Adıyaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Rıdvan Öğretmen  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Gözyaşlarım sular seller gibi akıyor.

Kapıdan içeri ok gibi dalıp, çantamı bir yere, kendimi de yüzükoyun karyolanın üzerine atmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Peşimden telaşla koşup açıklama bekleyen anneme perişan bir sesle "Rıdvan öğretmen askere gidiyor" diyorum. "Yaa öyle mi, hay allah"gibi bir şeyler mırıldanıp
işinin başına ya da misafirlerinin yanına dönüyor. Bir hayal kırıklığı ve yüzümü yeniden siyah yıpranmış yün battaniyenin beyaz ay yıldızına gömüp ağlamaya devam ediyorum. Babam gelene kadar ağlamayı düşünüyorum. " O beni anlar" diyorum içimden.

Rıdvan Öğretmen askere gidiyor. İlkokul üçüncü sınıftayım. Yaşamımın ilk büyük ayrılık acısını yaşıyorum. Dizimin yaralanması, ödevimi yetiştiremiyeceğim korkusu ve hastalık dışında döktüğüm ilk esaslı gözyaşı. Yaşadığım ilk ayrılık.

Adıyaman. Sene 1960. Tam yarım asır öncesi.

Adana gibi bol ışıklı, sazlı cazlı, bol sinemalı, parklı bir şehirden gelmişiz. O tarihlerde elektrik yok. Otomobil yok. Hatta yol dahi yok. Evler çoğunlukla yerin altında. Adana' daki fiyakalı faytonların yerine burada eşeklerin çektiği arabalar var.

Elektriksizlik ve alışveriş yapacak bir dükkanın olmayışı, Adana' da fırına, kasaba bir el uzatımı masafade oturan ve haftanın belirli günlerinde uğrayan seyyar Migros otobüslerine alışkın olan annemi başta hayli zorluyor. Delikanlılığının başlangıcındaki ağabeyim, ayakkabısının üzerine basmaya zorlanıyor, bıçkın ve vaktinden önce olgunlaşmış Adıyaman' lı delikanlılar arasında kendine yer bulamıyor. Harçlıklarını biriktirip her fırsatta İstanbul' a anneannemlere sığınıyor.
Kızkardeşim çok küçük. Ablamla ben ise, bol ağaçları, pamuk, haşhaş tarlalarıyla, kurbağalı dereleriyle ve hemen el uzatsak tutuverecekmişiz gibi yakın dumanlı dağlarıyla, bu şehrin bize sunduğu özgürlüğü farkediveriyor ve anında vuruluyoruz bu köy-kente.

İki katlı ahşap evimizin nefis kokan güllerle dolu küçük bir bahçesi var. Evimizin dört bir yanı arsa, tarla. Çocukları tehdit eden hiç bir şey yok. Zamanla edindiğimiz arkadaşlarla birlikte hava kararana kadar sokaktayız. Bol bol ağaç ve her türlü meyva var. Saklambaç, çelik- çomak, istop o zamanın revaçta oyunları.

Sonra okul vakti gelip çatıyor.

Babam bizi Bir Aralık İlkokuluna yazdırıyor. İlk gün bahçede toplanıyoruz. Bina okul binası, bahçe okul bahçesi ama öğrenciler gelmeye başlayınca ortam adeta bir düğün meydanı ya da çeşme başına dönüyor. Allı güllü elbiseleri örgülü saçları, renkli lastik pabuçları hatta takunyalarıyla hayli büyük kızlar, çoğunun bıyığı terlemiş şalvarlı oğlanlar iki ayrı grup halinde toplanıyorlar. Çoğunluk bizim (o tarihte) anlamadığımız garip bir lisan konuşuyor. Türkçe konuşanların dediği de zor anlaşılıyor. Bizim gibi memur aileleri ve birkaçı da belki oranın yerlisi bir avuç da siyah önlüklü ve yakalı var.

Birileri bizi alıp bir sınıfa yerleştiriyor. En ön sıralarda biz 6-7 kız oturuyoruz. O sınıfın tek garip kızı (yabancının oradaki adı) benim. Erkek garipler daha çok. Korkudan sararmış suratlarla oturuyorlar. Ben de çok değil ama biraz korkuyorum. (O tarihlerde hep rahat ve güleç bir çocuktum)

Sonra takım elbisesi ve yakışıklı görüntüsü, güler yüzüyle öğretmenimiz giriyor içeri. Tertemiz Türkçesiyle "merhaba çocuklar ben öğretmeninizim, adım Rıdvan Yıldırım" diyor. Gözlerimiz karşılaşıyor, korkularım bitiyor.

