akşam şarkıları
söyleyerek yaptığımız gezintilerden,
Yazlık ve kışlık sinemalardan, ablamla oynadığımız evciliklerden, kedimiz Rengin' den
muhtelif zamanlarda bahsetmiştim.
Evet, sevgi, müzik, şiir, seyahat, oyun, başarı, güven dostlukla doluydu yaşamım ben küçükken.
Hatırladığım, bana (bize) hissettirilen kötü hiç bir şey yoktu bu yıllarda.
Ne annemin sonra bulduğum günlüğünde okuduğum korkunç para sıkıntısı, çok sevdiğim
babaannemle ara sıra yaşadığı sürtüşmeler, ne babamın zaman zaman marazi hale gelen
kıskançlığı (sonradan annemin anlattığı) bize hiç hissettirilmedi. Ya da anlamadık.
Biz çok mutluyduk. Bu on yıl o kadar muhteşemdi ki sonrasında diyetini ödeye ödeye
bitiremedik.
Bugün, bir yandan ekranlarda iç burkan dostluk, birlik türküleri çalarak, sloganlarla özlü
cümlelerle çağrılar yaparken bir yandan meydanlarda ağızlarından tükrükler saçarak sesleri
kısılana kadar birbirlerine olmadık hakaretler etmek ikiyüzlülüğünü gösteren liderlerin yarattığı
umutsuzluğa,
Bir yandan da sağımdaki solumdaki genel olarak kanıksadığım ama zaman zaman şaşırmaktan
hala kendimi alamadığım ikiyüzlülüklere, uğradığım hayal kırıklıklarına ve sevgisizliğe
tahammül edebiliyorsam, bunda o muhteşem on yılın o kadar büyük katkısı var ki...
Hep sevgiyle kalalım...
Bu mim benden de sevgili Lale' ye ve Sünter' ciğimme gitsin...
Bu günlerde en çok konuşan ve dinlenenlar astrologlar.
Herkes sustu adeta tüm kanallarda onlar konuşuyor.
Diyorlar ki:
Biz Yengeç burcundakiler büyük şeyler yaşayacakmışız.
İyi, kötü- güzel, çirkin olması bize bağlıymış.
Bugün Rezzan Kiraz, o eksantrik teatral tavrıyla Yengeçleri uyardı.
"Silin göz yaşlarınızı yeter artık ne bu mızmızlık. Çıkın kabuğunuzdan. Bırakın geçmişi
yadetmeyi, özlemeyi. Hem ne o öyle etrafınız eski eşyalarla dolu. Atın hepsini camdan aşağı.
Bu ne dağınıklık, toplayın etrafınızı !.."
Sanki o an ekranın camından başını uzatmış bana sesleniyor gibiydi. Tam da o sırada elime
ulaşan tebrik kartlarının zarflarını telaşla ortalığa atmış, kartların resmini çekmeye
uğraşıyordum. Yerlerde Paçoz' un oyun olsun diye kaçırıp oraya buraya bıraktığı çorap tekleri
vardı ve ortalık öbek öbek kuru mama döküntüleriyle doluydu.
Her cümlesi tanıdık bu uyarıların sonuncusunda iyiden iyiye herşeyi bırakıp dinlemeye
koyuldum.
Bu yıl Satürn Gezegeni Yengeçlerin üzerinde olacakmış ve tüm bunları öğretecekmiş.
Satürn' ün benimle işi zor. Kesinlikle ağlak ve içine kapanık biri değilim. Hadi evi dağıtmama
konusunda elimden geleni yapmaya çalışırım ama kalan kısmını silah zoruyla bile yaptıramaz.
Umutsuzluk ve çaresizlikten değil.
Genç biri olsaydım geçmişe bu kadar bağlı kalmak düşündürücü olabilirdi. Ama gerçekçi olmak
gerekirse "gelecek" kavramının anlamını kaybettiği çağlardayım.
Eşyalarımdan ise, bir çöp bile atmaya kalksa ben onu camdan aşağı atarım.
Gelsin Satürn kardeş.
Bana tek yapacağı yardım evimi toplayıp temizlemek olur.
Ötesine gelince...
Görsün bakalım el mi yaman, bey mi yaman :)))
Güzel günlere...
ÖZLÜYORUM
Çocukluğumda, Anadolu' da...
Bir Anadolu şehrindeki yazlık sinemanın kuru tahta sandalyesinde, perdedeki yabancı filmin
bitmesini beklerken;
veya, gece dost ziyaretinde annemle babamın mırıltıları arasında elimdeki kitabı okurken
geliveren,
ya da, trenle, otobüsle bir şehirden bir diğerine giderken bastıran o çaresiz, rahatsız
uyku haliyle, başedebilme, evdeki yatağı düşünmeme çabalarını.
Seyahatlerdeki yanık benzin kokusunu, berbat mide bulantılarını, kusmaları.
Hemen her bayram arifesinde nedense gece geç vakitlere kalan yeni elbisemin etek boyunun
alınması esnasında , mide bulantısı ve uykusuzlukla ayakta verdiğim amansız mücadeleyi;
Sık sık değişen ev ve okulları;
Sıcak güney şehirlerinde öğlen 12 güneşinde ablamla buz ya da ekmek almak üzere ya da sırayla
taşıdığımız koca fırın tepsisiyle geçtiğimiz yollarda genzimi yakan hızar kokularını, döktüğüm
terleri;
Bir de babamın gazetelerden yaptığı şapkaların koruyamadığı başlarımıza geçen amansız güneş
altında, sonu gelmiyecekmiş gibi görünen resmi bayram törenlerini, bir stada yerleştirilmiş tahta
iskemlelerde izlemeye çalışırken yaşadığım eziyeti;
Bitmez tükenmez ev ödevlerini yetiştirmeye çalışırken çektiğim karın ağrılarını.