Rıdvan Öğretmen ne çok şey biliyor. Babamdan sonra en sevdiğim erkek. Rıdvan Öğretmen piknikler düzenliyor. Rıdvan Öğretmen, yerli ve garipleri nasıl da kaynaştırıveriyor. Beslenme saatlerinde, ev yapımı poğaçalarım, kantinden aldığım bisküvilerim köy ekmekleri ve ketelerle değiş tokuş edilip keyifle yeniliyor, Amerikan mareşal yardımı (biz öyle diyorduk) süt tozundan mamul sütlerin eşliğinde. Okul bahçesinin bitişiğindeki ziyaretin (yatır) yanından geçmeğe korkan bıyıklı delikanlılara kolumu penceresinden içeri sokup türlü şaklabanlıklarla şov yapıyorum. Rıdvan Öğretmen bize kitaplar öneriyor. Kitaplar dağıtıyor. O yıl onun önderliğinde okulumuzda müsamere düzenleniyor. Ben de Antalya' da Adana' da yaptıklarımızı anlatıyorum. Benzerlerini hazırlıyoruz. "Kırmızı vahşiler" rondu için krapon kağıdından, "Kelkitin Yolu" rondu için çizgili basmadan kıyafetler hazırlanıyor. Şarkılar, koro, bir tiyatro oyunu Adıyaman halkına sunuluyor. Vali tebrik ediyor.

Daha iyi bir çocuk oluyorum evde. Sofrayı toplamada bulaşık yıkamada anneme daha çok yardım ediyorum. Herkesi mutlu etmeğe çalışıyorum. Kardeşimle daha çok oynuyorum. Aklımda hep aynı delice istek. Rıdvan öğretmen görünmez olsa (ya da bir sinek) evimize gelse de benim ne iyi bir kız olduğumu görse. Ders çalışırken, kitap okurken hep beni izlese, benim için "ne iyi bir evlat" ya da "ne çalışkan bir çocuk""ne mükemmel bir abla" dese. Rıdvan öğretmen beni hep sevse.

Ama Rıdvan Öğretmen gidiyor işte. Ders yılı bitimi yaklaşırken, dolu gözlerle o sabah açıklıyor seneye bizimle birlikte olamayacağını. Dünya başıma yıkılıyor. Eve kadar tutuyorum gözyaşlarımı. Nedense utanıyorum ağlamaktan.

Akşam başım babamın dizinde şişmiş gözlerle yatarkan anlatıyorum tüm üzüntümü, kızgınlığımı.
Sükunetle dinliyor. Hafif hafif saçımı okşuyor. Esas mesleği öğretmenlik olduğu için belki de beni anladığını hissediyorum. Öğretmenlik yaptığı yıllardan, kendi öğrencilerinden bahsediyor. Yeni öğretmenime de şans vermemi istiyor. Ayrılıkların da yaşamda var olduğunu hep de olabileceğini anlatıyor yumuşacık sesiyle.

Rıdvan Öğretmen' in benim kişiliğime, yaşantıma kattığı artı değerleri çok önemsiyorum elbette.
Ama şimdi anlıyorum ki o dönemde o yörede bizim sınıfımızda bizleri kaynaştırma konusundaki sevgi dolu yaklaşımı, tüm o birleştirici, paylaşımcı, o dönem için epey radikal olan kültürel etkinliklerle, dağıttığı kitaplarla yarattığı sinerji, henüz askerliğini bile yapmamış gencecik bir delikanlı için bu günlere ışık tutacak müthiş bir cesaret örneği imiş.

Yaşıyorsa esenlik, vefat ettiyse Allahtan rahmet diliyorum sevgili öğretmenime...

Kerpiç  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

Hayatımın en güzel yılları

Sekiz dokuz ve on yaşlarımı dolu dolu, tastamam üç sene Adıyaman' da geçirdim. Çok güzel yıllardı, hatta rahatlıkla söyleyebilirim yaşamımın en güzel yıllarıydı. Bol bol emin sokaklarında daha doğrusu tarlalarında oynayabildiğim, bir meyva ağacına sırtımı dayayıp o ağacın meyvalarını yiyerek püfür püfür esen rüzgarla keyiflenerek bol bol kitap okuduğum, rehavet çökünce de kaykılıp uyuduğum, akşamında babamla iş dönüşü akşam şarkıları söyleyerek dere kenarında vali konağına ya da yatılı okul binasına kadar kurbağa sesleri arasında yürüyüşler yaptığım, hafta sonlarında mutlaka doğa harikası bağ ve bahçelerde düzenlenen pikniklerde çılgınlar gibi eğlendiğimiz harikulade üç yıldı.