Uzun uzun düşünüp, ayıklayarak çıkardığım çocukluğumun bu en "bahtsız" hallerini,
sahip olduğum, hiç yitirmeyeceğimi sandığım o sınırsız GÜVEN duygusu hatırına deliler gibi
özlüyorum.
Ergenlik yıllarımda, İstanbul' da...
Mutsuz ve umutsuz geldiğim bu şehirde
o güven duygusunu yitirdiğimi düşünmüşken...
Kendimi bir yandan, yüz yaşındaymış gibi yaşlı ve görmüş geçirmiş,
bir yandan da bir bebek kadar korkak ve korunmasız hissederken
yüreğimde ufak ufak yeşeren umutları, kendimle ilgili küçük keşifleri;
Şiir defterimi, şiirlerin üzerimdeki tesirini,
harçlıklarımla aldığım kitaplarımı koklaya koklaya okumayı (artık o yoğunlukla yapamadığım);
Serkeşliğimi, tembelliğimi, okuldaki başarısızlığın dayanılmaz hafifliğini;
Yağmur altında saatlerce beklediğim sinema kuyruklarını,
Annem ve küçük teyzemle yaptığımız İstanbul gezilerini, en çok da Emirgan ve semaverleri.
Şevket Uğurluel ve Not responsible' ı dinlerken duyduğum coşkuyu ve (o yaşlarda sevdiğim ilk
Türk solistten işittiğim şarkı-1964-65 Erol Büyükburç bir nevi Elvisti o zamanlar) ezbere
bildiğimiz, her değişikliğini takip ettiğimiz dünya müzik listelerini.
Tüm bunları da çok özlüyorum.
GÜVEN duygusunun yaşamımdan tamamiyle yok olduğu günler. Yeni korkular. Boşluk duygusu.
Her şey bitti derken...Sorumluluk, ayakta kalma hırsı, yeni çabalar ve,
birlikte ve kendi mücadelemizde bizi ayakta tutan, zorunlulukların yaşamımıza kattığı
bir anlamda kaçınılmaz, yepyeni duygu. ÖZGÜVEN...
İlk iş hayatım. İlk iş arkadaşlarım. Unkapanı Çarşısı. Çok güzel, çok yeni.
Öğlen yemekleri için her gün alternatif arayışlarımız. Unkapanı' nın ara sokaklarında güle
oynaya arayıp bulduğumuz salaş börekçiler, sokak arabalarından tükrük köfteleri, ay başlarında
Fatih'te ya da Eminönü' de yediğimiz tereyağlı, yumurtalı enfes pideler. Ekmek arası balıklar.
Ramazan' da üst katta hazırlayıp birlikte yediğimiz iftar yemekleri. Hafta sonları piknikler...
Cumartesi iş çıkışı gittiğimiz sinemalar...
Yıllık tatil gezileri. Aramıza yeni katılanlarla hafta sonu birliktelikleri, sayıları her yıl artan hiç
aksatmadan kutladığımız doğum günleri.
Tüm bunları da özlüyorum.
Sonrası? Bir sis perdesinin altında. Monoton, birbirinin aynı gün ay ve yıllar yığını.
Keyifli aile komedilerinde figüran, tragedyalarda başrol oyuncusu olduğumuz yıllar.
Kahkahaların yapmacık, acıların gerçek olduğu...
Hevessiz, hırssız, motivasyonsuz, hedefsiz, kayda dağmez, hatırlanması gerekmez sene yığını.
Öylesine tüketilip yitirilen. ..
Çoğunu hiç hatırlamıyorum.
Bazılarını, hatırlamak istemiyorum.
Emin olduğum tek şey,
O yıllardan pek de fazla bir şeyler özlemediğim...
Bugüne gelince....
Bugün, seçici olma zamanı.
Sevdiklerimle birlikte olma, sevdiğim şeyleri yapma, istediğim müziği dinleme, istediğim kitabı
okuma zamanı. Yüreğimi, ruhumu, yormaya, huzurumu kaçırmaya, canımı sıkmaya, tüm
bunlarla uğraşmaya pek fazla vaktim yok.
Yaşadığım tüm anlamlı zamanları hatırlamayı, yazmayı, geri dönüp okumayı çok seviyorum.
Hayatımın son döneminde bunu yapıyor olabilmemin, bana bahşedilen çok önemli bir şans
olduğunu düşünüyorum.
Yaşamı çok fazla önemsemek istemediğim gibi, önemsenmek gibi bir talebim de yok.
Hiç bir şeyin fazlasında gözüm yok.
Gözlerimin ağlamaktan, ya da gülmekten yaşarmasını istemiyorum.
Huzurla parlasınlar sadece.
Ve tebessümüm eksilmesin dudaklarımdan.
Hepsi bu...
Sevgiyle kalın...
Ramazan' ın birinci gününün akşamında iftar sofrasında babam oruçlarımızı bozduktan sonra, "otuzda biri bitti" derdi. Hayli moral bozucu gelirdi bu küçücük oran bana ve büyük bir olasılıkla hepimize.
İkinci gün, " onbeşte birini devirdik" dediğinde otuz rakamının birden on beşe düşmüş olması, sihir gibi etkilerdi bizi.
Üçüncü gün, "onda biri bitti bile" dediği zaman daha da heyecanlanır, şevke gelirdik. Halbuki biten sadece ilk üç gündü. (Bu sıcaklarda morali bozulanlara bu küçük hesap önerilir.)