Şu gün elime bir fırsat verilse, ne bileyim, örneğin bir peri sihirli değneği ile ya da Alaaddin sihirli lambasıyla yanıma gelse ve benden bir tek şey dile hemen yerine getireyim diyecek olsa (bu konu üzerine çok kafa yorduğum için emin olarak söylüyorum) uyuyakaldığım o ağacın altında uyanmak, çağrıldığım sofraya oturmak, "çok kötü, karmakarışık rüyalar gördüm..." diye söze başlayacakken unutuverip yaşamıma oradan devam etmek isterim.

Amacım, anılara dalmak, duygusallaşmak, özlem gözyaşları dökmek değil kesinlikle. Dün Elazığda olan ve elli küsur insanın pisi pisine yaşamını kaybettiği üzücü depremle ilgili olarak bahsi geçen, ev yapımında kullanılan "kerpiç" isimli malzeme ile ilgili bir şeyler söylemek aslında.
Adıyaman' ın dağları, tarlaları, dereleri, ağaçları ve yemyeşil bahçeleri gibi muhteşem doğa manzaralarının yanı sıra, hiç unutmadığım çok sıklıkla şahit olduğum insan manzaraları da zaman zaman bir koku, bir şarkı, ya da bir olayla (dünkü deprem gibi) aklıma geliverir.

İnsan manzaraları

Örneğin Adıyaman' da bazan çok yakından bazan uzaklardan gelen ama mutlaka gelen bir davul zurna sesi vardır. Bitmek bilmeyen düğün derneklerin göstergesidir bu. Eğer düğün yakınlardaysa, evin bahçesinde ağır ritmli, adeta ritmsiz ve kesintisiz bir zurna eşliğinde kadınlar çok ağır ve küçük adımlarla tek bir yana doğru ilerlerler. Çok uzun ve dikkatli bakmazsanız hiç yer değiştirmediklerini sanırsınız. Bu günlerce sürer. Bu arada çeyiz bakılır, hediyeler verilir, toplarla kaçak kumaşlar ortaya dökülür. O bir gurup kadın durmaksızın küçük küçük hep salınır durur.

Dere kenarlarında tokmaklarla vura vura çamaşır yıkayan bir gurup kadın hep vardır. O tokmağın sesi, suyun şırıltısı, kurbağaların viyaklaması kadar süreklidir. Hiç bitmez.

Sokaklarda bitmek bilmeyen bir eşek trafiği vardır. Her türlü ulaşım eşekle yapılır. O tarihlerde Adıyaman' da bir tek valinin makam arabası vardı. Daha önce de bahsetmiştim. Eğer kadınlı erkekli bir gurup söz konusuysa eşeğin üstünde oturanlar kesinlikle erkek, yuları çekenler ise sırtlarında ve yanlarında bebeleriyle kadınlardır.


Ve kerpiç evler

Camımıza oturduğumuzda ya da sokaklarında yürürken çok rastladığımız bir manzara da (hemen hemen her gün) kerpiç yapan insanlardır. Karşımızdaki tek katlı binanın önünde ilk defa rastladığımızda babamın " olmaz böyle şey" dediğini çok iyi hatırlıyorum.


O tarihlerde Adıyaman' da bütün evler kerpiçten yapılırdı. Sanıyorum malzemenin ucuzluğu, yapılmasının kolaylığı buna çok büyük etkendi. Ama benim de çok haklı bulduğum bir sebepleri de serin tutmasıydı sanırım. Adıyaman' ın yazı o kadar sıcaktı ki, İstanbul' dan iki gün üç gece yol katederek gelen akrabalarımız, bu yolu göze alamadıkları için kaçıp dönemez, söylenir dururlardı. Bizim evimiz iki katlı ahşap bir binaydı çünkü ve buram buram yanardı. Tek katlı kerpiç evlerin içi loş olmakla birlikte püfür püfür serin olurdu.

Çok iyi hatırlıyorum. Bir tarafta kovalarla su, bir yanda da bir kum veya toprak tepeciği olurdu. Bir teknenin içinde su ile toprak çamur haline getirilir kürekle tahta kalıplara dökülürdü. Onlar kuruyana kadar bekletilir, sertleşince kalıplardan çıkarılır bir tarafa yığılırdı. Sonra o gri renkli tuğlalar üstüste konur, aralarına konan balçık gibi bir şeyle yapıştırılarak duvar meydana getirilirdi .Ben dolgu maddesini de aynı çamurun biraz daha sıvı hali diye hatırlıyorum ama çocuktum ve üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Yanılıyor olabilirim.