Bu ve benzeri küçük şeyler, tatlı sohbetler, çeşitli sürpriz yemekler, misafirler, misafirlikler, Karagöz- Hacivat derken, her Ramazan şölen tadında geçerdi. Gerçekten çok güzeldi.
Bu akşam, çocuklarla sohbet ederek, parkı dolduran eşle dostla selamlaşarak Paçoz' u gezdirirken, birkaç gündür rastladığım çift yine dikkatimi çekti.
İstanbul' da bu çok sıcak ve nemli günlerde insanlar akşam üzeri kendini sokaklara atmakta. Kimi bulunduğu muhite göre deniz kenarına, kimi de bizler gibi içinde bol ağaç barındıran parklara koşmakta. Hele bir de muhabbeti kendinden menkul Ramazan Ayı da girince işin içine, gruplar artmakta, topluluklar büyümekte, kimi çimenlerin kimi bankların üzerinde sohbetler etmekte.
Ama bu çift, herkesten uzakta bir köşede, yanyana ama hiç konuşmadan asık suratla, arkaları dönük öylece oturuyorlar her gün.
İhtimal ki bu ikilinin biri insanları pek fazla sevmiyor, kalabalıklardan hoşlanmıyor ve diğerini de bu yalnızlığın içine çekiyor. Diğerinin bu durumdan memnun olabileceğini hiç sanmıyorum.
Dün de bir başka olay aynı saatlerde beni çok üzmüştü.
Paçozla geniş çimenlerin üzerinde dolaşırken, yok aslında paçoz kendini sık yapraklı bol gölgeli bir ağacın altına atmış dil dışarda nefes almaya çalışır, ben de ayakta etrafı seyrederken, küçücük bir kız çocuğu yaklaştı yanımıza. Üç yaşında yok belli. Yüzünü tamamen kaplayan kocaman sarı çerçeveli gözlükleriyle, koluna taktığı naylon poşetiyle mantar gibi bitiverdi önümüzde. Cıvıl cıvıl gülerek, paytak paytak koşarak yanında kendinden birkaç yaş büyük bir oğlana Paçoz' u gösteriyor. Paçoz kendinden geçmiş yatıyor.
Biz öylece uzaktan uzağa gülüşür bakışırken birden gerilerden bir erkek sesi gürledi. "Hemen buraya gel!..." Çocuk ya anlamadı, ya oralı olmadı, hala paytak paytak Paçoz' a yaklaşmakta. Bir kadın koşarak geldi çocuğu kolundan yakaladı sürükleyerek arkalara bir yere sürükledi. Adam geldi poşeti kızcağızın elinden çekti aldı fırlattı. Çocuk çığlık çığlığa "babam babam" diye genç adamın dizlerine sarılmış ağlamakta. Anne gitti torbayı yerden aldı, silkeledi çocuğa verdi. Çocukcağız hevessizce aldı torbasını, keyfi kaçmıştı bir kere, öylece yaşlar gözünde şaşkın dalgın kalakaldı. Asık suratlı babaya baktım ve düşündüm. Hiç bir şey bu çocuğun kalbini kırmanın özürü olamaz. Hele oruç, asla...
Bu güne dönecek olursak, bu gün yeğenime arkadaşlarıyla yemesi için bol miktarda poğaça yaptım. Uzun zamandır eve un bile almayan ben, çok iyi yaptığım bu işi hemen hemen unutmuşum. Yağ, yoğurt, yumurta ve "aldığı kadar" un. Uzun süre ellerime yapışan hamurla cebelleştikten sonra, (allahtan iki paket un almışım) ve neredeyse umudumu kesip vazgeçecekken, mucize gibi her şey yoluna girdi. Ellerim hamurlardan kurtuldu, çelik tepsi pırıl pırıl oldu, sonuç, iki tepsi kıyır kıyır (hıyır hıyır) poğaça. Lezziz mi lezziz.
Bu işlere ilk başladığımda, yani gençken, bir çok şey gibi bu "aldığı kadar" tanımıyla da başım dertteydi. Hemen sinirlenir, gerekli sabrı gösteremez, önce tepsiye yapışan karışımı çöpe atar, önce tepsiyi, sonra ellerimi uzun uzun yıkar da kurtulurdum o yapışkan şeyden.
Artık biliyorum ki gereken sadece biraz sabır. Fırlatıp atmak çare değil. Telaş etmeden, paniğe kapılmadan, azar azar un ilave ederek, tabii biraz daha fazla ayakta kalmayı göze alarak, hiç beklemediğiniz bir anda her şey yoluna giriveriyor. Önce elinize sıvaşanlar yok oluyor sonra tepsiye yapışanlar mis gibi bir poğaça hamuruna dönüşüveriyor. O hamur da poğaçaya. Mutlu son.
Dedim ya . Sadece sabır....
Sevgiyle kalın...
"Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak. Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak!
Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır.
Onlar, bir kere kaybetmekle kurtulamadıklarımızdır. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir. Hep ama hep hatırlarız.
Ne biçim kaybetmektir bu? Kim gölgesinden kaçabilir ki?
Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.
Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu."
...
Murathan Mungan' ın hemen hepimizin bir şekilde karşısına çıkan bu enfes yazısının özellikle yukarıda alıntı yaptığım ilk bir kaç cümlesi beynimde çakılmış kalmıştır.
İlk defa bir kaç (birbirini tanımayan) dostumun aynı zamanlarda E. Postayla yolladığı bu parçayı, son günlerde blogger dostum Halimce Günce' nin çok hoşuma giden "Seviyorum" isimli paylaşımını okuduktan sonra blogunun yan duvarında asılı olduğu yerde gördüm.
Her cümlesini bir kez daha yüreğim, ruhum ve aklımla, içim titreyerek, umutsuzca onayladım.
Hele yazdığım son cümlesinin bir de altını çizerek, tüm varlığımla onayladım.
Hayat, kendini anlayanları cezalandırıyor.
Tıpkı insanlar gibi...
Hep sevgiyle kalalım...
Hangisi daha yakışıklı tartışılır.....
İşte bir başka güzel daha.
Sanatçılar yaşlanmıyor anlaşılan...
İşte hiç solmayan bir güzellik daha...
Bu resimler beni çok duygulandırdı. Erol Bey' in neden hala unutamadığını yazıyı okuduktan sonra anladım. Müthiş bir birliktelik kırk yılı aşkın süran bir evlilik ve hazin son.
Güneş hanım nurlar içinde yatsın...
l966 yılında çevrilen iki film.
Biri yerli
1966 dan bir de tiyatro oyunu. Gen-Ar tiyatrosunda sahnelenmiş.Zihni Küçümen sahneye koymuş.
İsmi: İki El Ateş
Yukardakileri tanıyamadıysanız aşağıya bakın.
İşte onlar çok değişmiş...
Çok yılbaşı eskittim.
Çocuklukta, merak ve ümit, güne dairdi. Annemin pişireceği yemek, babamın getireceği bebek yahut kitap gibi. Bayramlar biraz daha farklı olurdu belki. Yeni alınacak elbise, ayakkabı, gidilecek gezilecek yerler ya da gelecek misafirler birkaç gün öncesinden merak edilir, çok olağanüstü bir durum yoksa keyifle beklenirdi.
Yeni yıl önemliydi. Ama sadece 31 Aralık gecesi. Eş dost ahbap toplanır, mutlaka tombala oynar, bol meyve, çerez, gazoz, limonata tüketir, çocuklar yorulana kadar oynardık.
“Geleceğe dair” merak duymak, ümit beslemek ergenlikle başladı ve gençliğimizi adım adım yaşarken, duygusal yaşamımızla, okulumuzla, giderek kariyerimizle ilgili olarak ivme kazandı, boyut değiştirdi.
Giden eski yıl ile yaklaşan yeni yıl arasındaki o sihirli birkaç gün merakın, ümidin, beklentilerin doruğa tırmandığı yüksek sesle dillendirildiği heyecanlı saatlerden sonra 31 Aralık gecesi tam on ikide, kadehlerimizi tokuşturduğumuz, ayaklara kalkıp çılgınca zıpladığımız, deliler gibi birbirimizi sarılıp öptüğümüz o coşkulu anlarda, ertesi gün çok mutlu, bambaşka bir güne kalkacağımızdan son derece emindik. O güvenle kutlamamıza sabahlara kadar devam eder, yorgun ama huzurlu uyur, ertesi gün baş ağrılarıyla bankalarımıza yıl sonu çalışmalarına dönerdik. Şu ayrıntıyı da ilave etmeliyim. Aslında tatil günü olduğu için, geç yakılan kalorifer nedeniyle bina soğuk, önceden camlar açılmadığı için de her zamankinden daha havasız olurdu. Ve masamızda bekleyen, yetişmesi gereken bir yığın iş. Tutması gereken hesaplar.
Yeni yılın ilk günü için tam bir fiyasko…
Zamanla yeni yıl kutlamaları benim için bir külfet haline geldi. İşten geç vakit çıkıldığı için yorgun argın gittiğim arkadaşlardan ya da kardeşlerden birinin evinde nezaket tebessümleri saçarak TV izlemek, eğleniyormuş gibi görünmek ya da gerçekten eğlenmekten ibaret bir ritüeldi sadece. Uzun seneler de öylece süregeldi.
Duygulara gelince, merak yerini kanıksamaya, umut yerini bezginliğe bırakmıştı. Yaş ilerledikçe kanıksamaktan öte karamsar olma hali ruhuma yerleşti. Gelecek yıldan korkar oldum. Korktukça başıma geldi, başıma geldikçe korktum. Artık ne giden yılı arıyor, ne de gelecek yılı bekliyordum. Herkesin anlamlar yüklediği, çılgınca beklediği pırıltılı milenyumu yüreğimde bir bıçakla geçirdikten sonra, umut kelimesini de sözlüğümden silip attım.
Son zamanlarda hissettiklerime gelince…
Sanırım ne zaman başladığını tam olarak bilemediğim yeni bir sürecin içinde bir oraya bir buraya savrulup durmaktayım.
Bedenim giderek artan bir ivmeyle canlılığını yitirirken yüreğim alabildiğine coşuyor. Vücudum yoksullaşırken ruhum zenginleşiyor. Çocuksu sevgilerle donanıyor, ümitle bana uzanan her ele sarılıyor, yakaladığım her dala sımsıkı tutunuyorum. Baktığım her şeyi görüyor, gördüğüm her şeyi seviyorum.
Tükenen vücudumu şahlanan ruhumla ayakta tutmaya çalışıyorum.
Bu yeni süreç beni korkutuyor.
Rehavete kapılmaktan korkuyorum.
Hayal kırıklığına uğramaktan, uğratmaktan korkuyorum.
Kabuklarımın kırılmasından, incinmekten korkuyorum.
Bedenimin ruhuma yetişememe tehlikesinden, ruhumun yıpranma ihtimalinden korkuyorum.
Yeniden : “yalan dünya her şey bomboş, hancı sarhoş, yolcu sarhoş” şarkısını söylemekten korkuyorum.
Ama yeni yıla girerken çok yeni çok farklı, çok çaresiz bir ümit yeşeriyor yüreğimde, dört elle sarılmak istediğim; ama nedense duygularımı tam olarak tarif edebilecek doğru sözcükleri bulup çıkaramıyorum bir türlü.