Deprem yaşamımıza daha henüz girmemişti. Ben camdan seyrederken tekneye önce toprağın kürekle atılışını üzerine su dökülüp uzun tahtalarla belirli kıvama getirilmesini izlemek çok hoşuma giderdi. Babam annem hayretle ve endişeyle izlerler "olacak şey değil" "bir rüzgarda ufalanır" "vah vah vah" şeklinde aralarında konuşurlardı. Allahtan bu evler hep tek katlıydı ve orada olduğumuz sürece bir evin yıkıldığını hatırlamıyorum. Yazın serin kışın da sıcak tuttuğu söylenirdi.

Üzerinden geçen bunca seneden sonra artık orada da kerpiç evlerin çoktan tarihe karıştığını sanıyordum ama Elazığ olayını duyunca sevdiğim bu şehir için endişelendim doğrusu. Uzun zamandır orada da özellikle Gölbaşı merkezli bir deprem olasılığından söz edildiği şu günlerde umarım çarçabuk gereken önlemler alınır.


Allah tüm insanları felaketlerden korusun.


Hep sevgiyle kalalım...

Yağmurun Hatırlattıkları 1  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

ADIYAMAN



Adıyaman’da ilk sabahımızda yağmur sesine uyandık.
Akşam Gölbaşı’ nda trenden indikten sonra, çok zahmetli bir kara yolculuğu yapmış ve kapkaranlık bir şehre girivermiştik sessizce. Bir Eylül gecesi idi. Her zaman olduğu gibi, babam önceden eşyaları eve getirmiş, dönüp bizi almıştı. O tarihte elektrik yoktu şehirde. Babamın kılavuzluğunda bir lokantaya girmiş, yine pek de göremeden, çarçabuk birer tabak mercimek çorbası içmiş, karanlık yollarda, el ele biraz şaşkın ama hiç korkmadan yürüyerek evimize gelmiştik. Şaşkındık çünkü Adana gibi sazı- cazı, havuzlu sinemaları, kocaman parkları, aydınlık caddeleri olan bir şehirden gelmiştik. Korkmuyorduk çünkü annemiz babamız yanımızdaydı. Küçük bir bahçeden sonra babamın açtığı kapıdan girmiş, fena halde gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkmış ve… nihayet eşyalarımıza kavuşmuştuk. Bu benim en sevdiğim fasıldı. Taze badana kokuları arasında çarçabuk bir denk çözülür, yatak yorgan çıkar, el yordamıyla serilir, yorgun ve de mutlu uykuya dalınır.
Evet, böyle bir gecenin sabahında, gürül gürül yağan yağmurun sesine uyandık. Camlara koştuk. Bu, aydınlıkta Adıyaman’ı ilk görüşümüzdü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Aaaa dağlara bakın”… “Anneee.. tarlaları gördün mü?” ”Aman Allahım her taraf yem yeşil…” “Çok güzeeeel." Sonra gözler yollara ve su göllerinin içinde oradan oraya koşuşturan şalvarlı kadın ve erkeklere çevrildi. O günün ve her yağmurlu günün çarpıcı manzarasına: Bizi eğlendiren, annemi üzen, babamı öfkelendiren. Kadınlar, yalınayak, pabuçları ellerinde, şalvarlar dizlere kadar sıyrılmış, ayaklar suların içinde merkebi yularından tutmuş, üzerindeki değerli yüklerini, kocalarını taşıyıp götürüyorlar. İşin acı yanı çocuklar ve bebeler de yalınayak sularda. Daha sonra işin bununla da kalmadığını, pamuk ve haşhaş tarlalarında kadınların çalıştığını, erkeklerin kahvede oturduğunu, annem, yerli arkadaşlarına kaç çocuğunuz var diye sorduğunda, önce oğlanların sayısının söylenip, "iki de kızım var itin kölen ossunlar" diye, sorulunca, ilave edildiğini ve bazı akşam davetlerinde, ortalıkta genellikle birden fazla bazen üç veya dört eşin hizmet ettiğini öğrendik. (Bizzat şahit olarak)
Bu gün bu kentin Güneydoğu’nun en gelişmiş şehirlerinden biri olduğunu, tüm bunların değişip düzeldiğini, bizzat Adıyaman’lı dostlarımdan ve medyadan sevinerek takip etmekteyim. İşin aslına bakacak olursak, bana kalsa, ben çocukluğumun Adıyaman’ının hiç değişmeden sonsuza kadar kalmasını isterdim. İçinde beni ve ailemi de aynı şekilde muhafaza etmek kaydıyla. Kendimle ilgili emin olduğum hiç değişmeyecek birkaç saptamadan biri:
Yaşamımın en güzel üç senesini ben Adıyaman’da geçirdim.


Hep sevgiyle kalın...


Blog Widget by LinkWithin