Tevfik Fikret bir kere daha imdadıma yetişip duygularıma birebir tercüman oluyor dizeleriyle.
……………………………....... şimdi,
Şu soğuk toprağın hayatı gibi
Solmayan bir hayata ihtiyacım var;
”Kötü ve aldatıcı, fakat hayat olsun!”
Diyorum; şimdi bütün gönlüm, fikrim
Hep şu musallat “ümit “ elinde bir oyuncak.
Yaşamak… Başka ihtiyacım yok;
Yaşamak, hem çocukça aldanarak,
Yıllarca öyle, biteviye, birçok,
Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak…
Öykü Atolyesi için hazırlanmıştır.
G E Ç M İ Ş T E N B İ R Y A P R A K
Ben hazırlarken çok eğlendim doğrusu.....
Fransa, Fas' ı serbest bırakmış.
Makarios, tutuklanarak Seychelle Adalarına sürülmüş.
İsrail 3 koldan Mısır topraklarına girmiş.
Ardından Birleşmiş Milletler Mısır' a girip İngiliz, Fransız ve İsrail ordularını püskürtmüş.
Cumhuriyetçi Eisenhower, rakibi demokrat adayı 9 milyon oy farkıyla ezerek ABD cumhurbaşkanı olmuş.
16. olimpiyat oyunlarında Türk serbest güreşçi "Mustafa Dağıstanlı" ve "Hamit Kaplan," Greko Romende "Mithat Bayrak" şampiyon olmuş.
Güzeller güzeli Grace Kelly, Monako Prensi Rainier ile evlenmiş.
Birleşmiş Milletler Genel SekreteriHammarskjold, İsrail ' le Arap ülkeleri arasında uzlaşma sağlamak için Ortadoğuya gitmiş.
İtalyan Transatlantiği Andrea Doria,
New York istikametinde giderken batmış. Kaza anında dans salonunda "Arrivederçi Roma" çalıyormuş.
(Bu bana çok dokundu)
Marilyn Monroe aniden Arthur Miller' le evlendiğini açıklamış.
Reşat Nuri Güntekin ve Ercüment Ekrem Talu ölmüş.
Elizabeth Taylor Michael Wilding' den ayrılıp, sonradan evleneceği Michael Todd' la flört etmeğe başlamış.
Bizim evde ve bütün evlerde margarin olarak sadece "Vita" kullanılırmış.
Martine Carol, eşi ile çıktığı dünya turu vesilesiyle İstanbul' a uğramış.
Bu resmi özellikle sona bıraktım. O yılların İstanbul' una dikkat çekmek istedim. Ben tanıyamadım doğrusu. Beşiktaş mı acaba diyorum.
Kaynak: Görüldüğü üzere çok eskilerden bir Hayat Mecmuası.
Bir kitabın ardından
Posted by Asuman Yelen in anılar, Fikret Otyam, Geçmiş, mektup, Orhan Kemal, roman
Yirmili yaşlarda okuduğum bu kitabı yeniden basılmış olarak vitrinlerde görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Geçenlerde bir programda Işık Öğütçü' yü (Orhan Kemal' in oğlu) de bir programda izleyince, dayanamayıp bendeki kitaba yeniden göz attım. Bu yaşta okumak, okurken o günleri hatırlamak çok heyecan vericiydi. Bu günün olgun emekli bir hanımı olan ben, o günün gencinin duygularını dostlarımla paylaşmak istedim. Tek kelimesini, tek virgülünü değiştirmeden.
BİR KİTABIN ARDINDAN
Sayın Fikret Otyam,
Kitabı elime aldığımda Fikret Otyam’ a oturup sayfalarca mektup yazmayı kesinlikle düşünmüyordum. Ancak bitirdiğim şu an içimdeki coşkuyu, hüznü, şaşkınlığı sizden başka kimse anlamazmış gibi bir duyguya kapıldım. Beni anlayabileceğiniz ve hakikaten değerli olan vaktinizi aldığım için mazur göreceğiniz ümidiyle yazıyorum.
Biraz önce bitti. “Gide gide 12” ya da “Arkadaşım Orhan Kemal” isimli kitabın son sayfasını biraz önce kapadım. Gözümde yaşla, yüreğimde sonsuz bir hüzünle.
Neden bu denli duygulandım. Niçin böyle acayip değişik hislerle doluyum şu an. Birlikte çözelim ister misiniz?
Sanırım en başta, Orhan Kemal’ in, yazar olarak kişiliğine duyduğum sonsuz sevgiyi ele almam gerekiyor. “Baba Evi” isimli eserini ilkokul 5. Sınıfta iken okumuştum ve o yaşımın tüm ciddiyetiyle “Baba Evi” diye cevap veriyordum, en sevdiğim roman sorulduğunda. Sonra defalarca okudum o romanı daha bir başka anlayarak ve bu yaşımda, (26) hala benim için, Murtaza, Yalancı Dünya ve birçok diğerleri Baba Evi’ nden sonra gelir. Bunun nedeni, hem onun Kemal’ den okuduklarımın ilki oluşu, hem de romandaki (ki sanırım küçük Cahit Öğütçü idi) o haylaz çocuğa, o küçük adama duyduğum yakınlık, anlatımdaki o beni çocuk yaşımda içine alıveren sadelik, yalınlıktır sanırım.
Son kez onu bu kış Fatih Tiyatrosunda “ Kardeş Payı “ isimli oyunuyla, herkesle birlikte ayakta alkışladım. Bilmiyorum, o an benim gibi, Kemal’ i anan, Tuncer Necmioğlu ve diğerlerinin harika oyunları ile birlikte, Orhan Kemal’ i alkışlayan var mıydı. Kaç kişiydi. Dilerim ki herkesti.
Ve bu gün kapattığım bu kitapla ben, Cahit Öğütçü’ yü, “sade vatandaş” ı, “salt insan” ı tanıdım. Bu yüzden de çok mutluyum Size önce kendim için teşekkür etmek isterim. Ayrıca içinde yaşadığım toplumun bir parçası olarak, bu toplum adına da minnetimi belirtmek isterim.
Bu kitabı, basit mantıklarla cılız menfaatler için çizgisini sık sık saptıran, ufak tefek açılarla saptıran zavallı insanların okumasını isterdim.
Bu kitabı büyük menfaatleri için çizgilerinin yönünü değiştiren kimselerin (ya da tümden vazgeçen), mutlaka okumalarını isterdim.
Ve bu kitabı, hiç çizgisi olmayan, nereye varacağını bilmeden giden, yiyip- içip, yatıp- kalkan hiçbir ideali olmadan yaşayıp giden yüz binlerin, milyonların da okumasını isterdim.
Bu eserin, üzerimdeki büyük etkisinin nedenlerinden biri de hakiki dostluğa verdiğim değer olabilir. Yaşadığım sürece aradığım, kısmen belki elde edebildiğim, ama hala özlemini çektiğim harikulade bir dostluk örneği buldum ben bu değerli kitabın satırları arasında. Bir dostluğu ölüme dek (hatta sonrasına da) aynı içtenlikle sürdürebilmek, ne denli güzel bir şeydir kim bilir. Senelerin, mesafelerin yıpratamadığı, argolu, küfürlü, rakılı, nargileli, ihanet ve sırlara izin vermeyen, birlikte ve ayrı yaşanan bir dostluk. Mektuplar… Sımsıcak satırlar… Yaşadığınız bu dostluk için size gıpta ediyorum ve onu, hala en sıcak bir sevgiyle yüreğinizde yaşattığınıza içtenlikle inanıyorum.
Ve, yirmi altı yaşına gelmiş birTürk kızı olarak, size, duygu ve düşüncelerimi şöyle anlatmak geliyor içimden:
Onu, sade yaşantısı, çaresizlikleri ve imkansızlıklarla sürdürebildiği ve başarıyla sonuçlandırdığı mücadelesiyle Cahit Öğütçü’ yü, büyük yazar Orhan Kemal’ i, aynı şartlar içinde aynı mücadeleyi sürdürmekte olan diğer yazarları, sanatçıları, emekçileri düşünüyorum. Sonra bir de kendimi. Yani yirmi altı yaşında, bir bankada çalışmakta olan genç kızı. Kimim ben, diyorum. “Kimim ben”. “Nereye gidiyor, nereye varmak istiyorum. Varmak istediğim yere nasıl ulaşırım.”
Evet, yirmi altı yaşında, kimseye zarar vermeden yaşamaya çalışan sade bir vatandaş. Normalin biraz üstünde İngilizce bilirim. Bol bol kitap okurum. Fırsat buldukça tiyatroya, sinemaya giderim. Oyumu kullanır, vergilerimi öderim. Ve evet, her genç insan gibi ara sıra duygusal şiirler yazarım. Çocukluğun özlemini dile getiren ya da “ nedir hayat” diye başlayan türden. Bir de bol bol düşünürüm.
Düşünürüm. Derim ki: “ Yaşantım sonuna dek bu çizgide mi sürüp gidecek. Ülkem için, insanlık için verebileceğim hiç bir şeyim yok mu. Şimdiye dek niçin olmadı. Acaba hata nerede, kimde. Bende mi. Öyleyse nerde başladı, nasıl düzelir, düzelir mi. “
Evet aslında ülkem, benim durumumda, yüz binlerce, hatta milyonlarca gençle dolu. Aynı kısır döngü içinde gidip duruyoruz. Korkarım buna alışıyoruz da. Hatta bu değişmeyen tempo bizi uyuşukluğa, giderek durumdan memnun olmaya itiyor. Ve bu noktada Orhan Kemal’ in Fatih sahnelerinden uzanan eli: “Durun” diyor. “Nereye gidiyorsunuz. Niçin dönüp duruyorsunuz o kokuşmuş çemberlerinizin içinde. Sonra, bir Fikret Otyam çıkıyor karşımıza, “Cahit Öğütçü" örneği ile. Bir inanç ve özgürlük mücadelesindeki kararlılığı, çürümüşlüğe verilen ödünsüz mücadeleyi, kendini satmadan (tüm güçlük ve yoksulluklara karşın) yaşayabilme çabasını gözler önüne seriyor kitabının satırlarında.
İki dostun birbirlerine yazdıkları mektuplarla harikalar yaratıyor farkında olmadan. Ve bu kitap tesadüfen elime geçiyor. Okuyorum, duygulanıyorum, aydınlanıyorum .
Düşünüyorum… Düşünüyorum…
Ataköy, 9 Mart 1978
Kımanı may havs ve Papalas Mambo
Henüz İstanbul'dayız. Resimdeki radyoyu da diğer eşyaları da hiç hatırlamıyorum. Ama en küçük teyzemin söylediği (uzun sarı saçlarını savura savura dans ederek) yukarıdaki şarkıları hatırlıyorum. Belki daha sonrasıdır. Müziklerini gayet net hatırladığım bu şarkıların çok ilerde Come-on a my house ve Papa loves mambo olduğunu öğrendiğimde çok gülmüştüm. Teyzem bizi sık sık ziyaret ettiğinden, bu şarkıları İstanbul' dan sonraki şehirlerden birinde duymuş olma ihtimalim çok daha fazla.
Müzeher- Ekrem - Nevzat Güyer
Yandaki resim İskenderun' dan. Yine değişik bir radyo arkamızda görülen. Bu dönemde ihtimal ki bol bol Türk Sanat Müziği izlendi. Saadettin Kaynak' lar, Yesari Asım' lar, Selahattin Pınar'lar. Çok iyi hatırladığım bir şey, annemle babam Ekrem- Nevzat Güyer kardeşler ve Ekrem' in eşi Müzeher Güyer'i çok severlerdi. Ben Ekrem Güyer' in sesini bilmem pek. Ama Müzeher Güyer, dinlediğim gelmiş geçmiş kadın seslerinin en güzelidir. Bir kaydını bulmak için dünyaları verirdim. Ekrem Güyer çok genç ölmüş. Müzehher duygu yüklü sesiyle :
"Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben
Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem"
diye yanık yanık başlayınca, annem her seferinde ağlardı.
(bu şarkıyı eşi, Müzeher için bestelemiş ve yazmış.)
Tabii Muzaffer Sarısözen eşliğindeki Yurttan Sesler korosunun türküleri, Türk Musikisi fasılları benim yaş gurubumdaki her kesin yüreğine çakılmıştır.
Bu arada şunu da söylemeden geçemiyeceğim. Uzun yıllar devam eden bu koro faslı bana nedense yakılan banyo sobası, çamaşır kazanı, soda ve çivit, yanı sıra da yoğun bir sabun kokusu çağrıştırır :)) (Muhtemelen pazar günü yayınlanıyorlardı)
Ve Tangolar
Elli' lerin sonu altmış' ların başında radyolarda bol bol tangolar da çalınırdı. Fehmi Ege, Necdet Koyutürk, daha sonra Şecaattin Tanyerli. Çok daha eskiden gelip de annemin babamın bize öğrettikleri benim çok sevdiğim örneğin Suna:
"O akşam gözlerine bakarken, vuruldum sana belki çok erken
kalbime saplandı yeşil bakışın,taparım sana sarışın...."
Şimdilerde Sema "Efsane Hanımlar"da bu şarkıyı da koymuş CD. sine bu tangoyu ve "Cici Bey'i de birlikte şiddetle öneririm. Eskilerden bir başka tango da şöyle başlar..
"Çok uzakta bir ilkbahar gecesinde duygularım ellerine düştü yandı
Sevgimi buldum onun sesinde seninim dediği eşsiz zamandı..."
Annem Zehra Eren'i çok severdi. (miş) (Ben onu hatırlamıyorum. Ama hep söylerdi)
Babam da radyodan en çok Çigan müziklerini, Macar rapsodilerini dinlemeyi severdi. Müzik hızlandıkça öyle coşardı ki ritimle salladığı ayakları hızdan adeta görünmez olur, bu da biz çocukları çok güldürürdü. (Bizi güldürmek için abartırdı)
Pilli Sierra radyomuz
İlk pilli radyomuza Adıyaman' da sahip olduk.
Bundan sonraki yaşamımızda çok önemli bir yer kaplayan, uzun süre kullanacağımız radyomuza.
Yazın bahçemizde yemek yerken ve bütün pikniklerimizde, masalarımızda hep o vardı. Altmış İhtilalini, tüm mahkemeleri bu radyodan dinledik. Babam Kennedy' in ölümünü ülkemizde bir çok kişiden önce BBC İngilizce yayınında bu radyodan öğrendi, annemi uyandırıp söyledi. (22.11.63)
Ablam o gün bütün gün ağladı durdu.
Ve İstanbul
Pazar sabahı. Üç kız kardeş uykularımızdan heyecanla uyanıyor radyoyu (büyük yatakta üçümüz yatıyoruz) ortamıza alıyoruz. Heyecanla beklediğimiz sesler arka arkaya çınlıyor. Meg..Co..Beth..Amy... Herkes isimlerini böyle anons ettikten sonra (bizler de birlikte) küçük bir kahtaha atıyorlar (bizler de birlikte) ve bir anons daha geliyor: Küçük Kadınlar (bizler de birlikte) Işık Yenersu, Ayla Algan. Nefeslerimizi tutup izliyoruz.
Artık radyo bizim. Listeler takip ediliyor. Müzik listeleri ezbere biliniyor. İtalyanca, İngilizce hepsi ezberleniyor. Adamo'lar, Peppino'lar Tom Jones, Engelbert Humperdinck, Beatles, Rolling Stones...ve daha bir çokları.
Sonra yeni keşfimiz. Nedim Erağan. Çarşamba ya da Perşembe gecesi FM de yayınlanıyor. Frank Sinatra, Nat King Cole, Elvis, Dean Martin hiç kaçırmadan izliyoruz.
Sene 1970, ablam, ateşli bir hastalık sonrasında pnömoni teşhisiyle Uludağ, Kirazlıyayla Sanatoryumuna tedaviye gidiyor. İlk ayrılığımız. Her akşam postaneden telefonla konuşuyoruz.
Karşılıklı birbirimizi eğlendirmeye, neşeli tavırlar sergilemeye çalışıyoruz. Bu arada her hafta Nedim Erağan' ı izliyoruz. Programda istekler yapılıyor. Bir hafta karar verip kızkardeşimle Frank Sinatra' dan Three Coins in the Fountain' i ablam için istiyoruz. Onun başucundaki radyosundan programı izlediğini biliyoruz. Program başlıyor. Nedim Erağan anonsuna başlıyor İstanbul'dan Asuman ve Rayegan kardeşler Uludağ Sanatoryumunda yatan ablaları için.... ooo bu ne güzel bir ruh birliği Uludağ Sanatoryumuntaki abla Armağan da İstanbuldaki kızkardeşleri için aynı şarkıyı istiyor. Frank Sinatra'dan Three Coins in....Şaşkınlıkla bibirimize bakıyoruz. Gözlerimizde yaşlarla...
Radyonun yaşamımızdaki yeri hiç küçümsenmeyecek kadar önemli öyle değil mi. İşin tuhafı ben de bu satırları bitirip şöyle yeniden tümüne bir göz atınca hayatımıza ne kadar çok bilgi,
keyif, renk, anlam kattığını, benim de, şimdi neredeyse tümüne yakınını kaybettiğim hayal gücümü nasıl zenginleştirdiğini hayretle anlıyorum.
Hep sevgiyle kalın...
Geçmişten Kırıntılar
Posted by Asuman Yelen in aile, anılar, cocuk, Geçmiş, mutluluk, özlem, şiir, tokat
Ben bir haftadır hala siyah-beyaz günlerimdeyim. Galiba o günlere sığınıyorum bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Çocukluğuma dair bir sürü şey geliyor aklıma ve ben, başımdaki tüm aksilikleri böylece yok sayıyorum adeta. Ayağımdaki rahatsızlığı, bir yıldır hele şimdi güzel havalar da başlamışken, yollarda sokaklarda dolaşamamanım verdiği ruh sıkıntısını böylece geçiştirmeğe çalışıyorum. Terapi gibi bir şey.
Anadolu şehirlerinden birinde, ahşap bir evde, herkesin aynı odada oturup hep birlikte vakit geçirdiği hoş günlerdeyiz.. Dört kardeş ve anne baba sobanın etrafındayız. Herkes kendi aleminde. Muhtemelen ablam ve ağabeyim ders çalışıyor. Ben bebeğimle oynuyorum. Yeni yeni yürümeye başlayan kardeşim de halının üzerinde serseri mayın gibi oradan oraya koşuşturup duruyor. Düşüyor, kalkıyor, yeniden başlıyor..Bu düşüşlerden birinde tam doğrulmak isterken babam önce bizlere göz kırpıyor sonra da ona bakıp yüksek sesle, vahh…evvv….laaa…dımmmm diye bağırıyor. Bizimki tam ayağa kalkmışken, kendini yere bırakıveriyor ve başlıyor ağlamaya. Tabii bizler kopuyoruz gülmekten. Bize bakıyor, güldüğümüzü görünce, yaşları gözünde kurumadan o da başlıyor gülmeye. Sevgili kardeşim adamakıllı yürümeye başlayana kadar bu şirin oyun sık sık tekrarlanıyor.
Ne çok düşerdik çocukken, ne çok düşer çocuklar. .Kimi zaman kendi kendimize kalkarız, bazen yanımızda yürüyen annemiz, babamız kaldırır yerden. Üstümüzü başımızı temizlerler, canımız yandı ise, sevip, okşayıp teselli ederler. Bazı anneler de, ki çoğunlukla böyle olur, bir güzel azarlar, bir de temiz döverler evlatlarını üstlerini kirlettikleri, elbiselerini yırttıkları için. Çocukluğumdan bu günlere, her gördüğümde çok içerlemişimdir bu duruma. İçime nasıl işlediğini bir örnekle anlatayım.
Onbeş-onaltı yaşlarındayım. Platonik bir sevgilim var. Karşı apartmanda oturuyor. Geceleri onu düşünüyor, sabahleyin erkenden onu belki görürüm diye cama koşuyorum. Sanki o da bana bakıyor.
Yanıldığımı bir süre sonra o, bir üst katımızdaki arkadaşımla çıkmaya başladığında anlıyorum. Hayatım kararıyor. Dünyaya küsüyorum. Benim için her şeyin bittiğini düşünüyorum. O büyük acıyla kağıda kaleme sarılıyorum. Şu dizeleri sıralıyorum.(aynen aktarıyorum.)
“Sevmek istedi genç kız,
Çocuk ağlamak
Genç kız mutluluk aradı aşkta,
Çocuk annede şefkat.
Ansızın gördü delikanlıyı genç kız
Çocuk düştü kanattı dizini
Çarpmaya başladı genç kızın kalbi,
Çocuğun gözyaşları akmaya
Heyhat, delikanlı anlamadı genç kızı,
Kendisi için çarpan kalbi bilmedi.
Tokatladı annesi düşen çocoğu,
Zavallının gözyaşını bile silmedi.
Görüşmek dileğiyle,
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Büyük Usta, önündeki devâsâ tuale son rötuşlarını yapıyor... Önündeki dev palete göz atıyorum. Hemen hemen boşalmış gibi. Yeşili çoktan sıyr...
-
Bir açıklama ve bir özür. Medyada bir kaç kez yaşamını kaybettiği haberleri çıkınca ve çok ciddi has...
-
Geçenlerde kızkardeşlerin en tatlısı elinde devasa bir poşetle kapımdan içeri girdi. Yüzündeki maskenin sıkıntısı, çok seyrek sokağa çık...
-
Uzun uzun yürüdükten sonra yorgun argın evime ulaştım. Ayakkabılarımı antredeki dolaba bırakıp hemen banyoya geçtim, uzun uzun e...
-
Biraz umut kırgın gönüllere, biraz ışık fersiz gözlere, biraz teselli yaslı ailelere, biraz güç yorgun vücutlara, biraz neşe gülmeyi unutan ...
-
TANRININ RAHATSIZLIĞI 18.Yüz yılın ortalarında ... (1788 - 1860) *Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak i...
-
Akşamlar inerken mavi sulara Bir kırık cam olur ufukta güneş Vecdine layık o hülyalı bakışlara O hem bir neşedir hem de elem ruhlu eş....
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren